Acı ama gerçek; Atatürkçü gençliğimizin büyük bir kısmı O’nu tanımıyor ve geriye bıraktığı en önemli şeyden bihaber.

Maalesef, Atatürkçü olmak kola adını kazımakla ya da arabanın arkasına imzasını yapıştırmakla olmuyor. Nasıl Kur’an’ı okuyup anlamadan mümin olunamıyorsa,  Atatürk’ün Nutkunu okumadan da Atatürkçü olunmuyor. Evet, yılda ortalama bir kitap bile okuyamayan bir milletin 600 sayfalık bir külliyatı okuyup anlamaya çalışmasını beklemek pek gerçekçi değil. O zaman Atatürkçüyüm dememelisin, ya da değilsen bile Atatürk’e ve icraatlarına laf atmamalısın. Çünkü ne olduklarını bile bilmiyorsun! Herkes şapkasını önüne alıp, iç muhasebesini yapmadan ve  kendi düşüncesini oluşturmadan (kulaktan dolma bilgilerle) herhangi bir konuda hiçbir topa (olumlu ya da olmusuz) girmemeli!

Atatürk’ü anlamak belki o kadar kolay değil; öyle ki yakın arkadaşları (Başta İsmet inönü ve  Fevzi Çakmak olmak üzere…) kendisini doğru dürüst anlayamamış. Atatürk’ün vefatından sonra geride kalanların, O’nun bıraktığı mirası anlayıp ne derece sahip çıktığı günümüze kadar süren bir tartışma konusu.

Ama bir de şuradan bakalım!

Celal Şengör’ün Dahi Diktatör kitabında ilginç bir bölüm var. İnönü şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor. Orada, arkadaşlarının arasında gerçeği söylüyor aslında, “Hiçbiriniz, hiçbir işi layıkıyla yapamıyorsunuz.” Bu söz aslında sadece İsmet Paşa ve arkadaşlarına değil, sanki günümüz Türk gençliğine de söylenmiş gibi… Biz ödevimizi layıkıyla yapabiliyor muyuz?

Önce ödevimizi bilelim

Atatürk tüm hayatı boyunca medeni bir toplum yaratmak için uğraştı. Atatürk medeniyeti şöyle tanımlıyor: “İçindeki insanların kişisel otoriteye bağlanmadan birbirleriyle birlikte yaşayabildikleri bir toplum, medeni bir toplumdur.” Daha da basite indirgersek, medeniyet birlikte yaşayabilme becerisidir. Evet, medeni olmak bir beceridir. Atatürk, bizlerin bu beceriyi kazanmasını istiyor. İlk ödevimiz bu!

Atatürk toplumdaki cinsler, etnik ve dini unsurlar arasındaki farkları mümkün olduğu kadar törpülemeye çalışıyor ki, herkes bir potada birbiriyle konuşan insanlar haline gelebilsin. Aksi halde ülkü birliği ve millet olmak mümkün değil. Millet olmadığın zaman kendini dışarıya karşı koruman ise hiç mümkün değil!  

Atatürk’ü anlamak O’nun bıraktığı her şeye körü körüne bağlanmak demek değildir

Atatürk, bizlerin ezberci düşüncelerden, yeni bir önder arayışından, doktrinlerden ve dayatmalardan uzak durmamızı, aklımızı kullanmamızı istemiş.  Her konuyu kendi döneminin şartları çerçevesinde değerlendirip, hareket etmek en akılcı yoldur. Artık dünyamız Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi değil; sahip olduğumuz teknoloji, imkanlar dünyanın ve ülkelerin çerçevesini de haliyle değiştirdi. Atatürk güçlü ve medeni bir toplum olarak hayatımıza devam edebilmemiz için bizlerden aklımızı kullanmamızı istiyor. Bıraktığı en büyük miras, her dönemin şartına göre millet olarak hayatta kalmamızı sağlayacak akılcı düşünce sisteminden başka bir şey değil.

Atatürk’ü anlamaya çalışmak akılcı olmaya çalışmaktır

Atatürk ilerli görüşlü bir lider olduğu için, Türk milletine (Türk milleti: Türkiye Cumhuriyetini kuran halkların tamamına verilen addır. Bu halklar; Rum, Çerkez, Türk, Kürd, Ermeni, Boşnak, Arnavut v.b…) hiçbir kişisel, kurumsal otorite tesirinde kalmamamızı her türlü sıkıntıdan kurtuluş için daima aklımızı kullanmamızı istemiş.  

İşte Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük vasiyet bu; medeni ve akılcı bir toplum olmamız!