Digitalage Dergisi Mart – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Bugün internette üretilen kişisel içeriklerin çoğu insanların, “Ben de varım, bana da bakın, ben de buradayım, beni de sevin, bakın ne kadar akıllıyım, siz de öyle düşünüyorsunuz değil mi,” arayışlarından kaynaklanmıyor mu?

İstanbul’da kar kış, fırtına kıyamet koparken, size bu yazıyı Antalya’da mahsur kaldığım havalimanındaki minik kafeden yazıyorum. İstanbul’a dönüş yolculuğumuz pek heyecanlı; şimdiden uçağımız ikinci rötarı yaptı. Havalimanında check-in kuyruğunda elden ele dolaşan kar manzaralı İstanbul fotoğraflarına bakılırsa, bu geceyi de Antalya’da geçirmem işten bile değil…

Geçtiğimiz son birkaç günde Türkiye’nin gündemine düşen bombaların yarattığı psikolojik tahribat, ünlü ünsüz bireylerin yarı cehaletten nasiplenmiş gereksiz popülizm arayışlarıyla da birleşince, internet ekosistemimiz adeta bir enformasyon çöplüğüne dönmüş oldu. Zavallı #Özgecan’ın üstünden yapılan rant çalışmaları kapsamında gündemden nemalanmaya çalışan yarı cahil ünlüler, politikacılar ve mahallemizin bıçkın delikanlıları, eteklerindeki taşları dökmekten geri durmadı ve yerli yersiz kendini ortaya atmaktan hiç çekinmedi.

Algısı yönetilen olmamak için dinlemeyi öğrenmek gerek

Konuşmak bir ihtiyaç ise, dinlemek bir sanattır” demiş Goethe. Çoğumuz farkında değiliz ama iletişim konuşmakla değil, dinlemekle başlar. Dinlemek sanıldığının aksine aktif bir eylemdir. Sosyal medya hepimizin eline birer megafon verdi. Kiminin megafonu daha büyük, kiminin ki daha küçük. Bazı megafonların sesini sadece seçilmiş kitleler duyabiliyor, bazılarıysa sadece kuru gürültü yapmaya yarıyor. Herkesin bağıra çağıra sesini duyurmaya çalıştığı bu âlemde, çok az sayıda insan kendi sesini ve doğruları bulmak derdinde. Öyle ki Twitter ve Facebook paylaşımların ve polemiklerin biraz derinine indiğinizde çoğu insanın anlamak, kavramak hatta anlaşılmak derdinde bile olmadığını görmek mümkün.

İnterneti ayakta tutan insanın egoları ve onaylanma isteği

Maalesef azımsanamayacak kadar çok kişinin aslında muhtelif toplumsal felaketleri de umursamadığı, sadece gündemdeki konular üzerinden kendini pazarlamaya çalıştığına şahit oluyoruz. Bazen bu kendini pazarlama ve onaylanma ihtiyacı öyle baskılanamaz hallere geliyor ki, yarı ünlünün biri çıkıp hiç tanımadığı biri hakkında travmatik yorumlar yapmaktan beis görmeyip kendi kitlesine yaranmaya çalışırken, kadın dövdüğüne şahit olduğumuz maçoların da adeta birer iyi niyet elçisi kıvamında yorumlar salladığına şahit oluyoruz. Kimse gücenmesin ama hiç kimse sırf Twitter hesabı olduğu için popüler gündemler hakkında yorum yapmak zorunda değil. Nasıl olsa çoğumuz sizin söylediklerinizi dinlemiyor, üzerine kafa patlatmıyoruz bile… Zaten çoğu zaman ya da en azından bazen siz de sırf güruhtan ayrılmamak ve yalnız kalmamak için bilmediğiniz konularda yorumlar sallayıp taraf olduğunuzu belli etmeye çalışıyorsunuz.

İnterneti günümüzde olduğu yere getiren ve belki ilerleyen dönemde onu bizden biraz da soğutacak olan şey insan egosunu hedef alıyor olması diye düşünmeden edemiyorum bazen. Bugün internette üretilen kişisel içeriklerin çoğu insanların, “Ben de varım, bana da bakın, ben de buradayım, beni de sevin, bakın ne kadar akıllıyım, siz de öyle düşünüyorsunuz değil mi” arayışlarından kaynaklanmıyor mu? Bunu keşfeden Facebook, LinkedIn ve Instagram gibi yapılar insanların internette var olma psikolojisi ve onaylanma isteğinden beslenmiyor mu? Hangimiz Instagram’da selfie paylaşmadık ya da heyecanla Facebook’ta paylaştığımız son yorumun like alıp almadığına bakmadık ki! Bunda kötü olan bir şey de yok aslında, sadece kalabalıklardan sıyrılıp sesimizi bulmak için daha çok dinleyip, daha çok düşünmeye ihtiyacımız var.