Çalışma Prensiplerim

Bu gece dostum İnanç Ayar ile Instagram üzerinden bir canlı yayın yaptık.

Keyifli geçen sohbette çalışma prensiplerimden bahsettim.

Gelen istek üzerine çalışma prensiplerimi blog’umdan da yayımlıyorum.

Bu tür konularda reçeteci olmak istemem. Bu yüzden bu prensipleri alıp olduğu gibi kullanmanızı değil, kendi çalışma prensiplerinizi oluştururken faydalanabileceğiniz bir şablon olarak değerlendirmenizi öneririm.

Prensipler gözünüzde büyümesin. Yazdığım prensiplerin büyük çoğunluğunu uygulamak için hala çetin mücadeleler verdiğimi bilin isterim. Amaç asla mükemmeliyetçilik değil, gayrettir. Bence mükemmeliyetçilik gayretin düşmanıdır.

Kolaylıklar dilerim,

Hakan.

Çalışma Prensiplerim:
  1. Kendini tanı.  Ne yaptığını ve kendinle uzlaşmayla nasıl başa çıktığını kendine anlatırken aslında kime sesleniyorsun?
  2. Kendini Kabullen.  ”Sanat yolculuğu, kendini kabul etme ile başlar – özneldir. Ancak kendinizi kabul ettikten sonra, en yüksek hedef olan başkalarının kabulüne geçebilirsiniz.”-Jeff Koons
  3. Garantici olma.  Kimselerin yapmaya cesaret edemeyeceği yeni, farklı, korkutucu, ilginç ve anlamlı şeyler yap: Güven oluşturmaya ve bağlantı kurmaya odaklan. Amaç, ekonominin (toplumun) içinde inşa edilen bağlantı makinesini anlamak. İnsanları ve fikirleri bir araya getirerek fark yaratmak.
  4. Kararlarında stratejik ol.  Durumsal olma. Neyi yapmak istemediğini bil: Hangi işleri para için yapıyorsun. Hangi işleri hobi olsun diye ‘bedava’ yapıyorsun.
  5. Basit başla.  Bir projeye başlarken gelecek için büyük hayaller kurmak, dev planlar yapmak yerine basit işlere odaklan. Büyük işler yapacak altyapı ve özgüveni ancak böyle, adım adım oluşturabilirsin.
  6. Profesyonel ol. Tutarlı ol. Bir kere karar aldıktan sonra artık sorgulama. Sonuna kadar devam et. Söz ver ve işleri zamanında teslim et. Duygu durumuna göre değil, programına göre çalış. Daima başlama ve bitirme saatin belli olsun.
  7. Teslim et.  Daima teslim edilecek. Bir işin olmalı. Yarım kalan yazılar, videolar, müzikler, konuşmalar ve eğitimlerin hiçbir faydası olmaz.
  8. İyi müşteriler bul.  Sadece iyi ödeme yapan değil; sohbet edebileceğin, zamanına değil, ortaya koyduğun değere göre ödeme yapan, açık iletişim kuran, iyi projeler için zorlayıcı olan müşteriler…
  9. Hikayelerle anlat.  İletişim karşındaki kişinin zihninde resim çizmektir. Meseleleri daima başarı hikayeleriyle, tarihten ve gündelik yaşamdan basit örneklerle açıkla.
  10. Öğrenciler bul.  Öğretmenlik, yaşam boyu öğrenci olma fırsatını sunar. Öğretme şansımın olduğu, yaşamlarına değer katabileceğim, sürekli öğrenme ateşimi diri tutacak öğrencilerimi nerede bulabilirim diye düşün.
  11. Değişime açık ol. Sürekli keşfet. 

 

Korku kaçınılmaz, korkaklık ihtiyari

Bazen, üniversiteliler konuşma yapmam için okullarına davet ediyor.
Vaktim ve söyleyecek bir şeylerim varsa, mutlaka katılıyorum.
Üniversitenin son yıllarına gelmiş ya da iş dünyasına yeni yeni adım atmış gençlerle muhabbete dalınca, mazideki zor günlerim canlanıyor gözümde.

Genç olmak kolay değil. Hiçbir zaman olmadı. Hayaller ve gerçeklerin göğüs göğüse çarpıştığı okul yıllarından yara almadan çıkmak, eminim çok az kişiye nasip olmuştur. Yaralar iyileşse de izleri kalıyor, yaşam okulunun karnesine yazılıyor. Neyse ki, bu okulda çoğu dersin telafisi var. Ancak, hayat okulundan kopya çekerek ya da soruları ezberleyerek mezun olmak, nafile bir çabadan öteye geçmiyor. Tüm kırılganlığına rağmen insan, samimiyetle kalbini ve ruhunu açmadan, yaşam yolunda ilerleyemiyor.

Ne yaşanacaksa yaşanacak, kaçış yok!
Bu yüzden gençler korkak olmamalı. Evet, korkabiliriz. Bende her gün korkuyorum. Fırsatları değerlendirememekten, sevdiklerimi kaybetmekten, sağlığımın bozulmasından ve aklınıza gelebilecek daha birçok aptalca şeyden korkuyorum. Tıpkı hayata gelmiş ve gelecek herkes gibi… Fakat asıl mesele korkaklık! Kimse korkusuz değildir, ama korkularımızın esiri olursak korkak oluruz. Korku ve korkaklık arasındaki ince çizgidir bu. Biri kaçınılmaz, diğeri ihtiyari.

Koşmaya nasıl başladım, hayatımda neler değişti 

Sevgili günlük, uzun zaman oldu seninle konuşmayalı. 2017’de seni biraz kendi haline bıraktım. Malum, işler son derece yoğundu. Yine de bu bir bahane değil. Asıl bahane internet ve sosyal medya ile arama biraz mesafe koymak istemiş olmamdı. İçimden bir şeyler yazmak, paylaşmak pek gelmedi bu sene. Oysa ki iletişimden ekmeğimi kazanıyorken, seni ve sosyal medyayı ihmal ederek, bizim mesleğin en büyük günahlarından birini işlemiş oldum. Korkma, bu süre içinde hiçte boş oturmadım.
Uzun koşulara başladım
Görüşemediğimiz zaman içinde yaşamıma anlam katan önemli bir hadise oldu. Uzun mesafe koşmaya başladım. Koşmak, hele bir de uzun mesafe, hiçte bana göre bir iş değildi. Genel anlamda sabırsız, maymun iştahlı ve acıdan kaçmaya meyilli olduğumdan (aslında hepimiz böyleyiz!), uzun mesafe koşmak pek benim tarzım bir iş değildi. Yaş ve deneyim arttıkça insan, hayatının iplerini, mümkün olduğunca, eline almak istiyor. Bu sebeple geçtiğimiz yıl, birkaç kere 3-4 km’lik koşu denemesi yaptım. Yaptığıma da pişman oldum. Dizlerimdeki ağrılardan kurtulmam aylar sürdü. Koşmaya tövbe ettim. Murakami’nin “Koşmasaydım yazamazdım” kitabıyla karşılaşınca, pek özendim. Özellikle uzun mesafe koşuculuğun odaklanma, sabır ve dayanıklılığı artırmaya yardımcı bir spor olduğuna ikna oldum. Bu yüzden koşmaya bir kere daha şans vermek istedim. Bu sefer bir bilene danışmam gerekiyordu. Talih bu ya, hayat karşıma Erol Dinneden’i çıkarttı. Erol, özel bir adam. 40 yaşından sonra yaşamının iplerini eline almaya karar vermiş, iradesini sporla geliştirerek, obezlikten atletliğe geçiş yapmış bir spor insanı. Ultra Maratonun nirvanası olarak kabul gören UTMB OCC’de koşmuş. Bu aralar Iron-Man’e hazırlık yapıyor.

UTMB Mont-Blanc’in havasını anlamak için şu video’ya da bir göz atmanız yeterli.

Ağrıyan dizlere ayakkabı reçetesi
Erol, dizlerimdeki ağrıların yanlış ayakkabılarla koşmamdan kaynaklanmış olabileceğini söyleyince, içim rahatladı. Siz siz olun, sakın ha, AirMax’lerle koşmaya kalkmayın. Ayakkabının taban yastıklaması koşmak için uygun olmadığından, koşunun tüm yükünü dizlerime bindirmiş. Erol bana düz koşular için kırmızı bir Mizuno Wave Inspire 12, patika koşuları için ise yeşilli bir New Balance Leadville aldırdı. Reklam olmasın ama, doğru ayakkabıların koşu sağlığını direkt etkilediğine ikna oldum.

İlk antrenmandan bir kare. Soldan sağa: Erol, Murat, Hakan.

Whatsapp’ta hemen bir koşu grubu oluşturuldu
Koşmak bireysel bir spor gibi görünse de aslında iyi bir sosyalleşme aracıymış. Erol koşu grubuna beni de dahil etti. 4 kişilik grubun içinde bir bilen eşliğinde gece koşularına başladık. Fenerbahçe sahilinden Bostancı’ya kadar giden 5 kilometrelik parkuru, biraz yürüyerek biraz koşarak, acıları hafifleten muhabbet eşliğinde, kate tmeye başladık. Bu grupla antrenmanlara 28 Eylül’de başlamışım. Geçtiğimiz 4 ayda 21,5 kilometrelik iki zorlu patika koşusuna katıdım ve bitirdim. Şimdi 50 kilometrelik yarışlara girebilir miyim diye düşünüyorum. Ancak, bu da bir tuzak.  Amaç, tüm mesafeleri kat etmek değil; mesafeleri doğru bir ritmle kat edebilecek sabır, irade gücü ve dayanıklılığı oluşturup, sürdürebilmek. 
Uzun koşularla aramda bir sevgi ve nefret ilişkisi var
Çünkü sabır ve güçlü bir irade istiyor. 10 km’lik parkuru sıkılıp bir anda bitiremezsin; nefesin ve gücün yetmez. Sabrın ve iradenle zamanı dilimleyip, mesafeleri kat edersin. Sabır ve irade fakiriysen, yüreğini burkup parkuru tamamlamadan evine dönersin. Sadece koşuda değil, hayatımda da pek çok kez parkuru yarım bırakıp eve döndüm. Yapmak istediğim çok şey var. Hepsi de sabır ve irade isteyen işler. Bu yüzden haftada birkaç kere parkura çıkıp sabır ve irade çalışmaları yapıyorum. Bazen çok zorlanıyorum, ama her bitirdiğimde irade eşiğimi bir tık daha artırdığımı hissediyorum.

İlk patika yarışım Bodrum’daydı. Onlar 50 kilometre, ben 21 km koşuyordum. Yarış anında yollar kesişti anı ölümsüzleştirdik. Ünal (solda), Erol (sağda), ben (ortada)

‘Acı kaçınılmaz, ızdırap çekmek ihtiyari’
Koşulara başladığımdan bu yana ruhsal ve bedensel acı eşiğimin arttığı da bir gerçek. Bazen evimdeki sıcak kanepemde ayaklarımı uzatmışken kendimi faka basıp, buz gibi gecenin karanlığında koşmaya çıkıyorum. Nietzche, mutlu bir yaşamın zorlukları aşma çabasında saklı  olduğunu söyler. Hayatta hepimiz için çok fazla zorluk var. Zorlukları bir kez aşmaya başlayınca, sınırlarınızın hayallerinizin de ötesinde olduğunu idrak etmeye başlıyorsunuz. Zihinlerdeki bariyerlerin tuğlalardan değil, karton briketlerden ibaret olduğunu bir kez gördüğünüzde,  yaşama eskisi gibi bakamıyor insan. Sanki yaşamda bir üst level’a çıkmış, Matrix’in sonunda yeşil kodları görmüş Neo gibi bir his geliyor.

Kitap kulübüyle geçen bir yıl

Birinci yılını başarıyla tamamlamış bir kitap kulübümüz var. Yakın arkadaşım Hasan’ın insiyatifiyle başlayan kitap kulübü adım adım gelişiyor. Kulüp vesilesiyle enteresan arkadaşlar edindim. Benzer hayalleri ve dertleri olan bu insanlarla kısa sürede kaynaştık. Sadece okuduğumuz kitapları değil, hayatlarımız hakkında da birçok meseleyi paylaşmaya başladık. Kitap kulübü, farklı konularda uzmanlıkları olan mini bir ‘Think Tank’ kuruluşu olma yolunda ilerliyor. Yapılan sohbetlerin entelektüel seviyesi bazen çok enteresan noktalara çıkabiliyor. Gün geliyor kitle hareketlerini tetikleyen dinamikleri konuşuyoruz. Bazen hayat ve motivasyon üzerine konuşuyoruz. Homo Deus, Sapiens muhabbetleri havalarda uçuyor. Biyolojiden fiziğe ve beynin sırlarına kadar birçok meseleyi masaya yatırıp, enine boyuna saatlerce tartışıyoruz.
Kitap kulübüne üye olmak gerçekten zor
Üye adedini bir masanın etrafına sığabilecek kişi sayısıyla sınırladık. Bu gerçekten iyi bir fikirdi. Bu şekilde üyeler arasında kaynaşma sağlanıyor, herkesin geniş geniş konuşabileceği zamanı oluyor ve kitap klübündeki her bir sandalyenin değeri daha da önem kazanıyor. Kitap kulübünde yazılı olmayan bazı kurallarımız var. Mesela iki etkinliğe üst üste gelmeyen üyeler moderatör tarafından uyarılıyor. Zaten kulübe yeterince vakit ayıramadığınızda kendi isteğinizle ayrılmak istiyorsunuz. Giden arkadaşın sandalyesi yeni bir üye için ayrılıyor. Kitap kulübüne üye seçerken yazılı olmayan hissi bazı şartlarımız da var. Mesela meraklı olmak, kendini geliştirme arzusuyla yanıp tutuşmak, herhangi bir konuda uzmanlığınızın ya da enteresan fikirlerinizin olması v.b… Yaş sınırı yok. Kulübün 40’a merdiven dayamış üyeleri de 20’li yaşlarında, yeni mezun üyesi de var. Bu çeşitlilik sohbetlere büyük mana katıyor.
Kitap kulübü deneyimi aylar geçtikçe zenginleşti
Artık neredeyse her ay bizim için değerli bir yazarı kulübümüze konuk olarak alıyoruz. İlk konuk yazarımız Ozan Dağdeviren olmuştu. Ozan daha sonra kulübümüzün vazgeçilmez üyelerinden biri oldu. Daha sonra konuk yazar olarak Tunç Kılınç, Yüce Zerey, Mümin Sekman, Tuluhan Tekeli gibi değerli isimleri de kitaplarıyla birlikte ağırladık. Elbette bizlerin fotoğrafa ve fotoğrafçılığa olan bakışını geliştiren Hakan Yaşar’ı da unutmamak gerek. Konuklarımızın yaratıcı süreçlerini, ritüellerini, çalışma yöntemlerini ve kitaplarındaki fikirleri tartıştık. Çıta zamanla daha da yükseldi. Geçtiğimiz hafta iki önemli konuğumuz vardı.
Pentatlonun yıldızı İlke Özyüksel
Hayatımda ilk defa bir olimpiyat sporcusuyla tanıştım. Bu kişi Türkiye’de pek de popüler olmayan bir spor dalında, üstelik kadınlar kategorisinde bizi temsil ediyordu. Henüz gençliğinin baharında, 20 yaşında pırıl pırıl bir genç kız olan İlke Özyüksel’den bahsediyorum. 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye adına modern pentatlonda olimpiyata giden ilk sporcumuz olan İlke, kitap kulübümüzde deneyimlerini paylaştı. İlke’nin hikayesi romanlara konu olacak türden. Son derece başarılı bir sporcu olmasına rağmen hayatta ve spordaki mücadelesi hiç bitmiyor. İlke, hem üniversiteye gidiyor, hem de haftanın her günü antrenmanlarına devam ediyor. Pentatlon multi disipliner bir spor. Koşu, yüzme, ata binme, atıcılık ve eskrim gibi çetin sporların bir kombinasyonu. İlke, antrenör, takım ve sponsorluklar olmaksızın bir başına tüm dünyanın sporcularıyla mücadele ediyor. Hırsı ve sarsılmaz iradesini bir silah gibi kullanarak zorlu engelleri teker teker aşıyor. İlke’nin önünde büyük başarılarla dolu uzun yıllar var. Bizleri gururlandıracak büyük başarılarının takipçisi olacağız.
Ultra maratonun cesur kızı Bakiye Duran
Geçtiğimiz hafta güçlü iradenin ete kemiğe bürünmüş haliyle tanıştım. Bu ay kitap kulübümüzde ‘Cesaret Yalnızdır’ adlı kitabıyla Bakiye Duran konuğumuz oldu. ‘İnsan geleceğine aşıktır’, diyen Bakiye Duran, yaşayan bir efsane. Bakiye abla ile sohbetimizden aklıma kazınanları ayrı bir yazı ile paylaşacağım.
Kitap klübü, benim için yeni ve farklı fikirlerin anlamlı dostluklara temel oluşturduğu sıra dışı bir deneyim oldu. Yeni konular, yazarlar ve kitaplar keşfetmek ve insanları sürekli bir araya toplayabilmek, kitap klübünün başarısı için altın kriterler. Bu kriterler kuvvetli bir moderatörlük ve önderlikle aşılabiliyor. Bu yüzden Hasan’ın hakkını da teslim etmek gerek. Umarım Hasan’da bu konudaki deneyimlerini paylaşır. Bizim kulüp doldu, ama siz de kendi kitap kulübünüzü kurabilirsiniz. Belki buluşmalarınızda bizi de konuk alırsınız…

2016 değerlendirmesi…

Şu an elektrikler kesik. Haliyle kombi de çalışmıyor. Evin içi buz gibi… Çay yok, kahve de… Kettle’da bir bardak su ısıtmanın imkânı da yok. Allahtan tabletin şarjı tam. Yalap şap da olsa GSM’den internete girebiliyorum. Buna da şükür! Dışarıda acı acı siren sesleri yağmur hışırtısına karışmış, karanlığa karışıyor. Az önce önümden iki tane itfaiye aracı geçti. Şu manik elektrik gelgitlerinden sigortalar patladı, yangın çıktı herhalde…

Bugün günlerden 30 Aralık
2016, gitmemek için ayak direten mızmız bir çocuk gibi… Eline geçen her şeyi yerlere fırlatıp, kırıp döküyor. Bu sene ne çok kasvet yaptı! Nice yürekler dağlandı, ocaklara ateşler düştü. Beyinlerimiz yandı, ruhlarımız soğudu ve yalnızlaştı… Buz kesen ümitlerimizin ne meçhulle, ne de yalnızlıkla mücadele edecek gücü ve sabrı kalmadı. Maalesef, 2016 iyi geçmedi. Yine de 2017 meçhulune sarılmaktan başka çaremiz yok. Hoşgeldin 2017! Sana büyük umutlar bağladık…

Not: Saat şu an 20:29. Internet ve telefon bağlantısı da tamamen gitti.

hakan-akben-2017

Benim için 2016…
2016 benim için yapayalnız kaldığım bir yıldı. Bundan zerre şikayetim yok. Bol bol kitap okuyacak ve kendimle uzlaşacak zamanım oldu. Bana göre özetle bu sene, aldığım kararların çoğunu hakkıyla uygulamaya başladığım önemli bir yıldı. Kara kaplı defterime aldığım notları bloğuma da not düşmek istedim.

2016 yılı değerlendirme notlarımdan alıntılar:

  • İş hayatıma solo girişimci olarak devam etmeye karar verdim. Ne bir yöneticim olsun, ne de yönettiğim biri olsun istedim. 21 Temmuz’da İletişim Teknolojileri isimli şirketimi kurdum.
  • Stratejik olarak gelirimi tek bir kanaldan kazanmaya çalışmak yerine, riski dağıtıp farklı alanlarda, birden fazla gelir kaynağı oluşturmaya odaklandım. Bu alandaki çalışmalarım 2017’de de devam edecek.
  • Bilgiye erişme, türetme, farklı tiplerde içerik üretme tarafındaki yeteneklerim ve kurumsal pazarlama deneyimlerim, aldığım projeleri kısa sürede ayağa kaldırmama çok yardımcı oldu.
  • Otomasyon teknolojilerinden dibine kadar faydalandım. Bunun için ciddi zaman ve para ayırdım. Hala da çabalarım devam ediyor. iOS 10 güncellemesinden sonra işimde de tamamen iPad kullanmaya başladım. (Şimdilik %85 oranında diyelim. Ara sıra Photoshop ve Dreamweaver’a ihtiyacım oluyor.)
  • Kısa kaldığım zamanlarda ehil dostlarımdan profesyonel destekler aldım. Birlikte güzel işler yaptık. Yıllar içinde çok yetenekli ve iyi yürekli dostlar biriktirmişim. Çok şanslıyım!
  • Dünyanın en büyük 3 teknoloji şirketine (Adobe, Samsung ve Fujitsu) dijital ve içerik pazarlaması tarafında projeler ve danışmanlıklar yapmaya başladım.
  • Yerelde kendini ispat etmiş, küresel arenada çarpışmaya hazırlanan sağlam birkaç teknoloji girişimine danışmanlık verdim ve destek oldum. Bunlardan biri bana ‘HR Marketing’ konusunda yepyeni ufuklar açtı. Bu proje ve bu alandaki fırsatlar beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.
  • 2,5 senedir köşe yazdığım Digital Age’ten ayrılıp Campaign Türkiye bünyesine katıldım.
  • Ömer Erdem sağolsun, bu sene Serdar Kuzuloğlu’nun ana sahneyi yönettiği Kristal Elma’da ikinci sahneyi bana emanet etti. Benim için büyük bir gurur oldu.
  • Bu yıl Campaign dergisiyle Cannes Lions festivaline de katıldım. Zihin açıcı bir tecrübe oldu.
  • Turkcell’den Türk Telekom’a kadar alanında öncü birçok kurumda dijital pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması konularında eğitimler verdim. İTÜ ve YTÜ’de Mindset bünyesinde dijital pazarlama sertifika programında eğitimler vermeye başladım ve devam ediyorum.
  • Etkinliklerde moderatörlük ve konuşmacılık yapmaya başladım. ‘Dijital çağda hayatta kalma sanatı!’ adlı sunumumu bin kişilik marketing meetup etkinliğinde, katılımcıların beğenisine sundum. Aldığım olumlu geri bildirimler bu tarafa daha çok vakit ayırmam gerektiğini söylüyor. 2017’de bunun gibi birkaç konu belirleyip, hikâye anlatımı kuvvetli tematik konuşmalar yapıyor olacağım.
  • Amatör ruhla, 2,5 saatlik Türkçe ‘Mobil Pazarlamaya Giriş’ video eğitim serisi oluşturdum. Herhangi bir beklentim olmaksızın, bloğumda ve Youtube kanalımda meraklı pazarlamacılar için  paylaştım. Bu projeyi yapmak tam bir ayımı aldı. O yüzden bir bakmanızda fayda var 😉
  • Önümüzdeki yıl sadece çalıştığım markalar için değil, kendi ilgilendiğim konular için de bol bol içerik üretmeyi arzu ediyorum.
  • Bu yıl 42 kitap, sayısız dergi ve internet makalesi okumuşum. Okuduğum, gördüğüm ve izlediğim hemen her şeyi Evernote’ta toplamaya çalıştım. Ancak bu, delice bir emek ve disiplin istiyor. 2008’den bu yana aşk ve nefret ilişkisinde kullanmaya çalıştığım Evernote’ta işe yarar bir sistem oturtmak için çok çaba sarfettim. Sonunda bunun hiç bitmeyecek bir çaba olduğuna ikna oldum. Bu gerçekle yaşamıma devam ediyor, zamanımın ciddi bir kısmını bilgi ambarımı düzenlemekle geçiriyorum.
  • Bu yıl Hasan Başusta ile birlikte Google Drive’daki Excel dosyalarımızda her gün sabah, öğle ve akşam ruh halimize 10 üzerinden notlar verdik. Bizi mutlu eden, üzen ya da motive eden şeyleri atlamadan not aldık. Benim yıl boyu ruh hali ortalamam 7,4 olarak çıktı. Sabahları modum düşük, öğleden sonra ve akşamları yüksek çıktı. Yıllar sonra sabah insanı olmadığıma bu şekilde ikna olmuş bulundum.
  • 2016’nın en büyük olayı yeğenimin aramıza katılmasıydı. ‘Yeğen sevgisi başka hiçbir sevgiye benzemiyormuş,’ diyerek konuyu özetleyeyim.

Gelelim 2017’ye…
Ülkemin güzel insanlarına sağlık, huzur ve başarı getirmesi 2017’den en büyük dileğim ve beklentim. Kendi tarafımdaysa, 2016’da başlattığım insiyatiflerimin geliştiği ve daha çok anlam kazandığı bir yıl olmasını arzu ediyorum.

Yeni yılın hepimize güzellikler getirmesi dileğiyle…