Süper güçlerin en güçlüsü

Seksenli yıllar; dört buçuk yaşındayım. Babamın görevi nedeniyle hiç bilmediğimiz Kıbrıs’ta Değirmenlik köyünde kalıyoruz. Kardeşim daha yeni doğmuş. Onun bebek battaniyesini çengelli iğneyle tutturup kendime süpermen pelerini yapmışım; ordan oraya atlayıp zıplıyorum. Babam endişeli; “Bu herif ben uçuyorum deyip bir gün kafayı gözü yaracak, Bahar,” diyor anneme.

O zamanlar en sevdiğim teknolojik cihaz ITT marka VHS video oynatıcımız ve süpermen vidyo kasetlerim. Her gün birkaç doz süpermen filmi alıyorum bünyeye. Her çocuk gibi ben de özel olduğuma, bir şekilde uçabileceğime inanıyorum. Uçmak, sahip olmak için uğrunda yandığım ve çok çalıştığım bir süper güç. Her gün antrenmandayım. Kafa ve ruh olarak hazırım ama beden pek oralı değil!

Süpermen çizgi roman karakteri olarak ilk yaratıldığında uçamıyormuş. Sadece zıplayabiliyormuş. Ne trajik, uçmak hayal güçleriyle yaşamını kazanan çizgi romancılar için bile ne büyük bir tabu! Uçabilmek süpermene zamanlar çaktırmadan eklenen bir özellikmiş.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Uçuyoruz ne güzel kamikazeee

Yaş ilerlemiş, artık ilkokula başlamışım. Sadece annem ve babam değil, sınıf öğretmenlerim de uçamayacağım yönünde büyük baskılar yapıyor. Bir yaz tatili teknolojinin de gücünü arkama alarak kardeşimi uçurmaya karar veriyorum. Annemle babam bizi babaannemlere emanet edip mini bir tatile çıkıyor. Kardeşimle dedemlerin bodrumunda çevreden topladığımız pimapen çıtaları ve muşambalarla iki buçuk metre uzunluğunda, bize göre dev bir kanat inşa ediyoruz. Yalnız kanat haddinden fazla ağır. Kardeşimi apartmanın yanındaki 1,5 metrelik bir duvara çıkarıyorum. Kanadı takıyoruz ve…

“Hadi atla,” diyorum. Test pilotu hiç oralı değil.

“Atlasana kızım bi’şey olmaz,” diyorum. Tık yok!

Pilot tırsıp yan çiziyor. Çıkıp arkadan itiyorum bende. 1,5 metrelik yükseklikten çat diye aşağıya düşüyor bizim kanatlı melek. Kanadı takıp birkaç kez bende deniyorum. Mesafe problemli! Kanatların altına rüzgâr girmiyor. İlkokul 2’nci sınıf fen bilgisiyle anca bu kadar oluyor, ama ısrarcıyım. Sadık asistanım ve çatal yürekli test pilotum Gözde’yle kanadı bisiklete takmanın yöntemine bakıyoruz. O mereti nasıl takacağız, hiçbir fikrimiz yok. Büyük kuzen bize yardımcı olur mu acaba! O yaz bu problemi çözemiyoruz.

Rahmetli dedem, cici kardeşim ve ben! Dedem iyi adamcağızdı nurlar içinde yatsın.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Ekip bu! Sağdaki çatal yürekli pilot, sadık asistanım kardeşim Gözde. Ben soldayım. Bakmayın öyle utangaç durduğumuza cevval bilim insanlarıyız. Arkadaki de rahmetli Hamdi dedem. Kendisi bilimsel çalışmalarımızdan çok sonra, bodrum katına indiğinde, haberdar oluyor. Bu fotoğraf çekildikten birkaç hafta sonra ortalığı dağıttığımız için pek kızacak! Aman ses etmeyin…

Uçamadım bari nesneleri hareket ettirebileyim

Yaş biraz daha ilerleyince tele-kinetik güçlerim olduğuna dair inancım yeşeriveriyor. Hala ilkokuldayım; insanın beyin gücüyle nesneleri harekete geçirebileceğine olan fikirler akla yatkın geliyor. Walt Disney ve Hollywood çocuk filmlerinin de burada epey etkisi olduğu aşikâr. Bu konuda birkaç belgesel de izleyince inancım tavan yapıyor. Tek ihtiyacım ‘odaklanmak’ ya da en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kısaraktan tele-kinetik enerjimi kendimce odaklıyorum. Cânım kardeşim; bir tek o inanıyor tele-kinetik güçlerime. Bu güçlerimle onu sadık bir köleye dönüştürüyorum.

Ben: “Şimdi televizyonun kumandasını al ve kanalları teker teker geçmeye başla,”

Kardeşim: “Geçmiycem…”

Ben: “Bana karşı mı geliyorsun; şimdi senin beynini eritirim, zuuummm…”

Kardeşim: “Tamam abicim hemen geçiyorum kanalları,”

Ben: “Güzeell… Şimdi git bana mutfaktan bir bardak su getir bakalım…”

İnsan doğası işte; güç müç yok ama naifleri etkisi altına alan müthiş bir “-mış gibi” efekti var.

Yine de gerçeğin acı yüzünden kaçmanın da bir sonu var. Bilyeler ya da tasolarla oynarken süper tele-kinetik güçlerimi kullanmak için epey kasıyorum ama nafile! Bu da tutmuyor. Belki de hoşlaştığım kızların aklına girer; zihinlerini manipüle ederekten bana olan ilgilerini açık etmelerini sağlayabilirim diyorum. O da olmuyor!

Hayaller X-men gerçekler Battal gazi

Çizgi filmler, çizgi romanlar benim çapsız hayal gücümle birleşince ecnebilerin ‘day dreaming’ dediği hadiseler başıma gelmeye başlıyor. Kendi iç dünyamın gerçekliği yerli yersiz dış dünyamı ve fiziksel gerçekliğimi ele geçirmeye başlıyor. Günümün büyük bir çoğunluğunda hayal dünyasındayım.

Annem askeri bir disiplinle yetiştirdi bizi. Akşamları sekiz buçukta yatar, sabahları yatağımızı yapmadan okula gidemezdik. Okul günleri sokağa çıkmamız ve televizyon izlememiz kesinlikle yasaktı. Ancak özel izinle bazı istisnalar yapılabiliyordu. Bu durum, lise yıllarıma kadar böyle sürdü. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum. Bildiğim tek şey, annemin pek övündüğü bu baskı rejiminden kaçmak için kardeşimle birbirinden keyifli oyunlar keşfedip, müthiş eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz.

Yaş yirmilere geldiğinde yepyeni bir süper güç keşfettim

Batman’i bilirsiniz. DC Comics evrenindeki onca süper güçlü kahramanın arasında etten kemikten, senden benden biridir O! Bildiğimiz anlamda hiçbir süper gücü yoktur. Tamam; zengindir, akıllıdır, teknolojiyi dibine kadar kullanır ama eninde sonunda sıradan bir insandır. Batman’in Justice League’de DC evrenindeki pekçok süper kahramana önderlik yaptığını da biliyoruz. Peki bu nasıl oluyor? Sıradan bir insan olan Batman, Süpermen’in ve diğer kahramanların saygısını nasıl kazanıyor, onlara nasıl önderlik yapabiliyor!

Hayal gücü ve irade tüm süper güçlerin atası

Batman’in irade gücü DC evrenindeki tüm süper kahramanları dize getiriyor.

Öyle ki Bane, Batman’in belini kırdığında bile abimiz iradesiyle; çok çalışarak ve kendiyle mücadele ederek imkânsız bir şekilde iyileşmeyi becermişti.

Justice League çizgi roman serisinde aslında Batman gibi normal bir insan olan Green Lantern’in süper güçlerinin kaynağı olan yüzüğünü Batman’e verdiğinde Batman’in hayal gücü ve iradesiyle yüzüğü nasıl kontrol edip, yenilmez olduğunu hatırlayın. (Bilen bilir!)

Batman'in hayal gücü ve iradesi Green Lantern'in yüzüğüyle birleşince olanlar...

Batman’in hayal gücü ve iradesi Green Lantern’in yüzüğüyle birleşince olanlar…

“İradesiz düşünce, zihne arız bir derttir; düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise rüzgârı zaptetmekten zordur. “

Mahatma Gandhi

İrade demişken; insanın irade gücünü kontrol altına alabildiğinde neler yapabileceğinin minik bir örneğine bir göz atın isterim.

Aşağıdaki youtube videosu Lone Survivor filminden. Görüntüler Amerikalı deniz piyadelerin eğitimlerinden gerçek görüntüler. Türkiye’de de benzer sıkı bir eğitimi SAT komandoları alıyor diye biliyorum.

“irade kötü talihi yener,” demiş, Alexis Kivi. Sizce de çocukluğumuzdan beri aradığımız süper güç hayal gücü ve irade olabilir mi?

 

Hayatımı kurtaran kuryeden altın değerinde bir yaşam dersi

Hayatta sahip olduğun ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmak, öğrenmek gerek.

Geçtiğimiz Cumartesi öğlene doğru toplantım bitmişti. Motoruma atladığım gibi Seyrantepe Oto sanayinin dar sokaklarından tırmanarak kendimi ana yola atıverdim. Henüz trafiğin bunaltıcı yüzü kendini göstermeden Kadıköy’e, yani evime gitmek için sabırsızlanıyordum. Motorda çeyrek depo benzin kalmış. Yakıt henüz kritik seviyede değil. Seyrantepe’de benzincinin yanından geçerken hele bir eve gideyim, öğleden sonra depoyu fullerim diye içimden geçirdim ve yola devam ettim.

Balmumcu’dan birinci köprü yoluna girdim. Eski metrobüs yolunu geçip, tam köprünün ayağına girerken ne göreyim! Depo boşalmış, benzinin ışığı yanıyor. Yolda hafif bir yanık kokusu alıyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. Tüm bunlar olurken bir yandan da bildiğim tüm duaları okumaya başladım: “Allahım, ne olur köprünün ortasında durmasın,” diye yalvarırken motor ansızın stop etti. Boğaziçi köprüsünün tam ortasında en sağ şeridin de sağında kalakaldım. Köprü 1,5 km uzunluğunda, neresinden baksanız gişelere daha 700-800 metre var. Tam bir kâbus. Canım motorumu oracıkta bıraksam, bomba imha uzmanları bir saat içinde garibimi fünye ile patlatmaya kalkar, beni de yok yere içeri tıkarlar diye düşündüm. Hiç vakit kaybetmeden motorumu HGS satış binasına doğru ittirmeye başladım.

Ama yol bitmiyor! Ben en sağ şeritteyim. Otobüsler metrobüsler büyük bir gürültüyle yanımdan teğet geçerken bir yandan da rüzgarla mücadele ediyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi yanımdan geçen arabaların içinden meraklı ve acınası bakışlarını fırlatıyor insanlar. Bu mini mahalle baskının tetiklediği adrenalin ile kan ter içinde, büyük bir motivasyonla ittiriyorum motoru.

Vespa kardeşliği

Dakikaların su gibi aktığı iç dünyamda çok seri bir şekilde köprü çıkışındaki HGS binasına yaklaşıyorum. Etrafta polis falan yok. Polisler beni kamerada görüp, “Tamam, bu zararasız ve zavallı bir arkadaş. Biz buna bulaşmayalım,” diye düşünmüş olmalılar. Tam HGS binasına gelirken 2016 model bembeyaz bir Vespa’nın üstünde bıyıklı bir arkadaş yanıma geldi. Motorunda Tamirhane sticker’ı vardı bu arada!

Beyaz Vespa’lı hayırsever: “Benzin mi bitti, bir hortum bulalım benden sana benzin aktaralım,” dedi! “Eyvallah,” dedim. Hortum bulamadık. Beyaz Vespa’lı hayırsever’in vaktini çalmak istemedim: “Sen beni bırak, ben bu düşmanla bir başıma mücadele edeceğim,” dedim. Motoru güvenli bir yere çektikten sonra motorize ekiplerin köprü çıkışındaki merkezlerine doğru yürümeye başladım. Memur arkadaşlar bana direkt yardımcı olamadı ama, Çengelköy’den benzin alabileceğimi, en olmadı karakoldan benzin alabilir kâğıdının verilebileceğini söylediler. Teşekkür ettim.

Keşke tek sorun benzin olsaydı

Millet kendini ateşe vermesin ya da dert çıkarmasın diye benzinciler genellikle kimseye benzin vermiyormuş. Neyse ki ben bir şekilde alabildim. Motora benzini koydum ama motor çalışmıyor. O sırada yoldan geçen harleyci amcalar telaşla el kol yapıyorlar. Çalıştırma diye bağırıyorlar. Ben her marşa bastığımda motorun içinden bir miktar benzin egzos borusuna sıçrıyormuş. Kapağı açtık bir baktık ki meğer benzin tahliye hortumu yırtılmış. Tek dert bu olsa yine iyi! Avrupa yakası semalarından karanlık bir bulut kümesi hızla bize doğru geliyor. Harleyciler patır patır patlayan motor sesleriyle hızla uzaklaştılar. Yağmur insafsızca yağmaya başladı. Yetmedi, doluya döndü. HGS binası kapalı. Binanın yanında balkondan bozma ucuz pimapenle çevrilmiş mini bir alan var. Oraya sığındım. Dolu bitmedi. Yarım saatten uzun süre bekledim. O sırada da benim ustayı arıyorum. Ne yaparız, nasıl kurtarırız beni diye soruyorum: “Dolu var gelemeyiz, dolu bitince karşıya geçen bir arkadaşla sana hortum alet edevat göndeririz, sen değiştirirsin! Bize geldiğinde toparlarız,” dedi. Başka şansım da yoktu, yine “Eyvallah,” dedim.

Kahramanımla tanışma

Ümitsizce ama büyük bir sabırla dolunun bitmesini beklerken iki kurye motoru geldi. “Sanırım bujime su girdi, motor stop etti. Hava biraz toparlayana kadar şurda bekleyeyim,” dedi bıyıklı kurye. “Siz yine şanslısınız köprünün tam ortasında benzin hortumum yırtıldı. Kala kaldım buralarda,” dedim. Artık çaresizlikten mi, eziklikten mi bilmem; yeri geliyor insan başına gelen kötü olayla ve çaresizliğiyle bile böbürlenebiliyor, arkadaş! Azman dolu parçaları yavaşça yerini ince yağmur damlalarına bırakınca bıyıklı kurye yoluna devam etti. Adının Cuma olduğunu söyleyen diğer kuryeci genç arkadaş, “bir bakalım şuna,” dedi ve makus talihime ortak olmak için benimle motora doğru yürümeye başladı.

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul - Urla yolunda...

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul – Urla yolunda…

İşte başlıyoruz

“Abi motorun garantisi devam ediyor mu?”

“Yok yahu, on yaşında bu!”

Cuma, Buck marka çakısını çıkarttı ve benzin hortumlarını kesmeye başladı. O an “Ne yapıyorsun lan,” bile diyemedim. Çaresizlik işte! Hortumlar çürümüştü, benzin filtresini çıkartıp kısalan hortumları bağlayıp idareten beni eve götürecek bir düzen kurmaya çalıştık. Üç dört yıllık motor maceram var, ama motor işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden hiç tanımadığım bir gence motosikletimin kas ve iskelet sistemini devrederken, iş bilmez gibi görünmeyip, karşı tarafa göz dağı vermek adına, abuk subuk yorumlarda bulunmaya başladım. Bir ara kara cehaletimle: “Ama benzin filtresiz olmaz, Cuma,” diye homurdandığımı hatırlıyorum. “Abi sen yolda kalmışsın, seni eve götürmeye çalışıyoruz. Benzin filtresiz de gidebilirsin,” diye hafiften çıkıştı bana. Bir an gülme geldi bana. Cuma, Robinson abisini ıssız HGS adasından kurtarmaya çalışıyordu sonuçta.

Endişeli bekleyiş

Cuma ilginç bir tipti. Survivor Atakan’a benziyordu biraz. Üniversite falan okumamıştır herhalde ama, hayatta kalabilmek için kendince yöntemler geliştirmiş. Meraklı, motor işlerinden iyi anlıyor. Olaylara yaklaşımı hep çözüm odaklı. Her bir problem çözülecek yeni bir meşgale gibiydi onun için. Boruları kestik biçtik, yeniden mandallarla sıkıştırıp, monte ettik. Dualarla kontağı çevirdik, birkaç denemenin sonunda motoru boğmadan çalıştırdık. O kadar mutlu oldum ki, gayri ihtiyari yerimden zıplayıp Cuma’ya sarılır gibi oldum. “Kardeşim, sana minnetarım. Senin için ne yapabilirim, lütfen çekinmeden söyle,” dedim. “Abi, yok ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi. İçimden para vermek geçiyordu ama küçük düşürücü bir şey mi olur acaba diye düşündüğüm sırada; “abi sakın para falan vermeyi aklından geçirme. Ama şu işleri de biraz öğren. İnsan hayatta sahip olduğu her ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmalı, öğrenmeli,” dedi. “Motorunda mini bir alet çantası ve çakı da bulundur bence,” diye ekledi. Eğitimlerde, seminerlerde her fırsatta söylediğim o klişe cümlem geldi aklıma: “Hayatımıza aldığımız her teknoloji bizi bir yerimizden ısıracak. Bunları evvela bir sorgulamalı, nasıl çalışır bir bakmalı!“ Eee, ne oldu Hakan beyciğim, öyle ezberden şiir okumakla olmuyor işte! Kaldın mı köprü ortasında! “Eyvallah, Cuma!” dedim.

Cuma; “abi sana HGS’den ücretsiz geçmeyi de göstereyim mi,” dedi! Merakıma yenik düştüm, “yok kardeş, o eksik kalsın,” diyemedim. Motorlara atladık, geçişimizi yaptık. Acıbadem E5 ayrımında motorcu selamıyla yolları ayırdık.

Ne gündü!

Bir şirket miyav dedi minik hacker kükredi

“Suçum merakımdan geliyor. Ben bir hacker’ım ve bu da benim manifestom. Beni engelleyebilirsiniz, ama hepimizi durduramazsınız…” Bu sözler Hacker’ların manifestosu. Yazarıysa dönemin efsane hacker’larından Loyd Blankenship (the Mentor). İnternetin yaramaz dâhi çocukları modern toplumun yarattığı mitleri zorluyor, sistemin açıklarını buluyor, hükümetlere ve dev şirketlere kök söktürerek, meşreplerince güce denge getiriyor. Bunu bazen bir ideolojiye, çoğu zamansa kendini gerçekleştirme çabasına hizmet etmek için yapıyor.

İnternetin üvey evlatları sistem açıklarının peşinde

70’lerde, son derece komik metodlarla uluslararası şebekelere sızarak beleş telefon görüşmeleri yapmaya başlayan hacker’lar, daha sonra elektronik mesaj pano sistemlerine sızmaya başladı. 1984’te ilk hacker dergileri çıkmaya başladı. İki yıl sonra ABD kongresi, kamu bilgisayarlarına sızma eylemlerinin artması üzerine, bilgisayarları hacklemeyi resmen suç olarak yasalaştırdı. Seneler 89 yılını gösterdiğindeyse, Batı Almanya’nın hacker’ları Amerikan hükümetinin sistemlerine sızarak, önemli bigileri Sovyet Rusya’sına satarken suçüstü yakalandı.

Atın beni internete yalan dünya size kalsın

1994 yılına geldiğimizde, Internet’in yeni tarayıcısı Netscape ile halka inmesiyle, hack programları ve ipuçlarına erişim kolaylaştı ve hacker’lar için yeni bir dönem başlamış oldu. 2000’li yıllardaysa DoS (Denial of Service) türü saldırıların popülerliği artmaya başladı. Yahoo’sundan, Amazon’una ve eBay’ine kadar pekçok şirket bu ataklardan kendine düşen payı aldı.

Evliler için çöpçatanlık sitesi olarak da bilinen Ashley Madison, 2015’te hacker saldırısına uğramış ve sitenin kullanıcıları internette fena halde ifşa olmuştu. Hacker saldırılarıyla adeta bir yasak aşk mezarına dönen randevu sitesi pek çok amerikalının yuvasına da ateş düşürmüştü.

Sony Pictures’ın kurumsal e-mail sunucularını darmadağan edip, üst düzey yöneticilerin yazışmalarını ve şirket gizli bilgilerini internette paylaşan Kuzey Koreli Hacker’lar, eğlence endüstrisinin devini büyük repütasyon kaybına uğratmış ve şirketin eş başkanlarından birini istifa etmek zorunda bırakmıştı.

Su uyur hacker uyumaz

Siber savaşlar, meydan savaşları gibi kanlı olmuyor. Kazananlarına dönümlerce arazi de bırakmıyor. Ancak stratejik önemi olan gizli evrakları çalabiliyor, pahalı ekipmanlara ve altyapılara büyük maddi kayıplar yaratabiliyor. Küresel siber saldırıları şu siteden (http://map.norsecorp.com/) canlı canlı izleyebilirsiniz.

Dünyanın ilk siber silahı olarak tarihteki yerini alan Belaruslu Stuxnet, Tahran’ın 300 kilometre güneyindeki nükleer tesise gün yüzü göstermedi ve bir yıl boyunca tesisi gizliden gizliye tahrip etmeye devam etti. İran’lı araştırmacılar, internet bağlantısı dahi olmayan bilgisayarlarda Stuxnet virüsüyle karşılaşana dek, virüsün ikinci versiyonu tesisin dijital beyinlerini çoktan sarhoş etmişti bile.

Hacker’lar geçtiğimiz yıl dünyadaki 100 bankadan toplam 1 milyar dolar kaçırmış. Hem de kimsenin haberi olmadan. Bankaların siber güvenlik şefleri ‘bağrımda bir ateş var, ey hacker’ şarkısını söylerken, Cayman adalarında ne partiler dönüyordur kim bilir. 

Su uyur hacker uyumaz

Su uyur, hacker uyumaz. Durmadan çalışır.

İyilik için hack’le

Facebook, Google ve Microsoft gibi cingöz firmalar “Bounties for bugs” ve “Battle Hack” gibi “iyilik için hack’le” temalı yarışmalar düzenleyip sistem açıklarını bulanlara yüzbinlerce dolar para dağıtıyor. CIA’nin siber güvenlik gurusu Dan Geer benzer yarışmaların hükümet için de organize edilebileceğini düşünüyor. Lakin bazı hacker’lar bu işe tamamen duygusal bakıyor! Amerikan içişleri bakanlığı sisteminde bug bulan bir hacker bunu 15-20 bin dolara CIA’ye satmaktansa, karaborsada yüzbinlerce dolara alıcı bulabiliyor.

Şimdi söz sizde siz bu hacking meseleleriyle ilgili ne diyorsunuz?

Twitter’dan @hakanakben yazarak benimle yorumlarınızı paylaşabilirsiniz.

 

Kurumların dijital dönüşümle imtihanı

Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Dijitalleşme, dijital dönüşüm ya da değişim, adı her neyse, devletler de dâhil, artık her türden kurum ve kuruluşun gündemine girmeyi başardı. Ülkemizde bu söylemleri en çok dillendiren kurumlar, yine daha çok internet kotası ve cep telefonu satmak isteyen markalar oldu. Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Asıl mesele, zaten konusunda yetkin olan iş gücünün, dijitalin de rüzgârını arkasına alarak üretkenliğini artıracak yeni yöntemler keşfetmesi. Bunun da amacı, ortaya çıkan işin kalitesini bozmadan, birim zamanda, çok daha kolay bir şekilde, daha fazla iş üretmek. Fakat daha da ötesi var…

Bu konuda CEO’lara gereğinden fazla yükleniliyor. Bunu gerçekleştirebilmek sadece şirket CEO’larının değil, bütün kurum çalışanlarının görevi olmalı. Çünkü sıra sizin şirketinize geldiğinde, eğer kurumunuz hazır değilse, işin ucu size de değebilir. Bunun için dijitalleşmeyle ilgili tüm yanlış paradigmaları yıkıp, elbirliğiyle yerine yenilerini inşa etmemiz gerekiyor. Dijital tüketim toplumundan, dijital üretim toplumuna geçemeyen devletler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Çok değil tüm bunlar beş on yıl içerisinde olmaya başlayacak.

Dijital hızla ‘yeni normal’e dönüşüyor

Gartner’ın gelişen teknolojiler yaşam döngüsü modeli (HypeCyle for Emerging Technologies) 2015 raporuna baktığımızda kurumların gelişmesi için baskı ve yatırım yaptığı teknolojiler, sadece yeni dijital endüstriyel devrimin gitmeye çalıştığı yerle ilgili değil, yeni dünya düzeniyle de ilgili oldukça çarpıcı fikirler veriyor. Yapay zekâ, otonom sistemler, 3D biyolojik yazıcı sistemler (geçenlerde 3D yazıcılarla biyolojik insan kalbi yapıldı!), akıllı danışmanlar, kural koyabilen analitik sistemler, doğal dilde soru cevaplama, makineler arası iletişim servisleri, kişisel asistanlar ve akıllı robotlar…

Ekonomi de dijitale döndü, savaşlar neden dönmesin?

Amerikan Siber Kuvvetler Direktörü Amiral Mike Rogers’ın aynen şöyle bir söylemi var: “Siber savaşlar bizleri kimyasal savaşlardan daha çok düşündürüyor. Kimin ne tür bir siber teknolojiye sahip olduğunu asla bilemezsiniz!”

Dijital âlemlerde herkesin en büyük korkusu yapay zekâ meselesi. Yapay zekâ teknolojisi beş on yıl içinde yeterli olgunluğa eriştiğinde, günümüzün atom bombası kadar yıkıcı bir inovasyon olacağı düşünülüyor. Kendi kendine yazılım yazan, inovasyon yaratan yazılımlar olduğunu bir düşünsenize. Maalesef, bu hiç de uzak bir gelecek değil.

İnternet ve bağlantı ekonomisini anlayanın sırtı yere gelmez

Toplumsal ya da kurumsal teknolojik dönüşümün önünde bir sürü engel var. Fakat bu engellerin en büyüğü; insan doğasındaki direnç ve reddetmeden kaynaklı. İnternet ve teknoloji tüketimini neredeyse hiç sorgulamadan, inanılmaz bir hızla gerçekleştiriyoruz.

Dijital, hızla ‘yeni normal’ e dönüşürken kafaları değiştirmek sadece kurumsal ölçekte değil, devlet eliyle de topyekün bir seferberlikle ele alınması gereken çok önemli bir konu. Toplumca dijital kalkınmak için zamanında atılan adımların çoğu başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü bu çalışmaların odağında insan değil, sadece teknoloji vardı. Oysa teknoloji durdurulamaz bir şekilde zaten gelişiyor. Buna hükmedebilecek nesiller ve kafalar geliştirmek, sadece bizim değil bütün devletlerin en büyük açmazı.

Marketing Meetup etkinliğinin ardından

30 Nisan Cumartesi günü, Doğuş Üniversitesi’nin Acıbadem kampüsünde, Pazarlamasyon ekibinin ev sahipliğinde, heyecan verici bir etkinlik düzenlendi. 1,000’e yakın pazarlama sevdalısının hınca hınç doldurduğu salonda müthiş bir enerji vardı. Pozitif TV ekibi gün boyunca sahnedeki tüm konuşmaları web’den canlı olarak yayınladı.

Sektörün usta ismi Güven Borça’nın konuşmasıyla başlayan etkinlik; Garanti Bankası, Samsung, Migros, N11 ve Nivea Beiersdorf gibi markaların sunumlarıyla devam etti. Etkinliğin şık bir özetini şuradan okuyabilirsiniz.

Marketingmeetup

Bu müthiş organizasyonda ‘Dijital Çağda Hayatta Kalma Sanatı!’ adlı bir konuşma yaptım. Dijitalleşme meselesini dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Salonun konuşmama olan yoğun ilgisi ve katılımı beni çok mutlu etti. Sunum sonrasında bir sürü harika insanla tanıştım ve çok büyük keyif aldım. Konuşmamın videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

Sunumumun ardından dostlarım Hasan Başusta ve Cem Sümbül ile birlikte ‘Başka bir hayat mümkün’ başlığında bir panel gerçekleştirdik. Alternatif yaşam ve kariyer olanaklarını konuştuk. Hasan’ın motor pantolonu hala gözümün önünden gitmiyor 🙂 Panelin videosunu ise şuradan izleyebilirsiniz.

Pazarlamasyon’un genç yetenekleri, sınırlı imkânlara rağmen katılımcılara dolu dolu bir konferans deneyimi yaşatmayı başardı. Sektörde farkındalık yaratmaya çalışan genç yetenekleri daha çok desteklemek ve onları cesaretlendirmek gerek. Markalara da burada biraz vazife düşüyor sanki… Organizasyonda görev alan tüm genç arkadaşları da buradan tek tek tebrik ediyorum. Bir sonraki etkinliği sabırsızlıkla bekliyorum…