Sen dünyadan hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun?

“Sen bir tarihçi olsan, iyi bir tarihçi olursun. Bir ekonomist olsan, iyi bir ekonomist olursun. İyi bir edebiyatçı da olursun. Hatta iyi bir ressam da olursun. İyi bir sosyolog olursun. Senin yeteneğinde ve senin tutkunda bir insan, her ne olmak isterse onun orta çizgisinin üstünde bir yere ulaşabilir. Ama önemli olan, olabileceklerinin en iyisi olmaktır. Kendini bir yönde yoğunlaştırmaktır. Yoksa senin gibi yirmi bilim dalıyla ilgilenen insanlar, sonunda her şeye parmak daldırmış, derinliği olmayan, sığ kişiler olup kalırlar.

Her insan bir potansiyeldir. Diyelim bin tonluk ya da onbin tonluk birikmiş sudur. Bu su boşalınca, geniiiiiş bir alana yayılırsa, bu sudan hiçbir yarar sağlanmaz. Toprağın derinini ıslatmadığı için bitkilere bile yararı olmaz. Ve böyle yaygın bir su, hiçbir iz bırakmadan buğarlaşır. Uçar gider. Bir iz bırakmak için suyun derine inmesi, kendine bir yol, bir kanal, bir vadi açması gerekir. Sen dünyadan hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun…”

-Aziz Nesin (Aziz Nesin – Ali Nesin Canım Oğlum Canım babacığım -1 Kitabından)

Parayla aramızı nasıl düzeltiriz?

Parayla olan ilişkimiz yaşamımız boyunca devam eder. Para, başkalarına nasıl davranmamız gerektiği konusundaki belirleyici faktörlerdendir. Para, bizlerin özgürlük, güç, statü, iş ve eşyaya olan bakışını şekillendirir. İnsanları ve akrabaları birbirine bağlar ya da küstürür. Para, modern insanın hayat görüşünü ve kişiliğini aralıksız yoğurmaya devam ediyor. Çoğu insan parayı yeterince iyi anlayamadığından, onunla olan ilişkisini düzgün yönetemez. Bu tür insanlar nicelikçe çok paraları olsa bile, bunu yeterince mal varlığına ve deneyime dönüştüremediği için mutsuz ve depresif hayatlar yaşar.

Parayı anlamak!

Parayla olan ilişkimizi yönetirken belli bir dünya görüşüne sahip olmamız gerektiği bariz bir gerçek. Parayla ilgili düşüncelerimiz çoğunlukla ‘nasıl daha çok kazanırım!’ dan ibaret olduğundan, onunla ilgili tüm dertlerimizi, niceliğini artırarak çözebilirmişiz gibi yaygın ve yanlış bir inanış mevcut. Oysa para ihtiyaçlarımız ve bizler arasında kalan bir katalizördür. İhtiyaçlarımızla arzularımızın yer değiştirdiği noktada ipler kopmaya başlıyor. İhtiyaçlar, bizlerin kendini gerçekleştirme yolunda gerekli araçlar ve deneyimler bütünüyken, arzular sadece keyfe ulaşmayı amaçlar. Parayı sadece keyfe ulaşmak için bir katalizör olarak kullanmaya başladığımızda, peşisıra tatminsizlikler yakamızı bırakmaz ve başlarız ‘paranın niceliğini’ artırmanın yollarını düşünmeye.

Ne kadar zengin ya da fakir hissettiğimiz kendimizi kiminle kıyasladığımıza göre değişir. Bir gün sokakta aç gezenleri görür halimize şükrederiz, ertesi gün boğazda Ferrarisiyle gezen adamı görür yaşadığımız hayata lanet okuruz. Kendimiz ve paramızla ilgili düşünceleri, içinde bulunduğumuz şartlara ve toplumun bakışına göre oluşturuyoruz. Oysa ki özgürlüğün sınırları, başkalarının arzuladığı şeylerle ilgilimizi kestiğiniz noktada başlıyor. İnsanlar kendilerini başka şeylere adadıklarında paraya daha az önem vermeye başlar.

Parasızlık çoğu zaman ne kadar az kazandığınla değil, nasıl harcadığınla ilgilidir

Parasızlık çoğu zaman ne kadar az kazandığınla değil, nasıl harcadığınla ilgilidir

Arzular ve ihtiyaçlar karşı karşıya

Para konusunda doğru bir tavır almak istiyorsak, evvela devamlı arzularımızın peşinden gitme dürtümüzün esiri olmaktan kaçınmalı. Bunun yerine daha çok ihtiyaçlara odaklanmalı. İhtiyaçlar derken sadece temel yaşamsal gereksinimleri kast etmiyorum. Kendimizi gerçekleştirme yolundaki deneyimler ve varlıkları da bu ihtiyaçlara dahil ediyorum. Bunun için arzular ve ihtiyaçları iyi anlamalı ve kilometrelerce uzaklıktan kokularını ayırt edebilmeliyiz.

Elindeki görece daha az parayı çok daha fazla varlık ve deneyime dönüştürme becerisi olan insanlar var.  Ne yalan söyleyeyim, ben de bu gruba henüz dahil değilim. Fakat tanıdığım bazı insanlar, bu topluluğun liderliğine bile soyunabilecek kadar becerikli.

Parayla arayı bulmuş insanlar

Bu tür insanlar bir şeyi satın almadan önce, ihtiyaç ve arzu ayrımını yapabilmek için kendilerine birkaç tipik soru sorar: “Buna ihtiyacım var mı, bu şey ne kadar önemli, bunu aldığımda hayatımda ne değişecek.” Ben de bazen çok istediğim bir şeyi aldığımı ve onunla bir hafta geçirdiğimi hayal ederim. Bazı şeyleri satın almanın verdiği haz ve size sunduğu fadya elinizde poşetle dükkandan çıkana kadardır.

Parayı anlamış ve onunla ilişkisini iyi yönetebilen insanlar, bir deneyim yaratmak için nelerin önemli ya da önemsiz olduğunu çok iyi bilirler. Modayı takip etmez, kendilerine yakışanı giyerler. Üstün zevk sahibi insanlardır, neleri neden sevdiklerini çok iyi bilirler ve hoşlarına giden şeyleri en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde bulup satın alabilirler. Bir şeyleri satın almak için acele etmezler. Doğru zamanı ve yeri kollarlar ve pek çok zenginden çok daha zengin ve dolu bir hayat yaşarlar.

Endişeler

Bu tür insanlar, çağımızın en büyük hastalıklarından endişe ve kaygı bozukluğu nedir bilmezler. Endişelerin, insanların duygularıyla tetiklenen, gerçekle alakası olmayan negatif düşünce tortuları olduğunu bilirler. Gerçekten de endişeler o anki gerçekliğimizle hiçbir zaman örtüşmez. Ne zaman gelecekle ilgili kaygılanmaya başlasam, Tolstoy’un ‘insan ne ile yaşar’ hikayesi aklıma gelir. Bu hikayede kendisine yıllarca dayanacak deri bir çizme yaptırmak isteyen, dağ gibi kuvvetli ve zengin Lord’un sipariş verdiği çizmeleri göremeden aniden ölümü anlatılır. Gerçekten çok trajik ve hayatın kendisi kadar gerçek bir hikaye. Televizyondaki yaşlanma karşıtı krem reklamlarının tersine hiçbirimiz sonsuza dek yaşamayacağız. O halde parayı dert etmek ve ürkekçe yaşamak neden! O zaman iyi ve anlamlı bir yaşam için hayatı, parayı ve sahip olduklarımızı sorgulamaktan hiç vazgeçmemeli. O halde bu sorgu sürecine parayla olan ilişkimizi de dahil etmeliyiz. Parayı artırmanın yollarından ziyade biraz da mevcutta sahip olunan parayı nasıl harcayacağımız konusuna kafa yormalı. Bu şekilde paranın hayatımıza ve ilişkilerimize kattığı negatif yüklerden bir nebze de olsa arınmak mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Bu konuda sizlerin yorumunu da merak ediyorum. Bana mail atabilirsiniz.

Neden beceriksiz ve kötü insanlar hep terfi alır?

“Bu adamın burada ne işi var. Hiçbir konuda bilgi sahibi değil. Üstelik çok sinir bozucu. Biz işimizin ortasındayken gelir iki saçma laf söyler, hepimizi uyuz eder. Sinirleri bozar. Çalışanları birbirine kırar. Arkamızdan dedikodu yapar. Şimdi de hepimiz olduğumuz yerde sayarken o terfi aldı. Bu şirketten nefret ediyorum. Bu büyük bir haksızlık.”

Bu ve benzeri konuşmalara çalıştığım hemen her kurumda şahit oldum. Şirketin en gereksiz, dedikoducu ve sinir bozucu insanları kariyer basamaklarını hızla tırmanırken sadece işini yapmaya çalışan tipler genellilkle olduğu yerde sayar. En olmadık insanlara, en olmadık sorumluluklar verilir. Huşu içinde huzurla çalışmak varken rahatsız tipler kredileri toplar, ehil insanları şirkete küstürürler. Peki neden böyle oluyor?

Haksızlık diye bir şey yok

Sadece iş dünyası değil. Dünyada haksızlık diye bir şey yok. Doğada aslan geyiği yerse hayatına devam eder. Yiyemezse ölür. Geyik iyi koşar ve av olmazsa, aslan geyiği avlayamaz ve açlıktan ölür. O zaman aslana haksızlık olmaz mı! O yüzden haksızlık, haklılık meselelerini bir kenara bırakmalı. Yok öyle bir şey. Orman kuralları, iş dünyasında da aynen geçerli.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Kurumlar hareket ve devinim ister

Büyük ya da küçük fark etmez. Sermaye sahipleri kurumlarında hep hareket ister. Hareket olan yerde bereket vardır gibi düşünülür. Bu yüzden kimsenin huşu içinde çalışması umurlarında değildir. Eğer hedefler tutuyorsa ve herkes huşu içindeyse, sermaye sahipleri daha fazla hareket edilip, daha fazla kazanç sağlanılmasını ister. Sermaye sahipleri, yatırımcılar ve patronlar hep hareket ister.

Patronlar etrafta alkış tutup, haydi haydi diye bağıran erkek ve kadın yöneticiler ister. Sermaye sahipleri,  kimse haydi demezse bu işlerin hiçbirinin yürümeyeceğini çok iyi bilirler. Eğer ısrarcı, yaratıcı, ikna edici ve işleri hızlandıran kişiler yoksa hiçbir şey yürümez. O zamana kadar yapılan tüm işler de çöpe gider. Bu yüzden yöneticiler bazen, etik değerleri zayıf olsa bile, yırtıcı ve başarma arzusu olan kişileri bünyelerinde bulundurmak isterler. Bu insanların devinim enerjisinden faydalanmak isterler. Bu kişilerin enerjileri azaldığında ya da kurum için tehlike arz etmeye başladıkları hissedildiğinde hemen gönderilirler.

Kurumlarda zanaatkârların önü kapalı

Türkiye, girişimciliğin ve üretimin çok az olduğu ülkelerin başında geliyor. Bu yüzden zanaatkâr kılıklı üreten insanların kurumlarda ilerleme şansı pek az. Maalesef maaşını artırmak için altına adam alman gerekir. Bu yüzden birini yönetici olarak işe aldıklarında ses hızıyla altındaki bütün kadroları doldurmaya çalışır. İşinin odağında daha fazla üretmek olan insanların çok az bir kısmı altındaki adamların yöneticisi olmaya meraklıdır. Bu yüzden müdür de olamazlar, maaşlarını da artıramazlar. Gerçi çoğu, müdür de olsa mutlu olamaz. İlginçtir, yurtdışında müdüründen daha çok maaş alan yazılımcılar, tasarımcılar, ürüncüler kısacası asıl derdi üretmek olan kurumsal zanaatkârları çok gördüm. Yönetimsel olarak dikey olan yapı, maaş ve sosyal statü olarak yatayda seyretmediği sürece, yeni nesilleri üretim odaklılığa özendirmek pek mümkün olmayacak gibi… Hoş, kurumsallık denen yapının bence en fazla 20 yılı kaldı! Bakalım zaman neler gösterecek…

Facebook’un büyük, kârlı yalanı

Son birkaç yılda bazı konulardaki düşüncelerimde ciddi değişiklikler oldu. Özellikle teknoloji ve sosyal medyaya bakışım çok radikal bir şekilde değişmeye başladı. Önceleri bu ve benzer şirketleri, birkaç parlak gencin, dünyayı olduğundan çok daha iyi bir hale getirmek gibi naif düşüncelerle bezediği, özenilesi ve başarılı girişimler olarak görüyordum. Belki de işler gerçekten böyle başlıyordu. Lakin, işe haddinden fazla para ve servetine servet katmak isteyen aç gözlü zenginler dahil olunca “dünyayı değiştirmek” mottoları, insanları kandırmak için tasarlanmış romantik söylemlerin ötesine geçemiyor.

Kandırılmışız üstadım

Facebook’un patronu Mark Zuckerberg, tüm konuşmalarında hep aynı şeyi söylüyor: “We work to make the world more open and connected.” Meali; “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz.” Özellikle IPO’dan sonra (hisselerin borsaya açılmasının ardından), finansal kaygılar ve aç gözlü yatırımcıların baskısıyla, kantarın topuzu iyice kaçtı. Bence Facebook’un bu romantik misyonunun altı iyice boşaldı.

Şapka düştü kel göründü

Facebook başta olmak üzere, bütün sosyal medya platformları, ne sahip olduğu reklam algoritması, ne de geliştirdiği platform teknolojileri üzerinden direkt para kazanmıyor. Aslında kimsenin bunları umursadığı yok. Şirketler, Facebook’a reklam veriyor, çünkü Facebook’un istediği kişiye istediği şeyi gösterip, izletebildiği bir buçuk milyar kişilik kocaman bir topluluğu var. Facebook, oluşturduğu algoritamalarla bu bir buçuk milyar kişinin entelektüel çobanlığını yapıyor. Bizlere kendi menfaatine ne geliyorsa onu gösteriyor. Bu menfaat, şimdilik daha çok reklam satmak üzerine kurulmuş. Ancak ileride ne olur bilmem!

Özellikle seçim döneminde çok gördüm. Sosyal medyada hangi arkadaşımın paylaşımını beğendiysem ya da altına yorum yazıp, paylaştıysam; bana hep aynı ya da farklı insanların benzer paylaşımları görünmeye başladı. Bu zaten Facebook’un en bilinen özelliklerinden. Lakin, “Vay be! Benim gibi düşünenler de varmış ve sayıca hiç az değilmiş,” gibi bir sanrı da bu müthiş algoritmayla beraber gelmiş oldu. Aslında bu durum, kullanıcılar platformda sıkılmasın; burada onların ilgi duyduğu şeyleri peşpeşe gösterelim ve sabahtan akşama kadar bizim siteden çıkmasın mantığından geliyor. Ancak, bizimle farklı dünya görüşleri ve söylemleri olan insanlarla aramıza algoritmalardan duvarlar örerek “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek” pek mümkün olmuyor. Burada ister istemez gizli bir oto sansür oluşuyor. İşte tam bu noktada da Facebook’un o müthiş mottosu patlak veriyor. Muhakkak ‘ayarlar’ bölümünde bununla ilgili de bir ayar vardır. Ama maalesef kutu içeriğinden çıkan ürün bu!

Belki de Facebook’un gizli misyonu şudur: “Dünyadaki insanları gruplara ayırıp, onlara istediğimiz içerikleri uygun reklamlarla bezeyip gösteriyoruz,” Bu söylemin kötü hiçbir yanı yok. Çok iyi ve kârlı bir şirket vizyonu. Lakin “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz,” lafı kadar naif ve romantik değil.

Wired dergisinin kurucularından ve dünyanın en büyük teknolojistlerinden biri olarak gösterilen Kevin Kelly; “Er ya da geç teknoloji bir yerinizden ısıracak!” diyor. Evet, ısıracak ama bu ısırık ne kadar büyük olacak. Neyin karşılığında ne kadar ısıracak! Facebook’suz bir internet, en azından şu an için düşünülemez. Sonuçta Appstore’da bile ilk onda dört tane uygulaması olan bir şirketten bahsediyoruz. Ancak, hayatımıza aldığımız teknolojileri, arasıra da olsa, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirip, hayatımızı gizliden gizliye ele geçirmelerine engel olmak için çaba harcamak gerekiyor. Mesela ben Instagram ve Facebook uygulamalarını cep telefonumdan sildim ve son üç haftadır Facebook’u sadece web’den kullanıyorum. Şu ana kadar pek bir eksikliklerini hissetmedim. Size de tavsiye ederim.

Sonradan eklenen not: İşim gereği birkaç hafta sonra yeniden yüklemek zorunda kaldım. Tamamen kurtulma çabası gereksiz. Bilinci elden bırakmadan kullanmaya çalışmalı!

Her şey çözülmeyi bekleyen gerçek bir problemle başlar

Geçtiğimiz aylarda, sıra dışı projeleriyle küresel arenada dikkatleri üzerine çekmiş, sağlam bir Türk tasarımcıyla tanıştım. Uzun, yorucu ancak müthiş derecede keyifli bir sohbet oldu. O, tutkuyla projelerini ve hikâyesini anlatırken, bende çıkardım not defterimi başladım not tutmaya…

Tasarım ne ile başlar?

Böyle güzel insanlarla bir araya gelebilmek çok büyük şans. İnsanın ister istemez enerjisi artıyor. Merak, peşinizi bırakmıyor ve peş peşe sorular sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Muhabbet tüm hızıyla devam ederken yine dayanamadım ve sordum; “İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey nedir?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi: “İyi bir tasarımcının, ne mütiş bir çizim yeteneğine, ne de muazzam Photoshop becerilerine ihtiyacı yoktur. İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey; gerçekten çözülmeye değer, önemli bir problemdir,” dedi ve “İyi bir tasarım, gerçekten iyi bir problem bulmakla başlar,” diye cümlesini tamamladı.

Bu söylem beni bundan 3 sene önce Los Angeles’ta katıldığım Adobe MAX etkinliğine götürdü. Eski bir Adobe çalışanı olarak, o dönem şirketin yaratıcı ürünlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi ve web’deki user experience design’ın babası Jeffrey Veen ile ayaküstü sohbet etme fırsatını yakalayabilmiştim. Bu tarz insanlarla biraraya geldiğinizde çok fazla vaktiniz olmaz. Üç dört dakikalık ayaküstü sohbetinizde onları boğmadan, güzel bir soru sorup onların ışığından ya faydalanırsınız, ya da şansınızı başka bahara terk edersiniz. Jeffrey’e “Sence tasarım neyle başlar,” diye sorduğumda, bana Mehmet’in verdiği cevabın aynısını vermişti. Tasarım, iyi bir problemle başlar. Hayat dediğimiz şey de büyük bir problemle başlamıyor mu? Dünyaya geldiğimizde çıplak ve korunmasızız. Açlık, uykusuzluk ve tuvalet gibi dertlerimizi anlatabilmek için problemlerimizi çözecek tasarım öğesi olarak ağlamayı icad etmiştik!

Atatürk’ten başarı ipucu

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Amerikalı bir gazeteci Atatürk ile röportaj yapmış ve kendisine bunca başarıyı nasıl elde ettiniz diye sormuş. Atatürk hiç düşünmeden şöyle bir cevap vermiş: ”Ben başarıyı ya da başarısızlığı hiç düşünmem. Hedefime giden yolda önüme çıkabilecek engelleri düşünür, onları nasıl kaldırabileceğime bakarım. Engelleri tek tek ortadan kaldırınca başarı da gelir zaten.”

Yaratıcı çözümler için zihin egzersizi

Bugün ne iş yaparsanız yapın, bu bakış açısı hep işe yarar. İyi bir pazarlama kampanyası ya da iş fikri, çözülmeye değer iyi bir problem bulmakla başlar. Ben uzunca bir süredir hemen her gün hayatımla ya da işimle ilgili çözemediğim problemlerin bir listesini yapıyorum. Bu sorunlar listesinin yanına, aklıma gelen çözümleri yazıyorum. Genellikle bu çözümler çok komik, çok saçma ya da aptalca oluyor. Hiç önemli değil, ne kadar çok berbat fikir üretirsem işime yarar iyi fikirlere o kadar çabuk yaklaştığımı düşünüyorum. Bu egzersiz, çözüm üretme yeteneğimi ve hayal gücümü diri tutmama çok yardımcı oluyor. Sizlerin de benzer taktikleri varsa, lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.