Çalışma Prensiplerim

Bu gece dostum İnanç Ayar ile Instagram üzerinden bir canlı yayın yaptık.

Keyifli geçen sohbette çalışma prensiplerimden bahsettim.

Gelen istek üzerine çalışma prensiplerimi blog’umdan da yayımlıyorum.

Bu tür konularda reçeteci olmak istemem. Bu yüzden bu prensipleri alıp olduğu gibi kullanmanızı değil, kendi çalışma prensiplerinizi oluştururken faydalanabileceğiniz bir şablon olarak değerlendirmenizi öneririm.

Prensipler gözünüzde büyümesin. Yazdığım prensiplerin büyük çoğunluğunu uygulamak için hala çetin mücadeleler verdiğimi bilin isterim. Amaç asla mükemmeliyetçilik değil, gayrettir. Bence mükemmeliyetçilik gayretin düşmanıdır.

Kolaylıklar dilerim,

Hakan.

Çalışma Prensiplerim:
  1. Kendini tanı.  Ne yaptığını ve kendinle uzlaşmayla nasıl başa çıktığını kendine anlatırken aslında kime sesleniyorsun?
  2. Kendini Kabullen.  ”Sanat yolculuğu, kendini kabul etme ile başlar – özneldir. Ancak kendinizi kabul ettikten sonra, en yüksek hedef olan başkalarının kabulüne geçebilirsiniz.”-Jeff Koons
  3. Garantici olma.  Kimselerin yapmaya cesaret edemeyeceği yeni, farklı, korkutucu, ilginç ve anlamlı şeyler yap: Güven oluşturmaya ve bağlantı kurmaya odaklan. Amaç, ekonominin (toplumun) içinde inşa edilen bağlantı makinesini anlamak. İnsanları ve fikirleri bir araya getirerek fark yaratmak.
  4. Kararlarında stratejik ol.  Durumsal olma. Neyi yapmak istemediğini bil: Hangi işleri para için yapıyorsun. Hangi işleri hobi olsun diye ‘bedava’ yapıyorsun.
  5. Basit başla.  Bir projeye başlarken gelecek için büyük hayaller kurmak, dev planlar yapmak yerine basit işlere odaklan. Büyük işler yapacak altyapı ve özgüveni ancak böyle, adım adım oluşturabilirsin.
  6. Profesyonel ol. Tutarlı ol. Bir kere karar aldıktan sonra artık sorgulama. Sonuna kadar devam et. Söz ver ve işleri zamanında teslim et. Duygu durumuna göre değil, programına göre çalış. Daima başlama ve bitirme saatin belli olsun.
  7. Teslim et.  Daima teslim edilecek. Bir işin olmalı. Yarım kalan yazılar, videolar, müzikler, konuşmalar ve eğitimlerin hiçbir faydası olmaz.
  8. İyi müşteriler bul.  Sadece iyi ödeme yapan değil; sohbet edebileceğin, zamanına değil, ortaya koyduğun değere göre ödeme yapan, açık iletişim kuran, iyi projeler için zorlayıcı olan müşteriler…
  9. Hikayelerle anlat.  İletişim karşındaki kişinin zihninde resim çizmektir. Meseleleri daima başarı hikayeleriyle, tarihten ve gündelik yaşamdan basit örneklerle açıkla.
  10. Öğrenciler bul.  Öğretmenlik, yaşam boyu öğrenci olma fırsatını sunar. Öğretme şansımın olduğu, yaşamlarına değer katabileceğim, sürekli öğrenme ateşimi diri tutacak öğrencilerimi nerede bulabilirim diye düşün.
  11. Değişime açık ol. Sürekli keşfet. 

 

Nasıl sıfır kodlamayla mobil uygulama yaptım

Mobil uygulamaları üç sebepten ötürü çok seviyorum:

  • Herhangi bir app fikrinizi prototip şeklinde dahi olsa minicik bir maliyetle hızlıca pazara sunabiliyorsunuz,
  • Dijital/mobil deneyimler (eğer kitlesini bulursa) pazarda çok hızlı şekilde yolunu bulabiliyor,
  • Bu alanda başarılı olmuş örnekler ve hikayeler insanın ümitlerini yeşertiyor.

Bundan birkaç ay önce eskilerden çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum. Konu hobilerden açılınca bana boş zamanlarında geliştirdiği mobil uygulamalarından bahsetti. Gösterdiği uygulamalar Appstore’da yüzlercesini bulabileceğiniz türden sıradan şeylerdi ancak, belli ki kitlesini bulmuş ve birilerinin ihtiyacına cevap olabilmişti. Nasıl uygulamalardı bunlar diye merak ederseniz hemen söyleyeyim; Youtube video downloader, Dropbox’ta rehber-sms yedekleme ve Youtube katalog uygulamaları türünden basit şeyler. Çevremde pek çok arkadaşım benzer mikro girişimlere zaman ayırıyor. Çoğu başladığı işi bitiremiyor ama, bir kısmı da milyon dolar kazanamasa da aylık ev kirasını ödeyebilecek kadar gelir elde edebiliyor. Hemen söyleyeyim; gelir meselesi işin kreması, asıl olan çabalamak ve uğraşmak. Çünkü kafayı birşeye takınca güzelleşiveriyor insan; hayata bakışı değişiyor, fırsatları görebiliyor.

E o zaman bir uygulama da ben patlatayım dedim

İşim gereği bazı pazarlama kampanyalarının mobil projelerini yönetme şansım oldu. Yani proje yönetiminden biraz anladığımı söyleyebilirim. Bunun haricinde kişisel birkaç app işinden Maya hanımın (kardeşimin tatlı köpeğinin) mama parasını çıkarmışlığım da vardır. “Benim neyim eksik. Ben de bir çizgi film uygulaması patlatayım,” dedim. Yazılım kökenli olmamama rağmen, yıllar içinde orta düzeyde bir kod okur yazarlığı becerisi edinmişliğimin haklı gururunu hep yaşadım. Yalnız sınırlı vaktim olduğundan bu sefer işi uzmanına bırakıp hızlıca sonuca gitmek istedim. Bu mini projede edindiğim tecrübeleri, uygulamanın kendisi ve kaynak kodlarıyla birlikte kısaca sizlerle paylaşacağım. Hadi bakalım, başlıyoruz.

Annemin kamerasından ben ve maya hanım.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Çerçeveyi çizebilmek işin paretosu

80’e 20 kuralı yani Pareto ilkesini eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Özetlemek gerekirse; herhangi bir işin yüzde 80’inini o işi yapanların sadece yüzde 20’si gerçekleştirir. Yani her işin yüzde 80’lik çıktısı yüzde 20’lik bir girdiden gelir. Ama hangi yüzde 20’sidir, bu konu genellikle biraz muallakta kalır. Benim projemin paretosu yapmak istediğim App’in çerçevesini çizebilmek ve uygun iş gücünü bulabilmek idi. Olabildiğince yalın ve temiz bir şekilde işi bitirmek istiyordum.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

15 dolar’a hazır kod satın aldım

Uygulamaları sıfırdan yazdırmak genelde maliyetli olur. Zaten çoğu yazılımcı da kod kütüphanelerinden hazır kodlar kullanarak işe başlar. Talep olunca pazarda her türlü ihtiyaca yönelik çözümler bulmak da kolaylaşıyor. Internette hazır mobil uygulama kodları satın alabileceğiniz bir sürü pazar yeri var. Bu kodların bazıları da açık kaynak uygulamalarından. Uygulamaların özelliklerine bakıp, demosunu telefonunuza indirip, arayüzü ve  kullanım kolaylığı hakkında fikir edinebiliyorsunuz. Öte yandan daha önce satın alanların yorumlarını okuyup hangi kodun işinizi görebileceğine dair bilgi de edinebiliyor, ihtiyacınıza en uygun kod öbeklerini kolayca satın alabiliyorsunuz. Ben http://codecanyon.net/ üzerinden Fortin Video Channel App diye bir uygulamayı 15 dolar’a satın aldım. (Uygulamaya şimdi baktım da pazardan kaldırmışlar).

Yazılımcımı buldum ve işe başladık

Programcılar tarafında projenin kapsamına göre birçok seçenek var. Upwork.com (Eski Odesk) ve Freelancer.com gibi siteler üzerinden küresel yazılımcılarla da çalışabiliyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden yazılımcılarla çalışmak bazı durumlarda maliyet avantajı sağlasa da dil bariyeri, -mış gibi yapmalar ve yalan dolan işin içine girince paranızı çöpe atmak işten bile olmuyor. Hintliler bu piyasayı neredeyse ele geçirmiş durumda. Bireysel yazılımcılar olduğu gibi, bu tür platformlar üzerinden proje desteği veren kurumsal yazılım firmaları da mevcut. Yazılım firmaları ile çalışmak, bireysellerle çalışmak yerine daha çok tercih edilebilir. Çünkü bu şekilde güven unsurunu bir nebze de olsa sağlama alabiliyorsunuz. Allah korusun yazılımıcınızın amcası filan ölür de projeyi yarım bırakırsa bir başka yazılımcı hemen projeyi devralabilir (Bazı Hintlilerin beyninizi yakacak türden yalanlar söyleyebildiğine şahit oldum!). Anlayacağınız yazılım firmaları proje yönetimi tarafında yine bireylere göre daha iyi hizmet veriyor. Ama her güzel şeyin bir bedeli olduğunu da unutmamak gerek.

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Ben projenin çok basit olması ve zaman kaybettirici işe alım süreçleriyle uğraşmamak adına minik bir bütçeyle  yakın çevremdeki yazılım firmalarındaki canavar stajyerlerle çalışmayı tercih ettim. (Yazarın notu: Gerçek şu ki stajyer arkadaş müşteri yönetimi deneyimini artırmak için kodları gönüllü olarak editlemek istemişti. Ne olursa olsun her emeğin bir karşılığı olmalı. Bu yüzden harçlık niteliğinde çok cüzzi bir ödeme yaptım. Ödeme yaptığım rakamı sadece fikir vermesi için burada paylaşıyorum. 150 TL kadar.)

Genç insanlarla çalışmaktan çoğu zaman keyif alıyorum. Enerjileri ve yaratıcılıkları beni çok motive ediyor. Lakin, deneyimsiz mühendislerle çalışırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Ne istediğinizi çok net bir şekilde ifade etmelisiniz. Deneyimsiz yazılımcılar proje içinde küçük detaylarda takılmaya ve problemlerle boğuşup projeye karşı motivasyonlarını kaybetmeye meyillidir. Bu açmazı çözebilmek için bence en güzel taktik, projeyi anlamlı parçalara ayırarak adım adım ilerlemektir. Bunu yapabilmek için her şeyin kafanızda çok net olması gerekiyor. Olmasa da olur bir sürü cici özellik ekleyip projeyi yavaşlatmak yerine MVP (minimum viable product) mantığında çalışmak gerekiyor. Bu arada Kaan Akın‘ın bu konuda çok güzel yazıları var. Yalın girişim ile ilgili şu yazısına mutlaka göz atın derim.

Birkaç yazışmadan sonra uygulama bitince şöyle birşey oldu.

custom_gallery
images not found

Uygulamayı bitirdik ama Playstore reddetti

Uygulamayı hızlıca bitirdik ve Playstore’a gönderdik fakat, içerik ile ilgili yönetmeliklerde güncelleme olduğu için uygulamamız reddedildi. Google sanırım Youtube API V3 ile gelen update ile içerik yönetmeliğini de güncellemiş  ve uygulamaları içerik lisanlarını sorgulamadan mağazaya koymuyor. İşin ilginç tarafı Playstore’da çok sayıda uygulama içerik lisanlarını resmen katlediyor. Sanırım Google ilk zamanalarda Playstore’daki uygulama sayısının artmasını istediği için bu kadar sert yönetmelikler yürürlükte değildi. Playstore’da neredeyse 1,5 milyon uygulama olduğu için artık işi sıkı tutuyorlar. Neyse bende Google ile cenkleşmek istemediğimden app’imi geri çektim.

Eğer kullanmak isterseniz debug edilmiş versiyonunu şuradan Android’li telefonlarınıza indirip, kullanabilirsiniz.

Evet, bundan sonra söz sizde. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanına yazmaktan veya bu yazıyı kendi sosyal ağınızda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Umarım bu yazı hobi amaçlı dahi olsa mobil uygulama geliştirmek isteyen kişiler için faydalı olmuştur.

Görüşmek üzere…

*Kapak Görseli: Tommaso Nervegna/ CC

Esaretin bedeli

Dışa bağımlı mutluluk köleliktir. Asıl mutluluk insanın kendinde saklıdır. Ne yazık ki şu günlerde kimse kendiyle başbaşa kalmaya tahammül edemiyor. Hep bir oyalama ve oyalanma halindeyiz. Otobüs beklerken bile boş duramıyoruz. Kimi oyalıyoruz, neden oyalanıyoruz? Hakiki mutluluk, maddi zenginlikten çok daha zor. Mutluluğa şah damarın kadar yakın olmak istiyorsan; yüreğinin ve zihninin zindanlarında çürümeye hazır olmalısın.

Yöneticinizle iyi geçinmek için tavsiyeler -1

Başarılı bir iş hayatı için öneriler sıralayabilecek müthiş bir kurumsal kariyerim yok. Zaten başarı denen şeyin bize anlatıldığı standart versiyonuna da inanmıyorum. Öte yandan başarılı adamların hikayelerini dinlemekten de çok sıkıldım. Hep aynı şeyler değil mi allahaşkına! “Fikrim vardı, hayata geçirdim, bu kadar sattık, şu kadar büyüdük, çok para kazandık ama fazlasıyla da acılar çektik. İşin hakkını verdik orası ayrı…” Bir kere o hikayelerin çoğu cepteki iki lirayla başlamıyor. Birileri birilerinin elinden tutuyor, paralar kazanılıyor ya da batılıyor. Sonra hikayeleştirilip, paketlenip seminerlerde yeniden satılıyor. Lakin bu müthiş zihinler kendini parlatmakla uğraşırken dünyanın çözüm bekleyen çok daha büyük sorunları oracıkta beklemeye devam ediyor.

Gariptir ki kariyer ve başarı gibi kelimelerin içinde insanı baskı altına alan ve zorlayan çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. “Başarılı mısın, ne kadar başarılısın, başarmalısın, neden başaramadın, kariyerin var mı, müdür müsün, kaçıncı dereceden memursun?” Kariyer ve başarının, absürd referans noktalarıyla sistemin işine geldiği gibi yazıldığı, sopa ve havuç olarak kullanıldığı her çeşidine karşıyım ben.

Nerede o eski insanlar?

Bana kalırsa kanaatkar olabilmek şu günlerdeki en çetin başarı. Biri bana açıklayabilir mi; kim, kime göre ve neye göre daha başarılı veya başarısız! Tek başarı kriterimiz kazandığımız para mı olmalı? Böyle düşündüğümüz için artık kimse zanaatkar olmak istemiyor. Tarım bitti, madencelik tarihimiz facialar ile dolu, etin kilosu da 50 lira olmuş bu arada. Dünyanın insan egosundan daha büyük dertleri yok mu?

Kimim ben?

Bence sen kimsin sorusunun cevabı da 9.Dereceden devlet memuruyum ya da kasabım, müdürüm vs.. olmamalı. Yaptığımız iş her koşulda kişiliğimizin aynası olamaz. Hele Türkiye gibi mesleklerin popülerlik indeksine göre seçildiği ya da seçilemediği bir yerde… Kendimizi kandırmayalım. Şu ana kadar elde ettiğimiz pek az başarının veya kariyerin gerçek kimliğimize faydası oldu. 

Hayal kırıklığına uğrayanlar, endişe eden, korkanlar veya tutkularının esiri olanlar ruhlarını özgür kılamazlar.Konfüçyüs

Kariyeri salladık, peki ya iş?

İnsan kariyer odaklı olmasa bile elindeki işi en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Zaten çalışmak mutluluğun olmazsa olmaz koşuludur. Severek yapılan iş, insanı sıkılmaktan, kötü alışkanlıklardan ve açlıktan korur.

Kurumsal insanlar olarak çok değerli hayatlarımızın büyük bir bölümünü iş yerinde geçiriyoruz. Ortalama bir Türk beyaz yakalı işçi suni olarak iklimlendirilmiş yaşam alanı olan ofisinde, haftaiçi her gün sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar mesai yapar ve hayatta kalması için gerekli olan maaş gününü bekleyerek  yıllarını geçirir. Bu süre zarfında gün boyu bir sürü şakalar, eğlenceler, hayal kırıklıları ve sıkıntılara göğüs gererek, aldığı eğitim ve sosyal çevresinin beklentilerine karşı kendini ispat edip, tüneldeki ışığı görmek ve özgürlüğüne kavuşmak için çabalar durur.

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke...

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke…

Mutluğunun sırrı müdüründe saklı

Kurumsal hayata dair bir kariyer hedefiniz olsun  ya da olmasın başınız ağrımadan keyifle üretmek ve çalışmanın en önemli şartlardan biri müdürünüzle iyi geçiniyor olmaktır. Siz müdürünüzün halinden anlarsanız, o da sizi anlayacaktır ve işinizi rahat bir şekilde yerine getirmeniz için elinden geleni yapacaktır. Sonuçta sizin başarınız müdürünüzün de başarısıdır. Akıllı yöneticiler bunu çok iyi bilir ve çalışanının mutlulukla ürettiği faydadan sonuna kadar faydalanmak ister.

Pekiyi, kurumsal dünyada yöneticinizle iyi geçinmek için nelere dikkat etmelisiniz. Konuyu daha fazla uzatmadan kendimce  önemli olduğunu düşündüğüm 5 maddeyi paylaşıyorum:

1. Saygı görmek için önce sen saygı göster

2. Ne söylediğine değil, nasıl söylediğine dikkat et

3. Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış

4. Halden anla; unutma müdürün de bir müdürü var

5. Egoları büyük olan yönetilmeye mahkumdur

 

 

 

Bizden neden astronot çıkmıyor?

Digitalage Dergisi Nisan – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir neslin sempatik ve naif adımlarının kısa öyküsü.

Geçenlerde elime bir soru kitabı geçti. (Question book; yazarları Mikael Krogerus ve Roman Tschappeler). İçinde aşağı yukarı 600 kadar soru var. Soruların doğru ya da yanlış cevapları yok. Sadece senin kendine vereceğin dürüst ya da havalı cevapların var. Hiç ölmeyecekmiş gibi arsızca, durmadan geleceğe uzanmaya çalıştığımız totaliter hayatlarımıza şöyle bir dışarıdan bakınca, genç ve çocuk halime ne kadar da ayıp etmişim diye düşünmeden edemedim. Yıllarca kendimden kaçıp, tüm soruların cevabını dışarıda aramaya çalışarak ne çok haksızlık etmişim kendime. Oysa mutluluk hiçte uzak değilmiş, psikologlar boşuna çocukluğa inmiyormuş!

Neyse efendim, ne anlatıyordum… Ben bu kitabı aldım, bir haftasonu oturdum başladım sorulara cevap vermeye. “Küçükken ne olmak istiyordun, istediğini oldun mu?” sorusu gelince beni aldı bir hüzün. Küçükken pazarlamacı ya da iletişimci olmak istiyorum diyen bir çocuk yoktur herhalde; ben de hepiniz gibi astronot olmak istiyordum. Memleketin havasından mı yoksa suyundan mı bilinmez, bizden astronot çıkmıyor arkadaş. Oysa kızlı erkekli hepimiz astronot olmak istemedik mi bir dönem. Hatta içimizden bazıları yılmadan çalıştı ve uzay mühendisi bile oldu. Maalesef bu üstün uzay mühendisliği becerilerini plazada Exceldoldurarak heba eden güzel insanlar da var tanıdığım.

Astronot kimdir?

En kaba tabirle yer yüzünden 100 km uzaya çıkmış her babayiğide astronot deniyor. Ama yeryüzünden o kadar tepeye çıkmak pek kolay iş değil. Bunun için ne diplomalar, ne talimler yapmak gerek. Bir Türk olarak o meşhur ticari zekâmızla “Jetleri sizden alalım, uzaya bir Türk gönderin” diye ABD’lilerle yaptığımız o ilginç pazarlığı da unutmamak gerek. Uzaya henüz giden bir Türk olmadığına göre jetleri de başka yerden aldık herhalde. Ne gerek var diplomaya, talime alırsın bir ısıtıcı gidersin uzaya bile dedik bir dönem. Bu arada o kampanyada kazanan Nevşehirli arkadaşı uzaya gönderdiler mi, ben orasını da kaçırmışım! Tüm bunlar uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir nesil için sempatik ve naif adımlar. Ama bize daha fazlası gerek.

Uzaya gidemedik ama…

Gelin size uzay yolculukları ve astronotlarla ilgili birkaç çarpıcı bilgi paylaşayım. İlk astronoteğitimleri ABD’de 1959 yılında başlamış. 500 aday arasından 7 askeri personel ilk astronotlar olarak seçilerek tarihe geçmiş. 2013 yılı verilerine göre ABD’de 282 erkek ve 48 kadın astronot yetiştirilmiş. Uzayda en çok vakit geçiren Michael Fincke, tam 382 gün kalmış. Uzaya en çok gidip gelen Astronotlar ise Franklin Chang ve Jerry Ross, tam yedi kere gidip gelmişler. 2013 yılıNASA verilerine göre 50 aktif ve 35 idari işlere bakan astronot bulunuyor. 196 astronot emekli olmuş veya istifa etmiş, 49’u da vefat etmiş.

Uzaya giden ilk plastik manken Ivan Ivanovich 12 Nisan 1961 tarihinde Rus kozmonot Yuri Gagarin’den önce uzaya çıkmış. Hem de tam iki defa. Uzayda astronotların hayatını kurtaran bir numaralı yardımcı selo bant imiş. Aklınızda bulunsun. Apollo astronotlarının tamamı ay toprağının yanmış barut kokusuna benzediğini söylemiş. Alınan numuneler detaylıca incelendiğinde bilim adamları böyle bir kokunun söz konusu olmadığını raporlamışlar.

Yine de bir ümit var

Bu yazıyı hazırlarken Türkiye’den uzaya gidecek ilk kişinin İTÜ’de Uzay Mühendisliği bölümünde okuyan Halil Kayıkçı isimli bir kardeşimiz olduğunu öğrendim. Kendisi bundan birkaç sene önceApollo Uzay Akademisi‘ne kabul edilmiş ve 60 farklı ülkeden 107 kişinin yer aldığı kampta uzaya gitmeye hak kazanan 23 kişiden biri olmayı başarmış. Yazılanlara göre bu yılın sonunda ya da 2016’nın başında uzaya gidecek. Ne mutlu! Beş dakikalığına da olsa “uzay görmüş bir uzay mühendisimiz olacak” artık.

Neden fikir çok ama proje yok?

Bu yazı Digital Age Dergisinin Temmuz 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.

Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister?

Hep söylediğimiz bir şey var. Artık teknoloji gelişti ve her şey elimizin altında. Bundan on sene önce belki yüz bin dolarlar gerektiren donanım ve nitelikli insan kaynağı artık çok daha ucuz ve sadece birkaç tık ötemizde; yaşasın Hindistan, Romanya ve uzak ülkelerdeki ucuz ve nitelikli insan gücü! Girişimcilik dünyada bu kadar popülerken, hatta ay, güneş ve galaksideki tüm gezegenler resmen aynı hizadayken, nasıl oluyor da hayatımızı kolaylaştıracak yeterince teknolojik çözüm güzel memleketimizden çıkmıyor? Üstelik beyin fırtınalarının önlenemez kasırgalara dönüştüğü kahvehane sohbetlerinde çarpıştırdığımız onca değerli fikir varken! Aynı sorundan muzdarip biri olarak bu konuyu enine boyuna düşündüm, araştırdım ve dostlar arasında bol bol sohbetini yaptım. Sonunda kendi üzerimde uygulamaya başladığım bir reçete oluşturdum. İşte, tanılar ve teşhisleri.

Eylemsizliğe güç veren başarısızlık korkusu

Bazılarımızın bünyesinde azıcık tembellik olduğu bir gerçek. Yine de bu eylemsizlik durumunu sadece tembelliğe bağlamak bünyeye haksızlık olur. Tek hamlede yıldız girişimci olma hayali, girişimcilik denildiğinde bize gösterilen ABD’li örnekler, “fikrim yeterince iyi mi değil mi,” sorguları, “ben bu girişime ayıracağım vakitte sevgilimle aramı düzeltirim” türünden kıyaslamalar ve hep o kafada net olmayan, kaçırdığımızı düşündüğümüz büyük fırsat maliyetleri. İşte tüm bu sorgulamalar ve kaygılar birleşince o güzel fikirler kara kaplı minik not defterinin içinde unutulmaya yüz tutmuş fikir kırıntıları olarak, acımasızca bayatlamaya bırakılıyor.

Ülkenin ezberci eğitim sistemini suçlamak kolay. Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister! İster büyük, ister küçük bir projeye başlayın bilmeniz gereken en önemli şey; proje yapmanın bir süreç yönetimi meselesi olduğudur. Öyle ki düzenli ve sık atılan minik adımlar; düzensiz atılan büyük adımlara göre daha makbuldür.

Woody Allen’ın bu konuda verdiği ilginç bir röportaj vardı: Gençken son derece düzensiz çalıştığını ve tek hamlede köşeyi dönecek parlak projelerin peşinde koşmaktan yorulduğunu, artık sürdürülebilir küçük adımlarla filmlerine ve projelerine devam ettiğini, bu şekilde çok daha başarılı ve her şeyden önemlisi huzurlu ve enerjik olduğundan bahsediyordu.

Mükemmellik arayışı zaman maliyetine karşı

Ertelemek kötüdür; insanı yorar, suçluluk duygusu başta olmak üzere daha adını bile koyamadığımız bir sürü olumsuz ruh haliyle mücadeleye kapı aralar. Hayatımın büyük bir bölümünü sırf mükemmellik takıntım yüzünden projelerimi erteleyerek geçirdim. Bu gizli hastalık yüzünden okuldayken ödevlerimi teslim etmez, hatta bazen sınava girmezdim. Siz siz olun, sakın mükemmellik tuzağına düşmeyin. Bir projeye başladığınızda eğer proje büyükse onu anlamlı parçalara bölüp bitirerek; iş arkadaşlarınızdan, çevrenizden hatta eğer varsa müşterilerinizden hızlı geri bildirim almaya bakın. Sonra yeniden revize ederek tekrar insanların önüne atın. Örneğin bir internet sitesi mi kuracaksınız, doğru temadan emin değil misiniz, koyun internete bırakın insanlar sizin için seçsin en güzelini. Ya da internetten zeytinyağı mı satmak istiyorsunuz ve bu iş tutar mı tutmaz mı diye merak mı ediyorsunuz! Hemen bir görsel bulun, iki satır tanıtım metni yazın, verin Facebook’ta 50 liralık hedefli ilan gösterimi. Bakın bakalım, satın alma butonuna kaç kişi tıklayacak? Fikirleri hızlıca test edip hemen geri bildirim almak, zamana yayılmış başarısızlıktan daha az maliyetli olacaktır. Unutmayın, bu dünyada geri dönüşü ve telafisi olmayan en büyük maliyet zamanımızdır. Bu büyük maliyet kalemini kaygılar, sorgular ya da mükemmellik arayışları uğruna heba etmemeli.

 

 

Yeni girişimcilik ekonomisi de web balonu gibi patlayacak ama…

Dünya şu günlerde hiç olmadığı kadar garip. Endüstri hızla değişiyor; girişimcilik, şirkletler, çalışan profillleri, beklentiler… Her şeyin merkezinde yine kapital var. Ancak kapital bile kendi içinde parçalara bölünmüş; entellektüel, teknoloji ve girişimcilik kapitali en az finansal kapital kadar değer kazanmış durumda. Google’ın hayatımızın integral bir parçası olması, bilgiye erişimdeki hız, ana akım medyanın girişimciliği dünyanın her yerinde pompalaması, hepimizin içindeki Jack Dorsey ve Mark Zuckerberg’i şöyle bir dürtüyor. Tanıdığım hemen herkes o ya da bu sebepten kendi işini kurmak, şu dünyaya minik bir çizik atmak, sıradışı ve ölümsüz olmak derdinde. Hatta bazıları dünyayı değiştirmekten filan bahsediyor. Hiç şüphe yok ki artık damarlarımızda akan internet yüzünden ‘Dünyayı değiştirmek’ söylemini bile fazlasıyla küçümser olduk. Oysa bundan 10 yıl önce herkesin derdi eve ekmek götürmek, aile kurmak, başını sokacağı bir ev ve ayağını yerden kesecek bir araba almak değil miydi? Ne ara dünyayı değiştirmeyi kafaya takar olduk! Keşke bu söylemin altını doldurabilsek.

Ekonomik buhrana giriş

Dünya’da ekonomiler sıkıştığında yeni endüstriler doğar; eğer bu sıkışıklık makro ölçekte buhranlara dönüşürse dışa bağımlı kırılgan ekonomilerde savaş patlak verir. Zavallıllar birbirini öldürürken birileri daha çok para kazanır. Dünyada aklımızın ve hayalimizin alamayacağı kadar çok para bir yerden başka bir yere akarken, bizim yine hayal bile edemeyeceğimiz pozisyonlardaki müdürler dünyanın 100 yıl sonrasını şekillendirmekle uğraşır. Bakın bu konuda çok ciddiyim; sizin müdürünüzün müdürü, hatta CEO’nuzun müdürünün bile müdürü ve onun bile müdürü var. Kimse en tepede kimin olduğunu asla bilemez. Zaten en tepedekiler de Time dergisine kapak olup, yılın adamı pozunu vermez. Bu işleri altındaki adamlarına bırakır!

Ülkemizde patlak veren yolsuzluk olayında, ihtimal dahilinde bile bahsi geçen paralar, Silikon Vadisi’ndeki girişimci ve yatırımcı kapitalden bile yüksek! Hiçbir inovatif çalışmanın yapılmadığı, fasulye fiyatlarının bile Çin ve Hindistan’daki çiftçiye bağlı olduğu bir ülkeye, bir yerlerden bu paralar ucundan kıyısından geliyorsa, kimselerin dokunup, kokusunu bile alamadığı o büyük gizli sermayeyi siz düşünün! Yazımı komplo teorileri üzerine kurgulamak istemiyorum ancak, insanlığın bir uykudan uyanıp başka bir rüyada uyanması gerçeği de olasılıklar dahilinde!

Teknoloji girişimciliği modası

Söylediğim gibi ekonomi, piyasada para akışını sağlayacak yeni motivasyonlar arar, bunun için yepyeni platformlar geliştirilir. Sermaye sahipleri, hatta devlet bu platformların geliştirilmesine destek olur. Çünkü, platform değiştirmeden insanları para harcamaya motive etmek kolay olmaz. Nedeni ise oldukça basit; kurulan her platformdan en çok pastayı kurucular, öncü girişimciler ve yatırımcılar alır, geride kalanlara ise sadece kırıntılar kalır. Tıpkı saadet zincileri gibi! Bu yüzden bir sektör satüre olmaya başlayınca hemen küllerinden yeni bir sektör doğması gerekir. Teknoloji girişimciliği modası da bu şekilde hayata geçti. Düşünsenize, amerikan vahşi kapitalizminde terlikleriyle dolanan üniversiteli bir gencin başarısı tesadüfi olabilir mi! Teknoloji girişimciliği hızla şekil değiştiriyor ve öncüler yeni alt sektörler keşfedip kendi eko sistemine rant sağlıyor. Geriden gelenlere ise içi boş hayaller ve büyük hayal kırıklıkları bırakılıyor. İnternette web dönemi hızla sönerken, mobil ve uygulama devriminin yükselen trend olması tesadüf mü? Steve Jobs’ın gölgelerde kalan ve en iyi yaptığı şey; sektörel platformları değiştirerek, eskiden yeniyi türetmesi değil midir?

Müzik endüstrisini elinde tutan şirketlerin birer birer iTunes’un çatısına girdiği gibi, web’in her alanda her geçen gün mobile kayması, cep telefonu teknolojilerinin de hızla yerini giyilebilir teknolojilere bırakması bize hiçbir trendin sonsuza kadar devam etmeyeceğini apaçık gösteriyor. Mühim olan yeni platformlarda ve sektörlerde öncü pozisyonlarda yer alabilmek. Hatta ülkede bu kadar para varken, devlet desteği ile mobil sosyal platformların gelişmesine ve giyilebilir teknolojiler için çalışmalara destek verilse ne kadar şahane olur, değil mi?

 

Başarıya giden yolda bırakmak ve devam etmek arasındaki kritik karar: Dip!

The_dipGeçtiğimiz hafta sonu değerli dostum Hasan Başusta ile iş dünyası ve yeni girişimler üzerine sohbetteydik. Konu girişimler falan olunca parlak fikirler ve başarılı işleri konuşarak başladığımız muhabbet, ister istemez batan projelere de şöyle bir uğrayıverdi. Hayat bu; batmakta var, çıkmakta… Hele Türkiye gibi, belirsizliklerin had safhada olduğu bir ekonomide, uzun vadeli planlar ve projeler yapmak, küçük sermayeli bebek girişimler için hiç ama hiç kolay değil.

Tüm projeler gazla başlar…

Proje ve girişim dünyasıyla ilgili ilk etapta akla gelmeyen en büyük gerçek şudur: Büyük hevesler ve hayallerle başlayan girişimlerin hatırı sayılır çoğunluğu daha ilk yılına gelmeden ya havlu atar, ya da geleceği olmayan bir iş için para yakmaya devam eder; batmak için ertesi yılı bekler. Karar vermek ve daha da önemlisi verilen kararları uygulamak büyük cesaret gerektirir. Zamanında uygulanmış kararlar, ki bu karar dükkanı kapatmak bile olsa, kurumları ve bireyleri daha büyük yıkımlardan kurtarabilir.

İşte tam bu konuları konuşuyorken Hasan, sihirli çantasından (hep o postacı çantasıyla gelir sohbetlere; içinde şekerler, kitaplar, sayfalarca notlar, bir sürü gizemli şeyler falan… ) Seth Godin’in incecik mavi kitabı Dip’i çıkardı ve masaya koydu! ‘’Bunu oku’’ dedi! Cici bir insan olduğum için dostumun dediğini yaptım ve kitabı okudum. Yetmedi; bir daha okudum! Herkese de şiddetle tavsiye ederim. Ama yok, ben okuyamam, vaktim yok diyenleriniz için konuya blog’umda da değineyim istedim.

Gazın bittiği yerde ‘Dip’ başlar!

Büyük hevesler ve hayallerin orijinal fikirlerle harman olup, sonsuz istek ve arzuyla bizi yakmaya başladığı ‘o an’ şirket kurmanın ilk adımıdır. Önce o harika fikrimizi evirir çevirir, düşünür onunla yatıp kalkıp; ‘’işte bu!’’ diye dolanmaya başlarız. ‘’Müthiş fikir bulduk; bu iş çok tutar!’’ diye gezinirken, ailemizden ve yakın çevremizden de fikirle ilgili geri bildirimler alırız. Eh… onlardan da iyi bir geri dönüş alınca hemen fikri hayata geçirmek için planlar, projeler yapmaya başlarız.  Starbucks’ta, Cafe Nero’da buluşmalar, parayı denkleştirmeler filan derken, ‘’Bam!’’ Şirketi kurarız! Rüzgarımız var, orijinal fikrimiz var, e gaz da tamam! Şirketi kurduk ürünü geliştiriyoruz, paraları kodculara, tasarımcılara saçıyoruz, inancımız tam, dünyayı değiştiriyoruz derken içinizden bir yerlerden cılız bir ses size seslenir:

Şşşt… bilader, gazı aldık gidiyoruz ama doğru yolda mıyız, çok mu para harcıyoruz, bu iş gerçekten tutar mı, burada debelenirken kaybettiğimiz fırsat maliyeti ne olacak, e hani sen evlenecektin, baba olacaktın, eve ekmek ve yoğurt getirecektin…’

Çoğu girişimci bu cılız sese ilk etapta kulak vermez, ya da o kadar meşguldür ki duyamaz. Ne var ki, zorluklar artmaya başladığında vazgeçmek ya da devam etmek arasında kaldığımızı hissettiğimiz o an; Dip’in başlangıcıdır.

Tamam mı, devam mı?

Seth Godin’e göre hayatımızın her alanında; yıldızlar ve normal insanları ayırmakla görevli bir ‘dip’ vardır. ‘Dip’,  profesyonel olmak isteyen amatörün ayrıştırıcısıdır. İlk ve tek şarkısıyla patlamak isteyen şarkıcıyla, on albüm yapmış efsane müzisyeni birbirinden ayıran süzgeçtir. CEO olmak isteyip, 3’üncü yılında kurumsalı bırakan Ahmet ile şirketteki 25’nci yılında CEO olmuş Ayşe Hanım’ın arasındaki farktır. ‘Dip’, sektörün standartlarını belirleyen, herkesin geçemeyeceği zorluk kriteridir. Eğer ‘Dip’ olmasaydı ve herkes her işte başarılı olsaydı ne ekonomi, ne de sektör diye bir şey olmazdı. Muhtemelen standart diye bir terim de olmayacaktı!

seth-godin-the-dip

İşte ‘Dip’ böyle bir şey

Her zorluk ‘Dip’ değildir!

Ne var ki, karşılaştığımız her zorluk ‘Dip’ değildir. İçimizden gelen o cılız sesi duymaya başladığınızda ilk yapmamız gereken bunun bir ‘Dip’ olup olmadığını anlamaktır.

Eğer elinizdeki rakamlar ve piyasa şartları bu işe devam etmek için direnç gösterdiğinizde katlanarak artan bir geri dönüşü vaad ediyorsa bu bir ‘Dip’ tir. Dişler ve kemerler sıkılıp yola devam edilmelidir; üç vakte kadar ferahlık vardır.

Eğer yaptığınız işin bir karlılığı yoksa, sadece dükkanı döndürüyorsanız ve bu durumda bir değişiklik olmayacak gibiyse bu bir ‘Dip’ değil, çıkmaz sokaktır; İşi bırakmak gereklidir. Çoğu girişimci hanesinde eksiyi görmeden bırakamaz. Şirket hesabınıza giren ve çıkan para miktarı aynıysa; paradan para kazanacak büyük finansal sistemlere de dahil değilseniz, bu işe devam etmek ne kadar mantıklıdır siz karar verin.

Eğer yaptığınız işte durmadan cepten yiyorsanız ve pazar ısrarla ürününüze tepki göstermiyorsa daha fazla zorlamadan geri çekilmek en güzelidir.

Sıkılmazsanız Dip’ten kurtulmanın yöntemlerini anlatan şu video’ya da bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Dijital Ekonominin Orta Direk Yeni Zenginleriyle Tanışın

Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…

[Tweet “Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…”]

Şimdi okuyacağınız bu yazı Digital Age dergisinin Aralık, 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Silikon Vadisi’ne yaptığım son seyahatimde, meşhur Caltrain ile Palo Alto’dan  San Francisco’ya geçerken, trende ilginç bir adamla tanıştım. Otuzlu yaşlarının başlarında son derece spor giyimli ve fit görünen bu adam, telefonda bir arkadaşına Hindistan seyahatini anlatıyordu, sonra konu birden Kite surfing’e geldi, derken konu italyan mutfağı ve aşçılık mevzuna olan ilgisine döndü. Ben de yok artık dedim içimden; bu adam ya çok zengin ya da belgeselci herhalde diye düşündüm. Telefon konuşması bitince muhabbet açmak için sabırsızlanıyordum ve nihayet beklenen an geldi; arkadaşın telefonunu cebine koymasıyla birlikte hemen  ‘Merhaba’ dedim ve tanıştık. Bay Area olarak adlandırılan Silikon Vadisi bölgesinde insanlar muhabbete çok açık ve bu çevredeki herkes büyük ihtimalle teknoloji işinde olduğundan, çekinmeden ne işle meşgul olduğunu soruverdim. Eskiden bir emlakçı olduğunu fakat iki sene önce mobil uygulamalar geliştirmeye başladığını, geçimini bu şekilde sağladığını söyledi. Emlakçılık işinden mobil uygulama geliştirmeye uzanan serüven bana çok ilginç geldi, üstelik herhangi teknik bir altyapısının olmadığının altını çizmişken. ‘’Nasıl yani, hiç kod yazmadan mı yapıyorsun bunları?’’ diye sordum. ‘’Evet, her şeyi out-source ediyorum ve günde sadece birkaç saat çalışıp geri kalan zamanımda da dünyayı falan geziyorum işte…’’ dedi ve gülüştük.

Hastane odasında başlayan girişimcilik

Bundan birkaç sene önce bir basketbol maçından eve dönerken ciddi bir trafik kazası geçirdiğini söyleyen kahramanımız, hastane odasında bir arkadaşının kendisine bıraktığı bir dergi makalesinin hayatını değiştirdiğini söyledi. Mobil uygulamaların geleceği üzerine varsayımların yazıldığı bu makale kendisini çok etkilemiş ve hayatında bir şeylerin değiştirmesi gerektiğini hissetmiş. Sağdan soldan bulduğu 2,000 usd’lik bir yatırımla ilk uygulaması olan Finger Print Security Pro’yu hayata geçirmiş. Hiç durmadan bunun gibi onlarca uygulama yapıp, bir portföy oluşturmuş ve bu portföyü satmış. Şimdi de bu işi yapmaya devam ediyor, üstelik bir yandan da dünyayı gezip, gününü gün ederken. Bu arada kahramanımızın adı: Chad Mureta.  Internette biraz araştırınca mobil uygulama şirketini birkaç milyon dolara sattığını ve yeni uygulamalar geliştirmeye devam ettiğini gördüm ve çok kıskandım.

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Chad, dijital ekonominin yarattığı orta direk yeni zenginlerden sadece biri, bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı yazar ve blogger James Altucher. 20 girişim denemesinin 18’inde batmış, onlarca kitap yazmış ama hiçbiri basılmaya layık görülmemiş. James, dijital dünyanın nimetlerini kullanarak, Amazon üzerinden, yazdığı tüm kitapları yayımlamış ve tahmin edersiniz ki sadece 1,99 USD’ye satılan dijital kitaplarıyla ününe ün katıp, ünlü bir yazar olmuş. Amazon’dan sattığı kitaplarla milyon dolarlık bir servet elde etmemiş olsa da, ismine yaptığı katı ve PR değeri neticesinde James, bu günlerde milyonlarca dolarlık yatırımcı fonunu yönetiyor ve eminim kendisine ve ailesine uygun zamanı ayırarak,  yeterince para kazanıyordur.

Bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı amatör cover grubu Boyce Avenue. Bu arakadaşlar, popüler şarkıların ağlak akustik versiyonlarını çalıp, Mark II gibi kaliteli kameralarla videoya alıp, videonun renklerini falan düzelterek son derece profesyonel görünümlü video klipler hazırlıyor ve Youtube’dan salıveriyorlar.  İnanmazsanız ama her bir videosu Youtube’da milyonlarca görüntüleme alıyor. Bu arkadaşlar herhangi bir plak şirketiyle anlaşmalı değil, zaten konvansiyonel plak  şirketleri bu adamlarla ne yapacağını bilebilir mi,  şüpheliyim. Boyce Avenue, yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle ürettikleri akustik cover videolarıyla küresel bir fan kitlesi de oluşturmuş durumda. Fanlardan gelen taleplerle yerel organizasyon şirketleri Boyce Avenue’nun popülerliğinden faydalanarak, kendi ülkelerinde konser vermelerini sağlıyor. Bu çocuklar güzel de para kazanıyorlar, üstelik Justin Bieber ve Beyonce gibi dünyayı gezerek.

Yeni dünya ile değişen yeni zengin kavramı

Mark Zuckerberg, Jack Dorsey ve Elon Musk’ın başarı hikayeleri Dede Korkut masalları misali dilden dile aktarılırken, rock star girişimci olmak hayaliyle yanıp tutuşan fikir sahipleri, gazı alıp bir sonraki milyar dolarlık şirket olma yolunda adımları atmaya başlıyor. Yalnız bu işler o kadar kolay değil, teknoloji girişimciliğinin ana vatanı silikon vadisinde bile her on girişimden yedi ya da sekiz tanesi bir sonraki yıl kepenk kapatıyor. Çoğu girişimci maalesef milyar dolarlık şirket kurma hayallerinin altında ezilip, yok oluyor. Oysa ki ‘’kim takar milyar doları, bana birkaç milyon dolarlık servet te pekala yeter!’’ diyenlerdenseniz, bir nebze daha şanslısınız demektir. Yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en zengin insanlarıyla aşık atabilmek için ihtiyacımız olan para sadece 7 Milyon dolar’cık. Bu paranın üzerine 500 Milyon dolar daha ekleseniz bile yaşam standardınızda pek bir değişiklik olmuyor. Öte yandan ayda 2,500 dolar’lık bir geliriniz varsa dünyanın en zengin yüzde 1’lik diliminde yerinizi alıveriyorsunuz.

Yeni zengin felsefesi nedir?

”Dijital yeni zengin düşünce biçiminin merkezinde yüz milyonlarca dolarlık bir servet yapmak yok. Bu yeni bir düşünce ve yaşam biçimi; dayandığı temeller ise son derece insani ihtiyaçları merkez alıyor. Az ama etkin çalış, daha çok gez, kendine ve sevdiklerine daha çok vakit ayır, insanlığa ve dünyaya bir faydan olsun kazanç zaten gelir. ”

İnsan ömrünün ortalama seksen yıl olduğunu düşünürsek, hayatımızın ciddi bir bölümü aslında yapmak istemediğimiz ancak hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğumuz sıkıcı işlerle geçiyor. Dünyanın en iyi, en küresel, en çok maaş veren şirketinde CEO bile olsanız sanal olarak iklimlendirilmiş plazalar ve 13-15 inçlik ekranlara hapsolmuş gözlerimiz, müthiş konfor alanın sağladığı güvenlik hissiyle birleşince plaza işçisi olmaktan öteye geçemiyoruz. Plaza yaşamına karşı değilim, hatta işimi çok seviyorum ama biliyorum ki bu müthiş binalardaki herkes, ben dahil, aslında kalıcı süreyle geçici çalışan işçileriz. Hiç birimizin yeri garanti değil, sistem o kadar güzel tasarlanmış ki konfor alanımızın dışına çıkmak, risk almak anlamsız geliyor. Ama unuttuğumuz önemli bir gerçek var, o da her geçen gün daha da yaşlandığımız ve oturduğumuz koltukların birkaç sene sonra gerçek sahibi olan yeni nesle terk etmek zorunda olduğumuz. Benim gibi düşünen birçok yeni zengin adayı, dijital ekonominin nimetlerinden faydalanarak, kendi nişlerini bulup,  Chad Mureta’nın ya da James Altucher’ın ve hatta Boyce Avenue’nın yaptığı gibi dünyaya faydalı olmak ve hiç bitmeyen kişisel gelişim sevdamızı beslemek istiyoruz. Çok değil kısa bir süre sonra dünyayı tek kişilik şirketler değiştirmeye başlayacak. Bence bu değişime hepimiz ayak uydurabiliriz. Neden bir sonraki yeni orta direk dijital zengin biz olmayalım ki?