Nasıl sıfır kodlamayla mobil uygulama yaptım

Mobil uygulamaları üç sebepten ötürü çok seviyorum:

  • Herhangi bir app fikrinizi prototip şeklinde dahi olsa minicik bir maliyetle hızlıca pazara sunabiliyorsunuz,
  • Dijital/mobil deneyimler (eğer kitlesini bulursa) pazarda çok hızlı şekilde yolunu bulabiliyor,
  • Bu alanda başarılı olmuş örnekler ve hikayeler insanın ümitlerini yeşertiyor.

Bundan birkaç ay önce eskilerden çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum. Konu hobilerden açılınca bana boş zamanlarında geliştirdiği mobil uygulamalarından bahsetti. Gösterdiği uygulamalar Appstore’da yüzlercesini bulabileceğiniz türden sıradan şeylerdi ancak, belli ki kitlesini bulmuş ve birilerinin ihtiyacına cevap olabilmişti. Nasıl uygulamalardı bunlar diye merak ederseniz hemen söyleyeyim; Youtube video downloader, Dropbox’ta rehber-sms yedekleme ve Youtube katalog uygulamaları türünden basit şeyler. Çevremde pek çok arkadaşım benzer mikro girişimlere zaman ayırıyor. Çoğu başladığı işi bitiremiyor ama, bir kısmı da milyon dolar kazanamasa da aylık ev kirasını ödeyebilecek kadar gelir elde edebiliyor. Hemen söyleyeyim; gelir meselesi işin kreması, asıl olan çabalamak ve uğraşmak. Çünkü kafayı birşeye takınca güzelleşiveriyor insan; hayata bakışı değişiyor, fırsatları görebiliyor.

E o zaman bir uygulama da ben patlatayım dedim

İşim gereği bazı pazarlama kampanyalarının mobil projelerini yönetme şansım oldu. Yani proje yönetiminden biraz anladığımı söyleyebilirim. Bunun haricinde kişisel birkaç app işinden Maya hanımın (kardeşimin tatlı köpeğinin) mama parasını çıkarmışlığım da vardır. “Benim neyim eksik. Ben de bir çizgi film uygulaması patlatayım,” dedim. Yazılım kökenli olmamama rağmen, yıllar içinde orta düzeyde bir kod okur yazarlığı becerisi edinmişliğimin haklı gururunu hep yaşadım. Yalnız sınırlı vaktim olduğundan bu sefer işi uzmanına bırakıp hızlıca sonuca gitmek istedim. Bu mini projede edindiğim tecrübeleri, uygulamanın kendisi ve kaynak kodlarıyla birlikte kısaca sizlerle paylaşacağım. Hadi bakalım, başlıyoruz.

Annemin kamerasından ben ve maya hanım.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Çerçeveyi çizebilmek işin paretosu

80’e 20 kuralı yani Pareto ilkesini eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Özetlemek gerekirse; herhangi bir işin yüzde 80’inini o işi yapanların sadece yüzde 20’si gerçekleştirir. Yani her işin yüzde 80’lik çıktısı yüzde 20’lik bir girdiden gelir. Ama hangi yüzde 20’sidir, bu konu genellikle biraz muallakta kalır. Benim projemin paretosu yapmak istediğim App’in çerçevesini çizebilmek ve uygun iş gücünü bulabilmek idi. Olabildiğince yalın ve temiz bir şekilde işi bitirmek istiyordum.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

15 dolar’a hazır kod satın aldım

Uygulamaları sıfırdan yazdırmak genelde maliyetli olur. Zaten çoğu yazılımcı da kod kütüphanelerinden hazır kodlar kullanarak işe başlar. Talep olunca pazarda her türlü ihtiyaca yönelik çözümler bulmak da kolaylaşıyor. Internette hazır mobil uygulama kodları satın alabileceğiniz bir sürü pazar yeri var. Bu kodların bazıları da açık kaynak uygulamalarından. Uygulamaların özelliklerine bakıp, demosunu telefonunuza indirip, arayüzü ve  kullanım kolaylığı hakkında fikir edinebiliyorsunuz. Öte yandan daha önce satın alanların yorumlarını okuyup hangi kodun işinizi görebileceğine dair bilgi de edinebiliyor, ihtiyacınıza en uygun kod öbeklerini kolayca satın alabiliyorsunuz. Ben http://codecanyon.net/ üzerinden Fortin Video Channel App diye bir uygulamayı 15 dolar’a satın aldım. (Uygulamaya şimdi baktım da pazardan kaldırmışlar).

Yazılımcımı buldum ve işe başladık

Programcılar tarafında projenin kapsamına göre birçok seçenek var. Upwork.com (Eski Odesk) ve Freelancer.com gibi siteler üzerinden küresel yazılımcılarla da çalışabiliyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden yazılımcılarla çalışmak bazı durumlarda maliyet avantajı sağlasa da dil bariyeri, -mış gibi yapmalar ve yalan dolan işin içine girince paranızı çöpe atmak işten bile olmuyor. Hintliler bu piyasayı neredeyse ele geçirmiş durumda. Bireysel yazılımcılar olduğu gibi, bu tür platformlar üzerinden proje desteği veren kurumsal yazılım firmaları da mevcut. Yazılım firmaları ile çalışmak, bireysellerle çalışmak yerine daha çok tercih edilebilir. Çünkü bu şekilde güven unsurunu bir nebze de olsa sağlama alabiliyorsunuz. Allah korusun yazılımıcınızın amcası filan ölür de projeyi yarım bırakırsa bir başka yazılımcı hemen projeyi devralabilir (Bazı Hintlilerin beyninizi yakacak türden yalanlar söyleyebildiğine şahit oldum!). Anlayacağınız yazılım firmaları proje yönetimi tarafında yine bireylere göre daha iyi hizmet veriyor. Ama her güzel şeyin bir bedeli olduğunu da unutmamak gerek.

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Ben projenin çok basit olması ve zaman kaybettirici işe alım süreçleriyle uğraşmamak adına minik bir bütçeyle  yakın çevremdeki yazılım firmalarındaki canavar stajyerlerle çalışmayı tercih ettim. (Yazarın notu: Gerçek şu ki stajyer arkadaş müşteri yönetimi deneyimini artırmak için kodları gönüllü olarak editlemek istemişti. Ne olursa olsun her emeğin bir karşılığı olmalı. Bu yüzden harçlık niteliğinde çok cüzzi bir ödeme yaptım. Ödeme yaptığım rakamı sadece fikir vermesi için burada paylaşıyorum. 150 TL kadar.)

Genç insanlarla çalışmaktan çoğu zaman keyif alıyorum. Enerjileri ve yaratıcılıkları beni çok motive ediyor. Lakin, deneyimsiz mühendislerle çalışırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Ne istediğinizi çok net bir şekilde ifade etmelisiniz. Deneyimsiz yazılımcılar proje içinde küçük detaylarda takılmaya ve problemlerle boğuşup projeye karşı motivasyonlarını kaybetmeye meyillidir. Bu açmazı çözebilmek için bence en güzel taktik, projeyi anlamlı parçalara ayırarak adım adım ilerlemektir. Bunu yapabilmek için her şeyin kafanızda çok net olması gerekiyor. Olmasa da olur bir sürü cici özellik ekleyip projeyi yavaşlatmak yerine MVP (minimum viable product) mantığında çalışmak gerekiyor. Bu arada Kaan Akın‘ın bu konuda çok güzel yazıları var. Yalın girişim ile ilgili şu yazısına mutlaka göz atın derim.

Birkaç yazışmadan sonra uygulama bitince şöyle birşey oldu.

custom_gallery
images not found

Uygulamayı bitirdik ama Playstore reddetti

Uygulamayı hızlıca bitirdik ve Playstore’a gönderdik fakat, içerik ile ilgili yönetmeliklerde güncelleme olduğu için uygulamamız reddedildi. Google sanırım Youtube API V3 ile gelen update ile içerik yönetmeliğini de güncellemiş  ve uygulamaları içerik lisanlarını sorgulamadan mağazaya koymuyor. İşin ilginç tarafı Playstore’da çok sayıda uygulama içerik lisanlarını resmen katlediyor. Sanırım Google ilk zamanalarda Playstore’daki uygulama sayısının artmasını istediği için bu kadar sert yönetmelikler yürürlükte değildi. Playstore’da neredeyse 1,5 milyon uygulama olduğu için artık işi sıkı tutuyorlar. Neyse bende Google ile cenkleşmek istemediğimden app’imi geri çektim.

Eğer kullanmak isterseniz debug edilmiş versiyonunu şuradan Android’li telefonlarınıza indirip, kullanabilirsiniz.

Evet, bundan sonra söz sizde. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanına yazmaktan veya bu yazıyı kendi sosyal ağınızda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Umarım bu yazı hobi amaçlı dahi olsa mobil uygulama geliştirmek isteyen kişiler için faydalı olmuştur.

Görüşmek üzere…

*Kapak Görseli: Tommaso Nervegna/ CC

Atatürk’ün en büyük vasiyetini anladık mı?

Acı ama gerçek; Atatürkçü gençliğimizin büyük bir kısmı O’nu tanımıyor ve geriye bıraktığı en önemli şeyden bihaber.

Maalesef, Atatürkçü olmak kola adını kazımakla ya da arabanın arkasına imzasını yapıştırmakla olmuyor. Nasıl Kur’an’ı okuyup anlamadan mümin olunamıyorsa,  Atatürk’ün Nutkunu okumadan da Atatürkçü olunmuyor. Evet, yılda ortalama bir kitap bile okuyamayan bir milletin 600 sayfalık bir külliyatı okuyup anlamaya çalışmasını beklemek pek gerçekçi değil. O zaman Atatürkçüyüm dememelisin, ya da değilsen bile Atatürk’e ve icraatlarına laf atmamalısın. Çünkü ne olduklarını bile bilmiyorsun! Herkes şapkasını önüne alıp, iç muhasebesini yapmadan ve  kendi düşüncesini oluşturmadan (kulaktan dolma bilgilerle) herhangi bir konuda hiçbir topa (olumlu ya da olmusuz) girmemeli!

Atatürk’ü anlamak belki o kadar kolay değil; öyle ki yakın arkadaşları (Başta İsmet inönü ve  Fevzi Çakmak olmak üzere…) kendisini doğru dürüst anlayamamış. Atatürk’ün vefatından sonra geride kalanların, O’nun bıraktığı mirası anlayıp ne derece sahip çıktığı günümüze kadar süren bir tartışma konusu.

Ama bir de şuradan bakalım!

Celal Şengör’ün Dahi Diktatör kitabında ilginç bir bölüm var. İnönü şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor. Orada, arkadaşlarının arasında gerçeği söylüyor aslında, “Hiçbiriniz, hiçbir işi layıkıyla yapamıyorsunuz.” Bu söz aslında sadece İsmet Paşa ve arkadaşlarına değil, sanki günümüz Türk gençliğine de söylenmiş gibi… Biz ödevimizi layıkıyla yapabiliyor muyuz?

Önce ödevimizi bilelim

Atatürk tüm hayatı boyunca medeni bir toplum yaratmak için uğraştı. Atatürk medeniyeti şöyle tanımlıyor: “İçindeki insanların kişisel otoriteye bağlanmadan birbirleriyle birlikte yaşayabildikleri bir toplum, medeni bir toplumdur.” Daha da basite indirgersek, medeniyet birlikte yaşayabilme becerisidir. Evet, medeni olmak bir beceridir. Atatürk, bizlerin bu beceriyi kazanmasını istiyor. İlk ödevimiz bu!

Atatürk toplumdaki cinsler, etnik ve dini unsurlar arasındaki farkları mümkün olduğu kadar törpülemeye çalışıyor ki, herkes bir potada birbiriyle konuşan insanlar haline gelebilsin. Aksi halde ülkü birliği ve millet olmak mümkün değil. Millet olmadığın zaman kendini dışarıya karşı koruman ise hiç mümkün değil!  

Atatürk’ü anlamak O’nun bıraktığı her şeye körü körüne bağlanmak demek değildir

Atatürk, bizlerin ezberci düşüncelerden, yeni bir önder arayışından, doktrinlerden ve dayatmalardan uzak durmamızı, aklımızı kullanmamızı istemiş.  Her konuyu kendi döneminin şartları çerçevesinde değerlendirip, hareket etmek en akılcı yoldur. Artık dünyamız Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi değil; sahip olduğumuz teknoloji, imkanlar dünyanın ve ülkelerin çerçevesini de haliyle değiştirdi. Atatürk güçlü ve medeni bir toplum olarak hayatımıza devam edebilmemiz için bizlerden aklımızı kullanmamızı istiyor. Bıraktığı en büyük miras, her dönemin şartına göre millet olarak hayatta kalmamızı sağlayacak akılcı düşünce sisteminden başka bir şey değil.

Atatürk’ü anlamaya çalışmak akılcı olmaya çalışmaktır

Atatürk ilerli görüşlü bir lider olduğu için, Türk milletine (Türk milleti: Türkiye Cumhuriyetini kuran halkların tamamına verilen addır. Bu halklar; Rum, Çerkez, Türk, Kürd, Ermeni, Boşnak, Arnavut v.b…) hiçbir kişisel, kurumsal otorite tesirinde kalmamamızı her türlü sıkıntıdan kurtuluş için daima aklımızı kullanmamızı istemiş.  

İşte Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük vasiyet bu; medeni ve akılcı bir toplum olmamız!

 

Esaretin bedeli

Dışa bağımlı mutluluk köleliktir. Asıl mutluluk insanın kendinde saklıdır. Ne yazık ki şu günlerde kimse kendiyle başbaşa kalmaya tahammül edemiyor. Hep bir oyalama ve oyalanma halindeyiz. Otobüs beklerken bile boş duramıyoruz. Kimi oyalıyoruz, neden oyalanıyoruz? Hakiki mutluluk, maddi zenginlikten çok daha zor. Mutluluğa şah damarın kadar yakın olmak istiyorsan; yüreğinin ve zihninin zindanlarında çürümeye hazır olmalısın.

Yöneticinizle iyi geçinmek için tavsiyeler -1

Başarılı bir iş hayatı için öneriler sıralayabilecek müthiş bir kurumsal kariyerim yok. Zaten başarı denen şeyin bize anlatıldığı standart versiyonuna da inanmıyorum. Öte yandan başarılı adamların hikayelerini dinlemekten de çok sıkıldım. Hep aynı şeyler değil mi allahaşkına! “Fikrim vardı, hayata geçirdim, bu kadar sattık, şu kadar büyüdük, çok para kazandık ama fazlasıyla da acılar çektik. İşin hakkını verdik orası ayrı…” Bir kere o hikayelerin çoğu cepteki iki lirayla başlamıyor. Birileri birilerinin elinden tutuyor, paralar kazanılıyor ya da batılıyor. Sonra hikayeleştirilip, paketlenip seminerlerde yeniden satılıyor. Lakin bu müthiş zihinler kendini parlatmakla uğraşırken dünyanın çözüm bekleyen çok daha büyük sorunları oracıkta beklemeye devam ediyor.

Gariptir ki kariyer ve başarı gibi kelimelerin içinde insanı baskı altına alan ve zorlayan çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. “Başarılı mısın, ne kadar başarılısın, başarmalısın, neden başaramadın, kariyerin var mı, müdür müsün, kaçıncı dereceden memursun?” Kariyer ve başarının, absürd referans noktalarıyla sistemin işine geldiği gibi yazıldığı, sopa ve havuç olarak kullanıldığı her çeşidine karşıyım ben.

Nerede o eski insanlar?

Bana kalırsa kanaatkar olabilmek şu günlerdeki en çetin başarı. Biri bana açıklayabilir mi; kim, kime göre ve neye göre daha başarılı veya başarısız! Tek başarı kriterimiz kazandığımız para mı olmalı? Böyle düşündüğümüz için artık kimse zanaatkar olmak istemiyor. Tarım bitti, madencelik tarihimiz facialar ile dolu, etin kilosu da 50 lira olmuş bu arada. Dünyanın insan egosundan daha büyük dertleri yok mu?

Kimim ben?

Bence sen kimsin sorusunun cevabı da 9.Dereceden devlet memuruyum ya da kasabım, müdürüm vs.. olmamalı. Yaptığımız iş her koşulda kişiliğimizin aynası olamaz. Hele Türkiye gibi mesleklerin popülerlik indeksine göre seçildiği ya da seçilemediği bir yerde… Kendimizi kandırmayalım. Şu ana kadar elde ettiğimiz pek az başarının veya kariyerin gerçek kimliğimize faydası oldu. 

Hayal kırıklığına uğrayanlar, endişe eden, korkanlar veya tutkularının esiri olanlar ruhlarını özgür kılamazlar.Konfüçyüs

Kariyeri salladık, peki ya iş?

İnsan kariyer odaklı olmasa bile elindeki işi en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Zaten çalışmak mutluluğun olmazsa olmaz koşuludur. Severek yapılan iş, insanı sıkılmaktan, kötü alışkanlıklardan ve açlıktan korur.

Kurumsal insanlar olarak çok değerli hayatlarımızın büyük bir bölümünü iş yerinde geçiriyoruz. Ortalama bir Türk beyaz yakalı işçi suni olarak iklimlendirilmiş yaşam alanı olan ofisinde, haftaiçi her gün sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar mesai yapar ve hayatta kalması için gerekli olan maaş gününü bekleyerek  yıllarını geçirir. Bu süre zarfında gün boyu bir sürü şakalar, eğlenceler, hayal kırıklıları ve sıkıntılara göğüs gererek, aldığı eğitim ve sosyal çevresinin beklentilerine karşı kendini ispat edip, tüneldeki ışığı görmek ve özgürlüğüne kavuşmak için çabalar durur.

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke...

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke…

Mutluğunun sırrı müdüründe saklı

Kurumsal hayata dair bir kariyer hedefiniz olsun  ya da olmasın başınız ağrımadan keyifle üretmek ve çalışmanın en önemli şartlardan biri müdürünüzle iyi geçiniyor olmaktır. Siz müdürünüzün halinden anlarsanız, o da sizi anlayacaktır ve işinizi rahat bir şekilde yerine getirmeniz için elinden geleni yapacaktır. Sonuçta sizin başarınız müdürünüzün de başarısıdır. Akıllı yöneticiler bunu çok iyi bilir ve çalışanının mutlulukla ürettiği faydadan sonuna kadar faydalanmak ister.

Pekiyi, kurumsal dünyada yöneticinizle iyi geçinmek için nelere dikkat etmelisiniz. Konuyu daha fazla uzatmadan kendimce  önemli olduğunu düşündüğüm 5 maddeyi paylaşıyorum:

1. Saygı görmek için önce sen saygı göster

2. Ne söylediğine değil, nasıl söylediğine dikkat et

3. Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış

4. Halden anla; unutma müdürün de bir müdürü var

5. Egoları büyük olan yönetilmeye mahkumdur

 

 

 

Dijital çağda entelektüel ergenlik

Digitalage Dergisi Mayıs – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız her şey mi demek?

Teknolojiye kendimizi bu kadar kaptırabileceğimizi kim bilebilirdi ki!

Her gün sayısız haber Facebook ve Twitter feed’inizden akıp geçiyor. Metroda, otobüste hatta sevgilimizle yemekteyken bile tespih çeker gibi Candy Crush oynuyoruz. Dijital yetkinliklerini artıran markalar bizlere henüz satın almayı bile hayal etmediğimiz ama iki ay sonra kesinlikle sahip olacağımız ürünlerin reklamlarını internetteki ayak izlerimizi takip ederek önümüze çıkartıyor. Hepsi bizi bizden daha iyi tanıyor olabilir mi?

Bilgi çağında yaşam o kadar hızlı ki, insanın biyolojik ritmini bozarcasına, doğru düzgün hazmetmeden bir iki diş darbesiyle midemize indirdiğimiz koca hamburgerler gibi, akıl süzgecimizle yoğuramadığımız, hatta hiçbir zaman öğütemeyeceğimiz koca koca bilgi küpleri toplumu ve bizleri acımasızca şekillendiriyor. Gündemler hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Bir süre sonra hepimiz birer gündem arsızına dönüşüp, yarım saatte bir değişim arar halde buluyoruz kendimizi. Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız, her şey mi demek?

Rakamlarla yeni dijital dünya

Şu an 7,2 milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık 3 milyarı interneti aktif olarak kullanıyor. 2 milyar kişinin de aktif bir sosyal medya hesabı mevcut. 3,65 milyar cep telefonu kullanıcısının da yaklaşık 1,7 milyarı sosyal medyayı cebinden takip ediyor. Dijital veriler ve bu verilerin her yerden tüketimi hız kazandıkça dijital okur yazarlığın da önemi hissedilir derecede artmaya başladı. Türkiye’de de bazı eğitim kurumlarında bir takım çalışmalar yapılmaya başlandığını duyuyoruz. Çocuklarımız dijital okur yazarlığı okullarda öğrenecek, peki ya biz yetişkinler ne yapacağız?

Entelektüel buhrana giriş

Biraz kafası çalışan her insan, hayatının belli bir döneminde kendini ve yaşamı sorgulamaya başlar. Bir başka deyişle entelektüel bir ergenlik dönemine girer. Yaşamı hakkında hakikati arayan günümüz insanı, bu dijital bilgi karmaşasının yarattığı sonsuz parazit içerisinde kendini bulmaya çalışırken çok fazla acı çekiyor. Koca koca adamlar olduk, hala mutsuz ve umutsuz dolaşıyoruz. Hayattan ne istediğimizi bilmiyoruz. Bence bu sıkıntıları biraz da bu dijital karmaşa tetikliyor.

Tolstoy’a kulak verin

Dünya edebiyatının mihenk taşlarından Lev Nikolayeviç Tolstoy bile orta yaşlarına geldiğinde entelektüel bunalımdan nasibini almış ve kendi gerçeğinin peşine düşmüş. Bunu yaparken izlediği yolu çok çarpıcı bulduğum için paylaşmak isterim. Kendini anlama yolunda ilk olarak basit sorular sormuş. Sonra bu sorulara asırlar önce cevap vermiş yazarlar, alimler ve düşünürlerin eserlerinden alıntılar yaptığı bir günlük oluşturmuş. Gündelik yaşamının karmaşası içinde huzurunu kaybettiğini ya da rotasından çıktığını hissettiği her an referans bilgileriyle donattığı kalesine çekilip kendini arındırmış. Daha sonra bu fikirleri “Calendar of wisdom” (Bilgelik Takvimi) adlı kitabında toparlayıp, bizler için geride mini bir yaşam rehberi bırakmış.

Tolstoy ve çalışma odası

Tolstoy ve çalışma odası

Belki de dijital evrimin ortasında yaşayan bizlerin de yapması gereken tam olarak bu. Eğer özgür olmadığınızı hissediyorsanız içinizdeki nedene bakın. Kendinize referans bilgilerden oluşan analog ya da dijital bir bilgelik kalesi inşa edin. Anlık haberlerin ve çerez niteliğindeki içeriklerin enerjinizi tüketmesine izin vermeyin. Yapabiliyorsanız televizyonu kapatın, Twitter’da herkesi değil bazı listeleri takip edin ve bazı günler kendinize dijital diyetler uygulayın. Hayatınıza referans olacak entelektüel kalenizi oluşturun. Bunu yaparken bir şeyi sakın unutmayın; büyük ve gerçek şeyler daima sade ve alçak gönüllüdür. Değersiz ve sizi geri çeken boş yüklerin hamallığından sakının.

Bizden neden astronot çıkmıyor?

Digitalage Dergisi Nisan – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir neslin sempatik ve naif adımlarının kısa öyküsü.

Geçenlerde elime bir soru kitabı geçti. (Question book; yazarları Mikael Krogerus ve Roman Tschappeler). İçinde aşağı yukarı 600 kadar soru var. Soruların doğru ya da yanlış cevapları yok. Sadece senin kendine vereceğin dürüst ya da havalı cevapların var. Hiç ölmeyecekmiş gibi arsızca, durmadan geleceğe uzanmaya çalıştığımız totaliter hayatlarımıza şöyle bir dışarıdan bakınca, genç ve çocuk halime ne kadar da ayıp etmişim diye düşünmeden edemedim. Yıllarca kendimden kaçıp, tüm soruların cevabını dışarıda aramaya çalışarak ne çok haksızlık etmişim kendime. Oysa mutluluk hiçte uzak değilmiş, psikologlar boşuna çocukluğa inmiyormuş!

Neyse efendim, ne anlatıyordum… Ben bu kitabı aldım, bir haftasonu oturdum başladım sorulara cevap vermeye. “Küçükken ne olmak istiyordun, istediğini oldun mu?” sorusu gelince beni aldı bir hüzün. Küçükken pazarlamacı ya da iletişimci olmak istiyorum diyen bir çocuk yoktur herhalde; ben de hepiniz gibi astronot olmak istiyordum. Memleketin havasından mı yoksa suyundan mı bilinmez, bizden astronot çıkmıyor arkadaş. Oysa kızlı erkekli hepimiz astronot olmak istemedik mi bir dönem. Hatta içimizden bazıları yılmadan çalıştı ve uzay mühendisi bile oldu. Maalesef bu üstün uzay mühendisliği becerilerini plazada Exceldoldurarak heba eden güzel insanlar da var tanıdığım.

Astronot kimdir?

En kaba tabirle yer yüzünden 100 km uzaya çıkmış her babayiğide astronot deniyor. Ama yeryüzünden o kadar tepeye çıkmak pek kolay iş değil. Bunun için ne diplomalar, ne talimler yapmak gerek. Bir Türk olarak o meşhur ticari zekâmızla “Jetleri sizden alalım, uzaya bir Türk gönderin” diye ABD’lilerle yaptığımız o ilginç pazarlığı da unutmamak gerek. Uzaya henüz giden bir Türk olmadığına göre jetleri de başka yerden aldık herhalde. Ne gerek var diplomaya, talime alırsın bir ısıtıcı gidersin uzaya bile dedik bir dönem. Bu arada o kampanyada kazanan Nevşehirli arkadaşı uzaya gönderdiler mi, ben orasını da kaçırmışım! Tüm bunlar uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir nesil için sempatik ve naif adımlar. Ama bize daha fazlası gerek.

Uzaya gidemedik ama…

Gelin size uzay yolculukları ve astronotlarla ilgili birkaç çarpıcı bilgi paylaşayım. İlk astronoteğitimleri ABD’de 1959 yılında başlamış. 500 aday arasından 7 askeri personel ilk astronotlar olarak seçilerek tarihe geçmiş. 2013 yılı verilerine göre ABD’de 282 erkek ve 48 kadın astronot yetiştirilmiş. Uzayda en çok vakit geçiren Michael Fincke, tam 382 gün kalmış. Uzaya en çok gidip gelen Astronotlar ise Franklin Chang ve Jerry Ross, tam yedi kere gidip gelmişler. 2013 yılıNASA verilerine göre 50 aktif ve 35 idari işlere bakan astronot bulunuyor. 196 astronot emekli olmuş veya istifa etmiş, 49’u da vefat etmiş.

Uzaya giden ilk plastik manken Ivan Ivanovich 12 Nisan 1961 tarihinde Rus kozmonot Yuri Gagarin’den önce uzaya çıkmış. Hem de tam iki defa. Uzayda astronotların hayatını kurtaran bir numaralı yardımcı selo bant imiş. Aklınızda bulunsun. Apollo astronotlarının tamamı ay toprağının yanmış barut kokusuna benzediğini söylemiş. Alınan numuneler detaylıca incelendiğinde bilim adamları böyle bir kokunun söz konusu olmadığını raporlamışlar.

Yine de bir ümit var

Bu yazıyı hazırlarken Türkiye’den uzaya gidecek ilk kişinin İTÜ’de Uzay Mühendisliği bölümünde okuyan Halil Kayıkçı isimli bir kardeşimiz olduğunu öğrendim. Kendisi bundan birkaç sene önceApollo Uzay Akademisi‘ne kabul edilmiş ve 60 farklı ülkeden 107 kişinin yer aldığı kampta uzaya gitmeye hak kazanan 23 kişiden biri olmayı başarmış. Yazılanlara göre bu yılın sonunda ya da 2016’nın başında uzaya gidecek. Ne mutlu! Beş dakikalığına da olsa “uzay görmüş bir uzay mühendisimiz olacak” artık.

“Businesswise likeable but, less to the point”

Hypogo, yeterince başlayamamak, bu durum içerisinde sıkışıp kalmak anlamına gelir. Şaşırtıcı bir biçimde, madalyonun diğer yüzünde doğrular yer alır. Bazı insanlar korkuyla yüzleşir ve başka bir şeyle uğraşarak korkularını gizler. Karşılarına çıkan büyük bir engel ve daha sonra karşılarına çıkacak olan daha büyük engeller için hayıflanır ve başlamakta geç kalır. Pazartesi zeplin şirketi işine başlarlar ve Çarşamba günü fikir değiştirip Stirling motoru için patent başvurusu yaparlar, eğer bir ya da iki gün içinde bu sonuç vermezse, hafta sonu itibariyle yapacakları işin evlere noter hizmeti olmasına karar verirler. Devamlı sorular soran, bölen, durmadan notlar alan ve yüzünüze sinir bozucu bir biçimde bakan kişi aslında kendini sabote ediyor, yani gizleniyordur. Bu hypergo düşünce şekli devamlı bir yerden bir yere seyahat etmek kadar garantili olacaktır zira devamlı hayaller kuran ve bunu sürekli tekrarlayan biriyseniz, tabii ki işlerinizle ilgilenemezsiniz. İlk nedeni  deli olmanızdır ve ikincisi son yaptığınız şeyden sorumlu tutulmamak için hep yeni bir atılım peşinde olmanızdır. Seth Godin

Geçtiğimiz Çarşamba çalıştığım kurumda bölüm liderimizin önderliğinde sene sonu değerlendirme toplantısı yaptık. Eminim çoğu şirket bu tür şeyler yapıyordur. 60 kişi 40 metrekarelik toplantı odasında sabahtan akşama kadar hem geçtiğimiz seneyi hem de gelecek yılın önceliklerini ve stratejilerini tartıştık. Bölüm liderimizin toplantı aralarına serpiştirdiği kişisel gelişim videolarıyla kâh güldük, kâh gaza geldik. Şirket motivasyon toplantılarının vazgeçilmez 3’lüsü Rocky, Any given sunday ve Stephen R.Covey günümüze neşe ve motivasyon kattı. Ortamdaki oksijen oranının tek haneli rakamlara indiğini hissettiğimiz her an, onar dakikalık aralar vererek günü çıkartıyorduk. Buraya kadar her şey normal. Bir beyaz yakalı olarak on yılı aşkın süredir bu tür motivasyon  toplantılarında dinleyici olarak yer alıyorum. Hatta benzer sunum taktiklerini eğitimlerimde çokça kullanmışlığım da vardır. Lakin o gün çok ilginç bir şey oldu; tabir-i caizse balyozu resmen kafaya yedim.

Bölüm liderimiz elinde balya balya boş A4 kağıtlarla masaya yaklaştı. Diğer elindeyse üzerinde kurumumuzun adı ve adresi yazan zarflar vardı. Önce zarfları dağıttı. Hepimiz zarfın üstüne adımızı yazdık. Sonra beyaz kağıtlar geldi. Hepimiz beyaz kağıtları 12 eş parçaya böldük. Böldüğümüz minik kağıtların ön yüzüne “+” arka yüzüneyse “-” işareti koyduk. Zarflar toplandı; beyaz kağıtlar hala önümüzde… Toplanan zarflar rastgele salondakiler arasında paylaştırıldı. Herkes önündeki minik kağıtlarda “+” ile yazılı yere zarf sahibinin hoşuna giden bir özelliğini “-” yazan yereyse geliştirilmesini düşündüğü bir özelliğini yazmaya başladı. Şirkette 7’nci ayımdayım. Bizimkisi hızla büyüyen bir bölüm, birbirini tanımayan insanlar da var. Dostane ve centilmence bir süreç olacaktır bu; kimse kimse hakkında negatif bir şey yazmaz diye düşünüyordum. (Bazı arkadaşlar çok fena yorumlar almış gerçi!)   

Neyse süreç tamamlandıktan sonra herkesin zarfı kendisine geri döndü; elbette içinde “+” ve “-” yorumların olduğu kağıtlarla birlikte…

Sağolsun tüm arkadaşlar benim iletişimi kuvvetli, hoşsohbet, işinin ehli biri olarak yazmışlar. “-” yön tarafındaysa; pazarlamacı olarak yeni gelenlerle daha çok kaynaşmamı yazan ve “çok yardımseverdir, pek hayır diyemez” notları dışında görünürde geliştirmemi gerektiren pek bir konu bulunmuyordu. Herkesin 12 kağıdı vardı. Bende bir kağıt daha vardı fazladan. “+” yerine ingilizce aynen şu şekilde; “Business wise likeable”. “-” tarafındaysa “less to the point” yazıyordu.

Bunu kim yazdı bilmiyorum ama derinlere gömmeye çalıştığım, görünmesini pek istemediğim ve bir süredir de kurtulmaya çalıştığım bir yönümü görmüş yüce biri olduğu kesin!

Ben çok okuyan, çok araştıran ve çok düşünen biriyim. Kaygılı da bir tipimdir. Bu sebeple kafam genelde çok karışıktır. Herkes gibi kendim için en iyisini isterim. Elimdeki işi olabilecek en güzel ve en iyi şekilde yapmak isterim. Lakin kaygı ve aşırı bilgi benim iş bitiriciliğimin önüne büyük setler çekiyor şu günlerde… Özellikle kendi kişisel işlerime pek konsantre olamıyorum. Mesela bu blog ve uzun süredir aklımın bir köşesinde duran mobil uygulama projelerim gibi… Başkaları için  çalışırken dışarıdan gelen baskı ve motivasyon ile işler ister istemez bir sonuca bağlanıyor ve zamanında bitiveriyor. Lakin kendi işlerim söz konusu olduğunda biraz fazla öteliyor ve sallanıyorum. Oysa kişisel işlerimle ilgili motivasyonu zayıf biri değilim! Seth Godin “Poke the Box” kitabında benim gibilere Hypogo denildiğini yazmış. Seth Godin, Hypogo sendromundaki kişiler için aynen yukarıdaki tanımı yapmış. Bu benim için gerçekten utanç verici. Bunu buraya yazabilecek cesareti ve samimiyeti kendimde bulmak inanın kolay değil.

Neyse durum bu; “Business wise likeable but, less to the point.”  Önümüzdeki yıl bu “less to the point” olma meselesinin üzerine biraz çalışsam iyi olacak. Aksi halde elimde bir avuç  güzel ama boş hayallerle heba edeceğim yıllarımı. Sürekli ve sürdürülebilir olmakla ilgili de sıkıntılarım olduğunu biliyorum. Çok fazla kasmadan bebek adımlarıyla, ama düzenli adımlarla, bu durumları aşabileceğime inanıyorum. Kendime güvenim tam. 🙂

Sizin tarafta durumlar nasıl? Sizin kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz ve 2015 yılında toparlarsam iyi olacak diye düşündüğünüz kişisel hedefleriniz var mı? Çok özel değilse aşağıda paylaşabilir ya da bana mail atabilirsiniz. Söz veriyorum aramızda kalacak! 😉

Günde sadece bir saatinizi vererek bir haftada büyük dünya tarihini öğrenin

Geçenlerde bir numaralı devlet büyüğümüz öyle bir laf etti ki resmen yer yerinden oynadı. Memleketin gazetecileri ve tarihçileri günlerce bunu tartışırken, yabancı basın da bir güzel dalgasını geçti. Evet, “Amerika’yı ilk müslümanlar keşfetti!” mevzusundan bahsediyorum.

Kıraathane sohbetlerinin, tartışma programı temasıyla ekranlara taşındığı günümüz Türkiye’sinde gündem bir oraya bir buraya savrulurken, bazı arkadaşlarımın bu savı savunduğuna da şahit olmadım değil!

Tarih öğrenmek zahmetli iş; biraz okumak lazım 

“Tarihini bilmeyen yok olmaya mahkumdur. “demiş büyük önder Atatürk. Tarih tekerrürden ibarettir, günü anlamak için düne bakmalı derler. Günümüz dünyasının toplumsal ve siyasal çıkmazlarını geçmişin izlerini takip ederek anlamak ve çözmeye çalışmak bilinen en eski ve yaygın yöntem. Ne var ki, çoğumuz tarihe karşı o kadar kayıtsız ve duyarsızlaştırılmışız ki; dizi kültürüne yedirilmiş apartma tarih verilerinin gerçekliğini savunarak cehaletimizi beslemekten geri durmuyoruz.

2 milyon yıllık insanlık tarihini anlamak kolay iş değil. Herkes tarihe ilgi duyacak diye bir zorunluluk da yok. Lakin, vatandaş ve birey olmanın bazı minik sorumlulukları da beraberinde getirdiği bir gerçek. Eğer yapabilirseniz, önümüzdeki bir hafta boyunca günde sadece bir saatinizi şu belgesel serisini izlemek için ayırmanızı öneririm.

BBC bizler için hiçbir masraftan kaçınmayıp müthiş bir prodüksiyon yapmış. Keyifli seyirler.

Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 1: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 2: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 3: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 4: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 5: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 6: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 7: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 8: 

Neden fikir çok ama proje yok?

Bu yazı Digital Age Dergisinin Temmuz 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.

Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister?

Hep söylediğimiz bir şey var. Artık teknoloji gelişti ve her şey elimizin altında. Bundan on sene önce belki yüz bin dolarlar gerektiren donanım ve nitelikli insan kaynağı artık çok daha ucuz ve sadece birkaç tık ötemizde; yaşasın Hindistan, Romanya ve uzak ülkelerdeki ucuz ve nitelikli insan gücü! Girişimcilik dünyada bu kadar popülerken, hatta ay, güneş ve galaksideki tüm gezegenler resmen aynı hizadayken, nasıl oluyor da hayatımızı kolaylaştıracak yeterince teknolojik çözüm güzel memleketimizden çıkmıyor? Üstelik beyin fırtınalarının önlenemez kasırgalara dönüştüğü kahvehane sohbetlerinde çarpıştırdığımız onca değerli fikir varken! Aynı sorundan muzdarip biri olarak bu konuyu enine boyuna düşündüm, araştırdım ve dostlar arasında bol bol sohbetini yaptım. Sonunda kendi üzerimde uygulamaya başladığım bir reçete oluşturdum. İşte, tanılar ve teşhisleri.

Eylemsizliğe güç veren başarısızlık korkusu

Bazılarımızın bünyesinde azıcık tembellik olduğu bir gerçek. Yine de bu eylemsizlik durumunu sadece tembelliğe bağlamak bünyeye haksızlık olur. Tek hamlede yıldız girişimci olma hayali, girişimcilik denildiğinde bize gösterilen ABD’li örnekler, “fikrim yeterince iyi mi değil mi,” sorguları, “ben bu girişime ayıracağım vakitte sevgilimle aramı düzeltirim” türünden kıyaslamalar ve hep o kafada net olmayan, kaçırdığımızı düşündüğümüz büyük fırsat maliyetleri. İşte tüm bu sorgulamalar ve kaygılar birleşince o güzel fikirler kara kaplı minik not defterinin içinde unutulmaya yüz tutmuş fikir kırıntıları olarak, acımasızca bayatlamaya bırakılıyor.

Ülkenin ezberci eğitim sistemini suçlamak kolay. Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister! İster büyük, ister küçük bir projeye başlayın bilmeniz gereken en önemli şey; proje yapmanın bir süreç yönetimi meselesi olduğudur. Öyle ki düzenli ve sık atılan minik adımlar; düzensiz atılan büyük adımlara göre daha makbuldür.

Woody Allen’ın bu konuda verdiği ilginç bir röportaj vardı: Gençken son derece düzensiz çalıştığını ve tek hamlede köşeyi dönecek parlak projelerin peşinde koşmaktan yorulduğunu, artık sürdürülebilir küçük adımlarla filmlerine ve projelerine devam ettiğini, bu şekilde çok daha başarılı ve her şeyden önemlisi huzurlu ve enerjik olduğundan bahsediyordu.

Mükemmellik arayışı zaman maliyetine karşı

Ertelemek kötüdür; insanı yorar, suçluluk duygusu başta olmak üzere daha adını bile koyamadığımız bir sürü olumsuz ruh haliyle mücadeleye kapı aralar. Hayatımın büyük bir bölümünü sırf mükemmellik takıntım yüzünden projelerimi erteleyerek geçirdim. Bu gizli hastalık yüzünden okuldayken ödevlerimi teslim etmez, hatta bazen sınava girmezdim. Siz siz olun, sakın mükemmellik tuzağına düşmeyin. Bir projeye başladığınızda eğer proje büyükse onu anlamlı parçalara bölüp bitirerek; iş arkadaşlarınızdan, çevrenizden hatta eğer varsa müşterilerinizden hızlı geri bildirim almaya bakın. Sonra yeniden revize ederek tekrar insanların önüne atın. Örneğin bir internet sitesi mi kuracaksınız, doğru temadan emin değil misiniz, koyun internete bırakın insanlar sizin için seçsin en güzelini. Ya da internetten zeytinyağı mı satmak istiyorsunuz ve bu iş tutar mı tutmaz mı diye merak mı ediyorsunuz! Hemen bir görsel bulun, iki satır tanıtım metni yazın, verin Facebook’ta 50 liralık hedefli ilan gösterimi. Bakın bakalım, satın alma butonuna kaç kişi tıklayacak? Fikirleri hızlıca test edip hemen geri bildirim almak, zamana yayılmış başarısızlıktan daha az maliyetli olacaktır. Unutmayın, bu dünyada geri dönüşü ve telafisi olmayan en büyük maliyet zamanımızdır. Bu büyük maliyet kalemini kaygılar, sorgular ya da mükemmellik arayışları uğruna heba etmemeli.