Teknolojiye rağmen mutlu olmanın yolları

Bilim adamları asırlardır mutlu olmanın yolları üzerine araştırmalar yapıyor. Dışarıda huzurumuzu ve moralimizi bozacak bir sürü etken var. İş yerindeki sorunlar, ödenmesi gereken faturalar, politikacıların garip söylemleri, dalgalı ekonomi, rutin ailevi problemler ve daha adını bile koyamadığımız bir sürü dış etken yüzünden dert küpü gibi yaşayıveriyoruz hayatı. Etrafımdaki çoğu metropol insanı yalnızlıktan şikayet edip duruyor ama, asıl dertleri yalnızlık değil; tam tersi hiç yalnız kalamamak. Kendiyle olamamak.

Yalnızlıktan şikayet edip, hiç yalnız kalamamak

En son ne zaman kendinizle baş başa kalıp keyifli bir zaman geçirdiniz. Bir dakika, burada gerçekten kendinizle olmaktan söz ediyorum. Elinde akıllı telefonunla şuursuzca Instagram’da dolaştığın, e-postalarına gömüldüğün, web’den haber takip ettiğin ya da evde bir başına oturup televizyonda Survivor izlediğin saatlerden bahsetmiyorum. Ben, gerçekten o bilgisayarını, iPad’ini ve iPhone’unu çantandan çıkartmadığın, elinde bomboş bir kağıt ve en güzel kaleminle içini döktüğün, kendinle konuştuğun anlardan söz ediyorum.  Mutlu olmanın yolları nedir diye hep düşünüyoruz ama bilimsel olarak da kanıtlanmış bir gerçek var; insan hayatta ve sağlıklı olduğuna şükredince bir anda gözündeki perdeler iniyor.  Bu yüzdendir ki, hastanenin acil servisinden çıktığımızda sahip olduğumuz güzel aile için,  yiyebildiğimiz ekmeğe ve her şeyden önemlisi sağlıkla nefes alabildiğimiz için şükran duyuyoruz. Bir süre için dış dünyadaki sanal dertler de bir anda gözümüzde küçülüyor.

Dışa bağımlı mutluluk geçicidir… Kurşun geçirmez, stabil bir ruh hali için dışarıya olan bağımlılığı azaltmak ve huzuru içeride aramak gerekir.

Eğer düzenli olarak kendiyle konuşabilen, hayatını gözden geçirebilen ve kendiyle yalnız kalıp, kendini tanımak için özveri ve sabır gösteren o küçük yüzdelik dilimin parçasıysanız sizi içten tebrik ediyorum. Şu hayatta hepimizden öndesiniz!

İnsan, sahip olduğu milyarlarca hücre ile sonsuz evrenin küçük bir kopyası gibi… Sahip olduğumuz her hücre büyük bir bilincin bir parçası olarak üstüne düşen görevi en mükemmel şekilde yapıyor ve bizim hayatta kusursuz bir şekilde var olmamızı sağlıyor. İçimizde kocaman bir evreni barındırıyorken, tüm soruların cevabını dışarıda aramak ne kadar anlamlı!

Sizce mutlu olmanın yolları nedir? Lütfen düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanından paylaşın ve bize yeni bakış açıları kazandırmaktan kendinizi alı koymayın…

Para, üretkenlik ve mutluluk üçgeninde hayatın anlamını arayan yeni dijital insan modeli

Hayatlarımıza kayıtsız şartsız kabul ettiğimiz teknolojilerin kontrolünü ele aldığımız noktada daha verimli ve zengin bir yaşam mümkün.

Bilmiyorum farkında mısınız ama  Alttan gelen yeni nesil ise çok sabırsız ve sıkılgan; eğer bir sene içinde müdür vesaire olamayacağını sezerse başka bir şirkete zıplamak için fırsat kolluyor. Para, pul, teknoloji bir sürü şeyimiz var ama neden hâlâ kendimizi yaşamın zenginliklerinden yoksun hissediyoruz!

Teknoloji ve depresyon ilişkisi

Çoğu zaman hiç sorgulamaksızın hayatımıza aldığımız teknolojilere resmen eti senin kemiği benim misali yaşamlarımızı emanet ediyoruz. Bilgiye erişimdeki kolaylık ve hız verimliliğimizi artıracakken, önemli bir rapor hazırlarken birkaç dakika içinde kendimizi Facebook’ta haberlere ve güzeller galerisine tıklarken buluveriyoruz. Konsantrasyon seviyemiz ve odağımız yerlerde. Ofisteki günümüzün çoğu reaktif düzende e-posta cevaplamakla, uzun ve verimsiz toplantılarla geçiyor. Verimlilik ümidiyle satın aldığımız akıllı cihazların efendisi olacağımıza görünmez zincirlerle bağlı birer köle konumunda Angry Birds oynayarak ziyan ediyoruz hayatları.

Daha bundan elli sene önce aya hesap makinesiyle giden insanlığın cebine Asimov’un romanlarındaki teknolojilerin girmesiyle toplumda gizli bir travma oluştuğu bir gerçek. İş işten geçmeden hayatımızdaki teknolojilerin kontrolünü ele almamız gerekiyor. İş dünyası hızla kurumsal düzenden bireysel düzene geçerken sahip olduğumuz teknolojilerin bizleri eğlendirmenin yanında, yaşamlarımızı daha verimli ve anlamlı kılmak gibi görevleri olduğunu unutuyoruz.

Yeni endüstrilerin yükselen değerleri bireyler

İletişim ve otomasyon teknolojilerinin tabana yayılmasıyla kurumlar ve bireyler arasındaki iş gücü kapasite farkının giderek azalmaya başladığı bir gerçek. Dünya hızla tek kişilik şirketler dönemine giriş yaptı. Farkında mısınız bilmiyorum ama kurumsalı bırakıp, freelance dünyasına giriş yapan ya da girişimciliği denemek isteyen çok fazla insan var.

İnsanların özgürleşme içgüdüsü endüstride bireyselleşmenin önünü açıyor. Bu durum tabana yayılan iletişim ve otomasyon teknolojilerinin de desteğiyle toplumda yeni bir sınıfın tanımlanmasını şart koşuyor. 4 Hour Work Week (4 Saatlik Hafta – İnkılap Yayınları) kitabının yazarı Tim Ferriss kitabında bu topluluğa yeni (dijital) zengin adını vermiş. Bu yeni zengin kabilesi kendi işini kurup milyar dolarlar kazanan girişimci patronlardan farklı; ister kurumsal bir çalışan olsun, işini bırakmış bir freenlancer, iletişim ve otomasyon teknolojilerinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak iş yerinde verimliliğini artıran, kısa zamanda daha fazla iş yapıp, geri kalan zamanında da hayatı doya doya yaşayan insanlardan bahsediyorum.

Teknoloji, verimlilik ve mutluluk üçgeninde daha anlamlı ve keyifli bir yaşam mümkün. Bende bu davada üzerime düşen görevi yerine getirmek adına kurumsal dünyay a bir süre ara verip hem Digital Age bünyesindeki köşemden, hem de blog’um yenizengin.com üzerinden uygulanabilir yeni dijital iş modellerini ve kurumsal çalışanların iş yerinde verimlilik ve mutluluk katsayısını artıracak teknikler ve teknolojiler üzerine yaptığım araştırmaları paylaşıyor olacağım. Konuya ilgisi olan kişilerle tanışmak ve görüşmeyi çok isterim. Daha mutlu ve verimli bir yaşam dileğiyle…

Kredi: Bu yazım Digital Age dergisinin Nisan 2014 sayısındaki köşemde yer almıştır.

Photo Credit: Philip J.Briggs

Yeni girişimcilik ekonomisi de web balonu gibi patlayacak ama…

Dünya şu günlerde hiç olmadığı kadar garip. Endüstri hızla değişiyor; girişimcilik, şirkletler, çalışan profillleri, beklentiler… Her şeyin merkezinde yine kapital var. Ancak kapital bile kendi içinde parçalara bölünmüş; entellektüel, teknoloji ve girişimcilik kapitali en az finansal kapital kadar değer kazanmış durumda. Google’ın hayatımızın integral bir parçası olması, bilgiye erişimdeki hız, ana akım medyanın girişimciliği dünyanın her yerinde pompalaması, hepimizin içindeki Jack Dorsey ve Mark Zuckerberg’i şöyle bir dürtüyor. Tanıdığım hemen herkes o ya da bu sebepten kendi işini kurmak, şu dünyaya minik bir çizik atmak, sıradışı ve ölümsüz olmak derdinde. Hatta bazıları dünyayı değiştirmekten filan bahsediyor. Hiç şüphe yok ki artık damarlarımızda akan internet yüzünden ‘Dünyayı değiştirmek’ söylemini bile fazlasıyla küçümser olduk. Oysa bundan 10 yıl önce herkesin derdi eve ekmek götürmek, aile kurmak, başını sokacağı bir ev ve ayağını yerden kesecek bir araba almak değil miydi? Ne ara dünyayı değiştirmeyi kafaya takar olduk! Keşke bu söylemin altını doldurabilsek.

Ekonomik buhrana giriş

Dünya’da ekonomiler sıkıştığında yeni endüstriler doğar; eğer bu sıkışıklık makro ölçekte buhranlara dönüşürse dışa bağımlı kırılgan ekonomilerde savaş patlak verir. Zavallıllar birbirini öldürürken birileri daha çok para kazanır. Dünyada aklımızın ve hayalimizin alamayacağı kadar çok para bir yerden başka bir yere akarken, bizim yine hayal bile edemeyeceğimiz pozisyonlardaki müdürler dünyanın 100 yıl sonrasını şekillendirmekle uğraşır. Bakın bu konuda çok ciddiyim; sizin müdürünüzün müdürü, hatta CEO’nuzun müdürünün bile müdürü ve onun bile müdürü var. Kimse en tepede kimin olduğunu asla bilemez. Zaten en tepedekiler de Time dergisine kapak olup, yılın adamı pozunu vermez. Bu işleri altındaki adamlarına bırakır!

Ülkemizde patlak veren yolsuzluk olayında, ihtimal dahilinde bile bahsi geçen paralar, Silikon Vadisi’ndeki girişimci ve yatırımcı kapitalden bile yüksek! Hiçbir inovatif çalışmanın yapılmadığı, fasulye fiyatlarının bile Çin ve Hindistan’daki çiftçiye bağlı olduğu bir ülkeye, bir yerlerden bu paralar ucundan kıyısından geliyorsa, kimselerin dokunup, kokusunu bile alamadığı o büyük gizli sermayeyi siz düşünün! Yazımı komplo teorileri üzerine kurgulamak istemiyorum ancak, insanlığın bir uykudan uyanıp başka bir rüyada uyanması gerçeği de olasılıklar dahilinde!

Teknoloji girişimciliği modası

Söylediğim gibi ekonomi, piyasada para akışını sağlayacak yeni motivasyonlar arar, bunun için yepyeni platformlar geliştirilir. Sermaye sahipleri, hatta devlet bu platformların geliştirilmesine destek olur. Çünkü, platform değiştirmeden insanları para harcamaya motive etmek kolay olmaz. Nedeni ise oldukça basit; kurulan her platformdan en çok pastayı kurucular, öncü girişimciler ve yatırımcılar alır, geride kalanlara ise sadece kırıntılar kalır. Tıpkı saadet zincileri gibi! Bu yüzden bir sektör satüre olmaya başlayınca hemen küllerinden yeni bir sektör doğması gerekir. Teknoloji girişimciliği modası da bu şekilde hayata geçti. Düşünsenize, amerikan vahşi kapitalizminde terlikleriyle dolanan üniversiteli bir gencin başarısı tesadüfi olabilir mi! Teknoloji girişimciliği hızla şekil değiştiriyor ve öncüler yeni alt sektörler keşfedip kendi eko sistemine rant sağlıyor. Geriden gelenlere ise içi boş hayaller ve büyük hayal kırıklıkları bırakılıyor. İnternette web dönemi hızla sönerken, mobil ve uygulama devriminin yükselen trend olması tesadüf mü? Steve Jobs’ın gölgelerde kalan ve en iyi yaptığı şey; sektörel platformları değiştirerek, eskiden yeniyi türetmesi değil midir?

Müzik endüstrisini elinde tutan şirketlerin birer birer iTunes’un çatısına girdiği gibi, web’in her alanda her geçen gün mobile kayması, cep telefonu teknolojilerinin de hızla yerini giyilebilir teknolojilere bırakması bize hiçbir trendin sonsuza kadar devam etmeyeceğini apaçık gösteriyor. Mühim olan yeni platformlarda ve sektörlerde öncü pozisyonlarda yer alabilmek. Hatta ülkede bu kadar para varken, devlet desteği ile mobil sosyal platformların gelişmesine ve giyilebilir teknolojiler için çalışmalara destek verilse ne kadar şahane olur, değil mi?

 

Başarıya giden yolda bırakmak ve devam etmek arasındaki kritik karar: Dip!

The_dipGeçtiğimiz hafta sonu değerli dostum Hasan Başusta ile iş dünyası ve yeni girişimler üzerine sohbetteydik. Konu girişimler falan olunca parlak fikirler ve başarılı işleri konuşarak başladığımız muhabbet, ister istemez batan projelere de şöyle bir uğrayıverdi. Hayat bu; batmakta var, çıkmakta… Hele Türkiye gibi, belirsizliklerin had safhada olduğu bir ekonomide, uzun vadeli planlar ve projeler yapmak, küçük sermayeli bebek girişimler için hiç ama hiç kolay değil.

Tüm projeler gazla başlar…

Proje ve girişim dünyasıyla ilgili ilk etapta akla gelmeyen en büyük gerçek şudur: Büyük hevesler ve hayallerle başlayan girişimlerin hatırı sayılır çoğunluğu daha ilk yılına gelmeden ya havlu atar, ya da geleceği olmayan bir iş için para yakmaya devam eder; batmak için ertesi yılı bekler. Karar vermek ve daha da önemlisi verilen kararları uygulamak büyük cesaret gerektirir. Zamanında uygulanmış kararlar, ki bu karar dükkanı kapatmak bile olsa, kurumları ve bireyleri daha büyük yıkımlardan kurtarabilir.

İşte tam bu konuları konuşuyorken Hasan, sihirli çantasından (hep o postacı çantasıyla gelir sohbetlere; içinde şekerler, kitaplar, sayfalarca notlar, bir sürü gizemli şeyler falan… ) Seth Godin’in incecik mavi kitabı Dip’i çıkardı ve masaya koydu! ‘’Bunu oku’’ dedi! Cici bir insan olduğum için dostumun dediğini yaptım ve kitabı okudum. Yetmedi; bir daha okudum! Herkese de şiddetle tavsiye ederim. Ama yok, ben okuyamam, vaktim yok diyenleriniz için konuya blog’umda da değineyim istedim.

Gazın bittiği yerde ‘Dip’ başlar!

Büyük hevesler ve hayallerin orijinal fikirlerle harman olup, sonsuz istek ve arzuyla bizi yakmaya başladığı ‘o an’ şirket kurmanın ilk adımıdır. Önce o harika fikrimizi evirir çevirir, düşünür onunla yatıp kalkıp; ‘’işte bu!’’ diye dolanmaya başlarız. ‘’Müthiş fikir bulduk; bu iş çok tutar!’’ diye gezinirken, ailemizden ve yakın çevremizden de fikirle ilgili geri bildirimler alırız. Eh… onlardan da iyi bir geri dönüş alınca hemen fikri hayata geçirmek için planlar, projeler yapmaya başlarız.  Starbucks’ta, Cafe Nero’da buluşmalar, parayı denkleştirmeler filan derken, ‘’Bam!’’ Şirketi kurarız! Rüzgarımız var, orijinal fikrimiz var, e gaz da tamam! Şirketi kurduk ürünü geliştiriyoruz, paraları kodculara, tasarımcılara saçıyoruz, inancımız tam, dünyayı değiştiriyoruz derken içinizden bir yerlerden cılız bir ses size seslenir:

Şşşt… bilader, gazı aldık gidiyoruz ama doğru yolda mıyız, çok mu para harcıyoruz, bu iş gerçekten tutar mı, burada debelenirken kaybettiğimiz fırsat maliyeti ne olacak, e hani sen evlenecektin, baba olacaktın, eve ekmek ve yoğurt getirecektin…’

Çoğu girişimci bu cılız sese ilk etapta kulak vermez, ya da o kadar meşguldür ki duyamaz. Ne var ki, zorluklar artmaya başladığında vazgeçmek ya da devam etmek arasında kaldığımızı hissettiğimiz o an; Dip’in başlangıcıdır.

Tamam mı, devam mı?

Seth Godin’e göre hayatımızın her alanında; yıldızlar ve normal insanları ayırmakla görevli bir ‘dip’ vardır. ‘Dip’,  profesyonel olmak isteyen amatörün ayrıştırıcısıdır. İlk ve tek şarkısıyla patlamak isteyen şarkıcıyla, on albüm yapmış efsane müzisyeni birbirinden ayıran süzgeçtir. CEO olmak isteyip, 3’üncü yılında kurumsalı bırakan Ahmet ile şirketteki 25’nci yılında CEO olmuş Ayşe Hanım’ın arasındaki farktır. ‘Dip’, sektörün standartlarını belirleyen, herkesin geçemeyeceği zorluk kriteridir. Eğer ‘Dip’ olmasaydı ve herkes her işte başarılı olsaydı ne ekonomi, ne de sektör diye bir şey olmazdı. Muhtemelen standart diye bir terim de olmayacaktı!

seth-godin-the-dip

İşte ‘Dip’ böyle bir şey

Her zorluk ‘Dip’ değildir!

Ne var ki, karşılaştığımız her zorluk ‘Dip’ değildir. İçimizden gelen o cılız sesi duymaya başladığınızda ilk yapmamız gereken bunun bir ‘Dip’ olup olmadığını anlamaktır.

Eğer elinizdeki rakamlar ve piyasa şartları bu işe devam etmek için direnç gösterdiğinizde katlanarak artan bir geri dönüşü vaad ediyorsa bu bir ‘Dip’ tir. Dişler ve kemerler sıkılıp yola devam edilmelidir; üç vakte kadar ferahlık vardır.

Eğer yaptığınız işin bir karlılığı yoksa, sadece dükkanı döndürüyorsanız ve bu durumda bir değişiklik olmayacak gibiyse bu bir ‘Dip’ değil, çıkmaz sokaktır; İşi bırakmak gereklidir. Çoğu girişimci hanesinde eksiyi görmeden bırakamaz. Şirket hesabınıza giren ve çıkan para miktarı aynıysa; paradan para kazanacak büyük finansal sistemlere de dahil değilseniz, bu işe devam etmek ne kadar mantıklıdır siz karar verin.

Eğer yaptığınız işte durmadan cepten yiyorsanız ve pazar ısrarla ürününüze tepki göstermiyorsa daha fazla zorlamadan geri çekilmek en güzelidir.

Sıkılmazsanız Dip’ten kurtulmanın yöntemlerini anlatan şu video’ya da bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Başarılı ve mutlu olmanın sırrını bilen var mı?

Neden bazı insanlar daha mutlu ve başarılı?

[Tweet “Cennet bahçesinde herkes mutludur. Hayatında kendi cennetini yaratabilir misin?”]

Başarılı olmak çok garip bir şey. Kim, kime göre neden daha çok başarılı! Sağda solda başarı hikayeleri anlatan abiler ve ablalar kendi değer yargılarına göre ne kadar başarılı ve mutlular? Mutluluk ve başarı hakkında bildiğim tek gerçek; sosyal normlara göre tanımlanmış başarı ve mutluluğun yaşam boyu daim olmayacağıdır. Hayat inişlerle ve çıkışlarla dolu uzun bir yol. İnişler, acılar, başarısızlıklar başarı ve mutluluğun adını koymamızı sağlayan olmazsa olmazlar. Yani başarılı ve mutlu hissedebilmek için bu negatif öğelere ihtiyacımız var.

Peki başarı ve mutluluğu belirleyen faktörler ne?

Başarı ve mutluluk kavramları üzerine filozoflar ve bilim adamları asırlardır kafa patlatıyor. Tüm bunlar nedir ne değildir hala pek net değil. Başarı ve mutluluk kavramları sosyal ve ekonomik normlara dayandırıldığı sürece korkarım hiçbir zaman netleşemeyecek ve tam olarak anlaşılamayacak. Bazı insanlar başarıyı kazanılan para olarak değerlendiriyor. Parası çok olan ve mutsuz hayatlar yaşayan o kadar çok (sözde başarılı) insan var ki! Aşağıda paylaşacağım düşünceler bazılarınıza anlamlı, bazılarınıza da anlamsız gelebileceği gibi yine içinizden kimileri de ‘‘pehhh, bunları ben de biliyorum. Bütün kişisel gelişim ve din kitaplarında aynı şeyler yazıyor zaten, ne var ki bunda!’’ türünden düşüncelere kapılabilir. Doğrudur, zaten bende  bu bilgileri size satmak niyetinde değilim. Ancak birazdan okuyacağınız bu dört temel öğenin bazı sorulara cevap olabilme ihtimaline de şans vermek gerek. En azından bende işe yarıyor.

İnsanı oluşturan 4 temel öğe

İnsan fiziksel, düşünsel, duygusal ve inançsal olmak üzere dört temel mekanizma üzerine oturtulmuş bir canlı. Çoğu kişisel gelişim kitabında bu mekanizmalardan bahsediliyor zaten.  Bu dört mekanizma birbiriyle uyumlu olarak çalıştığında kişi sağlıklı, üretken, mutlu ve huzurlu oluyor. Mekanizmalardan birinde sıkıntı varsa sistem tökezlemeye başlıyor. Gelin isterseniz bu mekanizmaların içeriğine birlikte göz atalım.

Fiziksel mekanizma:

Bedensel ve fiziksel konulardan sorumlu olan bu motorumuz yeme, içme, spor yapma, fiziksel anlamda sağlıklı olmak gibi konuları kontrol etmekle yükümlü. Uzmanlar bedenimize iyi bakmak için az, ama düzenli yemek ve yine düzenli egzersizi öneriyor. Beden mutluysa, zihin de mutlu olmaya başlıyor.

Düşünsel mekanizma:

Düşüncelerimiz ve üretken tarafımızdan sorumlu olan motorumuz. Eğer gündelik problemlerle mücadele ederken yaratıcı çözümler üretebiliyorsak, gün içinde geçmişi ve geleceği kafamıza takmıyor, an’da kalabiliyorsak bu motor da düzgün çalışıyor demektir.

Duygusal mekanizma:

Sevmek, sevilmek, vicdan ve duygusal konularımızdan sorumlu motorumuz. Değer vermek ve değerli hissetmek insanın varlığını pekiştiren iki önemli unsur. İnsan sosyal bir varlık ve aslında herkes birbirine görünmez iplerle bağlı. Öyle ki elinizde tuttuğunuz iPhone’un ekranını anakartına bağlayan Çinli işçiyle ile bile görünmez bir alışverişimiz var. Bir şekilde birbirimizin  hayatına dokunuyoruz. Hepimiz biriz gibi mesajlar verip ruhunuzu daraltmak istemem ama şunu bilin ki Robinson Crusoe o ıssız adada insan gibi yaşamaya devam edebildiyse kader arkadaşı Cuma’ya çok şey borçludur!

İnançsal mekanizma:

İnanmak, şükretmek, hatta dini bütünsellik konularından sorumlu motorumuz. Tanrıya inancınız olsun olmasın, şükretmeye veya teşekkür etmeye başladığınızda, kısacası varlığınız için minnet duymaya başladığınızda, birden bardağın dolu tarafını görmeye başlıyorsunuz. Özellikle kapitalizmin bize dayattığı ‘’sahipsen mutlusun, sahip değilsen mutsuzsun’’ argümanını yerle bir edebilecek çok güçlü bir kavramdan bahsediyorum. Şu an hayatta olmamız bile büyük bir mucize… Hepimiz içimizde milyarlarca hücre ve mikro organizmayla koskoca bir evreni barındırıyoruz içimizde… Sahip olduğumuz yaşam inanılmaz bir hediye ve bu yüzden ne kadar teşekkür etsek ve minnet duysak azdır. Dini inançlar konusunda zihninde bazı soru işaretleri olan biriyseniz, ya da inanmıyorsanız bile çevrenizdekilere bol bol teşekkür edin. Bu teşekkür etme meselesinde de var bir iş! İnsanı fena halde rahatlatıyor.

Bence hayatta gerçekten mutlu ve başarılı olan insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bu dört mekanizmayı birbiriyle uyumlu çalıştırıyor. Sizler bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce de bütünsellik mutlu ve başarılı bir hayatın anahtarı olabilir mi?

Dikkat: Kariyerde hızlı yükselişin sonu uçurum olabilir!

Kapitalizmin son mabedi insan egosu!

Geçenlerde birkaç arkadaşımla kariyer mevzusu üzerine sohbet ediyorduk. Kariyer meselesinin ne kadar subjektif ve boş bir kavram olduğu üzerine muhabbet derinleşirken, konu bir anda Linkedin’deki iş ilanlarına geldi. Dostlarımdan biri, ilanların çoğunun şişirme titrlerden oluştuğundan söz açtı.  Kendisi birkaç şirketle görüşmeye gitmiş ve önerilen maaşların titrlerin altında ezildiğinin farkına varmış. Gerçekten de internetteki iş ilanlarının başlıklarına baktığımızda hemen her şirketin müdür ya da direktör arayışında olduğu anlaşılıyor. İlanların detayına indiğinizdeyse, bazı kurumsallaşmış şirketler hariç,  çoğu şirketin sadece 2 – 3 yıllık iş deneyimi olan gençler için müdürlük hatta direktörlük pozisyonları açtığını görmek mümkün. Bahsi geçen müdürlük ve direktörlüklerin bazılarıysa akla hayale gelmeyecek cinsten…

Kapitalizm ve iş dünyası egolarımızdan besleniyor ama bize ekmek lazım!

‘’Verdiğimiz maaş zayıf, bari çalışanımızın titri tam olsun. Çalışanımız açlık sınırında da yaşasa, kendisini  iyi hissetsin.’’ mantığı ile açılmış direktörlük ve müdürlük pozisyonları ilk bakışta çalışan bünyesinde psikolojik bir rahatlama yaratsa da, maalesef kariyerde bir sonraki adımın önüne de set çekebiliyor.

Teknoloji ve internet insanların sabretme katsayısını düşürdü; haliyle bu durum kariyer dünyasındaki beklentileri de etkiledi. Özellikle genç nesil çok hızlı yükselmek ve hemen parayı bulup emekli olmak derdinde. Bir yıl içerisinde terfi alamayacağını gören genç, hemen özgeçmişini güncelleyip başka bir şirkete zıplamak istiyor. CV’lerdeki şişirme titrler,  kariyer yolunun başında olan gençler için oldukça tehlikeli. Örneğin; kişi bir önceki küçük şirkette direktör ya da müdür titriyle çalışmışsa, bu kişinin daha kurumsal bir şirketteki uzman pozisyonu için, gereğinden fazla kalifiye olarak değerlendirilip, İK Müdürü tarafından elenme riski çok yüksek. İşin acı tarafı bazı kurumsal şirketlerin uzman pozisyonu küçük ölçekli şirketlerdeki müdürlük pozisyonuna göre daha çok maaş ve imkan sağlayabiliyor ve sırf bu içi boş titrler yüzünden genç insanların kurumsal kariyer defterleri henüz açılmadan kapanabiliyor.

Eee, peki biz ne yapalım, nerede çalışalım, nasıl bir işe girelim?

Şişirme titrlerin peşinden koşarak kurumsal kariyerinizi bitirmek ve hayatınızı zindan etmektense sağlam ve yavaş adımlarla ilerlemek en doğrusu. Basamakları hızlı tırmanmak her zaman iyi olmayabilir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde tırmanacak çok fazla basamak olmadığı da bir gerçek. Herhangi bir şirketin Genel Müdürü olduktan sonra hayat daha da zorlaşıyor. Çünkü bu tür stratejik konumlarda en fazla 3-5 yıl kalabilirsiniz. Süreniz dolduğunda başka bir Genel Müdürlük pozisyonu bulmanız da pek kolay değil. Sırf bu yüzden genç yaşta emekli olmak zorunda kalan; restoran ve kafe işletmecisi olarak kariyerine devam eden çok Genel Müdür tanıyorum. Kişisel fikrimi soracak olursanız, bu türlü bir kariyer kurumsal kariyerden çok daha keyifli ve anlamlı bile olabilir! Yine de kariyerde sağlam, ancak yavaş adımlarla ilerlemek kısa vadede sıkıcı ancak uzun süreçte çok daha büyük bir kazanç ve gelecek vaad ediyor. Niyetiniz kurumsal bir kariyer yapmaksa unutmamanız gereken bir konu daha var; kurumsal dünyada çalışan hiç kimsenin yeri garanti değil, sistem her an sizi değiştirip yerinize yedeğinizi koyabilir. O yüzden çok da kafaya takmadan hayata devam etmekte fayda var.

 

Hayat, An’ı yaşamak ve harekete geçmek üzerine…

Neden hayatımızda yeni başlangıçlar yapmak için ertesi haftayı ya da ertesi sabahı bekliyoruz ki! Neden harekete geçmekten bu kadar çok korkuyoruz! Ya da neden geçmişe dair pişmanlıklarımızla an’ı mahvediyoruz.  Bizler an’ı yönetemedikçe, gelecek kaygısının kollarında buluveriyoruz kendimizi.

Metropol insanının baş belası; içi boş kaygılar

İtiraf edelim, hepimiz haddinden fazla kaygılıyız. Ne zaman belirsiz olan geleceğimizi düşünmeye başlasak içimiz daha da sıkılıyor. Oysa biz metropol insanlarının kaygılandıran düşüncelerin hemen hepsinin altı boş ve zihnimiz tarafından üretilen gerçek dışı düşünceler. Ne yaparsak yapalım an’da kalamadığımız sürece geleceği değiştiremeyiz. Hayat, gelecek ve planlar hakkında kaygılanamayacağımız kadar güzel ve kısıtlı.

Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.John Lennon
[Tweet “”Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir””]

Bir kelebek gibi, sadece bir hafta ömrünüz olduğunu düşünün, ne yapardınız? İnsan ömrü evrensel perspektifte bir kelebeğin ömründen milyonlarca kat daha kısa. Kimilerine göre bir kelebeğin ki kadar bile ömrümüz yok, anlayacağınız.

Şimdi kendinizi seçmenin tam zamanı

Sanatçı mı olmak istiyorsun, şimdi ol.  Kitap mı yazmak istiyorsun, şimdi yaz. Düştün mü, kalk yeniden dene, yine mi düştün, yeniden dene… Hayat, kalıbını kıran cesur insanları sever. Şunu unutmayalım ki bu dünyadaki hayatımız bir kelebeğin ömründen bile az ve zaman düşündüğünden de hızlı ilerliyor. Yakında hepimiz öleceğiz.! Ama bedenimiz ölse de dünyada bıraktığımız bilincimiz, düşüncelerimiz ve eserlerimiz yaşamaya devam edecek. İşte bize sonsuz olma fırsatı! Hadi artık ertelemeyelim ve şimdi şu an kendimizi seçip, harekete geçelim!

Yeni bir paylaşım daha…

İşimden arda kalan zamanlarda Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya ile ilgili edindiğim bilgi ve tecrübelerimi, yine sektörün profesyonelleriyle çeşitli eğitim ve seminerler vasıtasıyla paylaşıyorum. Yine böyle bir organizasyon vesilesiyle Bursa’daki iletişim  profesyonelleriyle bir arada bulunma fırsatını elde ettim. Bu buluşma, paylaşımların yanı sıra Hürriyet Bursa Günebakan ekibiyle bir söyleşiye de olanak tanıdı. Hürriyet Bursa Günebakan ekibi ve sayın Sibel Bağcı Uzun’a bu keyifli sohbet için bir kez daha teşekkür ederim.

Bu keyifli röportajı günlüğümün okuyucularıyla da paylaşmak istedim.

Gelecekte dünyayı ülkeler değil şirketler yönetecek!

Hakan Akben, gelecekte dünyayı ülkelerin değil, şirketlerin yöneteceğine dikkat çekiyor…

Hakan Akben, ‘yaratıcı insanların hayatına dokunan’ ve ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ sloganına sahip yazılım firması Adobe Systems’in Türkiye ve MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) Bölgesinden Sorumlu Pazarlama Müdürü olarak görev yapıyor. Gerçekleştirdiği pazarlama aktiviteleriyle şirket içerisinde de bölgesel birçok başarıya atmış birisi.

Kendisini bir yerden tanıyor gibiyseniz hemen açıklık getireyim; Aynı zamanda aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline gelen Silikon Vadisi Teknoloji platformunun da kurucularından. İşinden arda kalan zamanında ise yeni nesil pazarlama ve teknoloji girişimciliği konularında edindiği bilgi ve tecrübelerini yine bu konudaki merak sahibi profesyonellerle paylaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde merak sahibi Uçurtma Kreatif ekibi olarak biz de, Türkiye’de eğitim danışmanlığına farklı bir yön katmayı başaran DB Positive aracılığıyla kapısını çaldık. Doğrusunu söylemek gerekirse genç yaşındaki bilgi birikiminin yanında mütevaziliğiyle de tüm ekibi şaşırttı.

Durum böyle olunca, Hakan Akben’i hem yakından tanımak hem de hayatımızı sarmalayan digital dünya üzerine sohbetimizi genişletilmiş haliyle paylaşmak istedim. Kendisine dost sıcaklığı için tekrar teşekkür ederim.

Google’da arama yaptığımızda karşımıza “Pazarlama profesyoneli, girişimci, teknoloji editörü, televizyon sunucusu ve koordinatörü” olarak çıkıyorsunuz. Bunların hepsini tek tek soracağım ama siz ne isterdiniz Google amcadan?

Google amca benim için çevresindekilere değer katan, iyi bir insandır dese pek şahane olur! (Gülüyor)

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Hangi kuşaksınız mesela?      

Asker bir aileden geliyorum. Babamın mesleği sebebiyle ilk ve orta öğrenimimin çoğunluğu Anadolu kasabalarında geçti. Daha sonra üniversite öğrenimim için Istanbul’a yerleştim. O gün bugündür İstanbulluyum. Asker eşi ve çocuğu olmak zordur ama insanın görgüsünü ve bilgisini çok arttırır. Güzel ülkemize farklı kültür ve sosyal sınıflardan gelen insanların gözünden bakma şansını verdiği için babama ve baba mesleğine ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu yüzden kendimi çok ayrıcalıklı hissederim hep.

Kuşak meselesine gelince, 80’li yılların başında dünyaya geldiğime göre yarı dijital, yarı mekanik bir kuşak benimkisi. Y-Z karışımı olabilir belki!

Bursa bağlantın da var diye biliyorum?

Bursa benim için çok özel bir şehir. Annem Bursalı. Dayım ve ananem halen bu şehirde yaşıyor; tatillerde ve bayramlarda çok sık gelip gidiyorum. Yalnız Bursa demişken söylemeden geçemeyeceğim Tahinli Pide’nin yeri bambaşkadır benim için… Olsa da yesek (gülüyor).

Oyuncaklarımın içini açardım

Teknoloji ile buluştuğunuz ilk anları merak ettim. Cep telefonu, internet gibi?

Teknolojiye olan ilgim 80’lerin sonlarında çok moda olan atari özellikli kol saatiyle tanışmamla başlıyor.  Çok meraklı bir çocuktum, bana alınan bütün oyuncakları parçalayıp, içini açardım. Derken bir Commodore 64 furyası başladı. Benim hiç Commodore 64’üm olmadı ama, arkadaşlarım sağ olsun kurcalamama hiç ses etmediler. Internet ile 90’lı yılların ortasında tanıştım ve ilk ziyaret ettiğim site; www.metallica.com idi. Dün gibi hatırlıyorum, tarayıcıdaki adres çubuğunu zar zor bulmuştum (gülüyor).

Silikon Vadisi artık Amerika’da!

Teknoloji denince akla ilk gelen televizyon programı Silikon Vadisi’nin hikayesini ve mevcut durumunu öğrenmek isterim? 

Silikon Vadisi TV programı ve programın yaratıcısı Dinçer Karaca ile tanışmam kariyerimde bir dönüm noktası olmuştur. Dinçer’den çok şey öğrendim; ilk gerçek işim olan teknoloji editörlüğüne onunla başladım. Yıllar geçti aramızdaki usta-çırak ilişkisi yerini iş ortaklığına ve ağabey-kardeş ilişkisine bıraktı. Geçen yıl Silikon Vadisi Teknoloji platformunu yeniden tasarlayarak hayata geçirdik ve birlikte Skyturk360 kanalında bir teknoloji talk show programı sunduk. Şu an Silikon Vadisi Teknoloji portalı aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline geldi. Dinçer’de eşi ve çocuğuyla Amerika’ya, gerçek Silikon Vadisi’ne taşındı ve çalışmalarına oradan devam ediyor. Kısacası bizim Silikon Vadisi de artık Amerika’da!

Genç ve yaratıcıyız

Adobe Systems’deki göreviniz ve başarılarınızdan söz edersek?

Adobe; Photoshop, Indesign ve After Effects gibi yazılımlarıyla işi yaratıcılık olan herkesin hayallerini gerçeğe dönüştürmesine yardımcı olan, büyük vizyon sahibi bir teknoloji firması. Mottomuz; ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ Böyle büyük bir vizyonun bir parçası olmak çok gurur verici. Türkiye, sahip olduğu genç ve yaratıcı nüfusuyla dünyanın en büyük inovasyon merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip. Bizler de, Adobe Türkiye ekibinin çalışanları olarak, Adobe’nin sahip olduğu en ileri, yenilikçi ve gelişmiş teknolojileri Türk kreatif topluluğunun hizmetine sunmakla sorumluyuz. Başarı çok sübjektif bir olgu. Bu yüzden görevimdeki en büyük başarımın alanında uzman kişilerden oluşan büyük ve gelişen bir takımın oyuncusu olmak diyebilirim.

BOL BOL OKUYUN

Sosyal Medya/ Dijital Pazarlama uzmanı deyince ne anlamalıyız? Bu işin uzmanı olmak için ne gerekli?

Uzmanlık konusu çok tehlikeli! Amerika’lı yazar Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin dışındakiler) kitabında yazdığına göre, bir konuda uzman olmak için tam 10 bin saate ihtiyacımız varmış. Teknoloji ve pazarlama dünyasında her gün yeni bir araç hayatımıza giriyor. Her birinin uzmanı olmak kolay iş değil. Hal böyle olunca uzmanlık kavramı da, en azından bu sektör için, şekil değiştirmiş oluyor. Verdiğim eğitim ve seminerlerde sosyal medya uzmanı olmadığımın altını hep çizerim. Bence iletişim ve pazarlamanın temellerini bilen ve hiç durmadan okuyan, kendisini geliştiren herkes uzman seviyesine gelebilir. Mühim olan o seviyede kalabilmektir ki bunun için çalışmalara devam etmek şart.

Sadece sosyal medya ya da dijital pazarlama alanında değil herhangi bir konuda uzman olmak isteyen herkese naçizane tavsiyem, bol bol okumaları olacaktır. Küçükken kitap okumaktan nefret ederdim, ama şimdilerde konumla ilgili haftada en az bir kitap okuyorum. Bunun yanında takip edilmesi gereken harika blog’lar var.  Bir de benim en sevdiğim, ne öğrendiyseniz pekiştirmek için paylaşmak. Bilgi paylaştıkça özümseniyor. Bunu sürekli yapın, bir bakmışsınız insanlar size uzman demeye başlamış.

YENİ FENOMENLER DOĞUYOR

Sosyal medya kendi kahramanlarını mı yaratıyor yoksa hepimiz superman ya da çok mu güzeliz o dünyada?

Sosyal medya patron ve hükümet güdümündeki geleneksel medyanın yukarıdan aşağı olan iletişim yönünü tersine çeviriyor. Bu, tüm dünyada böyle. Daha açık ifade etmek gerekirse; önümüzde üstüne istediğimizi yazıp çizebileceğimiz kocaman bir duvar var. Eskiden bu duvara sadece sahibi yazı yazabiliyordu. Şimdi herkes bir şeyler yazıp, çizebiliyor bu duvara. Her toplumda olduğu gibi bazı insanların yazı çizi kabiliyetleri daha yüksek olduğu için ortamdan yeni fenomenler doğuyor. Günlük hayatta normal bir insan olup, sosyal medya da Superman’e dönüşme konusu bence psikolog ve sosyologların ilgi alanına giren bir konu.

Artık işverenler işe alacakları kişileri öncesinde bu platformlardan elediklerini itiraf ediyorlar. Sizce ne kadar sağlıklı?

Bence bu pek sağlıklı bir yaklaşım değil. Kimi insanlar sosyal medyada dalga geçmek için varlar, kimileri de hiç olmadıkları insanlar gibi davranıyor. Kimin gerçek kimin sahte olduğunu tam idrak edemediğiniz platformlardan çalışan seçmek bence doğru bir yaklaşım değil. En azından bu çalışan seçerken tek kriter olmamalı.  Profesyonellere yönelik başarılı sosyal ağlar bulunuyor; bu platformlardan çalışan seçmekte bir sıkıntı yok elbette.

GEZİ OLAYLARI KULLNICI SAYISINI ARTIRDI

Toplumsal olaylar sosyal medya kullanımını ne kadar tetikliyor?

Gezi parkı olaylarından sonra etkilemediğini söylemek mümkün mü? Elbette etkiliyor. Gazeteci Serdar Kuzuloğlu kendi bloğu (mserdark.com) da Gezi Parkı direnişi ve o günlerde Twitter kullanım istatistikleriyle ilgili çok çarpıcı bir rapor yayınlamıştı. Raporda; 29 Mayıs tarihinde Türkiye’deki Twitter kullanıcısı 1,8 milyon iken, 30 Mayıs’ta 2,8 milyona, 31 Mayıs tarihinde ise 3,8 milyona yükselmiş. O gün atılan Tweet sayısı ise iki katına çıkarak 7 milyondan 15 milyona yükselmiş. Bu örnek toplumsal olayların sosyal medya kullanımını tetiklediği savını destekler nitelikte.

Satın alma kararını ne kadar etkiliyor?

Bence satın almak tamamen duygusal bir karardır. Bir ürünü satın alırken aslında verdiğimiz şey sadece para değil. O parayı kazanmak için harcadığımız emek, zaman ve duyguları da unutmamak gerek. Asgari ücretle çalışan bir kişinin iPhone alabilmesi için 2 ay katıksız çalışması gerekiyor. Bu çerçeveden bakınca söz konusu olan ödeme birimi bir anda harcanan emek ve zamana dönüyor. Yani konu sadece para değil, o paranın karşılığında hayatımızdan vazgeçtiğimiz şeyler. Hal böyle olunca bir ürün satın alırken bol bol araştırmak, sormak soruşturmak ihtiyacı doğuyor. Ürün satın alırken en önemli parametre tavsiye mekanizması. Sosyal medya tavsiye mekanizmasını destekleyen bir platform. İyi bir sosyal medya stratejisi olan markalar ve kurumlar sosyal medya tavsiye mekanizmasını tetikleyerek kullanıcının satın alma güdüsünü kuvvetlendirip, kendi ürününe dikkat çekebilir. Daha da ileri gitmek gerekirse aynı yaklaşım seçim stratejilerinde ve politikada da rahatlıkla uygulanabilir.

SUİSTİMALE AÇIK BİR ALAN

Yerel seçimler yaklaşıyor biliyorsunuz. Yeni medya seçmen taleplerini ne kadar değiştiriyor?

Bence yeni medya seçmen taleplerini değiştirmiyor. Zaten var olan ve şu ana kadar pek dikkate alınmayan seçmen taleplerinin daha yüksek sesle dile getirilmesini sağlıyor. Sosyal medya yapısı gereği dezenformasyona ve suiistimale oldukça açık bir platform. Bence bu dezenformasyonu, enformasyona nasıl dönüştürülebileceği üzerine ciddi çalışmalar yapılmalı, aksi halde bu güçlü iletişim harikasının önü alınamaz iletişim felaketlerine yol açması içten bile değil.

Hedefleriniz? Bu da bir gün mutlaka olacak dediğiniz öngörüleriniz?

Bence hepimiz ödememiz gereken büyük bir borçla bu dünyaya geliyoruz. Borcumuz da, elimizden geldiğince, dünyaya ve insanlığa hizmet etmek, faydalı olmak. Benim de en büyük idealim bunları yaparak mutlu olmak. Bir gün mutlaka olacak dediğim komplo teorilerinden en büyüğü şöyle; bence gelecekte okul, iş ve çalışma kavramları büsbütün değişecek ve dünyayı ülkeler değil, şirketler yönetecek.

YENİ ZENGİN

Günlük yaşamınızda neler yapıyorsunuz? Teknoloji ile ilgili kısıtlamalarınız var mı?

Motosikletimle gezmeyi, yaz çizi işlerini çok seviyorum. Hatta yeni bir blog açtım, merak edenler ziyaret edebilirler: www.yenizengin.com , bir de lise yıllarımdan beri amatör olarak müzikle ilgileniyorum. Evde, arkadaşlarla gitar çalıp minik kayıtlar yapıp eğleniyoruz. Yaşamımda teknoloji ile ilgili iki tane büyük kısıtlamam var; televizyon izlemiyorum ve cep telefonundan e-posta bakmıyorum.

Değerli bilgiler için teşekkür ederiz.

Vakit ayırdığınız için ben çok teşekkür ederim.

Dijital Ekonominin Orta Direk Yeni Zenginleriyle Tanışın

Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…

[Tweet “Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…”]

Şimdi okuyacağınız bu yazı Digital Age dergisinin Aralık, 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Silikon Vadisi’ne yaptığım son seyahatimde, meşhur Caltrain ile Palo Alto’dan  San Francisco’ya geçerken, trende ilginç bir adamla tanıştım. Otuzlu yaşlarının başlarında son derece spor giyimli ve fit görünen bu adam, telefonda bir arkadaşına Hindistan seyahatini anlatıyordu, sonra konu birden Kite surfing’e geldi, derken konu italyan mutfağı ve aşçılık mevzuna olan ilgisine döndü. Ben de yok artık dedim içimden; bu adam ya çok zengin ya da belgeselci herhalde diye düşündüm. Telefon konuşması bitince muhabbet açmak için sabırsızlanıyordum ve nihayet beklenen an geldi; arkadaşın telefonunu cebine koymasıyla birlikte hemen  ‘Merhaba’ dedim ve tanıştık. Bay Area olarak adlandırılan Silikon Vadisi bölgesinde insanlar muhabbete çok açık ve bu çevredeki herkes büyük ihtimalle teknoloji işinde olduğundan, çekinmeden ne işle meşgul olduğunu soruverdim. Eskiden bir emlakçı olduğunu fakat iki sene önce mobil uygulamalar geliştirmeye başladığını, geçimini bu şekilde sağladığını söyledi. Emlakçılık işinden mobil uygulama geliştirmeye uzanan serüven bana çok ilginç geldi, üstelik herhangi teknik bir altyapısının olmadığının altını çizmişken. ‘’Nasıl yani, hiç kod yazmadan mı yapıyorsun bunları?’’ diye sordum. ‘’Evet, her şeyi out-source ediyorum ve günde sadece birkaç saat çalışıp geri kalan zamanımda da dünyayı falan geziyorum işte…’’ dedi ve gülüştük.

Hastane odasında başlayan girişimcilik

Bundan birkaç sene önce bir basketbol maçından eve dönerken ciddi bir trafik kazası geçirdiğini söyleyen kahramanımız, hastane odasında bir arkadaşının kendisine bıraktığı bir dergi makalesinin hayatını değiştirdiğini söyledi. Mobil uygulamaların geleceği üzerine varsayımların yazıldığı bu makale kendisini çok etkilemiş ve hayatında bir şeylerin değiştirmesi gerektiğini hissetmiş. Sağdan soldan bulduğu 2,000 usd’lik bir yatırımla ilk uygulaması olan Finger Print Security Pro’yu hayata geçirmiş. Hiç durmadan bunun gibi onlarca uygulama yapıp, bir portföy oluşturmuş ve bu portföyü satmış. Şimdi de bu işi yapmaya devam ediyor, üstelik bir yandan da dünyayı gezip, gününü gün ederken. Bu arada kahramanımızın adı: Chad Mureta.  Internette biraz araştırınca mobil uygulama şirketini birkaç milyon dolara sattığını ve yeni uygulamalar geliştirmeye devam ettiğini gördüm ve çok kıskandım.

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Chad, dijital ekonominin yarattığı orta direk yeni zenginlerden sadece biri, bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı yazar ve blogger James Altucher. 20 girişim denemesinin 18’inde batmış, onlarca kitap yazmış ama hiçbiri basılmaya layık görülmemiş. James, dijital dünyanın nimetlerini kullanarak, Amazon üzerinden, yazdığı tüm kitapları yayımlamış ve tahmin edersiniz ki sadece 1,99 USD’ye satılan dijital kitaplarıyla ününe ün katıp, ünlü bir yazar olmuş. Amazon’dan sattığı kitaplarla milyon dolarlık bir servet elde etmemiş olsa da, ismine yaptığı katı ve PR değeri neticesinde James, bu günlerde milyonlarca dolarlık yatırımcı fonunu yönetiyor ve eminim kendisine ve ailesine uygun zamanı ayırarak,  yeterince para kazanıyordur.

Bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı amatör cover grubu Boyce Avenue. Bu arakadaşlar, popüler şarkıların ağlak akustik versiyonlarını çalıp, Mark II gibi kaliteli kameralarla videoya alıp, videonun renklerini falan düzelterek son derece profesyonel görünümlü video klipler hazırlıyor ve Youtube’dan salıveriyorlar.  İnanmazsanız ama her bir videosu Youtube’da milyonlarca görüntüleme alıyor. Bu arkadaşlar herhangi bir plak şirketiyle anlaşmalı değil, zaten konvansiyonel plak  şirketleri bu adamlarla ne yapacağını bilebilir mi,  şüpheliyim. Boyce Avenue, yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle ürettikleri akustik cover videolarıyla küresel bir fan kitlesi de oluşturmuş durumda. Fanlardan gelen taleplerle yerel organizasyon şirketleri Boyce Avenue’nun popülerliğinden faydalanarak, kendi ülkelerinde konser vermelerini sağlıyor. Bu çocuklar güzel de para kazanıyorlar, üstelik Justin Bieber ve Beyonce gibi dünyayı gezerek.

Yeni dünya ile değişen yeni zengin kavramı

Mark Zuckerberg, Jack Dorsey ve Elon Musk’ın başarı hikayeleri Dede Korkut masalları misali dilden dile aktarılırken, rock star girişimci olmak hayaliyle yanıp tutuşan fikir sahipleri, gazı alıp bir sonraki milyar dolarlık şirket olma yolunda adımları atmaya başlıyor. Yalnız bu işler o kadar kolay değil, teknoloji girişimciliğinin ana vatanı silikon vadisinde bile her on girişimden yedi ya da sekiz tanesi bir sonraki yıl kepenk kapatıyor. Çoğu girişimci maalesef milyar dolarlık şirket kurma hayallerinin altında ezilip, yok oluyor. Oysa ki ‘’kim takar milyar doları, bana birkaç milyon dolarlık servet te pekala yeter!’’ diyenlerdenseniz, bir nebze daha şanslısınız demektir. Yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en zengin insanlarıyla aşık atabilmek için ihtiyacımız olan para sadece 7 Milyon dolar’cık. Bu paranın üzerine 500 Milyon dolar daha ekleseniz bile yaşam standardınızda pek bir değişiklik olmuyor. Öte yandan ayda 2,500 dolar’lık bir geliriniz varsa dünyanın en zengin yüzde 1’lik diliminde yerinizi alıveriyorsunuz.

Yeni zengin felsefesi nedir?

”Dijital yeni zengin düşünce biçiminin merkezinde yüz milyonlarca dolarlık bir servet yapmak yok. Bu yeni bir düşünce ve yaşam biçimi; dayandığı temeller ise son derece insani ihtiyaçları merkez alıyor. Az ama etkin çalış, daha çok gez, kendine ve sevdiklerine daha çok vakit ayır, insanlığa ve dünyaya bir faydan olsun kazanç zaten gelir. ”

İnsan ömrünün ortalama seksen yıl olduğunu düşünürsek, hayatımızın ciddi bir bölümü aslında yapmak istemediğimiz ancak hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğumuz sıkıcı işlerle geçiyor. Dünyanın en iyi, en küresel, en çok maaş veren şirketinde CEO bile olsanız sanal olarak iklimlendirilmiş plazalar ve 13-15 inçlik ekranlara hapsolmuş gözlerimiz, müthiş konfor alanın sağladığı güvenlik hissiyle birleşince plaza işçisi olmaktan öteye geçemiyoruz. Plaza yaşamına karşı değilim, hatta işimi çok seviyorum ama biliyorum ki bu müthiş binalardaki herkes, ben dahil, aslında kalıcı süreyle geçici çalışan işçileriz. Hiç birimizin yeri garanti değil, sistem o kadar güzel tasarlanmış ki konfor alanımızın dışına çıkmak, risk almak anlamsız geliyor. Ama unuttuğumuz önemli bir gerçek var, o da her geçen gün daha da yaşlandığımız ve oturduğumuz koltukların birkaç sene sonra gerçek sahibi olan yeni nesle terk etmek zorunda olduğumuz. Benim gibi düşünen birçok yeni zengin adayı, dijital ekonominin nimetlerinden faydalanarak, kendi nişlerini bulup,  Chad Mureta’nın ya da James Altucher’ın ve hatta Boyce Avenue’nın yaptığı gibi dünyaya faydalı olmak ve hiç bitmeyen kişisel gelişim sevdamızı beslemek istiyoruz. Çok değil kısa bir süre sonra dünyayı tek kişilik şirketler değiştirmeye başlayacak. Bence bu değişime hepimiz ayak uydurabiliriz. Neden bir sonraki yeni orta direk dijital zengin biz olmayalım ki?