2016’nın en büyük bombası sanal gerçeklik olabilir

 

Sanal gerçeklik teknolojilerinin pazar potansiyeli çok büyük. Öyle ki, donanım geliştiren öncü firmalar ve bu teknolojilerin üzerinde koşacak servis ve uygulamalar üzerine çalışan kurumlar, yatırım üstüne yatırım almaya devam ediyor.

Statista araştırma şirketinin verilerine göre; bu alanda donanım ve yazılım yapan firmalar 2015 yılında toplamda yaklaşık 2,3 milyar dolarlık bir pazar oluşturmuş. Büyümeyi daha iyi anlamak için bu rakamın 2014 yılında 90 milyon dolar civarında olduğunu ifade edelim. Yine aynı araştırma şirketinin verilerine göre, 2018 yılına kadar sanal gerçeklik ürünlerinin toplamda 5,2 milyar dolarlık bir pazara ulaşacağı ön görülüyor.

Facebook, 2014 yılında Oculust Rift’i 2 milyar dolara satın almıştı. Facebook’un Oculus Rift’i, HTC’nin Vive’ı ve Playstation’ın VR’ının 2016’nın ilk yarısında pazarda olması bekleniyor. Herkes nefesini tutmuş beklerken, Microsoft Hololens ile heyecanı doruklara taşıyor. Google ise VR deneyimini herkesin yaşayabileceği cuzu Cardboard’larıyla pazarın nabzını tutuyor. Samsung’un Amerika’da 99 dolar’dan pazara sürdüğü Samsung Gear VR’lar ise Amazon’a gelir gelmez tükenmişti bile. Samsung konuyla ilgili yaptığı açıklamada 25 Aralık tarihine kadar başka ürün göndermeyeceğini ifade etmişti.

Sanal gerçeklik üzerine çalışan geliştiriciler, bu teknolojinin en büyük belası olan motion sickness (hareket hastalığı)’na karşı kolları sıvamış ve çözüm arayışlarına başlamış durumda. Juniper araştırma firmasının verilerine göre ön görüler, adet bazında, 2016 yılının sonunda pazarda 12 milyon kadar VR headset cihazı olacağı yönünde. Orta vadeli projeksiyondaysa, 2020 yılına kadar, küresel pazarda 30 milyon kadar VR cihazın pazarda olacağı tahmin ediliyor.

Sanal gerçeklik pazarlama bütçelerinde de yerini aldı

Gartner’ın Hype Cycle for Emerging technologies 2015 raporuna baktığımızdaysa, sanal gerçekliğin önümüzdeki 5 ile 10 yıl içerisinde platoya ulaşması bekleniyor. Bu da önümüzdeki yıllarda bu teknolojinin pazarda tüm kullanıcıları hedefleyebilecek nitelekite bir potansiyel taşıdığına işaret ediyor. Şimdiden yazıcıoğlunda gezerken Samsung’un Gear VR’larını görmeye başladık. Önümüzdeki 5 yıl içerisinde süpermarketlerde ve zincir mağazalarda da görmeye başlayabiliriz.

2ba657a6-49ed-4270-9b36-3f652fb66bf3

Sanal gerçeklik teknolojilerinin özellikle oyun ve eğlence endüstrisi müptelaları tarafından sabırsızlıkla beklendiğini düşünebilirsiniz. Ancak farklı sektörlerde de potansiyeli çok büyük. Özellikle eğitimden, seyahate, medikal sektörden iletişime kadar birçok alanda yoğun şekilde kullanım potansiyeli bulunuyor. Müşterilerine inovatif kanallardan yepyeni deneyimler sunarak iletişimde bulunmak isteyen öncü markalar, pazarlama bütçelerinden Sanal Gerçelik kalemine şimdiden para ayırmış durumda. General Electrics’ten, Nike’a ve hatta en son Disney’in Star Wars filmine kadar birçok marka, bu teknolojileri kullanmaya başladı. Yayıncılık tarafındaysa The New York Times, öncü bir hareket yaparak, geçtiğimiz Kasım ayında 3 boyutlu görüntüleyicisini lanse etmişti.

Küçük ölçekte firmalara da ekmek var

Söz konusu olan sanal gerçeklik olduğunda, bu alanda sadece milyonlarca dolarlık yatırım yapan dev firmalar için potansiyel olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak durum hiç de sanıldığı gibi değil. Roberts Space Industries adlı minik bir şirket Star Citizen adlı oyununa kitlesel fonlamayla (crowd funding) 100 milyon dolarlık yatırım aldı.

Gelecek vaadeden her yeni platform beraberinde yeni fırsatları da getirir. Araştırmalar ve ön görüler, sanal gerçeklik pazarının büyüyeceği yönünde. Burada donanım tarafında dev oyuncular kendi platformlarını oluşturacak ve rekabet çok büyük olacak gibi görünüyor. Lakin bu çetin savaştan kimin galip geleceği sunulan teknolojiler ve platformların yanında, bu platformların üzerinde çalışacak yeni servisler ve içeriklerin gücünde saklı. Bu yeni platformun yeni yıldızları, içerikçileri, hikaye anlatıcıları ve oyuncuları olacak. Kişisel kanaatim, orta ve yerel ölçekteki kurumlar ve bireyler için, bu alanda çok fazla fırsat olacağı yönünde. Bu fırsatlar rüzgarını da 2016’da çokça hissediyor olacağız. 2016’nın hepimiz için aydınlık bir yıl olmasını dilerim!

 

Mutluluğun sırrı üretkenlikte saklı

İnsan üretebildiği ölçüde yaşar ve mutlu olur. Bu yüzdendir ki, üretkenliği artırabilmek ümidiyle yazılmış sayısız makale, online ve offline eğitim içeriği parmaklarımızın ucunda. Otuz küsür yıllık ömrümün son birkaç senesini üretkenlik meselesini anlayıp, uygulayabileceğim strateji ve taktiklerin peşinden koşarak geçirdim. Bu konuya o kadar takılmıştım ki, tanıştığım hemen herkese sabah ofiste ilk iş ne yaptığını, akşamları kaçta yatıp, sabahları kaçta kalktığını sorarken buluyordum kendimi…

Bu soruların cevaplarında belki kendi üretkenliğime ve mutluluğuma dair ipuçları bulabileceğimi düşündüğümden, toparladığım cevaplardan ve makalelerden, zaman içinde, kocaman bir defter oluşturdum. Dönüp dönüp bakıyorum ve anlıyorum ki; üretkenlik meselesi çok kişisel bir hadise. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Kimileri sabahın erken saatlerinde işe koyulmayı sever, kimileri gece daha iyi çalışır. Birileri size bu konuda tek bir formül olduğunu söylerse hemen kaçın oradan. Üretkenlik hakkında toparladığım notlardan oluşan Evernote klasörümün kapağında aynen şu yazıyor: “Hakan beyciğim, sakın ha başkalarının formüllerini kendi üretkenlik denklemlerini çözmek için, olduğu gibi, kullanmayasın!”

Üretkenliğin anahtarı motivasyon

Sabit, düzenli bir işimin olmadığı şu günlerde, her gün gidecek 30 km’lik bir yol, ucuca bağlanmış toplantılar ya da ofis içi dedikodular gibi insanı iş yapmak için itekleyen bir sürü beyaz yaka ritüeli de olmadığından, insan her an boşlukta bulabiliyor kendini. Eğer sizi inanılmaz derecede motive eden projeyi ya da işi henüz bulamadıysanız; “Oh ne güzel, bu gün de işe gitmiyorum,” ile başlayan özgür günleriniz, zamanda ileri ve geri zihin yolculukları yaparak tetiklediğiniz sahte kaygılardan beslenip, kendini bunalımlı günlere bırakabiliyor. Bu boş günlerde kendinizi, en son model macbook pro’unuzla Caddebostan Cafe Nero’da, Facebook’ta naralar atıp ülkeyi kurtarırken bulmanız işten bile değil!

Üretkenliği ölçmek

Görece yoğun geçen iş dünyasından bireysel dünyama yaptığım kariyer yolculuğumda zihnimi rahatlatmak ve kendimi biraz olsun güvende hissetmek için, gün boyu yaptığım aktivitelerin minik bir seceresini tutuyorum. Hasan’dan öğrendiğim, mutluluk excel’ini son iki aydır ben de uyguluyorum. Bu neydi diye merak edenleriniz varsa, hemen kısaca açıklayayım: Her gün için sabah, öğle ve akşam nasıl hissettiğime 1’den 10’a kadar bir not veriyorum. Eğer fena hissediyorsam ya da hastaysam, o sabaha 5 gibi bir not veriyorum. Eğer kendimi iyi hissediyorsam ki; genelde hava güzelse, iyi bir müzik dinliyorsam, etrafımdaki güzelliklerin farkındaysam, şükürbaz modumdaysam ya da işe yarar bir şeyler yaparak zamanımı geçirdiğimi düşünüyorsam, puanlar 7’den 9’a kadar çıkabiliyor. Henüz kendime 10 verdiğim bir gün olmadı!

Hasan’ın excel’inden farklı olarak bende ek birkaç mini kolon daha var. Bunlar, benim için önemli olan sabah kaçta kalktım, akşam kaçta yattım, bugün spora gittim mi kolonları…

Bu excel dosyasına her baktığımda kendimle ilgili gerçekler apaçık önümde duruyor. Mesela net bir şekilde sabah insanı olmadığım görünüyor. Sabahları not ortalamam oldukça düşük. Öğle saatleri yükselmeye başlıyor, akşamlarıysa doruk noktasına çıkıyor. Eğer sabah spora gittiysem, günün geri kalanında kendime verdiğim not 1-2 puan yukarıda oluyor. Bu pozitif ilerleme muhtemelen spor yaptıkça salgıladığım endorfinle ilgilidir. Eğer evde yemeğimi kendim yaptıysam, yine kendimi biraz mutlu hissediyorum. Bu da muhtemelen dışarda sağlıksız yemeklere abuk subuk paralar harcamadığımdan olsa gerek…

Fark ettiğim ve günümün mutlu ve üretken geçmesini sağlayan bir başka önemli etkense, ertesi gün yapacaklarımın kafamda çok net olmasıyla alakalı. Geceden uzun uzun yarın yapılacaklar listesi oluşturmaktan bahsetmiyorum. Bu, tam tersine daha gün başlamadan beni demotive ediyor. Up uzun bir yapılacaklar listesi, ertesi gün yanına bir sürü check atmış olsam bile, beni daha üretken yapmıyor. Asıl olan, gerçekten bir süredir çözülememiş önemli sorunları fark etmek ve bunları ertelemeden üstüne üstüne gitmek. Bu bizi korkutan şeylerin üzerine sallanmadan, koşa koşa gitmek ve onları halletmekle ilgili bir konu. Birşeyleri bitirmek, teslim etmek yine beni üretken ve mutlu hissettiren başka bir konu. Eğer bir günde bitmeyecek türden büyük bir proje üzerinde çalışıyorsam, projeyi anlamlı parçalara bölüp, o gün bitirmek istediğim kısmını halletmek mutluluğumu pekiştiriyor.

Sanıldığının aksine üretkenlik ne kadar çok şey yaptığınızla ilgili değil; bu daha çok önemli sorunları fark etmek ve bunları çözmeye odaklanmakla ilgili bir konu. Eminim çoğumuzun yıllardır birgün mutlaka yapılacak şeyler listesinde olan ve bir türlü başlayamayıp ertelediği bazı projeleri vardır. Henüz aciliyeti olmayan kişisel proejeler, hatta hiç yapmasak bile olur ancak, yaparsak belki hayatımızı değiştirecek türden işlerden bahsediyorum. Benim de 2009 yılından beri bekleyen bu tür projelerim mevcut. Çok iyi biliyorum ki, bu projelerin üstüne yürürsem kendimi çok daha mutlu ve başarılı hissedeceğim ama, maalesef yeterli düzeyde motive olamıyorum. O halde belkide benim odaklanmam gereken asıl konu, bu projelere başlamak için motivasyonumu artıracak şeyler bulmak ve kendimi ikna etmeye çalışmak olmalı…

Gelişim raporunda doğru metrikleri ölçmek

Ben, gündelik ruh hallerimi ve yaptıklarımın minik bir seceresini tutarken kendimle ilgili büyük resmi görmeye çalışıyorum ve maalesef, gün boyu yaptığım irili ufaklı işlerin asıl çizmek istediğim büyük resimle pek alakalı olmadığını apaçık görüyorum. Seth Godin’in bu konuyla ilgili harika bir blog yazısı var.

Mini bir özet geçmek gerekirse:

Her gün yaptığımız şeyleri ölçmek, gerçekten gelişimimizi ölçmek anlamına gelmeyebilir. Bu yüzden, bize orta ve uzun vadede fayda sağlayacak projelerde ne alemde olduğumuzu gösteren metriklere de biraz odaklanmak gerek. Nedir bu metrikler, diye merak ederseniz:

  1. Cevaplanamamış zor sorular,
  2. İlerleme kaydedemediğinizi düşündüğünüz uzun vadeli hedefler,
  3. Daha önce işe yaramış, riskli cömert atılımlar,
  4. Daha da önemlisi henüz listenize girmemiş ancak, listenizde olması gereken konular,

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, üretkenlik meselesi çok kişisel bir durum. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Bu yüzden başkalarının formüllerini kendi denklemlerimizi çözmek için olduğu gibi alıp kullanamayız. Başkalarının bulduğu formüllerden yola çıkarak bizim gerçekliğimizle örtüşen kendi özel denklemlerimizi oluşturmaya kafa yormalıyız. Üretkenlik, önemli sorunları çözebilmekle ilgili bir şey. Evvela çözülecek önemli sorunları bulup, bunları halletmeye odaklanmalı. İşte o zaman gerçekten üretken oluyor insan; kafalar rahatlıyor ve çok daha uzun süren peşi sıra mutluluklar yakanızı bırakmıyor!

En son ne zaman bir banner reklamına tıklamıştınız?

Banner reklamlarının küresel tıklanma oranı yüzde 1’in altında (Display Benchmarks tool). Banner reklamlamlarını gizleyen Ad blocker yazılımlarının kullanım oranı geçtiğimiz yıl içinde yüzde 41 artmış ve şu an dünyada neredeyse 200 milyon kişi ad blocker kullanıyor (PageFair). Yapılan araştırmalar, mobilde reklama tıklamaların neredeyse yarısının kazara olduğunu söylüyor (Goldspot Media). Kullanıcıların yüzde 54’ü banner reklalamlarına güvenmediği için tıklamıyor (BannerSnack). Internet kullanıcılarının yüzde 33’ü banner reklamlarının katlanılmaz olduğunu düşünüyor (Adobe). Bu çarpıcı rakamları ben değil, maalesef dijital pazarlama ve reklamcılık konusunda uzman şirketler ve araştırma kurumları söylüyor.

Geleneksel basılı yayıncılığın popüler olduğu dönemde yayıncılar, aralara reklamlar yerleştirerek hazırladıkları gazeteler ve dergilerden elde ettikleri gelirler ile hayatta kalıyordu. Zaman içinde basılı yayıncılığın dijital platformlara kaymasıyla, insanların internette okudukları haberlerin yanlarındaki bannerları tıklamaktan kaçınması, dijitalden ekmek yemeye çabalayan yayıncıların işini bir hayli zorlaştırıyor. Kullanıcıların asabını bozan alakasız ve sıkıcı banner reklamların markaları tatmin etmemesi, yayınların hayatta kalabilmek için yeni fırsatlar ve modellerin peşinden koşmasını zorunlu kılıyor.

Internet reklamcılığında yükselen değer; doğal reklamlar

Son birkaç yılda reklam ve editöryel içerik arasındaki çizgi daha da bulanıklaşmaya başladı. Özellikle dijital dünyada, yeni bir reklam çeşidi olarak sıkça karşılaşmaya başladığımız doğal reklamlar, markalar ve yayıncılar tarafında popülerliğini sürdürmeye devam ediyor.

BI Intelligence’ın raporuna göre Amerika’da 2013 yılında doğal reklamlar toplam dijital reklamlar pastasından 4,7 milyar dolarlık pay almış. 2015 yılında bu rakamın 7,9 milyar dolara çıkması bekleniyor. Daha da ilginç olan ise, 2018 yılında doğal reklamların şaşırtıcı bir biçimde 21 milyar dolarlık bir pazar olacağı yönündeki tahminler… Tüm bu rakamlar ve kullanıcı beklentileri markalar ve yayıncı platformların önümüzdeki yıllarda doğal reklam standartlarını daha da geliştirip, çok daha yaratıcı içeriklerle kullanıcılarına erişeceği yönündeki ön görüleri kuvvetlendiriyor.

Doğal reklamın başarısı içerik ve bağlam ilişkisinde saklı

Sponsorlu içerikleri asıl reklamların kamuflaja bulanmış hali gibi düşünebilirsiniz.
Doğal reklam içeriklerinde doğrudan markadan bahsedilmiyor ancak, dijital yayın platformunun temel konseptine uygun olacak şekilde markayı anımsatacak öğeler ve mesajlar doğru bağlamda çerçevelenip, kullanıcıların beğenisine sunuluyor.

Banner reklamlardan farklı olarak reklamsı içeriğin doğru çerçeveye oturtularak doğal bir şekilde yerleştirildiği bu reklamlar, görüntü ve hissiyat olarak web sayfanızdaki içeriklerden ya da sosyal medya paylaşımlarınızdan pek de farklı görünmüyor.

Küresel arenada Buzzfeed, Türkiye’de ise Onedio ve Listelist gibi yeni nesil dijital yayıncılar bu konuda başı çeken platformlar olarak değerlendiriliyor.

Sponsorlu içeriklerin sıkıntıları

Yazılan içeriğin sponsorlu bir içerik olduğunu belirtmeye gerek olup olmadığı, bu konuda en çok merak edilen soruların başında geliyor. IAB’nin geçen yıl yayımladığı bir rapora göre kullanıcıların yarısından fazlası okudukları içeriğin doğal reklam mı, yoksa standart içerik mi olduğunu anlamıyormuş. Etik kurallar çerçevesinde kullanıcılara karşı açık ve dürüst olup içeriğin bir kenarına bunun sponsorlu bir içerik olduğunu ifade etmek gerektiği sıkça vurgulanıyor.

Popüler sosyal medya platformu Twitter’ın geçtiğimiz yıl Namo Media adlı mobil doğal reklam girişimini bünyesine katması pekçok firmayı bu alanda yatırım yapmak için iştahlandırmıştı. Yapılan araştırmalar ve endüstrinin beklentileri doğal reklamların geleneksel banner reklamlarından farklı olarak, markaların müşterileriyle doğal ve samimi bir şekilde iletişime geçmesini sağlayan fırsatları barındırdığı fikrini destekliyor. Bakalım neler olacak…

Görsel: Fotoğraftaki kişi Magnus Walker. Dünya tarihindeki en büyük Porsche otomobil hayranı… Yaptıklarını ilham verici bulduğum için fotoğrafını öne çıkan görsel yaptım 🙂

Bağımsız çalışanlar küresel ekonomide yeni bir çığır açıyor

Şu an internette yayın hayatına devam eden 1 milyar internet sitesi var. Bunların neredeyse 70 milyonu tek bir platform üzerine inşa edilmiş durumda. Bu platform için hazırlanmış 29 binden fazla eklenti yaklaşık 300 milyon kere indirilmiş ve hâlâ devam ediyor. Sanırım çoğunuz hemen daha yazının başında WordPress’ten bahsettiğimi anladınız. Her gün 20 bin kişinin ekmeğini çıkardığı bu platformda, birine sitenizi yaptırmak ya da özel bir eklenti geliştirmek isterseniz saat başı ortalama 60 doları gözden çıkarmanız gerekiyor.

Bağımsız çalışanların ayak sesleri

Bağımsız çalışanlar, küresel iş gücü içinde en hızlı büyüyen endüstri olarak dikkatleri çekiyor. Elance-Odesk sponsorluğunda Edelman Berland’in ABD’de gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçları çarpıcı. Araştırmaya göre, 53 milyon ABD’li bir şekilde freelance iş yapıyor ve ABD ekonomisine 715 milyar dolarlık bir katkı sağlıyor. Şu an için Amerika’daki toplam çalışan nüfusunun neredeyse üçte birine tekabül eden bu kitlenin 2020’ye kadar yarısına çıkması bekleniyor. Bu rakamların sadece dijital işler yapan bağımsız çalışanları değil, geleneksel işler yapanları da kapsadığını hemen belirteyim. Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre ABD’li kurumsal çalışanların yüzde 80’i yarı zamanlı iş yaparak gelirini artırma arzusunda. Kurumsal çalışanların freelance dünyasında iş yapmak istemesinin ardındaki büyük motivasyonlar, hepinizin de tahmin edeceği gibi özgürlük, esnek çalışma arzusu ve ek gelir beklentisi.

Dijital göçebelerin yükselişi

Paylaşım ekonomisinin gelişmesi ve küresel dijital meritokrasinin yükselişiyle fütursuzca dünyayı gezerken, bağımsız şekilde dışarıdan iş yapmaya çalışan bir kitle de doğmuş oldu. Dijital göçebeler (digital nomads) olarak bilinen bu grubu yeni cesur dünyanın evrensel vatandaşları olarak düşünebilirsiniz. Pazarda talep olunca her türlü ihtiyaca cevap verecek ürünler ve servisler de hemen türeyiveriyor. Nomadlist.com’un ana sayfasında internet bağlantı hızları ve hava sıcaklıklarına göre sıralanmış şehirlerin listesi göçebelerin beğenisine sunulmuş durumda. Remoteok.io’da ise hem dijital hem de analog kafadaki gezginler dünya şehirlerindeki proje bazlı işlere göz atabiliyor. İş ilanları çarpıcı; 30 gün için bir start-up’ın pazarlama müdürü ya da 2 gün için stand hostesi olabilirsiniz. Bulunduğunuz şehirde iş yapacaksınız ama elinizde legal bir sözleşme örneği mi yok? Docracy.com hemen imdadınıza yetişiyor. Hukukçular tarafından hazırlanmış sayısız sözleşme hemen elinizin altında. Üstelik dünyanın neresinde olursanız olun.

Bağımsız çalışan göçebelerde grafik tasarım, internet ve mobil yazılım geliştiriciliği dijital tarafta en çok rağbet gören işler olarak karşımıza çıkarken; fotoğrafçılık, metin yazarlığı ve pazarlama odaklı işler de konvansiyonel alanda en çok tercih edilen işler olarak görülüyor.

Kurumlar iş gücü stratejilerini yeniden değerlendirmeli

Bağımsız çalışanlar endüstrisinin yeni küresel ekonomideki artan payı ve mevcut kurumsal çalışanların bu örneklerden feyz alarak esnek çalışma arayışına girmeye başlaması, kurumlarda iş gücü stratejilerinin yeniden yapılandırılması baskısını da beraberinde getiriyor. Birçok öncü küresel kurum şimdiden FMS (Freelancer Management Systems) gibi yeni nesil çalışma ve yönetim sistemlerine yatırım yapmaya ve kurum içindeki çalışma kültürünü yeni ekonominin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeye başladı.

*Görsel: http://www.chiangmaibuddy.com/

Önemli işler, acil işlere karşı!

Yorucu bir haftanın sonunda, nihayet beklenen Cuma günü gelmişti. Saatine baktı. Mesaiyi sonladırıp haftasonu tatiline yelken açmasına sadece 1 saat 42 dakika kalmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu. Binbir rica ve minnet ile karısından kopardığı iznini cebine koyup, Taksim’de lise arkadaşlarıyla atacağı iki teki düşündü ve keyiflendi bir an. “Sık dişini oğlum Orhan, şunun şurasında geriye sadece 1 saat 39 dakika kaldı,” dedi kendi kendine.

Yapacak pek bir işi de yoktu aslında. Ya da en azından o öyle olduğunu düşünüyordu. Biraz erken çıkabilirdi ama göze batmak istemiyordu. Az daha oyalanmak için, ağır adımlarla, mutfağa doğru ilerledi ve kendine şöyle demli bir çay koydu. Masasına oturdu. Şirket bilgisayarı Facebook ve Twitter’a girmesine izin vermiyordu ancak, o ve arkadaşları bunun da bir çaresini bulmuşlardı. Ne de olsa şu günlerde yasaklı sitelere girebilmek pek bir marifet değildi. Biraz Facebook, biraz da Twitter derken bir saat güzelce oyalandı. Çok darlanmıştı Orhan, mesai sonu trafiğine yakalanacaktı. Maslak’tan Taksim’e geçerken o sıkış tepiş metro vagonunda kimbilir ne acılar çekecekti.

Orhan, masasında çalışır gibi oturup bunları düşünürken, telefonu acı acı titredi ve bilgisayar ekranının sağ köşesinde o sevimsiz Outlook bildirim kutusu beliriverdi. Gözünün ucuyla telefonuna baktı ve o ölümcül e-posta başlığını gördü: ”ACİİİİLLL!!!!”. Mesaj, şirketin İngiltere’deki merkezle değerlendirme toplantısına giden patronundan geliyordu. Toplantıya girmeden önce hazırlanması gereken evraklardan birinde eksik vardı. Kahramanımız, geçen hafta bu eksiği görmüş ama, nasıl olsa daha bir hafta var diyerek kısa vadedeki en acil işi olan e-posta eritmeye ve müşteri toplantılarına adamıştı kendini.

Canısı, sabahları işe gelir gelmez e-postalarına cevap yazıp arşiv kutusuna gönderirken, bir şeyleri bitirmiş olmanın verdiği o sahte rahatlıkla günlerini geçirmiş ve daha önemli fakat henüz aciliyeti olmayan bu işi hep ötelemişti. Mesai bitti. Bizim ki, büyük bir stresle 3 saat kadar fazla mesai yapmak zorunda kaldı. Ara ara işi bırakıp, fazla mesai süresince ürettiği sayısız yaratıcı küfürü tek bir kitapta toplamayı ve çok satanlar listesine girmeyi hayal ettiyse de, çocuğun okul taksidi, hanımın çantası derken son bir gayretle raporunu yetiştiriverdi. Akşam ki buluşma, tahmin edeceğiniz üzere, yalan oldu. Paşazademiz, haftasonuna yelken açıp süzülmeyi planlarken, son gayretiyle güç bela kendini yatağa atıp, Cumartesi gününe merhaba dedi…

Güne en zor işle başla!

Eminim hepimizin benzer hikayeleri vardır. Kimi zaman önemli, çoğu zaman önemsiz olan acil işlerin esiri olup, gerçekten önem arz eden işleri öteleyip patlattığımız olmuştur. Ben de çok patlattım. Hatta zamanında o kadar çok patlattım ki, bu huyumdan kurtulabilmem için baş mentorum olan babamın zihnime köhne duvarlarına şu sözleri kazıması gerekti: “Oğlum, işe gittiğinde en çok neyi yapmak istemiyorsan, güne o işle başla!”

Asker emeklisi babamın çatık kaşlarıyla, emir verirmiş gibi, şu cümleyi kurduğunu hayal ederken güne en çok istemediğim işle başlamak, tahmin edeceğiniz üzere, pek de kolay olmadı. Bu tek cümlelik düşünce biçimini uygulamak için uzun yıllar emek sarfettim.

Herkesin kendine göre yöntemleri var

En çok parası olan insanlar listesinde uzun yıllar başı çeken Warren Buffett’ın da ilginç ve basit bir yöntemi var. Gün boyunca yapman gereken ne varsa bunları bir kağıda yaz. Listenin en başından işleri tamamlamaya başla. Hiçbir işi bitirmeden diğerine geçme. Sadece o işe konsantre ol. Bitirdiğin işlerin üstünü çiz ve sıradaki diğer işe başla. Warren Buffett, bir röportajında gününün yüzde 80’inini şirket analizlerini okuyarak geçirdiğini ve geri kalan yüzde 20’sindeyse, telefonla konuştuğunu söylemiş. Herhalde telefonu sadece “Şu hisseyi al, bu hisseyi sat,” diye talimat vermek için kullanıyordu. Tanıdığımız, bildiğimiz pek çok yönetici ve CEO’nun aksine ucuca bağlanmış toplantılardan hiç hazetmediğini de çekinmeden ifade etmiş.

Dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett şöyle bir amca.

Dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett şöyle bir amca.

Buffett’ın çalışma odasında bilgisayar, tablet gibi ilgi dağıtacak hiçbir teknolojik araç yok. Sadece eski, tüplü bir televizyon var. Onun da sesi kısık, öylece orada duruyor. Gün içinde sıkılıp, hemen başka bir işe de göz atmak isteyen, o sırada e-posta cevaplayıp, araya iki de toplantı sıkıştırmaya alışkın bir kültürde, şu amcanın nasıl bu kadar çok para kazandığını anlamak pek zor olmasa gerek. Adamcağız odaklanarak çalışmayı prensip edinmiş.

Warren Buffett’ın çalışma odası.

Bu arada Warren Buffet’ın 65 milyar doları olduğunu ve parasının yüzde 99’unu hayır işlerine ayırmış bir hayırsever olduğunu da not edelim. İşi borsada hisse senedi alıp satmak olan bir adamın özel hayatında parayla pek işinin olmaması ne kadar ironik, değil mi!

Eisenhower zaman yönetimi matrisi

Eski Amerikan başkanlarından Dwight D. Eisenhower ’ın da zaman içinde oldukça popülerleşen bir yöntemi mevcut. Eisenhower, gün içinde en acil sonuç bekleyen işlerin pek nadir önemli olduğunu savunuyor. Bu cümleye karşı çıkmadan önce Eisenhower’ın gelmiş geçmiş en büyük zaman yönetimi ustadı olarak kabul edildiğini aklımızda tutalım.

Gelin şimdi Eisenhower’ın bizlere bıraktığı şu matrise hep beraber bir göz atalım. Eisenhower üstad, bir iş size doğru geldiğinde içgüdülerinizle harekete geçmeden önce, o işin niteliğini anlamak için mini bir analiz yapın.

Eisenhower matrisi

Eisenhower’ın zaman yönetimi matrisi.

Acil ve önemli işleri ertelemeden hemen yapın

Evvela bu işin ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışın.

Eğer önemliyse acil mi, değil mi bir de buna bakın. Bu analizi de yaptıktan sonra iş acil ve önemliyse ertelemeden hemen yapın.

Önemli ama acil değilse takvime not alın

Eğer gelen iş önemli fakat acil değilse, o işle şimdi uğraşmayın ama ne zaman yapacağınızı takviminize not edin.

Önemsiz ve acil işleri delege edin

Gelen iş önemsiz fakat acilse, birine delege edin. (Sanırım en keyiflisi bu!) Sonrasında doğru yapılmış mı diye bir kontrol edin.

Önemsiz ve acil değilse erteleyin

Gelen iş ne önemli ne de acil değilse, başka bir zaman yapın. Mesela e-posta göndermek, önemsiz toplantılar ayarlamak vs…

Anlamlı mücadelelerin yarattığı pozitif stresin hayatımızdaki katkılarını bir kenara koyarsak, iş yerinde negatif ve öldürücü stresin baş mimarlarından olan acil ve önemliyi hayatımızdan çıkartmak için boş zamanlarımızda önemli işleri planlamaya öncelik vermek gerekiyor.

iPad'de kendim çizittiğim acil ve önemli işlerle mücadele diyagramı. Eisenhower matrix'inin Türkçe yorumu gibi düşünebilirsiniz.

iPad’de kendim çizittiğim acil ve önemli işlerle mücadele diyagramı. Eisenhower matrix’inin Türkçe yorumu gibi düşünebilirsiniz.

Önemli ve acil işleri hayatınızdan çıkartmak için sizler ne gibi yöntemler kullanıyorsunuz?

Nasıl sıfır kodlamayla mobil uygulama yaptım

Mobil uygulamaları üç sebepten ötürü çok seviyorum:

  • Herhangi bir app fikrinizi prototip şeklinde dahi olsa minicik bir maliyetle hızlıca pazara sunabiliyorsunuz,
  • Dijital/mobil deneyimler (eğer kitlesini bulursa) pazarda çok hızlı şekilde yolunu bulabiliyor,
  • Bu alanda başarılı olmuş örnekler ve hikayeler insanın ümitlerini yeşertiyor.

Bundan birkaç ay önce eskilerden çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum. Konu hobilerden açılınca bana boş zamanlarında geliştirdiği mobil uygulamalarından bahsetti. Gösterdiği uygulamalar Appstore’da yüzlercesini bulabileceğiniz türden sıradan şeylerdi ancak, belli ki kitlesini bulmuş ve birilerinin ihtiyacına cevap olabilmişti. Nasıl uygulamalardı bunlar diye merak ederseniz hemen söyleyeyim; Youtube video downloader, Dropbox’ta rehber-sms yedekleme ve Youtube katalog uygulamaları türünden basit şeyler. Çevremde pek çok arkadaşım benzer mikro girişimlere zaman ayırıyor. Çoğu başladığı işi bitiremiyor ama, bir kısmı da milyon dolar kazanamasa da aylık ev kirasını ödeyebilecek kadar gelir elde edebiliyor. Hemen söyleyeyim; gelir meselesi işin kreması, asıl olan çabalamak ve uğraşmak. Çünkü kafayı birşeye takınca güzelleşiveriyor insan; hayata bakışı değişiyor, fırsatları görebiliyor.

E o zaman bir uygulama da ben patlatayım dedim

İşim gereği bazı pazarlama kampanyalarının mobil projelerini yönetme şansım oldu. Yani proje yönetiminden biraz anladığımı söyleyebilirim. Bunun haricinde kişisel birkaç app işinden Maya hanımın (kardeşimin tatlı köpeğinin) mama parasını çıkarmışlığım da vardır. “Benim neyim eksik. Ben de bir çizgi film uygulaması patlatayım,” dedim. Yazılım kökenli olmamama rağmen, yıllar içinde orta düzeyde bir kod okur yazarlığı becerisi edinmişliğimin haklı gururunu hep yaşadım. Yalnız sınırlı vaktim olduğundan bu sefer işi uzmanına bırakıp hızlıca sonuca gitmek istedim. Bu mini projede edindiğim tecrübeleri, uygulamanın kendisi ve kaynak kodlarıyla birlikte kısaca sizlerle paylaşacağım. Hadi bakalım, başlıyoruz.

Annemin kamerasından ben ve maya hanım.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Çerçeveyi çizebilmek işin paretosu

80’e 20 kuralı yani Pareto ilkesini eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Özetlemek gerekirse; herhangi bir işin yüzde 80’inini o işi yapanların sadece yüzde 20’si gerçekleştirir. Yani her işin yüzde 80’lik çıktısı yüzde 20’lik bir girdiden gelir. Ama hangi yüzde 20’sidir, bu konu genellikle biraz muallakta kalır. Benim projemin paretosu yapmak istediğim App’in çerçevesini çizebilmek ve uygun iş gücünü bulabilmek idi. Olabildiğince yalın ve temiz bir şekilde işi bitirmek istiyordum.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

15 dolar’a hazır kod satın aldım

Uygulamaları sıfırdan yazdırmak genelde maliyetli olur. Zaten çoğu yazılımcı da kod kütüphanelerinden hazır kodlar kullanarak işe başlar. Talep olunca pazarda her türlü ihtiyaca yönelik çözümler bulmak da kolaylaşıyor. Internette hazır mobil uygulama kodları satın alabileceğiniz bir sürü pazar yeri var. Bu kodların bazıları da açık kaynak uygulamalarından. Uygulamaların özelliklerine bakıp, demosunu telefonunuza indirip, arayüzü ve  kullanım kolaylığı hakkında fikir edinebiliyorsunuz. Öte yandan daha önce satın alanların yorumlarını okuyup hangi kodun işinizi görebileceğine dair bilgi de edinebiliyor, ihtiyacınıza en uygun kod öbeklerini kolayca satın alabiliyorsunuz. Ben http://codecanyon.net/ üzerinden Fortin Video Channel App diye bir uygulamayı 15 dolar’a satın aldım. (Uygulamaya şimdi baktım da pazardan kaldırmışlar).

Yazılımcımı buldum ve işe başladık

Programcılar tarafında projenin kapsamına göre birçok seçenek var. Upwork.com (Eski Odesk) ve Freelancer.com gibi siteler üzerinden küresel yazılımcılarla da çalışabiliyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden yazılımcılarla çalışmak bazı durumlarda maliyet avantajı sağlasa da dil bariyeri, -mış gibi yapmalar ve yalan dolan işin içine girince paranızı çöpe atmak işten bile olmuyor. Hintliler bu piyasayı neredeyse ele geçirmiş durumda. Bireysel yazılımcılar olduğu gibi, bu tür platformlar üzerinden proje desteği veren kurumsal yazılım firmaları da mevcut. Yazılım firmaları ile çalışmak, bireysellerle çalışmak yerine daha çok tercih edilebilir. Çünkü bu şekilde güven unsurunu bir nebze de olsa sağlama alabiliyorsunuz. Allah korusun yazılımıcınızın amcası filan ölür de projeyi yarım bırakırsa bir başka yazılımcı hemen projeyi devralabilir (Bazı Hintlilerin beyninizi yakacak türden yalanlar söyleyebildiğine şahit oldum!). Anlayacağınız yazılım firmaları proje yönetimi tarafında yine bireylere göre daha iyi hizmet veriyor. Ama her güzel şeyin bir bedeli olduğunu da unutmamak gerek.

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Ben projenin çok basit olması ve zaman kaybettirici işe alım süreçleriyle uğraşmamak adına minik bir bütçeyle  yakın çevremdeki yazılım firmalarındaki canavar stajyerlerle çalışmayı tercih ettim. (Yazarın notu: Gerçek şu ki stajyer arkadaş müşteri yönetimi deneyimini artırmak için kodları gönüllü olarak editlemek istemişti. Ne olursa olsun her emeğin bir karşılığı olmalı. Bu yüzden harçlık niteliğinde çok cüzzi bir ödeme yaptım. Ödeme yaptığım rakamı sadece fikir vermesi için burada paylaşıyorum. 150 TL kadar.)

Genç insanlarla çalışmaktan çoğu zaman keyif alıyorum. Enerjileri ve yaratıcılıkları beni çok motive ediyor. Lakin, deneyimsiz mühendislerle çalışırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Ne istediğinizi çok net bir şekilde ifade etmelisiniz. Deneyimsiz yazılımcılar proje içinde küçük detaylarda takılmaya ve problemlerle boğuşup projeye karşı motivasyonlarını kaybetmeye meyillidir. Bu açmazı çözebilmek için bence en güzel taktik, projeyi anlamlı parçalara ayırarak adım adım ilerlemektir. Bunu yapabilmek için her şeyin kafanızda çok net olması gerekiyor. Olmasa da olur bir sürü cici özellik ekleyip projeyi yavaşlatmak yerine MVP (minimum viable product) mantığında çalışmak gerekiyor. Bu arada Kaan Akın‘ın bu konuda çok güzel yazıları var. Yalın girişim ile ilgili şu yazısına mutlaka göz atın derim.

Birkaç yazışmadan sonra uygulama bitince şöyle birşey oldu.

custom_gallery
images not found

Uygulamayı bitirdik ama Playstore reddetti

Uygulamayı hızlıca bitirdik ve Playstore’a gönderdik fakat, içerik ile ilgili yönetmeliklerde güncelleme olduğu için uygulamamız reddedildi. Google sanırım Youtube API V3 ile gelen update ile içerik yönetmeliğini de güncellemiş  ve uygulamaları içerik lisanlarını sorgulamadan mağazaya koymuyor. İşin ilginç tarafı Playstore’da çok sayıda uygulama içerik lisanlarını resmen katlediyor. Sanırım Google ilk zamanalarda Playstore’daki uygulama sayısının artmasını istediği için bu kadar sert yönetmelikler yürürlükte değildi. Playstore’da neredeyse 1,5 milyon uygulama olduğu için artık işi sıkı tutuyorlar. Neyse bende Google ile cenkleşmek istemediğimden app’imi geri çektim.

Eğer kullanmak isterseniz debug edilmiş versiyonunu şuradan Android’li telefonlarınıza indirip, kullanabilirsiniz.

Evet, bundan sonra söz sizde. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanına yazmaktan veya bu yazıyı kendi sosyal ağınızda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Umarım bu yazı hobi amaçlı dahi olsa mobil uygulama geliştirmek isteyen kişiler için faydalı olmuştur.

Görüşmek üzere…

*Kapak Görseli: Tommaso Nervegna/ CC

E-postaların efendisi olmak için 5 öneri

Sizin de gününüzün yüzde 80’i e-posta okumak ve yanıtlamakla mı geçiyor! Durumu kontrol altına almak aslında mümkün.

Ne zaman Gelen Kutusunda bir ışık yansa, zihin ister istemez eşelemeye başlıyor bazı düşünceleri; ‘’hmm… patrondan mail gelmiş, bakalım bu sefer benden ne istiyorlar, istediğim revize gelmiş mi, yine mi toplantı isteği, arrgg… ne çok mail gelmiş, yapacak çok işim var, önce mail kutumu toparlamalıyım…‘’ bu senaryolar size de tanıdık geliyor mu? Kısa bir süre öncesine kadar ben de her gün benzer psikolojik durumlarla mücadele ediyordum…

E-posta yönetimi, verimlilik ve zaman yönetimi konularında onlarca kitap okumuş, farklı sektörlerden profesyonellerin yöntemlerini incelemiş ve bir çıkış bulurum ümidiyle hayata geçirmeye çalışmış biri olarak, birkaç basit araç ve yöntemle e-postalarımızın bizleri yönetmesine engel olabileceğimizi sonunda anlamış bulunuyorum. Gelin isterseniz bu müjdeli haberi birlikte kutlayalım ve e-postaların efendisi olabileceğimiz basit yöntemlere hızlıca bir göz atalım.

1. Cep telefonundan e-posta okumayın ve uyarı mesajlarını kapatın

İlk bakışta öyle gibi görünmese de, gün içinde verimliliğimizi düşüren en büyük düşman aslında hep yanı başımızda! İşimde gücümde daha verimli olurum, her yerden çalışabilirim gazıyla binlerce lirayı düşünmeden uğruna harcadığımız o parlak cihazlardan bahsediyorum. Evet, akıllı telefonlar! Eğer biz onları kontrol altına almazsak, biz bir anda farkına varmadan, onlar hayatımızın kontrolünü ele geçiriyor. Bu söylediğimde çok ciddiyim!

Bize düşen çoğu e-posta aslında almamız gereken bir aksiyonu işaret ediyor; okumak, cevap yazmak, bilgi sahibi olmak, v.b… Evde oturup dizi izlerken, otobüs beklerken, takside, arkadaşlarla sohbette, hatta belki konserde elimizde hep cep telefonu var. Önce Facebook ve Twitter’a biraz bakayım derken, kendimizi e-posta uygulamasında buluveriyoruz. Gelen kutumuza düşen onlarca e-postaya cep telefonundan göz atıp, cevaplamayıp, yarın nasıl olsa işe gidince bakarım diye düşünüp, kendimizi erteleme hastalığının yan etkisi olan huzursuzluk semptomunun kollarına atıveriyoruz.

”Beynimiz cevap verilmeyen ve yarım bırakılan her e-postayı zihnimizin köşesine not alıyor ve bu küçük notlar psikolojimizde kaşıntıya sebep oluyor. Üstelik yarın o e-postayı cevaplamak için yine okumamız gerekecek, tamamen zaman israfı!”

Bazı istisnai durumlar haricinde cepten ya da mobil cihazdan e-posta okumayı bırakın. Bunun yanında e-posta uyarı mesajlarını (push notification)’ı da tamamen kapatmanızı öneriyorum. Bir iş ile ilgilenirken durmadan Ayşe Hanım size mesaj gönderdi, Ahmet Bey size toplantı daveti attı gibi ekranda beliren mesajlar konsantrasyonu dağıtır, verimliği düşürür. Bazılarınızın aklında hemen şu soru belirebilir: ‘’Peki, ya önemli ve acil bir konuyla ilgili e-posta gelmişse ve ben bunu kaçırırsam ne olur?’’ Hiçbir şey olmaz! İş dünyasında size e-posta göndermiş birine 24 saat içerisinde geri dönebilirsiniz. Mail gönderen herkesin işi kendine göre acildir ancak, bir iş hem acil hem de önemliyse zaten sizi telefonla ararlar. Son bir yıldır bu şekilde çalışıyorum ve henüz bir sorunla karşılaşmadım.

2. Batching processing (Yığın işleme) ve e-posta için uygun zamanı ayırmak

İnsanoğlu hakkındaki en acımasız gerçeklerden biri de içimizden sadece çok az sayıda kişinin aynı anda birden fazla işi eşit verimlilikle yapabileceğidir. İnsan beyni multi-tasking, aynı anda birden fazla işi yapabilme, niteliğine sahip  değildir. Elbette yürürken konuşabilir, yemek yerken kitap okuyabiliriz ancak, birbirinden bağımsız iki projeyi eş zamanlı düşünüp çalışamayız. Aynı anda iki ya da daha fazla işi yapabildiğini söyleyen insanlar, farklı işlere sık aralıklarla dönerek çalışan kişilerdir. Örneğin; 5 dakika sunum için çalışıp, hemen ardından e-postalarına bakıp, sonra yeniden sunumuna döner v.b..

Bu yaklaşım çoğu insanda ciddi konsantrasyon, emek ve zaman kaybına yol açar ve kişi elindeki hiçbir işi kısa sürede bitiremediğinden, minik zafer duyguları da yaşayamaz, bunalıma eğilimi artar.

İş yerinde verimli olabilmek için benzer nitelikteki işleri biriktirip, gün içerisinde onlara bir zaman ayırıp aradan çıkartmak bu durumda yapılabilecek en mantıklı iştir. Yabancılar bu yönteme Batching processing (yığın işleme) diyor. Örneğin e-posta kontrolü; siz planlama yaparken, ya da toplantıdayken beş dakikada bir mail kontrol etmek yerine. Gün içinde belli saatleri katıksız olarak e-posta okuma ve cevaplama işine ayırırsanız çok daha verimli olur. Ben duruma göre günde dört ya da beş kere e-postalarımı kontrol ediyorum. Sabah saat 11:00, öğlen 13:00, 15:00 ve 17:00. Çoğu zaman sabah ve öğleden sonra kontrol etmem yeterli oluyor. E-postalarımla ilgilenirken başka hiçbir işe bakmıyorum.

3. E-posta klasör yönetimine yalın yaklaşım

Herkesin kendine göre bir e-posta yönetme anlayışı bulunuyor. Kimileri isme göre klasörler oluşturur, kimileri projelere göre klasör oluşturur, bazılarıysa  koşullu otomatik aksiyonlar ayarlar, gelen her postanın türüne göre renkli renkli etiketler uygular v.b.

Ben, verimli olmak adına yalın bir e-posta klasör yönetme anlayışını benimsedim ve herkese de tavsiye ederim. Outlook uygulamamda inbox’ın altında, ToDo, Reference ve Archive adlı üç ana klasör bulunur. Acil ve önemli olan mesajlar inbox’ımda beni bekleyen önemli ve acil işler olarak değerlendiririm ve onları hemen aradan çıkarırım.  ToDo klasörümde ise önemli ancak, acil geri dönüş beklemeyen mesajlar bulunur. Reference klasöründe ise, referans niteliğinde dönemsel olarak önemli olan mesajları bulundururum. Bunun haricinde dönemsel ve önemli projelerim için geçici proje klasörleri oluşturup, proje bittikten sonra Archive klasörüme kaldırırım. Bu yaklaşım bence oldukça etkin çünkü, her proje için ya da kişi için bir klasör açarsam zamanımın büyük çoğunluğu gelen e-postaları klasörler arasında paylaştırmakla ya da etiketlemekle geçer. Zaten Windows’un Outlook’u bile e-postalar arasında detaylı bir arama yapmayı olanaklı kılıyorken, isme göre ya da her minik projeye göre klasörleme ya da etiketleme yapmak zaman kaybından başka bir şey olmuyor.

4. Ekli dosyalar için plug-in kullanın

Büyük ekli dosyalar alıp gönderirken Outlook gibi e-posta uygulamalarının kasılıp kaldığı ya da postayı göndermediği zamanlar çok olur. Bu, riskli ve stresli bir durumdur. Özellikle benim gibi pazarlama departmanında çalışanlar PSD, AI, PDF gibi yüklü dosyaları çok sık alıp gönderdiği için genelde WeTrasnfer gibi ücretsiz uygulamalar ile, ilgili dosyayı sunucuya yükleyip ve linkleyerek alıcıya gönderir. Bu, günün sonunda işe yarar bir yöntem olsa da pek pratik olduğunu söyleyemem.

Ben WeTransfer yerine Dropbox ya da Adobe SendNow uygulamalarını kullanıyorum. Çünkü bu uygulamalar ile gönderilecek dosyanızı herhangi bir yere upload etmek için beklemeniz gerekmiyor. Özellikle Dropbox, Evernote gibi Cloud (Bulut) uygulamalarının hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştırdığı bir gerçek. Başka bir yazımda bu uygulamaları hem iş, hem de kişisel hayatıma nasıl entegre ettiğimi uzun uzun yazacağım.

5. E-postalarda Snippet kullanın, etkinliğinizi artırın

En sevdiğim yöntemlerden birini sona sakladım! Snippet, yazılım dünyasından gelenlerin aşina olduğu bir kavramdır. Kodcular benzer kod öbeklerini yeniden yazmak yerine belirledikleri kod öbeklerine bir sözcük ya da onu çağrıştıracak kısa bir sözcük atarlar. Bu şekilde yüzlerce satır kod yazmak yerine tek bir sözcük öbeği ile o kodu çağırır, gelen kodda gerekli değişiklikleri yapar ve yollarına devam ederler.

Ben aynı mantığı e-posta yazarken de kullanıyorum ve inanın e-postalarıma ayırdığım zamandan ciddi oranda tasarruf ediyorum. Aslında e-postalarda snippet kullanımı kendi başına bir blog yazısı olabilecek kadar uzun, o yüzden bu yazıda fazla detaya girmeyeceğim ve başka bir yazıda daha detaylı anlatacağım.

Snippet tarafında kullanabileceğiniz onlarca ücretsiz yazılım var. Ben Mac için TextExpander uygulamasını kullanıyorum. Windows için Phrase Expander diye bir uygulama da mevcut.

E-postalarınızın içeriklerine şöyle bir baktığınızda her e-postada yer alan standart bazı cümleler olduğunu görebilirsiniz. Örneğin; Merhaba, Teşekkürler, İyi çalışmalar ve e-posta altındaki imzalar gibi… Ben bu cümleleri çağıracak küçük snippet’ler hazırladım. Merhaba yerine ‘;mb’, Teşekkürler yerine ‘;tş’ gibi..

Hatta daha da ileri gittim ve farklı senaryolara göre e-posta şablonları oluşturdum; ajans revizeleri için birkaç tane, toplu e-posta gönderileri için birkaç tane, pazarlama raporlarım için, bayram ve tebrik mailleri için, hatta şirketin logo ve kurumsal tanıtım bülteninin ekte olduğu bir versiyon bile hazırladım. Aşağıda hazırladığım bazı snippest’ların ekran görüntülerine göz atabilirsiniz.

 

e-posta snippet kullanımı -1

 

e-posta snippet kullanımı -2

e-posta snippet kullanımı -3

e-posta snippet kullanımı -4

Snippet’ler e-posta yazarken hayatımı inanılmaz derecede kolaylaştırıyor ve verimliliğimi ciddi oranda arttırıyor. TextExpander ve PhraseExpander gibi Snippet araçları verimliliğinizi ölçmeniz için günlük ve haftalık kullanım raporları da sunuyor. Bu araçları kullanarak zamandan ne kadar tasarruf yaptığınıza inanamayacaksınız!

Faydalı olması dileğiyle,

Hakan Akben

Robotlar şimdi de plaza insanlarının işine göz dikti!

Bizler evde Game of Thrones’un son bölümünü izlerken ya da ayaklı tatil fotoğrafı için doğru açıyı bulmaya çalışırken dünyada robot iş gücü ve nitelikli işçiler arasındaki makas hızla kapanmaya devam ediyor. Fabrikada üretim hattında mavi yakalıların işini yapan robotik kolları görmeye aşinayız. Lakin çalıştığınız plazada teşrik-i mesai yaptığınız bir yönetici asistanı robot çalışan ya da bademcik ameliyatınızı yapmaya niyet etmiş tıpçı bir robot görseniz nasıl hissederdiniz?

Gartner’ın geçtiğimiz ay yayımladığı 2015’in gelişen teknolojiler endeksinde (Hype Cycle for Emerging Technologies, 2015) “otonom araçlar” teknolojisinin hızlı yükselişi yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor. Bu haber kurumlarda insanı taklit eden ve insan emeğini karşılayabilecek teknolojilere kurumlar tarafında önemli bir talep olduğu anlamına da geliyor. Kurumlar fabrikalarda bilişsel yeteneklere ihtiyaç duymayan iş gücünü makinelerle çoktan değiştirmeye başlamıştı. Şimdiyse bilişsel yeteneklerle iş yapan beyaz yakalıların iş tanımınlarının değiştirilmesi planlanıyor. Otonom teknolojiler, biyoakustik algılama, biyoçipler, zihin-bilgisayar arayüzü, makina dili, nöro-iş, kuantum bilişim, akıllı danışmanlar, akıllı robotlar, sanal kişisel asistanlar, sanal gerçeklik ve holografik görüntüleme teknolojileri kurumların bir an önce gelişmesi için sabırsızlandığı teknolojiler tarafında başı çekiyor.

emerging-tech-hc

(Hype Cycle for Emerging Technologies – Gartner, Ağustos 2015)

Google’ın insansız araç testleri, Amazon’un depolarında çalıştırdığı hamal robotları ve dronepaket servisleri derken, AI (Yapay zekâ) tarafındaki akıl almaz gelişmeler sayesinde artık robotlar, MRI çıktılarından tanı koyabiliyor, futbol maçını veya hisse senedi pazar verilerini analiz edip sizin için makale bile yazabiliyor. Önce mavi yakalıları işinden eden robotlar şimdi beyaz yakalıların koltuğuna göz dikmiş durumda. Neyse ki, gelişen teknoloji ve değişen şartlar hiç tanımadığımız yeni iş alanlarına da kapı aralıyor.

Mevzu insan ve robot nesli arasındaki yarış değil

2013 yılında Oxford Üniversitesi’nden iki akademisyen; Carl Frey ve Michael Osborne, gelişen teknolojiyle önümüzdeki 10 ile 20 yıl arasında yok olma riskine giren iş kolları üzerine bir araştırma yapmış. ABD’deki 702 farklı iş kolu üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları çok çarpıcı. Elde edilen verilere göre; mevcuttaki işlerin yüzde 47’si yüksek risk teşkil ederken,yüzde 19’u da gelişen teknolojiye karşı orta düzeyde kaybolma riski taşıyor. Yani mevcut işlerimizin yüzde 66’sı önümüzdeki on yıl içinde tarih olabilir.

Herhangi bir insan iletişimi ya da özel yetenek gerektirmeyen, sürekli tekrar eden, değişim ve sürekli öğrenme gerektirmeyen, insan iletişiminin alt düzeyde olduğu rutin işlerin kolayca robotlar tarafından sahiplenebileceğine dikkat çekilen araştırmada temizlik servislerinden, paketlemeye, üretimden inşaata birçok iş kolunun yavaş yavaş robotların tekeline geçeceğine vurgu yapılmış. Maalesef aynı tehlike, yaratıcılığını kullanmayan, sadece e-posta’ları forwardlayan veya veri girişi yapan beyaz yakalılar için de geçerli.

Biz insanlar otomasyon teknolojileri olmadan tek bir bilgisayar çipi bile üretemeyiz. Robotları işimizi elimizden alacak bir düşman olarak görmek ve onlarla mücadele etmektense onlarla nasıl birlikte çalışabileceğimize odaklanmamız en doğru hareket olacaktır. Çünkü robotlar şu an bile sahip oldukları inanılmaz yeteneklerle birçok konuda bizden öndeler. Endüstrileşme ve otomasyon sadece ömrümüzü uzatmadı, insanın asıl değer yarattığı sanat ve bilim gibi kariyerlerin gelişmesine de kapı aralmış oldu. Robot teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bizler ve onlar arasındaki iş tanımları ilerleyen yıllarda iyice karışacak gibi görünüyor olsa da robotların bizlerin yapmaktan keyif almadığı işlerin yükünü omuzlarımızdan alacağı da bir gerçek. Robotlar bizim sıkıcı ofis işlerimizle uğraşırken bizler de kendimize ve onlara yapılacak yeni işleri keşfetmek için mesai yapacağız.

Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada sen elindekileri paylaşmaya ne kadar hazırsın?

Digitalage Dergisi Haziran – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

300 milyar dolar potansiyeli olan bir pazar; paylaşım ekonomisi

Geçtiğimiz aylarda 19 Mayıs Atatürk’ü anma gençlik ve spor bayramı Salı gününe denk geldiği için Pazartesi gününü de izine katıp uzun bir haftasonu tatili yapayım istedim.

Elimde koskoca 4 gün vardı. Kurumsal çalışanlar bilirler; yoğun iş temposunda haftasonuna bağlanan tatil gibisi yoktur.

yess-rock

Tatili görünce hemen havaya girerim

Schengen vizemin süresi dolduğundan şansımı Amerika’dan yana kullanmak gibi bir çılgınlık yapmak istedim. Skyscanner’dan hemen yarın New York’a giden en ucuz bileti buldum. Italya aktarmalı en ucuz gidiş-dönüş New York biletini 1,000 TL’ye buldum. Amacım sadece bir sırt çantasıyla New York’ta 3 gün geçirmekti. Kalacak yer için AirBnB üzerinden Manhattan’daki en keyifli odalardan birini buldum. Sanırım bu standartlarda bir otel odası için geceliğine 750 dolar gibi bir para ödemem gerekirdi. Oysa benim bulduğum oda 3 gece için sadece 600 dolar idi. New York’ta araba kiralamanın tam bir çılgınlık olacağını bildiğimden, tercihimi bisikletten yana kullanmak istedim. Evde yatan bisikletini benim gibi yabancılara kiralayarak değerlendirmek isteyen insanlar için yapılmış spinlister.com sitesinden günlüğü 20 dolardan müthiş bir bisiklet buldum. Üstelik bisikleti teslim alacağım yer kalcağım evden sadece 2 blok ötedeydi.

splinster

(www.splinster.com) Bisikletini paylaşmak isteyen dünyalıların sanal buluşma mekanı.

Sofraya bir tabakta benim için koyun

Başka kültürlere yaptığım yolculuklarda, eğer bu bir iş seyahati değilse, kesinlikle yerel insanlarla tanışmak, sanki oranın yerlisiymiş gibi şehirde vakit geçirmekten çok keyif alıyorum. San Francisco’ya yaptığım seyahatlerden birinde sırf bu yüzden Couchsurfing ile Golden Gate parkının dibinde harika bir evde kalmıştım. Ev sahibim sonradan bana Couchsurfing’in Küresel Operasyonlar Direktörü olduğunu itiraf etmişti ve silikon vadisi eşrafından bir sürü güzel insanla tanışmama vesile olmuştu. Bu deneyimi hangi para satın alabilir ki! Bu sefer yemeğini paylaşmak isteyen insanların bir araya toplandığı eatwith.com sitesiyle yeni tadlar ve dostluklar keşfedip, NYC’deki çevremi geliştirmeyi planladım.

Profesyonel aşçılar amatör gurmelerle buluşuyor.

(www.eatwith.com) Profesyonel aşçılar amatör gurmelerle buluşuyor.

Seyahatimle ilgili her şeyi en ince detayına kadar düşünsem de kız arkadaşım arıza yapınca evdeki hesap çarşıya uymadı ve tüm bunları bir sonraki uzun haftasonu tatiline ötelemek durumunda kaldım. Tabii sevgiliyi de hesaba katmak suretiyle…

Giriş izni reddedildi

Hatunu hesaba katmayınca seyahat yalan oldu! 🙁

Paylaşım ekonomisi konseptine kısa bir bakış:

Rakamlarla paylaşım ekonomisi 

Paylaşım ekonomisi terimiyle ikibinli yılların ortasında tanıştık. Paylaşım ekonomisini atıl kapasiteye ulaşmış ürün ve hizmetlerin ihtiyaç sahipleriyle bedelli ya da bedelsiz olarak paylaşılmasıyla yeniden ekonomiye kazandırılması olarak özetleyebiliriz. eBay, Craigslist, Uber ve Spotify’ın yanı sıra Kickstarter gibi kitlesel fonlama hizmetlerini de paylaşım ekonomisi uzayının içine alabiliriz. Küresel paylaşım ekonomisinin 15 milyar dolarlık bir pazar olduğu ve 2025 yılına kadar 300 milyar dolarlık bir hacme sahip olacağı ön görülüyor. Virgin Enterprenuer’un raporuna göre İngiltere hükümeti 2013 yılında paylaşım ekonomisiyle 4,6 Milyar pound tasarruf sağlamış. Bir karşılaştırma yapmak isterseniz 2013 yılı verilerine göre Türkiye’nin ekonomisinin toplam değeri 820 milyar dolar’dır. Amerikan ve İngiliz hükümetleri paylaşım ekonomisinin önemine haiz olacaklar ki; şimdiden bu işin vergilendirilmesi ve paylaşıma açılan ürün ve servislerin sigorta ve hukuksal kullanımına yönelik çalışmalara hız vermiş.

Paylaşılan nesnelerin interneti

Paylaşılan nesnelerin interneti

Bilgi teknolojileri, sosyal medya ve güven unsurları paylaşım ekonomisinin arkasındaki itici güçlerin başında geliyor. Dünya nüfusundaki hızlı artış (mevcut popülasyon 7,2 milyar) karbon emisyonundaki artışı ve doğal kaynakların artan bir hızda tükenmesinin önünü açtığı için ileri görüşlü ülkeler ve organizasyonlar paylaşım ekonomisine sarılmış durumda. Trendwatching’in yayımladığı 2015’in yükselen trendleri raporunda yükselişte olan trendlerden birinin ‘paylaşılan nesnelerin interneti’ olduğu hemen dikkat çekiyor. Yağmur yağdığında mobil uygulamanızla şemsiyesini paylaşıma açmış kişileri bulmaktan tutun da, sokakta park halindeki bisikletin kilidini açıp gideceğiniz yere kadar gidip bir başka istasyona kitleyip başkalarının kullanımına açabiliyorsunuz. Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada siz elinizdekileri paylaşmaya ne kadar hazırsınız?