Yöneticinizle iyi geçinmek için tavsiyeler -1

Başarılı bir iş hayatı için öneriler sıralayabilecek müthiş bir kurumsal kariyerim yok. Zaten başarı denen şeyin bize anlatıldığı standart versiyonuna da inanmıyorum. Öte yandan başarılı adamların hikayelerini dinlemekten de çok sıkıldım. Hep aynı şeyler değil mi allahaşkına! “Fikrim vardı, hayata geçirdim, bu kadar sattık, şu kadar büyüdük, çok para kazandık ama fazlasıyla da acılar çektik. İşin hakkını verdik orası ayrı…” Bir kere o hikayelerin çoğu cepteki iki lirayla başlamıyor. Birileri birilerinin elinden tutuyor, paralar kazanılıyor ya da batılıyor. Sonra hikayeleştirilip, paketlenip seminerlerde yeniden satılıyor. Lakin bu müthiş zihinler kendini parlatmakla uğraşırken dünyanın çözüm bekleyen çok daha büyük sorunları oracıkta beklemeye devam ediyor.

Gariptir ki kariyer ve başarı gibi kelimelerin içinde insanı baskı altına alan ve zorlayan çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. “Başarılı mısın, ne kadar başarılısın, başarmalısın, neden başaramadın, kariyerin var mı, müdür müsün, kaçıncı dereceden memursun?” Kariyer ve başarının, absürd referans noktalarıyla sistemin işine geldiği gibi yazıldığı, sopa ve havuç olarak kullanıldığı her çeşidine karşıyım ben.

Nerede o eski insanlar?

Bana kalırsa kanaatkar olabilmek şu günlerdeki en çetin başarı. Biri bana açıklayabilir mi; kim, kime göre ve neye göre daha başarılı veya başarısız! Tek başarı kriterimiz kazandığımız para mı olmalı? Böyle düşündüğümüz için artık kimse zanaatkar olmak istemiyor. Tarım bitti, madencelik tarihimiz facialar ile dolu, etin kilosu da 50 lira olmuş bu arada. Dünyanın insan egosundan daha büyük dertleri yok mu?

Kimim ben?

Bence sen kimsin sorusunun cevabı da 9.Dereceden devlet memuruyum ya da kasabım, müdürüm vs.. olmamalı. Yaptığımız iş her koşulda kişiliğimizin aynası olamaz. Hele Türkiye gibi mesleklerin popülerlik indeksine göre seçildiği ya da seçilemediği bir yerde… Kendimizi kandırmayalım. Şu ana kadar elde ettiğimiz pek az başarının veya kariyerin gerçek kimliğimize faydası oldu. 

Hayal kırıklığına uğrayanlar, endişe eden, korkanlar veya tutkularının esiri olanlar ruhlarını özgür kılamazlar.Konfüçyüs

Kariyeri salladık, peki ya iş?

İnsan kariyer odaklı olmasa bile elindeki işi en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Zaten çalışmak mutluluğun olmazsa olmaz koşuludur. Severek yapılan iş, insanı sıkılmaktan, kötü alışkanlıklardan ve açlıktan korur.

Kurumsal insanlar olarak çok değerli hayatlarımızın büyük bir bölümünü iş yerinde geçiriyoruz. Ortalama bir Türk beyaz yakalı işçi suni olarak iklimlendirilmiş yaşam alanı olan ofisinde, haftaiçi her gün sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar mesai yapar ve hayatta kalması için gerekli olan maaş gününü bekleyerek  yıllarını geçirir. Bu süre zarfında gün boyu bir sürü şakalar, eğlenceler, hayal kırıklıları ve sıkıntılara göğüs gererek, aldığı eğitim ve sosyal çevresinin beklentilerine karşı kendini ispat edip, tüneldeki ışığı görmek ve özgürlüğüne kavuşmak için çabalar durur.

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke...

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke…

Mutluğunun sırrı müdüründe saklı

Kurumsal hayata dair bir kariyer hedefiniz olsun  ya da olmasın başınız ağrımadan keyifle üretmek ve çalışmanın en önemli şartlardan biri müdürünüzle iyi geçiniyor olmaktır. Siz müdürünüzün halinden anlarsanız, o da sizi anlayacaktır ve işinizi rahat bir şekilde yerine getirmeniz için elinden geleni yapacaktır. Sonuçta sizin başarınız müdürünüzün de başarısıdır. Akıllı yöneticiler bunu çok iyi bilir ve çalışanının mutlulukla ürettiği faydadan sonuna kadar faydalanmak ister.

Pekiyi, kurumsal dünyada yöneticinizle iyi geçinmek için nelere dikkat etmelisiniz. Konuyu daha fazla uzatmadan kendimce  önemli olduğunu düşündüğüm 5 maddeyi paylaşıyorum:

1. Saygı görmek için önce sen saygı göster

2. Ne söylediğine değil, nasıl söylediğine dikkat et

3. Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış

4. Halden anla; unutma müdürün de bir müdürü var

5. Egoları büyük olan yönetilmeye mahkumdur

 

 

 

Düğmesiz internet dönemi web’i nasıl değiştirecek?

Digitalage Dergisi Şubat – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Gerek insanoğlunun hiç bitmeyen ihtiyaçlarından, gerekse dijital ekonominin yeni gelir kaynağı arayışlarından teknoloji yeni formlar ve uygulamalarla hayatımızdaki yerini sağlamlaştırmaya devam ediyor.

2014 yılının parlayan başlıklarından biri hiç şüphesiz nesnelerin interneti ve M2M idi. Bu kavramları önümüzdeki yılda da sıkça duymaya devam edeceğiz. Nesnelerin interneti kısaca, görünmez bir şekilde internet üzerinden birbiriyle iletişim kuran akıllı objeler dünyası olarak tanımlanabilir. Bu kavramın genellikle M2M (Machine to Machine) ile karıştırıldığına şahit oluyorum. Yeri gelmişken aradaki minik farkı da hemen ifade edeyim: Nesnelerin interneti konseptinde akıllı nesneler internet üzerinden birbiryle iletişim kurarken, M2M tarafındaysa herhangi bir internet bağlantısı olmaksızın iki nesne birbiriyle Bluetooth, Wi-Fi ya da herhangi başka bir iletişim protokolü üzerinden konuşuyor. Bluetooth ile cep telefonuna bağlanan akıllı saatleri M2M konseptine örnek gösterebiliriz. Nesnelerin interneti tarafındaysa, buzdolabınızdaki yiyecekler azaldığında internete bağlanarak size e-posta gönderen dolap çekmecesini örnek verebiliriz.

2020’de 26 milyar nesne internete bağlanacak

İnterneti oluşturan birinci nesil cihazlar hiç şüphesiz masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar idi. İkinci nesil cihazlar ise elbette akıllı telefonlar. Devam eden süreçte saat, gözlük, ev eşyaları, kıyafet ve hatta vücuda yapılan dövmeler de bu ekosisteme dâhil olmaya başladı. Gartner’ın yaptığı araştırmalar 2020 yılına kadar yaklaşık 26 milyar ürünün bir şekilde internete bağlı olacağını gözler önüne seriyor.

Yeni ürünler yeni deneyimler demek

İnternetin farklı formlarını akıllı telefonlar ve cep telefonu uygulamalarıyla deneyimledik. Koskoca bilgisayar ekranlarından minicik telefon ekranlarına yaptığımız yolculukta, internet site ve hizmetlerini mini cep telefonu uygulamalarına ve tarayıcılarına uyarladık. Şimdiyse internete bağlanan çoğu nesnenin üstünde ekran ya da bir düğme bile yok. Grafik arayüzler ile sunulan kullanıcı deneyimlerinin yerini lokasyon bazlı, duygusal ve anlık hayatın içinden aksiyonlarla tetiklenen doğal, biyolojik ve çok çeşitli görünmez düğmeler var.

Örneğin, kanınızdaki insülin direncini düzenli ölçen ve kritik noktaya gelmeden önce size kurye ile ile bulunduğunuz yere ilacınızı gönderen akıllı dövme. İşte, buradaki buton kanınızdaki insülin direnciniz. Ya da ecza dolabınızda ilacınız bittiğinde internetten sipariş veren akıllı raf, satın almayı istediğiniz kitap indirime girdiğinde Amazon’dan sipariş veren akıllı kütüphane v.b. örnekler çoğaltılabilir.

Kazanan yine deneyim ekonomisi olacak

Bundan birkaç yıl önce okuduğum, Google’ın üst düzey yöneticilerinden biriyle yapılan, röportajda aklıma kazınmış bir cümle var; “Siz daha arama ekranında ‘ara’ butonuna basmadan istediğiniz sonuçları karşınıza getirecek bir teknoloji üzerinde çalışıyoruz”. Söylenen oldu, çoğumuz farkında olmasak bile Google’ın Now hizmeti kusursuz ve görünmez bir şekilde hayatımıza nüfuz etti. Bu servis gönderdiğimiz e-posta içeriklerinden, bulunduğumuz lokasyonlarda geçirdiğimiz zamanlar ve internet aramalarından elde edilen verileri harmanlayıp, davranışlarımızı analiz ediyor ve bizden birkaç adım önce istenenleri karşımıza çıkartıyor. İşte yeni, butonsuz internetin en basit ve yaygın örneği.

Nesnelerin interneti de hiç şüphesiz gelişen deneyim ekonomisine yeni milyonerler kazandıracak. Daha sonra dev firmalar, koca bütçelerle pazarı satın alıp, suyunu sıkacak ve bir bakmışız, nesnelerin interneti gitmiş, yepyeni bir kavram daha çıkmış. Bu alanda güzel çalışmalar yapan birkaç Türk girişimi de var. Umarım başarıya ulaşır ve gelecek nesillerin girişim tohumlarına bereketli topraklar olurlar.

2015 yılına damgasını vuracak teknolojik trendler

Dijital ve analog yaşamların daha da bütünleştiği önemli bir yıla hepbirlikte ‘merhaba’ diyoruz.

Digitalage Dergisi Ocak – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Teknoloji ve pazarlama dünyasında birçok yeniliğe şahit olduğumuz heyecan verici bir yılı daha geride bırakıyoruz. Teknolojik evrimimiz artan bir hızda ilerlemeye devam ederken, dijital ve analog dünyaların da büyük bir hızla birbirine yaklaştığını görüyoruz.

Küresel araştırma şirketi Gartner, Ekim ayında Orlando’da ITxpo bünyesinde düzenlediği sempozyumda 2015 yılında stratejik öneme sahip olacak gelişen teknolojiler hakkında bir rapor yayınladı. Raporda 2015 yılındaki teknolojik trendler üç ana başlık altında toplanmış; bütünleşen gerçek ve sanal dünyalar, ortam bağımsız zekanın gelişi ve dijital iş dönüşümünde teknoloji etkisi. Gelin 2015’te başı çekecek birkaç trende birlikte göz atalım.

Gartner’ın 2014’te yayınladığı teknoloji HypeCycle modeli şöyle bir şey. Kara kaplı defterime bu konuyla ilgili de bir blog yazısı yazmayı not ediyorum! 🙂

Gartner Technology Hypecycle Modeli

Gartner Technology Hypecycle Modeli – 2014

Giyilebilir teknolojiler ve nesnelerin interneti

Akıllı telefon pazarındaki büyük gelişmeler ve edinilen tecrübeler yeni akıllı cihaz segmentlerinin doğuşuna ön ayak oluyor. Araştırmalar saat ve gözlükle başlayan trendin, akıllı kontak lens ve kıyafetlere kadar sıçrayacağı yönünde. Samsung, Google ve Apple gibi teknoloji devlerinin giyilebilir teknolojiler pazarına yönelmesi bu alanda bizleri bekleyen çarpıcı yeniliklerin habercisi gibi.

Nesnelerin interneti tarafına baktığımızdaysa, her yerden akan sayısal verilerin doğru servislerle kombinlemesiyle her şeyin dijitalleştirilmesi trendinin beraberinde dört temel kullanım modelini getireceği söyleniyor; “yönet, paraya dönüştür, işlet ve genişlet”. Bu dört model sadece internet dünyasında değil, finansal servislerden, hastane ve eğitim sektörüne kadar aklınıza gelebilecek her türlü endüstrinin dijital otomasyonunu bir üst seviyeye taşınması anlamına geliyor.

3 Boyutlu yazılıcılar

Gartner’ın raporuna göre 3 boyutlu yazıcılar tarafındaki ucuz alternatiflerin artmasıyla bu segmentte önümüzdeki iki yıl boyunca pazarda her yıl yüzyüde oranında bir büyümeyle karşılaşacağız. 3 Boyutlu yazıcılar ile Maker kültürünün tabana daha da çok yayılacağı ve bireysel endüstrileşmenin kurumsal yapılara yön vereceği bir gerçek. Fikirlerin yeni petrol olarak nitelendirildiği bir çağda, doğru fikirler doğru enstrümanlarla buluştuğunda devrimsel nitelikte gelişmelerin olacağı kaçınılmaz. Umarım devrimlerle evrime çıkılan u yolculukta sıkıntı olmaz.

Büyük veri ve Analytics

İnsanoğlu günde iki buçuk kentrilyon baytlık veri üretiyor. Doğru sorular sorup, arzu edilen cevaplara erişilmediği müddetçe toplanan büyük verinin hiçbir anlamı yok. Ucu bucağı olmayan bu veriyi anlamlaştırmak ve yönetebilmek için analytics tarafındaki çalışmalar altın değerinde. Nesnelerin interneti, sosyal medya, giyilebilir cihazlar derken bu platform ve cihazlardan üretilen verilerin analiz edilebilmesi için tüm bu platform ve cihazların içinde görünmez analytics araçlarının olması gündemde. Kullandığımız her akıllı cihaz ve platform üzerinde ürettiğimiz verilerin arka planda cihazların içinde gömülü olarak çalışan analiz araçları tarafından yorumlanıp daha sonra merkeze iletilmesi yaklaşımı, hayata dokunan her minik uygulamanın artık birer veri cambazı olması gerektiğini düşündürüyor.

Bulut Bilişim

Bulut ve mobil bilişim dünyalarının birbirine yakınsaması önümüzdeki yıl da devam edecek. Mobil genişbant internetin ucuzlaması ve gelişmesiyle buluta bağlı cihazlar ve servisler tarafında da bazı değişikliklerin olacağı düşünülüyor. Bulut bilişimin gelişmesiyle cebimizdeki cihazların işlemci ve depolama kapasitelerinin önemi de her geçen gün daha da azalacak gibi… Cihazların kaldırmayacağı karmaşıklıktaki işlemler, çeşitli bulut servisleri üzerinden birbirine bağlı daha güçlü cihazlar tarafından işleme alınıp, çözümlenip cihazınıza gönderilecek. Bulut bilişim servisleri ile birbirine bağlı farklı formattaki cihazlar sayesinde oyun, televizyon ve eğlence endüstrilerinde de yeni deneyimler bizleri bekliyor olacak.

Gartner’ın geliştirdiği Technology Hype Cycle model analiz raporlarına da göz atmanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu modellere bakarak teknoloji ve dijital pazarlama dünyasında  yeni doğan, gelişen ve pazarda platoya ulaşmış trendler hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl olması dileğiyle.

 

Singularity teknolojik kıyamet mi, yoksa insanlık için yeni bir başlangıç mı?

Digitalage dergisi Aralık 2014 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Teknoloji insanın ayrılmaz bir parçası, organik düşüncelerinin sentetik birer meyvesi ve insanın kendi kadar gerçek. Ne var ki, teknoloji ve bilim dünyasındaki gelişmeler, uygarlığın gelişimiyle paralel hızda ilerlemiyor. Uygarlık teknoloji ile gelişiyor ancak, teknoloji toplumsal bilinçten çok daha hızlı ilerliyor. Bundan elli yıl önce Ay’a insan gönderen süper bilgisayarlardan çok daha güçlü cihazlar artık hepimizin cebinde. Lakin bizler bu gücün sorumluluğunun ne kadar bilincindeyiz, tartışılır.

Teknoloji, bilinen insanlık tarihi kadar eski. Paleotik çağa ait bulgular, bilimsel çalışmaların bundan 2 milyon yıl önce, Afrika’da yaşayan atalarımız tarafından kullanıldığını doğrular nitelikte. Elbette o dönemler cep telefonu ya da internet yoktu. İnsan, teknolojiyi doğaya karşı verdiği yaşam mücadelesinde, hayatta kalmak için bir araç olarak kullanıyordu.

Singularity; uzay çağının ötesi

Bilim felsefecileri ve fütüristler bilim dünyasındaki inanılmaz gelişmelerin uygarlığımızı yepyeni, eşsiz ve garip bir çağa doğru sürüklediğini düşünüyor. Bin yıldan daha az sürede dünyada yepyeni ve çok farklı bir dönemin başlayacağına dair tartışmalar yükselirken, bazıları buna “Singularity” diyor.

‘Singularity’ tuhaflık, eşsizlik ve görülmemişlik anlamları taşıyan bir kavram; bir başka deyişle ‘gariplik’ çağı. Uygarlığın ön alınmaz bir biçimde değiştiği, sahip olunan teknoloji ve kuralların tarihteki herhangi bir dönemle karşılaştırılamayacak kadar değişik olacağı yepyeni bir dönem. Çoğu düşünür, Singularity’nin teknolojik ve bilimsel değişikliklerin akıl almaz hızda hayatımıza girmesiyle, kaotik bir biçimde başlayacağını öne sürüyor. Bilim düşünürleri ‘gariplik’ çağını toplumsal normlardan ekonomiye, devlet kültüründen aile yaşamına, hatta insan vücuduna kadar uygarlığı oluşturan her parçanın yeniden kodlanacağı çılgın bir dönem olarak tanımlıyor.

Gariplik çağını tetikleyecek bilimsel gelişmeler

Çoğu bilim adamı ve düşünür singularity dönemini tetikleyecek teknolojilerin başında yapay zekânın geldiğini belirtiyor. Yeni akıllı bir yaşam formunun insanın kendine olan bakış açısını tamamen değiştireceği ve kendi türünü daha iyi anlamasına da fayda sağlayacağı düşünülüyor. Yapay zekanın bir başka önemi de daha önce hiç olmadığı kadar hızlı yeni teknolojiler geliştirmemize olanak sağlayacak olması.

Gariplik çağına kapı aralayacağı düşünülen bir başka teknoloji ise kendi kendine çoğalabilen moleküler makineler. Bunlara “otonom nanobotlar” da deniyor. Eğer atomik seviyede maddeleri manipüle edebilecek nano makineler inşa edilebilirse, dünyamızı oluşturan en küçük parçalara kadar kontrol edebileceğimiz iddia ediliyor.

Sentetik biyoloji ve genetik bilimindeki ilerlemeler ise gariplik çağını tetikleyecek bilimsel gelişmelerin başında geliyor. İnsanın kendi DNA’sını kontrol edebilmesi, bizleri yaşlandıran etkileri minimuma indirmemizi sağlayacak ve bu dönemin insanları yüzlerce yıl yaşayabilecek. Genetik bilimi üzerindeki kontrolün artmasıyla yeni sentetik yaşam formlarını da aramıza katıyor olacak.

İnsanoğlunun teknoloji ile olan organik bağının temelinde yatan hayatta kalma dürtüsünün ‘singularity’ dönemindeki yansıması tam olarak bilinmese de, önemli bir gerçek de İngiliz yazar Samuel Butler’ın 1863′te yazdığı ‘Darwin among the machines’ kitabında ifade edilmiş: “Mekanik bilincin gelişimi karşısında yapabileceğimiz hiçbir şey yok, şimdi bile makineler bir yumuşakçalardan daha çok bilince sahip.”

Satışları artırmak için 3 Temel Growth Hacking Stratejisi

Growth Hacking, online iş dünyasında büyüyen bir trend. Online’da gelirinizi artırmak için işinize yarayabilecek 3 temel Growth Hacking Stratejisine bir göz atın. 

Growth Hacking teknikleri

Growth Hacking meselesi şu günlerde çok popüler. Ne işe yarar, dijital pazarlamadan farkı nedir, acaba girişimlerin can simidi olabilir mi, vb. gibi… zihinlerde bir sürü soru var. İçinde “hacking” olan her terimin dayanılmaz çekiciliğini de eklersek, Growth Hacking’in önümüzdeki yıl dijital camiada dillere pelesenk bir terim olacağı ve tıpkı bir dönem sosyal medya uzmanında olduğu gibi memleketimizde yüzlerce “Growth Hacker” türeyeceği kesin. Bu yüzden işletme sahiplerinin ve girişimcilerin gözlerini dört açmasında ve bu trendler hakkında bilgi sahibi olmasında yarar var.

Girişimler, kısa sürede müşteri edinebilme becerileri sayesinde hayatta kalır ya da yok olur. Ürününüzün eli yüzü istediğiniz kadar düzgün olsun; pazardaki arz talep dengesini tutturamaz ve satış yapamazsanız dükkanı kapatırsınız. Çoğu girişim, büyük kaynak sıkıntıları ve nefes tutma egzersizleriyle hayata tutunma çabasındayken; milyonlarca dolarlık pazarlama bütçeleriyle iletişim kirliliği yaratan dev kurumların gürültüsünden sıyrılıp, müşterilere sesinizi duyurmak gerçekten zor zanaat.

Neyse ki, dijital deneyimler çok hızlı şekilde yayılıyor ve dev bütçeli firmaların çoğu,  dijital kanalları yine aynı geleneksel bakış açılarıyla kontrol etme çabası içinde. Haliyle bu durum doğru dijital stratejiler belirleyip, uygulayabilen girişimlerin kısa zamanda büyümesine ve fark yaratmasına yardımcı oluyor. Bu yazımda Growth Hacking’in ne olduğundan ziyade, Growth Hacking’in 3 temel stratejisine değineceğim. Yine de “Growth Hacking nedir, Growth Hacker kimdir” diye merak edip, bilgilerini tazelemek isteyenler şu yazıma bir göz atabilir.

Her şey satışları artırmak ve sürdürülebilir büyüme için

Bir Growth Hacker’ın dijital girişimlerde büyümeyi tetikleyen üç temel stratejisi vardır. Bu stratejiler, doğru kaynak kullanımıyla girişimin sürdürülebilir büyümesine hizmet eder. Büyüme dediğimiz hadise, sunduğunuz hizmeti satın alan kullanıcı sayısının, ölçeklenebilir şekilde, kısa sürede artırılması ve devamlılığının sağlanmasıyla mümkün olur. Tabii ki bu deneyim, zaman ve para isteyen bir süreçtir.

Gelin şimdi Growth Hacking’in temel stratejilerine hep birlikte kısaca bir göz atalım.

Growth Hacking’in #1’nci temel stratejisi: Bedava trafiği artırmak [Tweet]

Dijital dünyada her şey sitenize yapılan ziyaretle başlar. Çok paranız varsa, parası olan çoğu büyük firmanın yaptığı gibi; dijital reklamlara hatırı sayılır bir bütçe gömersiniz, büyük kitleler reklamlarınıza tıklar ve sitenize gelir. Lakin bu yöntem ile trafik yaratmak sürdürülebilir olmamakla birlikte, ciddi anlamda maliyetlidir. Maalesef, çoğu girişim kaynak sıkıntısı yaşadığından trafik için yaratıcı ve sürdürülebilir çözümler bulmak zorundadır. Bu stratejiye hizmet eden işe yarar birçok popüler taktik var. Önde gelen taktikler elbette SEO (Arama motoru optimizasyonu), Sosyal medya trafiği, E-mail pazarlaması ve diğer ilgili popüler ürünlerle yapılabilecek olan API (Application Programming Interface) entegrasyonları olarak karşımıza çıkıyor.

Growth Hacking’in #2’nci temel stratejisi: Gelen trafiği paraya dönüştürmek (CRO – Conversion Rate Optimization)  [Tweet]

Sitenize trafiği çektiniz, her gün binlerce kullanıcı geliyor ama kimse ürününüzü satın almıyor ya da sisteminize üye olmuyor olabilir. Bu durumda sitenizin içeriklerini ve gelen kullanıcıların sitenizdeki davranışlarını analiz etmek gerekir. Burada Google Analytics’ten tutun Kissmetrics ve Crazy Egg’e kadar bir dizi farklı analiz aracını kullanarak kullanıcı ve içerik analizleri yapılır. Belirlediğiniz KPI’lara göre ki bu KPI’lar; sitenize gelen ziyaretçilerin e-postasını almak, ürününüz hakkında yorum yapması ya da sosyal medyada paylaşmasından tutunda ürününüzü satın almaya kadar çok çeşitli olabilir. Verilen bu görevleri yerine getiren ziyaretçi convert edilmiş (yani dönüştürülmüş) olarak kabul edilir. Dönüşüm oranını artırmak için ziyaretçiler için içeriğin ve site içindeki deneyimin yeniden tasarlanması gerekebilir. Conversion rate optimization’ı doğru şekilde yapabilmek için sitenizdeki yorumları tek tek incelemeli, arkadaşlarınızdan ya da ziyaretçilerinizden site ile ilgili geri bildirim almalısınız. Growth Hacking terimini literatüre kazandıran Sean Ellis’in Qualaroo insights eklentisine bir göz atmanızda fayda var. Bu eklenti, sitenize gelen ziyaretçilere canlı anket yapıyor ve sitede ne tür içerikler görmek istediğinize deyin, sunduğunuz ürün veya servisin en beğendikleri ya da beğenmedikleri özelliklere kadar farklı sorular sorarak kullanıcıdan anlık geri bildirim topluyor. Bu geri bildirimler sitede dönüşüm oranını artırmak için uygulayacağınız taktiklere yön veriyor.

Growth Hacking’in #3’üncü temel stratejisi: Sürdürülebilir olmak [Tweet]

Sürdürülebilir olmayan hiçbir iş modeli başarılı olamaz. Yukarıda değindiğimiz stratejileri çeşitli taktiklerle desteklemek gerekir. Lakin,  taktiklerin dijital dünyada çok dönemsel ve anlık olacağını da unutmamak gerek. Growth Hacking ile sürdürülebilir büyümeyi yakalayabilmek için birçok taktiği seri şekilde deneyip, ölçümleyip, işinize en çok etki edeni bulup, durmadan iterasyonlar yapıp doğru sonuçları alana kadar çalışmanız gerekir.

Growth Hacking’i geleneksel pazarlama yöntemlerinden ayıran en büyük fark; iç görülere göre karar vermektense durmadan ölçümleme yapıp, yeni taktikler geliştirmektir.

Siz Growth Hacking meselesi ve yukarıdaki stratejilerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Aşağıda yorumlarınızı bekliyorum 🙂

Komplo teorisi: İnternet Neoteric icadı mı?

Theodore Sturgeon’un 1941 yılında yayınladığı ‘Microcosmic God‘ adlı kısa romanını bilir misiniz? Kitap, James Kidder isimli çılgın bilimadamının gizlice yarattığı 10 cm’lik ‘Neoteric’ isimli laboratuvar ırkının maceralarını konu alıyor. Neoteric’ler hızlı metabolizmaları ve gelişen zekalarıyla, haftada bir nesil atlıyor ve bir yıldan kısa bir sürede insanoğluna eşdeğer bir toplum haline geliyor.

Durun daha bitmedi! Çılgın bilim adamı, Neoteric’leri kendi aralarında gruplara ayırarak onların davranışlarını inceliyor, kendi aralarında yarıştırıyor ve onlara çeşitli engeller çıkartarak zorlukların üstesinden nasıl geldiklerini inceliyor. Neoteric’ler sözde tanrının yarattığı yapay zorlukları geliştirdikleri Neoteric teknolojileriyle her seferinde aşıp çözüme ulaşıyorlar. Neoteric’lerin yaratılan her yapay problemi yeni bir teknolojiyi keşfederek aştıklarını gören ‘Sözde Tanrı’, bu teknolojilerden gerçek dünyada ticari başarılar elde etmekten de geri durmuyor. Günün sonunda Neoteric bilimi ve toplumsal zekası öyle bir seviyeye geliyor ki ne onları yaratan ‘Sözde tanrı’ ne de insan ırkı bu toplumun gelişimine ön alamıyor.

Türk insanı şu günlerde Neoteric kafasında…

Daha düne kadar akıllı telefonlarımızdan e-posta bile bakamazken bugün VPN ve DNS ayarlarını değiştirerek yasaklı sitelere bile girer olduk. Bilgiye erişimde önümüze çıkan tüm engelleri, eş dost akrabadan öğrendiğimiz yöntemlerle bertaraf ediyor ve bir Hacker edasıyla dost muhabbetlerinde caka satıyoruz.

Hulusi abi şimdi google dükkanına giriyorsun; bilmemne yazılımını indiriyosun, gerisine karışımıyorsun… konu bende…

microcosmic god bookİnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan iletişimden doğan internet ve sosyal medya teknolojileri tabir-i caizse aba altından sopa gösterilerek engellenemez, kontrol altına alınamaz ya da kurumsal/devlet güdümünde topyekün yeniden tasarlanıp, yapılandırılamaz (bakınız; barbra streisand sendromu).  insanlar yine bir şekilde ne yapar ne eder, istediği içeriğe ulaşmanın bir yolunu bulur. Zaten bugün kullandığımız çoğu teknoloji, gündelik sıkıntılara çözüm ararken keşfedilmiştir. Bugün binlerce lira verdiğimiz tüm o janjanlı telefonlarda kullanılan çoğu yazılım ve teknoloji bundan yıllar önce “Black Hat” teknolojileri olarak, Hacker tayfalar tarafından keşfedilmişti ve ücretsiz olarak kullanılıyordu. Teknoloji şirketleri bu tür underground pazarlarda işe yarar teknolojileri araştırıp, lisanslıyor ve paketleyerek önümüze atıveriyor. Tıpkı Theodore Sturgeon’un kitabındaki çılgın bilim adamı gibi “Sözde Tanrı”lar, küçük dünyalarında ne kadar zorluk çıkartırsa çıkartsın, her bir zorluk bir sonraki müthiş teknolojinin evrimine hız katıyor olacak. Kim bilir belki bu ‘neoteric’ kafası sayesinde dünyaya hizmet edecek büyük teknolojilere de ev sahipliği yapmaya başlarız…

Teknolojinin buyur ettiği toplumsal travmaya büyük veri tokadı

Büyük veri meseli hayatımızın içine öyle bir girdi ki, artık büyük biraderler bizi izlemenin ötesinde bir sonraki adımımızı tahmin ediyor, hatta ne yöne adım atacağımıza bile karar veriyor.

Toplantı odasında soğuk bir sessizlik hakimdi… ‘’Şöyle güzel bir dizi film yapsak içinde çokça politika ve entrika olsa, başrollerinde de Alec Baldwin ya da Kevin Spacey’i oynatsak; kalıbımı basarım ki Başkan Obama’yı bile takipçisi yapar, üstüne küresel izlenme rekorları kırar ve deli gibi para kazanırız,’’ dedi, şirketin üst düzey yöneticilerinden biri. CEO yöneticisine döndü ve sordu; ‘’Yapma yahu, nerden çıktı şimdi?’’ Yönetici hemen cevabı yapıştırdı; ‘’Efendim bunu ben değil, müşterilerimiz söylüyor!’’

Netflix bir Türk şirketi olsaydı ‘’House of Cards’’ dizisinin doğduğu toplantıda üç aşağı beş yukarı böyle bir diyalog olurdu herhalde… Netflix’in 44 milyon kullanıcısından toplamış olduğu yığın verileri (büyük veri) işleyerek ‘’House of Cards’’ için  sihirli bir reçete oluşturduğu büyük bir gerçek. Peki ürün tasarımından politik söylemlere, eğlenceden eğitime kadar bize ışık tutan büyük veri hikayesi toplumsal travmalara cevap olabilir mi?

Büyük veri meselesini hepimiz az çok biliyoruz. İnsanoğlu dünyada her gün iki buçuk kentrilyon (Onsekiz sıfırlı bir sayı.) baytlık veri üretiyor. Bu veriler sosyal medya hesaplarımızdan tutun da, cep telefonu GPS sinyalleri ve kredi kartı ile gerçekleştirdiğimiz alış verişlere değin her ortamda bir şekilde istemli ya da istem dışı üretimine katkıda bulunduğumuz bilgi yığınları olarak karşımızda  duruyor.

[Tweet “İnsanoğlu dünyada her gün iki buçuk kentrilyon baytlık veri üretiyor. “]

Dinlemeyi bilmek ve büyük veriyi kullanmak

İletişimde en zor ama en faydalı aksiyon dinlemektir. Gerçek şu ki çoğumuz diyalog halindeyken dinleme sürecini karşımızdakini anlamaya çalışarak değil de, bir sonraki cümlemizi düşünmekle geçiririz. Durmadan konuşuruz, söz keseriz, geriliriz, hatta kavga falan ederiz. Oysaki dinlemek düşünsel bir faaliyettir; karşımızdaki konuşurken, söylenenleri zihin süzgecinden geçirip, geçmiş deneyim ve bilgilerimizle karşılaştırıp, anlatılmak isteneni zihinde somutlaştırmamız gerekir. Bireysele indirgenmiş bu diyalogların ölçeğini firmalar bazına çektiğinizde aynı sıkıntıları görebilirsiniz… Çoğu firma ürün ve kampanyalarını olabilecek en yüksek sesle suratımıza haykırmak için milyonlarca dolar para harcıyor; billboardlar, reklamlar ve ardı arkası kesilmeyen sinir bozucu tele satış aktiviteleri… Veri üretmekte pek sıkıntı yok, en nihayetinde herkes konuşuyor, konuştukça veri küpü doluyor lakin, elde edilen verilerden doğru anlamlar çıkartıp, işe yarar bir yol haritası elde edebilmek büyük mesele… Bu ihtiyaca cevap olabilmek için dünya artan bir trendle veri madencisi üretiyor.

Büyük veriyle gelen yeni nesil politika ve eğlence anlayışı

Politikacıların kitleleri peşlerinden sürükleyebilmek adına mevcut pazarlama ve iletişim kanallarını köküne kadar kullanarak çeşitli algı yönetimi çalışmaları yaptığı bilinen bir gerçek. Büyük veriyi kitleleri dinlemek ve politik algı yönetimi stratejilerinin oluşturulmasındaki en iyi örneğini 2012 yılındaki ABD başkanlık seçimlerinden hatırlıyoruz. Amerikan Başkanı Obama’ya ‘’Büyük veri başkanı’’ ünvanı veren bu çalışmalar bugün hala politikada büyük veri kullanımında referans niteliği taşıyor.

Sorgulamaksızın hayatımıza buyur ettiğimiz teknolojiler yüzünden, toplumda yepyeni travmalar oluşmaya başladı. Teknoloji, hayatı o kadar hızlandırdı ki; biyolojik saat, dış dünyaya ayak uyduramadığından ve dijital ayak izimizin sonsuz büyüklüğü nedeniyle bunalıma eğilimli ve diken üstünde yaşayıveriyoruz hayatı… Aslında burada sorun teknolojinin kendisi de değil; insanoğlunun onu gerçekten anlamak için çaba sarf etmemesinden kaynaklı. Büyük verinin potansiyeline baktığımızda toplumsal dönüşümler ve travmaların gidişatına bile yön verebilecek bir güç olduğu aşikar. Dua edelim de bu, kötü niyetli ellerde sosyolojik bir silaha dönüşmesin, yoksa etkisi atom bombasından büyük olur.

House of Cards dizisini bilmeyenleriniz aşağıdaki tanıtım videosuna göz atabilir. Özellikle politika ve kurumsal hayata ilgisi olanların göz atmasını ısrarla tavsiye ederim.

Eğer bu yazı hoşunuza gittiyse veriye dayalı dijital pazarlamacıları (Growth Hacker) anlattığım şu yazıma da göz atmanızı tavsiye ederim. “Pazarlama dünyasının yeni yıldızları; Growth Hacker’lar hakkında merak edilen gerçekler

[otw_shortcode_info_box border_style=”bordered” background_color_class=”otw-orange”]Not: Bu yazı Digital Age Dergisi’nin Haziran, 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.[/otw_shortcode_info_box]

 

Etkili insanların 7 alışkanlığı; yeni hayata yeni ilkelerle başlayın

Hayatımın kontrolünün avuçlarımın arasından kayıp gittiğini hissettiğim anlar gözümün önüne geliyor… Herkes gibi kendimi yetersiz, işe yaramaz, mutsuz hatta zavallı gibi hissettiğim dönemlerden bahsediyorum… Özellikle okul ve profesyonel hayatımın ilk yıllarında mutluluk ve mutsuzluk duygusu birbirine yapışmış, her gün bana duygusal ve zihinsel işkence yapardı. O dönemlerde içimden bir ses, bu günlerin hayatımın sadece demo versiyonu olduğunu, her şeyin yavaş ve sakin bir şekilde rayına oturacağını söylerdi. Nitekim doğru da oldu! Lakin hayatın demo versiyonundan gerçek sürümüne geçiş sürecine karşı hazırlıklar yapılmalıydı. Bu işe paradigmalardan, yani sahip olduğum değerler dizimin yeniden kodlanmasıyla başlanabilirdi.

Paradigmaların yeniden yapılandırılması

Aile, iş, para, ilişkiler gibi dış etmenler bizleri zorladığında eğer sahip olduğumuz içsel değerler tam oturmamışsa, psikolojimiz zayıflamaya başlar ve hayatla ilgili sorgulama ve yeni arayışlar zirve yapar; geceleri uyuyamaz, sabahları geç ya da uykusuz kalkar, etrafımıza saçtığımız negatif enerji ile dostlarımızın duygularını bir vampir gibi sömürmeye başlarız. Bunalımımız bir çığ gibi büyürken, geçmişle bitmeyen hesaplaşmalar, pişmanlıklar ve kızgınlıklar yakamızı bırakmaz.  Zihin rahat durmaz, spekülasyonu çok sever, en sevdiği şey ise zamanda ileri ve geri yolculuk yapmaktır. Maalesef bu zaman yolculuğu zihni ve bedeni çok yorar. Bir çıkış yolu ararız, ertesi gün ya da önümüzdeki Pazartesi, yeni hayatımıza merhaba demek için planlar yapmaya başlar, bu konuda büyük beklentiler içine gireriz. Dönüşümümüzün bir anda, kesin ve net bir şekilde gerçekleşmesini bekleriz, fakat gerçek şu ki; dönüşüm hiçbir zaman bir anda olmaz çünkü, değişimin kesin ve net olmasını istiyorsak işe kemikleşmiş yanlış değer dizimizin yeniden yapılandırılmasıyla, yani paradigmalarımız ile başlamamız gerekir. Dini kitaplar, kişisel gelişim metinleri, yaşam koçları bu konuda sadece birer yol göstericidir. Bu kaynakları özümseyip, kendi zihin ve duygu süzgecimizden geçirip kendimize has yeni değer yargıları oluşturmalı ya da var olan değer yargılarımızı sağlamlaştırmamız icap eder. Bu da yıllar sürecek uzun bir pratik ve çalışma gerektirir.

Bu uzun ve hiç bitmeyecek gibi görünen yolculukta yeni değerler diziliminizi oluştururken bazı kaynaklara ihtiyaç duyacaksınız. Dini kitaplar, felsefe kitapları, dahilerin biyografileri, dost sohbetleri ve bazı kişisel gelişim kitapları (ki bence büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramıyor!) bu yolda ilerlerken sahip olacağınız önemli kaynaklar olacak… Bu kitaplar içerisinde rahmetli Stephen R.Covey’nin ‘Etkili insanların 7 Alışkanlığı’ ve ‘8. Alışkanlık’ kitaplarının yeri çok ayrı bir yerdedir. Mutluluk ve başarıya giden yolda doğru ilkelere (değer yargılarına) sahip olmanın önemi tartışılmaz. Gelin Stephen R.Covey’nin kitaplarında sunduğu değerlere, yani etkili insanların 7 alışkanlığı ve 8. alışkanlığa kısaca bir göz atalım.

  • Proaktif ol,
  • Sonunu düşünerek işe başla,
  • Önemli işlere öncelik ver,
  • Kazan/Kazan diye düşün,
  • Sinerji Yarat,
  • Önce anlamaya çalış… sonra anlaşılmaya,
  • Baltayı bile,
  • Sesini bul ve insanlara seslerini bulmaları için ilham ver.

Peki siz bunalımlarınızı bertaraf ve hayatınızı dengede tutmak için hangi yöntemlere ve kitaplara sığınıyorsunuz? Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi paylaşıp, sesinizi duyurabilirsiniz!

Dijital yayıncılığın 2013 karnesi

Digital Age Dergisi’ nin Ocak 2014 sayısında yayımlanan dijital yayıncılık sektörünün 2013 trendleri ve 2014 beklentileri üzerine yazdığım makaleyi kendi bloğumun okurlarıyla da paylaşmak isterim. Faydalı olması dileğiyle!

Adobe Türkiye ve MENA Bölgesi Pazarlama ve Halkla İlişkiler Müdürü Hakan Akben, Digital Age 2013 Almanak sayısında dijital yayıncılığın 2013 karnesini çıkardı.

Forrester Araştırma şirketinin 2013 ortasında yayımladığı rapora göre; şu an dünya genelinde 1 milyar kadar Android ve 700 milyon civarında da iOS tabanlı cihaz bulunuyor. Eticaret devi eBay’in 2013 mobil ciro hedefinin de 20 milyar dolar olduğunu bir kenara koyarsak, 2013’ün mobilin yükselişine devam ettiği bir sene olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Mobildeki bu yükseliş, elbette dijital yayıncılığın gelişimine de kapı aralamış oldu. Elektronik mürekkep teknolojilerindeki gelişmeler, ekitap okuyucularındaki artan çeşitlilik, dijital yayın hakları yönetimi (DRM) tarafında devam eden çalışmalar ve dijital dağıtım kanallarındaki çeşitliliğin artması bu sektörün gelişimine yön verse de, gerek bu niş pazarın doygunluğa ulaşması, gerekse korsan dijital yayınların pazarı sabote etmesi nedeniyle ekitap sektörünün resmi büyümesi 2013 yılında beklentilerin altında büyüme gösterdi.

Apple ve Amazon arasındaki çekişmenin galibi kim?

Bowker pazar araştırma şirketinin sunduğu verilere bakılırsa e-kitap pazarı 2012 yılının ilk 6 aylık periyodunda toplam kitap pazarının yüzde 12’si iken, 2013’te bu oran yüzde 13 civarında seyir ediyor. Rüdiger Wischenbart’ın Ekim ayında güncellemiş olduğu küresel ekitap raporuna göre ise ekitap pazarı ABD ve İngiltere dışındaki pazarlarda oldukça yavaş büyüyor. ABD’nin önde gelen yayınevlerinin yayımladığı rapora göre, 2013 yılında ekitapların bazı kategorilerde yüzde 30’luk pay sahibi olduğu görülüyor. Aynı oran İngiltere’de yüzde 20 civarında seyrediyor.

Hiç şüphesiz 2013 yılının en çok konuşulan e-kitap okuyucusu Amazon Kindle Paperwhite oldu ancak Amazon, EPUB formatını desteklemediği için pazar payını ciddi oranda Kobo ve Barnes&Noble NOOK gibi ürünlerle paylaşmak zorunda kaldı. iOS ve Android tabanlı tabletler her ne kadar salt ekitap okuyucusu kategorisinde değerlendirilmese de, Apple’ın ve Google’ın dijital kitap ve dergicilik tarafında da belirgin şekilde yükselişe geçtiğine şahit oluyoruz.

Dijital dergiler gelecek vadediyor

Adobe, geçtiğimiz günlerde dijital yayıncılık ile ilgili çarpıcı bir rapor paylaştı. Tablet dergiciliğinin küresel taraftaki amiral gemisi konumundaki Adobe DPS (Digital Publishing Suite) ile 2013 yılında toplam 125 milyon kadar yayın dağıtılmış ve bu rakamın sadece yüzde 3’ü Android cihazlar üzerinden geçmiş, geri kalan yüzde 97’si iOS tabanlı cihazlar üzerinden kullanıcılara ulaştırılmış.

Adobe, paylaştığı raporda iOS Newsstand’de yayıncısına en çok para kazandıran dergilerin yüzde 80’inin Adobe DPS ile hazırlandığına da dikkat çekiyor. Tablet cihazların kullanıcılara sunduğu interaktif dergi okuma deneyimi kullanıcıların bu platformlarda daha çok vakit geçirmesine sebep oluyor. Medya ve eğlence sitelerinde herhangi bir kişi tek seferde ortalama 9 dakika vakit geçirirken, üye olunmuş bir dijital dergide bu süre ayda ortalama 45 dakikaya çıkıyor.

2013’teki verilerden 2014’deki dijital yayıncılık pazarına bir tahmin yapacak olursak; DRM teknolojilerindeki yenilikler, bağımsız dijital yayınevlerindeki artış, gelişen alternatif dağıtım kanalları, e-mürekkep teknolojilerindeki gelişmeler ve dijital yayıncılıktaki gelişen yaratıcı reklamcılık uygulamalarının bu sektörün gelişimine yön verecek unsurlar olduğunu söyleyebiliriz.