Uyarı: Saatlerimiz 04:47’yi gösteriyor. Bu saatte yapacak birşey bulamadığım için blog’a sardım yine. Yazı da biraz fazla uzun oldu. Affedin!

Hiç unutmuyorum televizyonu düzenli izlediğim yıllardı; ya doksanların sonu ya da ikibinlerin başıydı. Ana haber bültenlerinin birinde sokaktan geçen vatandaşlara, yılbaşı ikramiyesini kazansalar ne gibi çılgınca şeyler yapacaklarını soruyordu muhabir. Cevaplar hayli ilginçti. Hemen herkes ev alırım, araba alırım, çocuklarımın eğitimine harcarım diyordu. En yaratıcısı dünyayı gezerim demişti. Sonraki yıllarda yine izlediğim başka bir sokak röportajında sınırsız paranız olsa hangi arabayı alırdınız diye soruyordu muhabir. Cevapların hemen hepsi Mercedes ve BMW idi. Birkaç vatandaş Porsche ve Ferrari kelimelerini güç bela söyleyerek diğerlerinden farklılaşabilmişti sadece… Toplumsal hayal gücümüzün çerçevesini belirleyen zavallı ezber alışkanlığının kafese kapatıp, acımasızca başını ezdiği zavallı hayal etme gücümüzün geldiği son durum, psikolog ve sosyologlar için iyi bir araştırma konusu olabilir.

Tanıdığım hemen herkes işinden memnuniyetsiz. Hemen herkes başka şeyler yapmak, iş kurmak, zengin olmak istiyor. Ancak ne gariptir ki, çoğu kimsenin ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri bile yok! İşi gücü bırakan arkadaşların hemen hepsi, ne yapmak istediğini bilmediğinden ki bence bunu kendini tanımamaya bağlayabiliriz, ses hızında geri dönüyor alıştığı güvenli sulara.

Ne yapmak istediğini bilememe bir hastalık bence…

Bu hastalığın altında bir sürü şey olabilir, ama bunu tetikleyen iki önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki; hayal etme gücündeki eksiklik. ‘Çılgınca hayaller bile kuramama’. Hayallerimizin bile ister istemez ayaklarını yere bastırmaya çalışmalar… Yahu bırakalım bu ağırbaşlı tavırları; iki tur da biz atsak Mars’ın yörüngesinde ölür müyüz! Ne yapmak istediğini bilmeme hastalığımızın bir diğer nedeni de aslında birincinin de sebebi! Kendimizi tanımamıza engel olan geberesice ‘yalnız kalamama’ durumumuz. Bunu da kendine tahammül edememe olarak düşünebiliriz.

Aklıma gelmişken: Ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim. Özetle; ‘sevgi içimizde’ deyip gariban milletin parasını cebe indirmek ayıp geliyor bana. (Pragmatik bilgiler ve fayda sağlayan, motive eden kişisel gelişimcileri ayrı tutuyorum.) Bu konuda fikirlerimi değiştirmek isteyen arkadaşlarla seve seve bir çay, kahve içmek isterim. Bundan daha da fenası televizyona çıkıp din pazarlaması yapıp, haddinden fazla para cukkalamak da pek günah kanımca! Bu din pazarlaması yapan amcalara “Call of Duty’ de adam öldürmek günah mı?” diye sormak yerine; “Kutsal bir görev olan dini anlatmanın karşılığında güzel paralar cukkalamak günah değil mi, sayın hoca efendi,” diye sorulmasını çok isterdim! Belki bir gün kendimi tutamaz ben bağlanırım, adını vermek istemeyen seyirci kılığında, sorarım bu soruyu hepimiz adına.

Ne diyordum! Efendim ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim ama, şunu hepimiz gibi çok iyi görüyorum; hiçbirmizin (en azından çoğumuzun) kendine tahammülü yok. Bu yüzden hep beraber yalnız triplerinde sosyal medyaya sarılmışız. İşin garibi kendimize tahamülümüz yok, kendimizde de çok fazla eksik görüyoruz, bu eksikleri başkalarının özlü sözlerini paylaşıp beğeni kapmaya çalışarak kapatmaya çalışıyoruz. En azından ben böyle düşünüyorum, sevgili okur. Yoksa sosyal medyada ‘like canavarı’ olmak için binbir takla atıp, takipçiler satın alıp, bulduğumuz her renkli kapıda selfie’ler çekip Instagram’da neden paylaşalım! İnsan bu; hangi konuda eksikse o konuya çok kafayı takıyor işte… Kendini beğenmeyenler, sevmeyenler, değersiz hissedenler daha çok ilgi çekmek, sevildiğini görmek istiyor. Dikkatinizi çekerim, daha çok sevilmek demedim, ‘sevildiğini görmek’ dedim. Yoksa neden hastanelere gidip Facebook’tan check-in yapsın bu insancıklar. Aşağıda gelen o yorumlar, gerçek benliği ele geçirmeye çalışan kişisel reyting makinesinden bozma alter egomuzu besleyen aburcuburdan başka birşey değil!

Bizi terkeden hayallerimiz değil 

Eminim siz de çocukken çok fazla hayal kuruyordunuz. Hatta mesleğinizle ilgili, yaşamak istediğiniz hayatla ilgili inanılmaz hayalleriniz vardı. Bu hayalleri kolaylıkla gözlerinizin önünde canlandırabiliyorsunuz. Hemen şimdi en büyük ve çılgın hayalinizi düşünün. Sonra bu hayalinizi gerçekleştirdiğiniz anı gözünüzde canlandırın. Adım adım geriye doğru gidin; bu hayale giden o yolda başınızdan geçmiş maceralarınızı da gözünüzde canlandırın. Eğer bunu kolaylıkla yapabiliyorsanız, tebrikler. Kesinlike bu yazının muhattabı değilsiniz. Hemen bilgisayarınızı kapatıp kendinize benden güzel bir çay söyleyin.

Ya gerçekleştiremediyseniz!

O halde dünyamıza hoş geldiniz. Geçenlerde fikirlerine çok değer verdiğim arkadaşlarımdan Olcayto Cengiz’le bir kahve içtik. O’na sektörden ya da dışarıdan kimleri beğendiğini sorduğumda bana en çok Einstein’ı sevdiğini söyledi. Nedenini de hemen ekledi; “Einstein’ın çok ünlü bir lafı var, ama çoğu kişi tarafından yanlış anlaşılıyor,” dedi. Neymiş efendim o laf: “Imagination is more important than knowledge”. Bunu Türkçe’ye “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” diye çeviriyorlar, dedi. “Aslında burada imagination’dan kastedilenin hayal gücü değil, ‘muhayyel’dir,” dedi. ‘Muhayyel’ hayal gücüyle yaratılan demek. Yani bir nevi gözünde canlandırabilmek. Kaba tabirle görsel olarak düşünebilmek! Einstein, Newton fiziğini darmadağan eden Kuantum fiziğinin temellerini İsviçre’deki Patent enstitüsündeki minicik masasında pencereden gördüğü saat kulesine bakıp, muhayyele dalarken yapmamış mıydı!

Hayallerimizi küçülten şey de ne?

Çocukken ve ilk gençlik yıllarımda inanılmaz hayalciydim. Benim gibi birkaç hayalci arkadaşımla biraraya geldiğimde yapmaktan en keyif aldığımız şey, izlediğimiz bilim kurgu filmlerini birbirimize anlatmaktı. Bunu öyle oturarak falan değil, oyun oynarak, ayakta, yürüyerek falan yapıyorduk. Anlatılan filmleri dinlerken resmen içimizde yaşıyorduk. Biri izlediği şeyi abartarak bize anlatırken herkes kendi hayal gücüne göre zihninde filmi yeniden çeviriveriyordu. Filmin video kasetini filan bulursak izleyince çok garip hissediyordum. Çoğu sahne tıpkı benim hayal ettiğim gibi çekilmiş olmuyordu! 🙂 Hayal gücümü tetikleyen şeyler sadece filmler değildi. Bazen bir film afişi, gökyüzündeki garip şekilli bulutlar, okul kitaplığındaki masallar ve daha nice şeyler…

Yıllar geçtikçe hayatın gerçekliği palavraları, artık büyümek zorunda olduğumuz söylemlerinden beslenen sözde yükümlülükler ve mahalle baskısı, hayal kurmayı resmen kilit altına almak için elinden geleni ardına koymadı. O zamanlarda da walkman’imle yaptığım uzun yürüyüşler, hayallere dalma seanslarıma derman oluyordu. Sanki bir video klibin ya da filmin içindeymişçesine bangır bangır müzik dinleyerek yolda yürümeler, insanlara, etraftaki nesnelere ve olaylara farklı senaryolarla, bambaşka anlamlarla bakmak gibisi yoktu… Hala da yok! 🙂

Muhayyel yeteneğini geliştirmek için mini öneriler

Düzenli işe gitmediğim şu günlerimden vakit bulup, derin ve keyifli düşünce seanslarına kendimi kaptırıp çocukluğuma ve iç dünyamın derinlerine yolculuklar düzenliyorum. Dışardan bakıldığında şizofrenik gibi görünse de zihnim hiç olmadığı kadar berrak şu günlerde… Bu aralar belkide hayatımda hiç olmadığım kadar yalnızım, ama bu yalnızlıktan hiç ama hiç şikayetçi değilim. Nereye gidersek gidelim, kendimizle olan sorunları çözemeden, kendimizle uzlaşmadan yapılan tüm yolculuklar huzursuz ve tatminsiz oluyor. İşte bu yalnızlık sürecinde zaten arada bir sığındığım adını yeni öğrendiğim eski dostum ‘muhayyel’ ile aramı düzeltmeye çalışıyorum. Sizlere ‘muhayyel’ ile uzlaşma yolunda uyguladığım birkaç mini taktiği de paylaşmak isterim.

Görsel düşünmeye çalışıyorum. Birilerini dinlerken, toplantıdayken ya da birşeyleri okurken bana doğru akan bilgileri zihnimde görselleştirmeye çalışıyorum. Normalde de görsel düşünen biriyim ama bu yeteneğimi daha da çok geliştirmeye çalışıyorum. Bunu bir çeşit oyun gibi düşününce çok daha keyifli oluyor. Kişileri, olayları, konuları zihnimde yarattığım senaryolarla, elle tutulur, gözle görülür olacak şekilde aklımla görselleştiriyorum.

Kitap okurken, ya da müzik dinlerken de bu görselleştirme çalışmalarını yapıyorum. Mesela diyelim Atatürk’ün Nutuk’unu yeniden okuyorum. Nutuk’ta geçen insanların, paşaların, karakterlerin internetten fotolarını bulup basıyorum. Karakterler zihnimde daha da kalıcı yer alıyor. Çünkü onlar artık yüzleri olmayan isimler değil. Zihnimde kanlı canlı tipler! Bu şekilde olayları anlaması da kolay oluyor.

Yıllar önce en yakın arkadaşım bana Iron Maiden’ın ‘Best of the Beast’ kasetini vermişti. Kulaklığı takıp, o müzikleri dinlerken, müziğin içinde özenle yerleştirilmiş gitar soloları ve melodileri hemen oluşan ve kaybolan renkli motifler olarak gödüğümü hatırlıyorum. Eğer gitar hero oynadıysanız ne demek istediğimi anlarsınız! Bu yazı böyle uzar gider. O yüzden müsadenizle ben güneşin doğuşunu izlemeye gidiyorum! Unutmayın sevgi içimizde! 😛