Hayatta sahip olduğun ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmak, öğrenmek gerek.

Geçtiğimiz Cumartesi öğlene doğru toplantım bitmişti. Motoruma atladığım gibi Seyrantepe Oto sanayinin dar sokaklarından tırmanarak kendimi ana yola atıverdim. Henüz trafiğin bunaltıcı yüzü kendini göstermeden Kadıköy’e, yani evime gitmek için sabırsızlanıyordum. Motorda çeyrek depo benzin kalmış. Yakıt henüz kritik seviyede değil. Seyrantepe’de benzincinin yanından geçerken hele bir eve gideyim, öğleden sonra depoyu fullerim diye içimden geçirdim ve yola devam ettim.

Balmumcu’dan birinci köprü yoluna girdim. Eski metrobüs yolunu geçip, tam köprünün ayağına girerken ne göreyim! Depo boşalmış, benzinin ışığı yanıyor. Yolda hafif bir yanık kokusu alıyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. Tüm bunlar olurken bir yandan da bildiğim tüm duaları okumaya başladım: “Allahım, ne olur köprünün ortasında durmasın,” diye yalvarırken motor ansızın stop etti. Boğaziçi köprüsünün tam ortasında en sağ şeridin de sağında kalakaldım. Köprü 1,5 km uzunluğunda, neresinden baksanız gişelere daha 700-800 metre var. Tam bir kâbus. Canım motorumu oracıkta bıraksam, bomba imha uzmanları bir saat içinde garibimi fünye ile patlatmaya kalkar, beni de yok yere içeri tıkarlar diye düşündüm. Hiç vakit kaybetmeden motorumu HGS satış binasına doğru ittirmeye başladım.

Ama yol bitmiyor! Ben en sağ şeritteyim. Otobüsler metrobüsler büyük bir gürültüyle yanımdan teğet geçerken bir yandan da rüzgarla mücadele ediyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi yanımdan geçen arabaların içinden meraklı ve acınası bakışlarını fırlatıyor insanlar. Bu mini mahalle baskının tetiklediği adrenalin ile kan ter içinde, büyük bir motivasyonla ittiriyorum motoru.

Vespa kardeşliği

Dakikaların su gibi aktığı iç dünyamda çok seri bir şekilde köprü çıkışındaki HGS binasına yaklaşıyorum. Etrafta polis falan yok. Polisler beni kamerada görüp, “Tamam, bu zararasız ve zavallı bir arkadaş. Biz buna bulaşmayalım,” diye düşünmüş olmalılar. Tam HGS binasına gelirken 2016 model bembeyaz bir Vespa’nın üstünde bıyıklı bir arkadaş yanıma geldi. Motorunda Tamirhane sticker’ı vardı bu arada!

Beyaz Vespa’lı hayırsever: “Benzin mi bitti, bir hortum bulalım benden sana benzin aktaralım,” dedi! “Eyvallah,” dedim. Hortum bulamadık. Beyaz Vespa’lı hayırsever’in vaktini çalmak istemedim: “Sen beni bırak, ben bu düşmanla bir başıma mücadele edeceğim,” dedim. Motoru güvenli bir yere çektikten sonra motorize ekiplerin köprü çıkışındaki merkezlerine doğru yürümeye başladım. Memur arkadaşlar bana direkt yardımcı olamadı ama, Çengelköy’den benzin alabileceğimi, en olmadı karakoldan benzin alabilir kâğıdının verilebileceğini söylediler. Teşekkür ettim.

Keşke tek sorun benzin olsaydı

Millet kendini ateşe vermesin ya da dert çıkarmasın diye benzinciler genellikle kimseye benzin vermiyormuş. Neyse ki ben bir şekilde alabildim. Motora benzini koydum ama motor çalışmıyor. O sırada yoldan geçen harleyci amcalar telaşla el kol yapıyorlar. Çalıştırma diye bağırıyorlar. Ben her marşa bastığımda motorun içinden bir miktar benzin egzos borusuna sıçrıyormuş. Kapağı açtık bir baktık ki meğer benzin tahliye hortumu yırtılmış. Tek dert bu olsa yine iyi! Avrupa yakası semalarından karanlık bir bulut kümesi hızla bize doğru geliyor. Harleyciler patır patır patlayan motor sesleriyle hızla uzaklaştılar. Yağmur insafsızca yağmaya başladı. Yetmedi, doluya döndü. HGS binası kapalı. Binanın yanında balkondan bozma ucuz pimapenle çevrilmiş mini bir alan var. Oraya sığındım. Dolu bitmedi. Yarım saatten uzun süre bekledim. O sırada da benim ustayı arıyorum. Ne yaparız, nasıl kurtarırız beni diye soruyorum: “Dolu var gelemeyiz, dolu bitince karşıya geçen bir arkadaşla sana hortum alet edevat göndeririz, sen değiştirirsin! Bize geldiğinde toparlarız,” dedi. Başka şansım da yoktu, yine “Eyvallah,” dedim.

Kahramanımla tanışma

Ümitsizce ama büyük bir sabırla dolunun bitmesini beklerken iki kurye motoru geldi. “Sanırım bujime su girdi, motor stop etti. Hava biraz toparlayana kadar şurda bekleyeyim,” dedi bıyıklı kurye. “Siz yine şanslısınız köprünün tam ortasında benzin hortumum yırtıldı. Kala kaldım buralarda,” dedim. Artık çaresizlikten mi, eziklikten mi bilmem; yeri geliyor insan başına gelen kötü olayla ve çaresizliğiyle bile böbürlenebiliyor, arkadaş! Azman dolu parçaları yavaşça yerini ince yağmur damlalarına bırakınca bıyıklı kurye yoluna devam etti. Adının Cuma olduğunu söyleyen diğer kuryeci genç arkadaş, “bir bakalım şuna,” dedi ve makus talihime ortak olmak için benimle motora doğru yürümeye başladı.

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul - Urla yolunda...
Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul – Urla yolunda…

İşte başlıyoruz

“Abi motorun garantisi devam ediyor mu?”

“Yok yahu, on yaşında bu!”

Cuma, Buck marka çakısını çıkarttı ve benzin hortumlarını kesmeye başladı. O an “Ne yapıyorsun lan,” bile diyemedim. Çaresizlik işte! Hortumlar çürümüştü, benzin filtresini çıkartıp kısalan hortumları bağlayıp idareten beni eve götürecek bir düzen kurmaya çalıştık. Üç dört yıllık motor maceram var, ama motor işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden hiç tanımadığım bir gence motosikletimin kas ve iskelet sistemini devrederken, iş bilmez gibi görünmeyip, karşı tarafa göz dağı vermek adına, abuk subuk yorumlarda bulunmaya başladım. Bir ara kara cehaletimle: “Ama benzin filtresiz olmaz, Cuma,” diye homurdandığımı hatırlıyorum. “Abi sen yolda kalmışsın, seni eve götürmeye çalışıyoruz. Benzin filtresiz de gidebilirsin,” diye hafiften çıkıştı bana. Bir an gülme geldi bana. Cuma, Robinson abisini ıssız HGS adasından kurtarmaya çalışıyordu sonuçta.

Endişeli bekleyiş

Cuma ilginç bir tipti. Survivor Atakan’a benziyordu biraz. Üniversite falan okumamıştır herhalde ama, hayatta kalabilmek için kendince yöntemler geliştirmiş. Meraklı, motor işlerinden iyi anlıyor. Olaylara yaklaşımı hep çözüm odaklı. Her bir problem çözülecek yeni bir meşgale gibiydi onun için. Boruları kestik biçtik, yeniden mandallarla sıkıştırıp, monte ettik. Dualarla kontağı çevirdik, birkaç denemenin sonunda motoru boğmadan çalıştırdık. O kadar mutlu oldum ki, gayri ihtiyari yerimden zıplayıp Cuma’ya sarılır gibi oldum. “Kardeşim, sana minnetarım. Senin için ne yapabilirim, lütfen çekinmeden söyle,” dedim. “Abi, yok ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi. İçimden para vermek geçiyordu ama küçük düşürücü bir şey mi olur acaba diye düşündüğüm sırada; “abi sakın para falan vermeyi aklından geçirme. Ama şu işleri de biraz öğren. İnsan hayatta sahip olduğu her ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmalı, öğrenmeli,” dedi. “Motorunda mini bir alet çantası ve çakı da bulundur bence,” diye ekledi. Eğitimlerde, seminerlerde her fırsatta söylediğim o klişe cümlem geldi aklıma: “Hayatımıza aldığımız her teknoloji bizi bir yerimizden ısıracak. Bunları evvela bir sorgulamalı, nasıl çalışır bir bakmalı!“ Eee, ne oldu Hakan beyciğim, öyle ezberden şiir okumakla olmuyor işte! Kaldın mı köprü ortasında! “Eyvallah, Cuma!” dedim.

Cuma; “abi sana HGS’den ücretsiz geçmeyi de göstereyim mi,” dedi! Merakıma yenik düştüm, “yok kardeş, o eksik kalsın,” diyemedim. Motorlara atladık, geçişimizi yaptık. Acıbadem E5 ayrımında motorcu selamıyla yolları ayırdık.

Ne gündü!