Okura not: Birazdan okuyacağınız bu blog yazısı kahramınız Hakan Efendi’nın günlüğü ile yaptığı sıradışı zamansız monoloğu içermektedir. Olur da okurken sıkılırsanız falan, ekranı hemen kapatıp benden kendinize güzel bir çay söyleyin ve en sevdiğiniz arkadaşınızı telefonla arayıp rahatlamaya çalışın.

Sevgili günlük,

Saatler sabahın 4:35’ini gösteriyor. Zaten sallantıda olan uyku düzenim geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğimiz San Francisco seyahatinden sonra iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Geceleri uyuyamamalar, kafalarda uçuşan şukela düşünceler ve durdurak bilmeyen hep birşeyler yaratma isteğimle geldim sana… Bu saatte yapacak pek bir işim olmadığından, maalesef gevezeliklerime katlanmak durumunda kalacaksın, sevgili günlük…

Biliyorsun, hem kafayı toparlamak, hem de yeni iş fırsatlarını ve trendleri yerinde gözlemlemek bahanesiyle, kendimizi kandırıp, güzel bir seyahat planı oluşturmuştuk. Hatun da sağolsun hep destek, tam destek olduğu için pılı pırtı toplayıp vurmuştuk kendimizi yollara… Ya bak aklıma ne geldi; San Francisco seyahatimizle ilgili notları önümüzdeki günlerde şöyle güzel bir blog yazısında toplayalım. Hem düşünceler toparlanmış olur, hem de gitmeyi düşünenler için de mini bir kaynak olur. Ne dersin?

Gelelim asıl konumuza…

Ailem ve dostlarım gibi sen de çok iyi biliyorsun ki, saatlere karşı küçüklüğümden bu yana çok büyük ilgim ve zaafım var. Hatta teknolojiye olan merakımın kökünde bile saatler yatıyor diyebilirim. Dün gibi hatırlıyorum; daha ilkokula bile başlamamıştım. Kuzenim Tolga’nın çok şahane bir Casio saati vardı. Sende belki hatırlarsın; hani üstünde oyun oynanan türden birşeydi. İşte o saatin hastasıydım ben. O saatten bende hiç olmadı ama, yıllar içinde harçlığımı biriktirerek bir tane Casio databank satın alabilmiştim. Daha sonra zaman içinde kazandığım paralarla mini bir saat koleksiyonu oluşturacak kadar saatim oldu. Koleksiyon dediğime bakma, öyle çok pahalı şeylerden bahsetmiyorum; akıllı saatler ve türevi şeyleri saymazsak; birkaç Swatch, babamdan yadigar Casio databank, hala severek kullandığım Casio Protek ve Suunto Core Red Crush outdoor saatlerim, bir de kız arkadaşımla vitrinleri dolaşırken; ‘’Bence her erkeğin şöyle klasik bir takım elbise saati olmalı,’’ dediği için o an gaza gelip aldığım o klasik Tissot. Ama bu mini koleksiyonumun en nadide parçası geçen sene aramıza katılan Omega Moonwatch (Speedmaster Professional) oldu. İzin ver, sana bunun sonu mutlulukla biten hüzünlü hikâyesini anlatayım.

Her şey bununla başladı
İşte her şey bununla başladı

Ben aslında astronot olacaktım da…

Herkesin hayatına damga vuran birkaç film vardır elbet. Hiç şüphe yok ki Apollo 13 benim hayatımı değiştiren ender filmlerden biridir. O filmi izledikten sonra deli manyak gibi astronot olmak istemiştim. Eğer astronot olamazsam en azından mühendis olayım diye düşünmüştüm. Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri de astronotların taktığı o saat olmuştu.

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster
Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

O dönem internet falan da yok tabii (yani var da halka inmemiş!). Sordum, araştırdım; nedir o saat diye… Meğer Omega Speedmaster’mış. Sinemada elime saatin bir broşürü de geçmişti. O yaşta, gördüğüm her saatçinin vitrininde o saati aradım ama bulamadım. Saatçilere sordum, bana güldüler; ‘’Evladım o saat seni aşar, çok pahalıdır,’’ dediler. O yaşta insanda para mefhumu da olmuyor tabii; ‘’Altı üstü bir saat işte, ne kadar pahalı olabilir ki,’’ diye soruyorum, kimseden ses çıkmıyor. Memur çocuğu olduğum için küçük yaşta anadan babadan pek bir şey istememeyi öğrenmiştim. Filmlerde millet çınar ağacının altına gider and içer, yemin verir; ben de lojmanın basket potasının altına gittim ve kendime bir söz verdim; ‘’Bir gün büyük adam olucam ve ben de kendime bir tane Omega Speedmaster alıcam,’’ dedim.

Bu filmi izleyen astronot ya da en azından mühendis olur

 

Sevgili günlük, bilmem sen de böyle düşünür müsün ama, insanı var eden ve mücadeleye sürükleyen en önemli ve yüce duygulardan biri de yoksunluktur. Kendini yoksun, eksik hissedince zaten kaybedecek neyim var ki deyip, dalıveriyorsun korkusuzca. Aslında düşününce ne komik, altı üstü bir saat işte…

Zaman geçti okullar bitti, meslek hayatına atıldım. Kariyerimsi şeyler yaparken şansımın da yardımıyla görece güzel paralar kazanmaya başladım ve herkes gibi kendime güzel, keyifli bir hayat kurdum. Bunu yaparken hobilerime ve kendime yatırım yapmaktan hiç çekinmedim. Ohh canıma değsin sevgili günlük, gittim Led Zeppelin’in gitaristi Jimmy Page’in Gibson Goldtop gitarının aynından da aldım, gitmek istediğim yerlere de gittim, almak istediğim eğitimleri de, kitapları da, oyuncakları da hiç acımadan aldım. Arada acılar ve sıkıntılar da olmadı değil, ama geriye dönüp baktığımda bana verilen fırsatları en iyi şekilde değerlendirdiğimi, hayatın bana gerçekten çok iyi davrandığını görüyor ve yatıp kalkıp tanrıya şükrediyorum.

Neyse işte, içimde kalan, gerçekleştirmek istediğim ne varsa sırayla hayata geçirmiştim ki, geçen sene ”Parası neyse vereyim de şu saati de alayım,” dedim. Gittim aldım.

Satın alma kararı 20 sene önce verildi. Bugün satın alındı #omega #moonwatch

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Aslında daha önce de alabilirdim ama, sahip olduklarımdan maksimum keyif ve tad almak için bu tür şeyleri sindire sindire, zamana yayarak yapmayı daha çok seviyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın, bu saati alabilmek çok matah bir şey değil. Bir Panaeria, bir Patek Philippe kadar pahalı bir saat değil ama, hikayesi ve sembolik bir değeri var benim için. Bir kere ilk 1957 yılında ortaya çıkmış bu model. Nasa’nın gerçekleştirdiği altı Ay (Apollo görevleri) operasyonunda da bizzat kullanılmış. Nasa, uzun bir süre uzay görevlerine çıkan astronotlara hep bu saatten vermiş. Daha sonra öğrendim ki bizim kız da bu saatin hayranıymış. Ama sevgili günlük, biliyor musun bütün bunlardan çok daha önemli bir şey var. Ara sıra kolumu uzatıp bu saate baktığımda 12 yaşımdaki kaygılı halimi görüyor ve ona şunu söylüyorum; ‘’Merak etme, büyüdün ve adam oldun. Şimdi keyifle basket oynamaya devam edebilirsin!’’

Bir gün sahip olduğumuz her şeyi kaybedeceğiz. Elde avuçta sadece güzel anılar ve bilincimizin minik bir kısmını yansıtan birkaç yazı ve fotoğraf kalırsa ne ala… Belki de bu yüzden uyuyamıyorum sevgili günlük, geriye minicikte olsa birşeyler bırakabilmek için…


Sana bir sır vereyim mi sevgili günlük, şunu izlerken hala heyecanlanıyorum…