Bir kere daha anladım. Biz bu dünyada yaşamıyoruz. Buradan sadece geçiyoruz. 

 

Bazı insanlar vardır. Sanki hayatın en büyük gerçeği ölüm değilmişcesine, acı haberlerini aldığında yüreğinden bir parça kopar da yine de ölümü yakıştıramazsın onlara. Ben bu hisle ilk 13 yaşımda Hamdi dedemin vefatıyla tanışmıştım. Ne garip bir histir o! Çaresizliği iliklerine kadar hissettiren, güzel anıların çıra gibi yüreğinin ateşini harladığı, zamana karşı yenildiğini hissettiğin o ilk an!

Ne yazıktır ki, budala insanoğlu hiç bilmez zamana karşı aldığı ilk yenilginin doğduğu o anla başladığını. Zaten apaçık hakikattir bu; zaman bizi hep yener. Zamana düşman olmak nafile. Ama dostta olunmaz zaman ile…  Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya çalışmak ne boş bir emel. Bedenin ölümsüzlüğüne yakarmak, gerçek ölümsüzlüğü reddetmekten başka nedir ki! 

Elveda Zeki ağabey

Dün benim de çocukluk anılarımdan bir parça dünyaya gözlerini yumdu. Nurlar içinde yat Zeki ağabey. Sana ölüm yakışmadı demek nafile; çünkü sen geride bıraktıklarınla zaten yaşarken ölümsüzlüğü keşfetmişsin… Tıpkı diğer büyük ölümsüzler gibi…

Hayatın anlamı ve yaşamak deyince aklıma sadece Nâzım Hikmet ve o meşhur şiiri geliyor; yaşamaya dair. Hayatın anlamını sorgulamak ne kadar  boş. Zavallı beynimiz koca evrende neden var olduğumuzu sorgulamak ve mutsuz olmak için değil, nasıl yaşamamız gerektiğini bulmak için bizlere verilmiş. Yaşamın ne olduğu ve gerçekten yaşadım diyebilmek için büyük ustalardan (Genco Erkal ve Fazıl Say) Nazım Hikmet’in muhteşem şiirini dinleyin. Ben ne zaman dinlesem yüreğimin göz yaşlarını tutamıyorum. Yaşıyorum diyemediğim için, dünyadan ve diğer insanlardan aldıklarımı layıkıyla geri veremediğim için kahroluyorum.

.