Çalışma Prensiplerim

Bu gece dostum İnanç Ayar ile Instagram üzerinden bir canlı yayın yaptık.

Keyifli geçen sohbette çalışma prensiplerimden bahsettim.

Gelen istek üzerine çalışma prensiplerimi blog’umdan da yayımlıyorum.

Bu tür konularda reçeteci olmak istemem. Bu yüzden bu prensipleri alıp olduğu gibi kullanmanızı değil, kendi çalışma prensiplerinizi oluştururken faydalanabileceğiniz bir şablon olarak değerlendirmenizi öneririm.

Prensipler gözünüzde büyümesin. Yazdığım prensiplerin büyük çoğunluğunu uygulamak için hala çetin mücadeleler verdiğimi bilin isterim. Amaç asla mükemmeliyetçilik değil, gayrettir. Bence mükemmeliyetçilik gayretin düşmanıdır.

Kolaylıklar dilerim,

Hakan.

Çalışma Prensiplerim:
  1. Kendini tanı.  Ne yaptığını ve kendinle uzlaşmayla nasıl başa çıktığını kendine anlatırken aslında kime sesleniyorsun?
  2. Kendini Kabullen.  ”Sanat yolculuğu, kendini kabul etme ile başlar – özneldir. Ancak kendinizi kabul ettikten sonra, en yüksek hedef olan başkalarının kabulüne geçebilirsiniz.”-Jeff Koons
  3. Garantici olma.  Kimselerin yapmaya cesaret edemeyeceği yeni, farklı, korkutucu, ilginç ve anlamlı şeyler yap: Güven oluşturmaya ve bağlantı kurmaya odaklan. Amaç, ekonominin (toplumun) içinde inşa edilen bağlantı makinesini anlamak. İnsanları ve fikirleri bir araya getirerek fark yaratmak.
  4. Kararlarında stratejik ol.  Durumsal olma. Neyi yapmak istemediğini bil: Hangi işleri para için yapıyorsun. Hangi işleri hobi olsun diye ‘bedava’ yapıyorsun.
  5. Basit başla.  Bir projeye başlarken gelecek için büyük hayaller kurmak, dev planlar yapmak yerine basit işlere odaklan. Büyük işler yapacak altyapı ve özgüveni ancak böyle, adım adım oluşturabilirsin.
  6. Profesyonel ol. Tutarlı ol. Bir kere karar aldıktan sonra artık sorgulama. Sonuna kadar devam et. Söz ver ve işleri zamanında teslim et. Duygu durumuna göre değil, programına göre çalış. Daima başlama ve bitirme saatin belli olsun.
  7. Teslim et.  Daima teslim edilecek. Bir işin olmalı. Yarım kalan yazılar, videolar, müzikler, konuşmalar ve eğitimlerin hiçbir faydası olmaz.
  8. İyi müşteriler bul.  Sadece iyi ödeme yapan değil; sohbet edebileceğin, zamanına değil, ortaya koyduğun değere göre ödeme yapan, açık iletişim kuran, iyi projeler için zorlayıcı olan müşteriler…
  9. Hikayelerle anlat.  İletişim karşındaki kişinin zihninde resim çizmektir. Meseleleri daima başarı hikayeleriyle, tarihten ve gündelik yaşamdan basit örneklerle açıkla.
  10. Öğrenciler bul.  Öğretmenlik, yaşam boyu öğrenci olma fırsatını sunar. Öğretme şansımın olduğu, yaşamlarına değer katabileceğim, sürekli öğrenme ateşimi diri tutacak öğrencilerimi nerede bulabilirim diye düşün.
  11. Değişime açık ol. Sürekli keşfet. 

 

Gündeminde Ne Var: Özgür Alaz

Özgür, kendini sürekli gelişime adamış ilham verici insanlardan biri. O’nu sürekli yeni şeyler peşinde koşarken görüyorum. Bir bakıyorum Whatsapp grubu kurmuş; her gün hayatı kolaylaştıran yöntemler paylaşıyor. Bir bakıyorum Instagram’da ilham defteri diye bir proje yapmış; ilginç insanların gözünden, bir paragrafta dünyayı anlatıyor bize…

Özgür, kıvrak zekasıyla pazarlama alanındaki küresel trendleri hızlıca kavrarken, keşiflerini sadece kendine saklamayacak kadar da cömert biri. Özgür’le 2008 yılında Likemind etkinliğinde tanışmıştık. Likemind, dönemin pazarlama ve dijitalci ekosistemi için önemli bir buluşma noktasıydı. Benzer zihindeki insanlar her ayın üçüncü cuması, sabah saat 8 gibi Kanyon Starbucks’ta bir araya geliyordu. Özgür, buluşmanın mimarlarındandı. O’nun sayesinde bir sürü önemli insanla tanıştım. Hasan Başusta’da bunlardan biridir 🙂

Özgür, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin önde gelen sosyal medya ajanslarından olan Promoqube’ün kurucuları arasında yer aldı. İleri görüşlü bir şekilde, Promoqube’ün yelkenlerini sosyal medyanın rüzgarıyla doldurarak, büyük mesafeler kat etti. Promoqube bugün Türk dijital ekosisteminin önde gelen kurumlarından biri olarak hizmete devam ediyor.

Özgür’ün hayatındaki meselelere ve çevresindeki olaylara karşı sistematik yaklaşımı beni en çok çeken tarafı. 25 yaşımdan sonra anca idrak etmeye başladığım ve hala üzerinde çalıştığım bazı yöntem ve sistemleri benden çok daha önce keşfetmeye başladığını düşünüyorum. Hayatını bir mühendis gibi tasarlayıp yaşarken, yaratıcı tarafını da bilemek için sürekli seyahatler yapan, yeni deneyimler peşinde koşan Özgür Alaz’ın gündemine uzanıyoruz bugün. Özgür’ün paylaşımlarını çok keyifli ve değerli buluyorum. Umarım sizlerin de ilgisinden payını alır…

Özgür Alaz – Promoqube Kurucu Ortağı /Girişimci

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir, yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:

Blinkist uygulamasını son dönemde iyi şekilde kullanmaya başladım. İşe gidip gelirken veya spora gidip gelirken bir kitap özetini dinleyebiliyor ve notlarını alabiliyorum. Blinkist’in ücretli versiyonunun evernote entegrasyonu bulunuyor. Notlarım da orada birikiyor.

Ben geç Netflix izleyicisiyim. İtiraf edeyim, henüz bir dizi izlemedim. Ama, netflix’i çok öğretici buluyorum. Son dönemde mesela “StayHere” ve “Million Dollar Menu” programlarını izledim. Sunum yapmaktan tutun da, deneyim tasarlamaya, insanları anlamaya (bunlar benim işlerim) çok şey öğrendim. Netflix’te ayrıca biyografi izlemeyi seviyorum. Önyargısız, kendimi onun yerine koyarak, onun nasıl düşündüğünü anlamaya çalışarak.

Bu ara merak ettiğim bir diğer konu da “zihinsel modeller, karar modelleri, algoritmalar” gibi konular. Başlangıç kitabı olarak Türkçe de bulunan  “Hayatımızdaki Algoritmalar” kitabını çok beğendim. Bir de böyle bir liste var.

Özgür Alaz'dan kalıcı bilgi edinmek için küçük bir yöntem:
TED konuşmaları her zaman favorimdir. Şöyle bir yöntemim var. Mesela, bu ara spor benim için önemli. O zaman “sport/muscle/health +TEDx” gibi youtube’da bir arama yapıyorum. O konuyla ilgili ilginç konuşmaları izliyorum. O anki ihtiyacımla bağlandığı zaman daha kalıcı oluyordur umarım.

Bu aralar ne dinliyor:

Kolay yanıt, kendimi. Gerçekten. Kendimi gitgide daha çok bulduğumu hissediyorum. İç sesim bana harika şeyler söylüyor. Bu arada 4 ay da şan kursuna gittiğimi de ekleyeyim. Sesim de iyi çıkar 🙂

Müzik tercihi olaraksa, şaşıracaksınız ama K-POP’u sevmeye başladım. Çok komik, enerjik, üretilmiş bir sanat, deneysel, karışım, içinde her şey var. Neymiş bu K-Pop diye bakıp sevdim gerçekten. Sonraki adım da kendime dövmesini yaptıracağım bir grup seçmem gerekiyor sanırım 🙂

Bunun tam tersi yönde Opera ve Müzikalleri çok severim. Benim gibi opera sevenler bu linki sevecektir. Avrupa operalarındaki performansların canlı kayıtlarını yayınlıyor.

Bu biraz hüzünlü bir parçadır ama en çok dinlediklerimdendir. Okuyuculara gelsin o zaman bu parça: Son nata a lagrimar  (O gördüğünüz izlenme rakamlarını kendi emeğimle yaptım 🙂

Son olarak hypem’den bahsedeyim. Müzik bloglarındaki populer parçaları listeliyor. Yenileri görmek için güzel. Hypem çok eski bir konsept, belki de ilk üyelerindenimdir. İşte hypem’de beğendiğim şarkılar.

En yeni teknolojik oyuncağı:

En son, iphone X almıştım. Telefonun güvenlik kilidini kaldırınca daha çok sevmeye başladım. Elimde hayatımın kumanda merkezi gibi kullanıyorum.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:

Belki duyanlar vardır. İlham defteri diye bir projem var. Duymadıysanız normal, instagram’da beni takip eden sadece 3000 kişiden görüp de dikkat edenler biliyor. Orada benzer soruyu insanlara, arkadaşlarıma soruyorum. “Hayatta sana en çok ilham veren söz nedir?” diye.

Sevgili Evrim Kuran, deftere Martin Luther King’in bu sözünü yazmıştı: “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desinler.”

Bu sözün hikayesini Evrim’den dinlemek isteyenler aşağıdan izleyebilirler.

 

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:

Cevap veriyorum ama önceden söyleyeyim. Gerçekten inandığım, istediğim bir yanıt.

En çok merakla tanışmak istediğim kişi bundan sonra tanışacağım müstakbel kişi. O kişi buradaysa şimdiden selamlar ve tanışmak için can attığımı biliyorsun o zaman.

İnsanları dinlemeyi, bildiklerimi paylaşmayı, yeni fırsatlar yaratmayı çok seviyorum. Yani kiminle tanışırsam tanışayım bu merak ortamını yaratacağımı biliyorum.  

Bu seride kimi görmek ister:

Uğur Özmen’i görmek isterim. Bilgi paylaşmayan, içgörü paylaşan; bunu samimiyetle yapan, başka açıdan bakan, yaş aldıkça gençleşen nadir insanlardandır.

Hikayemi okuyan herkese teşekkür ederim.

Henüz Özgür’ü takip etmiyor musunuz?  aman diyim hemen takibe alın derim. İşte Özgür Alaz’ın bazı sosyal medya hesapları:

Twitter, Instagram, Youtube, Linkedin

Gündeminde Ne Var: Burak Günbal

Bundan birkaç sene önce Burak’ın Perakende TV’deki programına konuk olmuştum.  Muhabbetin tadı damağımda kalmıştı… O  gün bugündür, Burak’ı yakından takip ediyorum. Burak, perakende dünyasının önemli simalarından; sektörün önde gelen kurumlarında yönetim danışmanlığı yapıyor. Eğitimler veriyor, konuşmalar yapıyor. Burak’ı çok seviyorum. Çünkü onca işin ve meşguliyetin arasında, yaşamın sunduğu renklerin ve lezzetlerin peşinden gitmeyi de ihmal etmeyen, kendini sürekli gelişime adamış biri… Her zaman güler yüzlü, stil sahibi, rafine zevkleri olan, zihin açıcı bir iş ve keyif insanı, Burak. Instagram hesabını takibe alırsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. 🙂

Burak, takip edilmesi gereken güzel insanlar listemin üst sıralarında. Bu seride kendisine yer vermesem olmazdı. Lafı uzatmayalım. Hanımlar ve beyler, işte karşınızda Burak Günbal. 🙂

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir, yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.
Titrim:

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:

National Geographic’de yarı belgesel – yarı dizi film tadında yayınlanan “Mars”ı izleyip de çok etkilendikten hemen sonra, internette yaptığım araştırmalarda oradan oraya savrulurken karşılaştığım ve aslen etnolog olan John B. Calhoun’ın, aynı zamanda birçok farklı alana da uygulanabilen “25’inci Evren” teorisini okumak, bana “vay be” dedirtti.  Birçok çıkarsamanın yapıldığı deneyden ben, “Bir amaç, bu amaca giden yolda verilen emek ve bu uğurda karşılaşılan zorluklar” olmadan, bireysel ve toplumsal olarak ayakta kalamayacağımızın, memeliler özelinde kanıtlarını öğrendim ve derinden sarsıldım.

Bu aralar ne dinliyor:

Plaktan gelen sıcak sesi çok seviyorum ve evde olduğumda genellikle plak dinlemeyi tercih ediyorum. Pikabımda son dönemde, -yılbaşında çok sevdiğin bir dostumun hediye ettiği-, “Unforgettable Very Best Of Jazz” albümü var ve takıntılı bir şekilde döndüre çevire aynı parçaları dinlediğim için, hediyem aşınacak diye çok korkuyorum. Hareket halinde ise pikap çok kullanışlı olmadığından, dijitale evriliyorum ve yarısı ile taşımamı Youtube algoritmasına borçlu olduğum bazı genç isimleri dinliyorum: Adamlar, Asli Demirer, Birsen Tezer, Burcu Tatlıses, Can Gox, Cem Adrian, Ceylan Ertem, Deniz Sipahi, Deniz Tekin, Elif Çağlar, Evrencan Gündüz, Gaye Su Akyol, Güliz Ayla, Kalben, Karsu Dönmez, Melek Mosso, Nil İpek, Sedef Sebüktekin, Sena Şener, Serra Arıtürk, Six Pack, Su Soley, Sufle, Tuğba Yurt, Yasemin Mori… Bu isimler arasında Nil İpek’in benim için ayrı bir yeri var zira totem yaptım; “Gözleri Aşka Gülen” adlı şarkısı ile güne başlarsam, günüm harika geçiyor.

En yeni teknolojik oyuncağı:

12 yıllık eşim, sadece motorumu kıskanırdı. Şimdilerde listeye yeni bir madde eklendi: DJI Spark drone’um. Birlikte çok eğleniyoruz ve her defasında, sadece oyuncak olan bu cihaz ile yapılabilecekleri düşündükçe, hayretler içerisinde kalıyorum.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı: 

Bernard Shaw’un zekasına büyük hayranlık duyuyorum ve kafamın içinde “Life isn’t about finding yourself. Life is about creating yourself” cümlesi sürekli dönüp duruyor. İşim icabı, “Progress is impossible without change, and those who cannot change their minds cannot change anything” sözünü devamlı kullanıyor ve paylaşıyorum. İşim, dert dinleme üzerine inşa edili olduğundan kazandığımı düşündüğüm bir yetiye paralel olarak, genelde iyi bir dinleyici olduğumu söylerler ama Dalia Lama’nın “When you talk, you are only repeating what you already know. But if you listen, you may learn something new” cümlesini ilk okuduğumda, bu konuya daha fazla önem vermem gerektiğini hissetmiştim. Soruya geri dönersek, “son dönemde” üzerine en çok düşündüğüm söz, Einstein’a atfedilen “Be a voice, not an echo” cümlesi.

”Konuştuğunda sadece bildiklerini tekrar edersin. Dinlersen belki yeni bir şey öğrenebilirsin. ” – Dalai Lama

”Ses ol, yankı değil.” – Einstein

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:

Mümkün olsa, sırasıyla Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Edip Cansever’i kendisine büyük bir tutkuyla aşık eden şahane kadın, Tomris Uyar’la tanışabilmeyi çok isterdim. Fakat mümkün olmadığı için bu soruyu “Zero to One” kitabından çok şey öğrendiğim Peter Thiel şeklinde yanıtlıyorum 🙂

Peter Thiel ‘Zero to One’ kitabının yazarı.

Bu seride kimi görmek ister: 

İş yaşamı üzerine ezber bozan fikirleriyle çok beğenerek takip ettiğim bir hanımefendi: Fatmanur Erdoğan

Fatmanur Erdoğan

 

 

 

 

 

 

 

Burak Günbal’ın Sosyal Medya Hesapları:

Instagram, Linkedin, Twitter, Youtube

Gündeminde Ne Var: Olcayto Cengiz

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir, yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Olcayto mahalleden arkadaşım. İkimiz de uzun süre Moda’da yaşadık. O Almanya’ya taşındı. Bense Moda’da devam ediyorum. Olcayto benim için gerçek bir ilham kaynağı. Nasıl olmasın ki! 40 yaşından sonra hanımı ve çocuğu kapıp Almanya’ya gitti. Almancası ne kadar iyiydi emin değilim. Dilini bile çok iyi bilmediği bir ülkeye, tüm kariyerini ve konforunu kenara atıp, 40 yaşından sonra, üstelik ailesiyle gitti. Evet, 40 yaşından sonra, hem de ailesiyle! Henüz 30’una bile gelmeden, hayatta konfor arayışına giren gençlere sesleniyorum. Konfor monfor yok! Bam, bam, bam… dalacaksın… Olcayto’nun yaptığı gibi… Sıkıntılar olacak, ruhun daralacak, hatta bazen vazgeçmek isteyeceksin, yılmadan, düşe kalka yoluna devam edeceksin. Kaderinin peşinden gideceksin. Ne olursa olsun… Tıpkı Olcayto’nun yaptığı gibi…

Olcayto, çok iyi bir aile babası. O’na söyleşide titrini ne yazalım diye sorduğumda “Rüzgar’ın babası, oyunlaştırmacı, reklamcı, profesyonel soluk alıp verici” dedi. Bu aralar ekmeğini  Accenture’da ASGR (Avusturya, İsviçre, Almanya, Rusya) Gamification Manager / Oyunlaştırma Yöneticisi olarak kazanıyor. Gerçekten havalı. 🙂

Olcayto, özellikle müşteri deneyimi tasarımı konusunda müthiş konuşmalar yapıyor. O’nu en son Marketing Meetup 2018’e izlemiştim. Genci, yaşlısı fark etmeksizin yeni çağda insanları şaşırtmanın ne kadar zor olduğunu anlatmak için kullandığı ”Mmeeh jenerasyonu” anektodu zihnime çakılmış. Olcayto sosyal medyada takip edilmesi gerekenler listemde üst sıralarda. Yeni fikirler ve bakış açıları için Olcayto’yu mutlaka takibe alın. Yazının sonunda Olcayto’nun sosyal medya hesaplarını da paylaştım. 🙂

Olcayto ile bilgiye doyacağınız müthiş bir söyleşi yaptık. Olcayto’nun paylaştığı linkleri mutlaka takip edin. Özellikle yapay zeka tarafında, insanlığın geldiği son noktayı gösteren ”Do you trust this computer” belgeselini mutlaka izleyin derim. Haydi bakalım. Lafı uzatmadan sözü Olcayto’ya bırakıyorum. Bakalım Olcayto’nun gündeminde neler varmış. 🙂

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:

Bu aralar design thinking, AI ve machine learning konuları herkesi olduğu kadar beni de kendine çekiyor. Kendimce bu konu başlıklarında işin odağına insan deneyimini koyan makale/video/belgesel tarzı içerikleri takip ediyorum. Şu aralar John Brockman tarafından derlenmiş bir kitap olan “What to think about machines that think” ve tekrardan, Daniel H.Pink’in “Drive”ını okuyorum. Bu ikisinden önce Jake Knapp’ın “Sprint”ini tekrar okumuştum. Aslında bu tekrar okuma işini çok seven ya da uygulayan birisi değildim ama yeni gelen bilgilerle bu ve benzeri bazı kitapları tekrar okumak (Nir Eyal – Hook gibi), çok yeni yorumlamalara gitmenizle sonuçlanabiliyor. Ya da bende böyle oluyor. Bir de her yerde söylediğim “Do you trust this computer?” belgeseli var ki, yeme de yanında yat. Bunların hepsinin üstüne biraz da Netflix’ten belgesel sosu eklediğinizde, özünde cevap aradığınız konuları bildiğiniz için farklı kaynaklardan çok süperli bir beslenme programı çıkabiliyor karşınıza. (Netflix demişken, Abstract, Minimalism, The Most Unknown, Explained ve Screenland belgesellerini öneririm. Apple TV kullanıyorsanız da, Neverthink adında bir uygulama var, böyle meraklı tipler için ideal)

Yapay zeka meraklıları için ”Do you trust this computer” belgeselini şuraya bırakıyorum.

Bu aralar ne dinliyor:
Bu aralar ve her aralar genelde blues ve rock dinliyorum. Tabi ki duygu durumuma göre Gülşen’den Frank Sinatra’ya uzanan genişlik ve saçmalıkta bir Spotify listem yok değil. Son dönemde Yavuz Çetin’e, Erkan Oğur’a biraz düştüm. Ama hani sürekli olarak neredeyse her gün dinlediğin dersen, bir Metallica bir de Mark Knopfler derim. Özellikle Mark Knopfler’ın “Monteleone” şarkısı sürekli kulağımda çınlıyor.

Şimdi şöyle bir okudum da, baya çoban salata gibi bir müzik listem varmış.

En yeni teknolojik oyuncağı:
Çok uzun zamandır bir teknolojik oyuncak satın almamıştım çünkü burada Grover (https://getgrover.com/) denen bir sistem var, her türlü teknolojik oyuncağı kiralayıp deneyimleyebiliyorsun. Bu böyle gider diyordum, ta ki geçen hafta sonu kontrolsüz teknoloji market gezmesi anında eve bir adet Google Home ile dönene kadar. Google Assistant’ı telefonda zaten aktif biçimde kullanıyordum; hem benim bu dünyalara daha hızlı adapte olabilmem hem de oğlumun yakın geleceği şimdiden mıncıklamaya başlayabilmesi için aldık koyduk ortaya vazo gibi ama, dur bakalım…

Olcayto, biricik oğlu Rüzgar’la…

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:
Açıkçası son bir kaç senem çok güllük gülistanlık geçti denilemez. Belki de bu yüzden benim destur gibi bellediğim, yakın zamanda baya dövmesini yaptırmayı düşündüğüm, sahibi konusunda birkaç isim dolaşan bir söz vardır, “Sonunda her şey güzel olacak. Eğer güzel değilse, henüz sonu da gelmemiştir”(Everything will be okay in the end. If it’s not okay, it’s not the end). Bu cümle benim hayata bakışımın özeti gibi oldu. Fakat son dönemlerde diyorsan; duyduğum başka bir cümleyi çok dillendiriyorum bu aralar, Nelson Mandela’nın “Ben asla kaybetmem. Ya kazanırım, ya öğrenirim.”.

Görebileceğin gibi pozitif olma konusunda Polyanna master’ı yapıyorum adeta. 🙂

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:
Hmmm. Baya durdum düşünüyorum şu anda…Ya sanırım öyle biri yok. Yani çok tanışmak istediğim isimler var tabi; Michael Jordan, Mark Knopfler, Neil deGrasse Tyson, Elon Musk gibi ama hani “bu aralar” öyle biri yok. En bu aralara uygun olan Elon Musk sanırım.

Bu seride kimi görmek ister:
Ohohooo, bilemedim şimdi ya. Kardeşim Onur Cengiz olabilir mesela? “Bakayım ne demiş?” derim yani. Ya da işlerini büyük bir hayranlıkla takip ettiğim Mehmet Doruk Erdem, Refik Anadol gibi isimler. Yetenek kumkuması Yasemin Ezberci de olur bak. Vallahi bilemedim.

Fakat soruyu “Kimin gündemini merak ederdin?” diye ele alırsam eğer; sanırım cevabım Elon Musk olurdu.

Olcayto Cengiz’in Sosyal Medya hesapları:

Twitter, Linkedin, Instagram, Youtube

Gündeminde Ne Var: Burçak Yıldırım

Bu hafta #GündemindeNeVar’da yine sevdiğim bir arkadaşım var. Burçak Yıldırım, meraklı bir eğitmen, ilham verici bir konuşmacı ve yaratıcı bir eğitim tasarımcısı. Burçak, insanların birbiriyle ve çalıştığı kurumlarla anlamlı bağlantılar oluşturması için köprüler inşa eden önemli bir girişimci. Girişimi Tezgahçılar, eğlenceli partileri ve yaratıcı atölye çalışmalarıyla, hem bireysel hem de kurumsal eğitim sektöründe kısa zamanda güzel bir yer edindi. Burçak, sağlam iç görüleriyle, kurumların çalışanlarıyla ilişkilerini yeniden yapılandıran eğitimler ve partiler tasarlıyor. Yaratıcı konseptler geliştiriyor. ‘Tanışmayanı kovuyorlar’ deyip içe dönükleri muhabbete davet ediyor. ‘Gıybet gecesi’ ile dedikoduyu bir çeşit kurumsal terapi aracına dönüştürüyor. Tezgah konseptiyle meslek erbaplarını, geleceğin ustalarıyla buluşturuyor. Kısacası takip edilesi çok güzel işler yapıyor. Sözü uzatmadan mikrofonu Burçak’a uzatıyorum. Bakalım Burçak Yıldırım’ın #GündemindeNeVar.

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir, yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik: 

Seth Godin’in taze bitirdiğim,  “vazgeçmeyi ve vazgeçmemeyi öğreten küçük bir kitap” olarak özetleyebileceğim kitabı DİP, kararlarımı gözden geçirmeme neden oldu. Hatta şirketim Tezgahçılar’ın yeni dönemi için alacağımız aksiyonlarda değişiklik yarattı diyebilirim. Hem işte hem de gündelik hayatta bazen bir kısır döngünün içerisine girebiliyoruz. O kısır döngüden pek çok “geçerli” nedenden dolayı çıkamıyoruz. Diğer bir yandan, yakın zamanda öğrendiğim “aptal puma sendromu” da ben de bir aydınlanma yarattı diyebilirim. Bazen evren size yolunuzu değiştirmeniz için mesajları ardı ardına gönderebiliyor 🙂

Orkestra Şefi Itay Talgam’ın TED videosunu çok beğendim. Çok etkilenmemin sebebi şu aralar yoğun olarak liderlik kasları üzerine yoğunlaşmış olmam. Ben de ilk konuğun Hasan’ın ifade ettiği gibi George Bernard Shaw’un “Zeki insanlar aklını kullanır, bilgeler başkalarının da aklını kullanır” sözünü çok anlamlı bulurum. Liderlik tam olarak bu. Bu bilgelik düzeyine erişebildiğimiz oranda iyi bir lider oluyoruz. Bu TED videosunda beni en çok etkileyen şey, her biri farklı yeteneklerdeki müzisyenleri bir ahenk içerisinde yöneten liderler ya da daha doğrusu orkestra şeflerinin yönetim biçimleri arasındaki fark oldu. Yönetim tarzları farklı ama yapılan işe inanç ve disiplin aynı. Belki de işin sırrı tam olarak bu!

 

 

 

Bu aralar ne dinliyor: 

Her aktivite için farklı tarzlarda şeyler dinliyorum. Çalışırken, dinlenirken, spor yaparken.. Ama geçtiğimiz günlerde metal dinleyen karıncaların iki kat daha hızlı çalıştığını öğrendiğimden beri metal dinlemeye çalışıyorum 🙂 (Hakan’ın notu: Metal müzik candır!)

En yeni teknolojik oyuncağı: 

Eşim Yiğithan işi ve merakı gereği tüm teknolojik cihazların en yeni sürümleri çıkar çıkmaz hemen alıyor. Ben de onun aldıklarından nemalanıyorum. Ama şu ara en çok kullandığım cihaz Google Home ve iPhone X’im.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı: 

Alıntı okumayı severim. Bazen farkında olduğumuz ama adını koyamadığımız şeyleri, kısa ve vurucu bir şekilde karşımızda görmek “işte bu” etkisi yaratabiliyor. Son zamanlarda sosyal medyadaki linç kültürü çok dikkatimi çekiyor. Bunun kaynağını düşünürken karşıma Oscar Wilde’ın şu sözü çıktı: “İnsan kendi adına konuşurken kendinden çok uzaktır…Ona bir maske verirsen sana gerçeği söyler.” Anonim hesaplar toplumumuzun maskesi oldu ve gördüğümüz şiddet içeren sözler gerçeğin ta kendisini yansıtmaya başladı. Sadece sosyal medya değil, arkadaşlarımızın da birer maskeleri olsaydı, eminim onlar da bize başka şeyler söylerlerdi.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi: 

Güçlü, zeki, yenilikçi kadınları izlemeye bayılıyorum. Globalden Oprah Winfrey, Türkiye’den Gülse Birsel. (Hakan’ın notu: Gülse Birsel’e ben de bayılıyorum 🙂 )

Bu seride kimi görmek ister: 

Bana her zaman çok ilham veren, çok sevdiğim Serdar Kuzuloğlu. 

Burçak Yıldırım’ın iletişim bilgileri:

Web

Twitter

Linkedin

Instagram

Gündeminde Ne Var: Hasan Yalçın

Her daim genç kalmayı başaran bazı insanlar vardır. Yıllar geçtikçe tutkuları kar topu etkisiyle büyüyen, zamana karşı mücadele etmeyen, onunla uzlaşmaya çalışan insanlar… Hasan Yalçın benim için tam da bu kategoride yer alıyor. Hasan hocamla Adobe yıllarımdan tanışıyorum. Türkiye’nin yaratıcı ve paylaşımcı tasarımcılar ekosisteminin önemli oyuncularındandır, Hasan Yalçın. ‘Tasarımcının El Çantası’ konseptiyle yazılar yayımladığı günlüğünde, özellikle kullanıcı deneyimi ve tasarım ilişkisine dair önemli paylaşımlar yapıyor.

Hasan Yalçın tasarımcı kimliğinin yanında fantastik dünyanın da önemli yerel temsilcilerinden. O’ndaki Star Wars tutkusu anlatılmaz yaşanır cinsten. Bir süredir Youtube’daki kanalından vizyondaki filmleri yorumlayan programlar yapıyor. Hasan Yalçın ve eşi Fundalina‘yı çok seviyorum. Çalışıp, didinip etrafına ışık olmaya çalışan, fayda üretmek için yanıp tutuşan güzel insanlar olduklarını düşünüyorum. Onları her gördüğümde uzun süredir görüşmediğim akrabamalarımı görmüşüm gibi karışık, güzel hisler yaşıyorum 🙂

Neyse, lafı fazla uzatmadan röportaja geçiyorum. Bu hafta #GündemindeNeVar da Hasan Yalçın’la sohbet ediyoruz. Buyrun muhabbete!

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir, yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:

Aslında bir kitaptan söz etmek isterim. En son okuduğum kitap Kullanıcı Deneyiminde Sürtünme Etkisi konusunu işleyen, Mehmet Doğan ve Yiğit Ahmet Kurt’un Pürüzlü Mükemmellik. Mehmet uzun yıllar biz tasarımcılar için ilham veren blog yazıları yazdı. Son kitabı da harika örneklerle süslenmiş ve kullanıcı deneyiminde ilginç, çokça bilinmeyen bir konuya parmak basıyor. Bir çırpıda okudum ve gerçekten çok ilgimi çekti.

Bu aralar ne dinliyor:

Tasarımcıların bir çoğu genelde bir tür üzerine yoğunlaşır ve kafalarına yatan bir şarkıyı loop’a alarak tasarım yaparlar. Bende de durum farklı değil. Ağırlıklı olarak House ve Progressive  şarkılar favorim. Bir süre sonra Spotify, Weekly Discover bölümünde öyle şarkılar önermeye başladı ki yeni bir arayışa gerek kalmadı pek. Ancak illa isim vermek lazımsa: Massimo Lippoli – Let It Ride (Dario D’Attis Remix)

En yeni teknolojik oyuncağı:

Radikal bir kararla 10 yıldır içinde bulunduğum Apple-iPhone ekosisteminden çıkarak Huawei Mate10 pro almaya karar verdim. Pişman değilim şu an aramız çok iyi!

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:

Tasarım çözemediğini kirletir. – Rauf Kösemen

Bir süredir tasarım ve estetik algımızın zımparalanarak gittikçe eridiğini düşünüyorum. Karşıma çıkan yazılı, basılı, dijital bir çok iş bu güzel ve anlamlı sözü hatırlamama neden oluyor.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:

Bir çırpıda aklıma gelmedi aslında. Ali Koç olabilir mesela, değişimin çok uzun süreler olmadan da gerçekleşebileceğini kanıtladığı için teşekkür edip bir kahvesini içerdim! Sanal dünyada merhabamız olsa da hiç karşılaşamadığımız Kaan Sezyum ile bir şeyler içip, iki lafın belini kırmak da hiç fena olmazdı 🙂

Bu seride kimi görmek ister:

24 saatlik günü 36 saat gibi yaşayan, her şeye vakit bulmayı başaran ve bunu nasıl yaptığını anlayamadığım sevgili eşim Fundalina‘yı görsem fena olmazdı! Yok o zaten listemizde diyorsanız, uzun yıllar birlikte çalışma şansım olan benim için her zaman ilham kaynağı olmuş bir merak makinesi, Serdar Kuzuloğlu iyi gider bence 😉

Hasan Yalçın’ın iletişim bilgileri:

Blog: www.hasanyalcin.com

Youtube: https://www.youtube.com/channel/UCwiGP4lLHdKTMcK43fV5ANQ

Linkedin: https://www.linkedin.com/in/hasanyalcin/

Twitter: https://twitter.com/hasanyalcin

Gündeminde ne var: Uğur Batı

#GündemindeNeVar’ın bu haftaki konuğu akademisyen, yazar Prof.Dr. Uğur Batı.
Uğur Batı ile yüz yüze tanışıklığımız yoktu. O’nu yazdığı kitaplardan, konuşmalarından en çok da CnnTürk’deki Gündem Özel programından biliyordum. ‘Oyunlaştırma’ delisi arkadaşım Altuğ Yılmaz vesile oldu, Uğur hocamla Kanlıca sırtlarında buluştuk. Pazarlamadan yaratıcılığa, üretkenlikten insanın anlam arayışına uzanan keyifli bir sohbet yaptık. 5 saat süren muhabbet  sonrasında, hareketsiz oturmaktan sızlayan bacaklar, tatlı bir yorgunluk ve zihinsel doygunlukla döndüm evime.

Uğur Batı, pazarlama alanında çalışan genç bir profesör. Ancak, bana sorarsanız, yazarlık kimliği her şeyin üstünde. 14 kitabı var. Çoğu reklam ve pazarlama alanında. Farklı türlere de cesaretle yelken açmış Uğur Batı; ‘Enneagram ile Kişilik Analizi’ kitabıyla yaşamı anlamlandırmamız için yeni bir pencere açarken, Azraa-Eel Menkıbeleri’yle yerel fantastik edebiyatın kapısını aralıyor bizlere. Her ay beş farklı yayında (Bloomberg Businessweek, Harvard Business Review, Brandmap ve milliyet.com.tr) köşe yazıları yazıyor. Reklam yazıyor. Dizi senaryosu yazıyor. Anlayacağınız dur durak bilmeden yazıyor. Hakkını verelim. Üretmek zor. Eleştirileri göğüslemek pahasına üretimleri vitrine taşımaksa en zoru. Robert Greene, Mastery (Ustalık) kitabında, yaratıcı üretkenlikte mükemmelliğe tek adımda değil; sürekli üreterek ve geri bildirim alarak ulaşıldığını anlatır. Uğur Batı’da da bunu gördüm. Önemli gördüğü fikirleri, vaka çalışmalarını, zihninde oluşturduğu bağlam çerçevesinde ilmek ilmek örerek okuyucularıyla buluşturuyor. O’na sorsanız herhalde henüz en iyi kitabını yazmadığını söyler. “Yazarlık, en iyi kitabı yazıp kenara koymak değil; sürekli yazma halinde olmaktır.” demişti, sevdiğim yazarlardan biri… Bu yüzden cesaretle üretip, vitrine koyabilen herkese büyük saygı duyuyorum.

Bu hafta #GündemindeNeVar da formatı bozmadan Uğur Batı ile gerçekleştirdiğim söyleşiden zihnimde kalanları paylaşacağım. Bakalım Uğur Batı hocamızın gündeminde neler varmış.

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir, yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Yazarlık motivasyonu nereden geliyor:

Yazarak geliyor. Fikir yazarı olmak, üreten konuşmacı olmak, akademisyen yazar olmak beni motive ediyor. Birçok farklı konuda yazıyorum ve konuşuyorum. İlk kitabımı 2008 de 33 yaşında yazdım. 10 yıl içinde toplam 14 kitap olmuş. İyi bir yazar, danışman, akademisyen ve konuşmacının uluslararası standartları vardır. Türkiye o kadar enteresan bir ülke ki; bazen 500 kişiye konferans veriyorsun. Orada oturan 100 dinleyici konuşmacıdan daha iyi. Böyle bir şey olamaz! Bakın etraftaki konuşmacılara. Kitap okuyarak konuşmacılık olmaz, danışmanlık olmaz… Durum buysa, ortada bir sakatlık vardır. Sahnede olmanın gerçekten iyi bir sebebi olmalı.

Hiçbir şey yapmak istemediği zamanlarla nasıl mücadele ediyor:
Sosyal medyadaki etkileşim ihtiyacı bu aralar üretimimi düşürdü. Bunun yanında standart kaygılar; geleceğe ilişkin endişeler, ülkenin içindeki durum hepimizin motivasyonunu zaman zaman zorluyor.

”Sizinle okumaya yeniden başladık. Sizi izleye dinleye, kitaplarınızı okuyarak, hayatımıza yön vermeye başladık. Bende sizin gibi yazmak istiyorum.” gibi yorumlar ve etkileşimler üretme motivasyonumu adeta ateşliyor. Sanırım hayatta bir işe yaramakla ilgili bir şey. Üretme motivasyonu benim hiç kaybetmemem gereken yegane şey.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:
Halit Ziya Uşaklıgil muhteşem bir yazar. Kitaplarını tekrar tekrar okurum. Kitaplarındaki metaforik, alegorik anlatımları çok beğeniyorum. ‘Kırık Hayatlar‘ ve ‘Aşk-ı memnu’ en sevdiğim eserleri.

Kemal Bilbaşar, muhteşem bir yazardır. Edebiyatımıza çok iyi bir standart getirdiğini  düşünüyorum. Bunun yanında divan edebiyatının Türkiye’de çok yanlış değerlendirildiğini düşünüyorum. Fuzuli, Nedim Baki’yi binlerce şair arasından biliyoruz. Çünkü formda mükemmelliğe ulaşmışlar. Yazdıkları binlerce beyit içerisinde tek bir aruz hatası bile yapmamışlar.

Fantastik edebiyatta Neil Gaiman’ı çok beğeniyorum. Edgar Allen Poe, benim için dünya edebiyatının en yüksek noktasıdır. O’nun gibi yazılamayacağını düşünüyorum. Çünkü Edgar Allen Poe normal bir adam değildi. Şizofrenik, kimsede olmayan bir bakış açısı, kirlenmemiş bir kafası var (Bugünün teknolojik dünyasından nasibini almamış). Öykülerini çok beğeniyorum. Tüm bu yazarların kendilerine ait bir alametifarikası var.

Türkiye’de iş kitaplarının derinlik sorunları olduğunu düşünüyorum. Kitap yazan pek çok insanın ”Bir kitabım olsun,” zihniyetiyle yazdığını düşünüyorum. Kitapları eklektik buluyorum. Parçalar birleşmiş ama fikirsel bir bütünlük oluşturmamış. Dünyada iş ve kişisel gelişim tarafına bakınca Daniel H. Pink, Malcolm Gladwell başı çeken, sevdiğim yazarlar arasında yer alıyor.

Bu aralar ne dinliyor:
Hala Manowar dinliyorum. (Yazarın yorumu: Manowar candır! :))
Benim müzik dinleme biçimim o anki ruh halimle çok alakalıdır. Mesela yazarken Rachmanninoff beni çok besler. Eğer dergiye yazı yazıyorsam Anathema ve türevlerini dinlerim.

En yeni teknolojik oyuncağı:
Hala yaklaşık 7 yıldır aynı HP Laptop’ı kullanıyorum. O bilgisayarda minimum 7 kitap yazıldı. Daha önceki bilgisayarım bir Mac idi. Kızım onun üstüne biraz süt biraz da su dökünce yolları ayırdık.

Yazıları nasıl yedekliyor:
Çok arşiv yaparım ama biraz karışıktır. Arşivlerimde tarih kullanırım. Birden fazla yerde kayıt yaparım. Klasik hard disklere güvenirim.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:
Yok! Sebebi şu: Gerek filmlerdeki, gerekse kitaplardaki aforizmik lafların sosyal medya içeriği olarak tüketilmeye çalışılmasını yanlış buluyorum. Her sözün bir anlamı olabilir; hiçbir anlamı da olmayabilir. Sözler içinde bulunduğu bağlamla güç kazanır. Bir sözü alıp bağlamına uygun kullanmıyorsan hiçbir anlamı yoktur.

Favori filmi:
Uslanmaz bir Star Wars, Yüzüklerin Efendisi hayranıyım. Diziler tarafındaysa Lost’un yeri bir başkadır. Hep sonu kötü bittiği söylenir. Bence sonu olması gerektiği gibi bitti. Ama ben olsam son bölümü sinema filmi yapar, yaşanan her şeyin Dharma’nın bir oyunu olduğunu söylerdim. Lost’un bir sonuç değil, süreç dizisi olduğunu düşünüyorum. Lost enneagram’ın etkin kullanıldığı gerçek bir karakterler hikayesidir. Lost’un Türk filmleri ve dizileri için doğru karakter yaratımı için çok iyi bir örnek olabileceğini düşünüyorum.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:

Her türkün kafasında vardır. Atatürk’le tanışıp, nasıl bir vizyonu olduğunu anlamaya çalışıp, bir de O’na bugünü gösterip; ”Ne hayal ettin, ne oldu,” diye sormak isterdim. ”Daha iyi nasıl olabilir. Bundan sonra ne olmalı,” diye de sormak isterdim elbet.

Çağdaşlarımızdan da Peter Jackson ve George Lucas’la tanışmak isterdim. Onlara da ”Nasıl bir kafanız var!” diye sormak isterdim. Çünkü bence ulaşılamaz bir seviye yarattılar. Hem Star Wars hem de yüzüklerin efendisinde bir içeriğin milyon defa çoğaltılıp, hala aynı etkiyi yaratabildiğini görüyoruz. Yani öyle mükemmel bir form yakalamışlar ki defalarca kere aynısını yapıp yine başarılı olabiliyorlar.

Star Wars efsanesini yaratan George Lucas (solda), Yüzüklerin Efendisi efsanesini yaratan Peter Jackson.

 

Bu seride kimi görmek ister:
Metin Akpınar’ın cevaplamasını isterdim. Hayatımda tanıdığım en entelektüel insan. Müthiş bir zihin açıklığı var. Bir de rahmetli Ertem Eğilmez olurdu herhalde.

Yazarın notu: Metin Akpınar yaşayan bir efsane. Kendisiyle tanışmayı çok isterdim.

Özel soru: 14 kitap yazmışsınız, ne olunca kendinizi gerçekleştirmiş hissedeceksiniz?
Kendini gerçekleştirmek bitmeyen bir yolculuktur bence. Zihin açıklığı olan herkes 80’inde de 90’ında da hala üretiyor. Kendini gerçekleştirmenin formülü: üretmek, üretmek, üretmek.

Prof.Dr.Uğur Batı’nın iletişim bilgileri:

Instagram: www.instagram.com/ugur.bati

Linkedin: www.linkedin.com/in/ugurbati

Twitter: https://twitter.com/ugurbati

Dijitalleşme: Tünelin sonundaki ışığa yolculuk

Geçtiğimiz ay Henkel’in davetlisi olarak, Almanya’nın Düsseldorf şehrine gittim. Henkel’in dijital dönüşüm vizyonunu ve bu çerçevede attığı somut adımları yakından görme fırsatına sahip oldum. Kurumlarda dijitalleşmenin neye hizmet etmesi gerektiği, bu alandaki stratejik ve taktiksel bakış açılarını yeniden gözden geçirdiğim, bilgilerimi tazelediğim keyifli bir serüven oldu. Biriktirdiğim notlarla birleştirdiğim düşüncelerimi bu yazıda toparladım. Daha özet bir halini bu ay Digitalage dergisinde yazdım. Blog’umda karakter kısıtlaması olmadığından,  genişletilmiş versiyonunu da yayımlamak istedim. Keyifli okumalar…

Godot’yu bekler gibi dijitalleşmek
Dijitalleşme dillere pelesenk olmuş, memleket kurumlarının toplantı ve konferans salonlarının mezesi durumunda. Birçok CEO dijitalleşmenin öneminden dem vururken, çok azı bu uğurda somut adımlar atabiliyor. Kurumlar dijital dönüşümle, değişen rekabet şartlarına uyum sağlamak derdinde. Derdin büyük olduğu yerlerde fırsatlar da çok oluyor. Dijital değişim elçileri, dönüşüm danışmanları ve uzmanları her yerde. Herkes değişmeyen yandı diyor. Ancak çoğu lider, değişime nasıl ve nereden başlayacağı konusunda şüpheli. Nasıl dönüşeceklerini, kurumlarını dijital dönüşüme nasıl hazırlayacaklarını, bu dönüşüm oyununda nasıl yer alabileceklerini bilen çok az kurum, yönetici ve kişi var. Temel stratejilerden yoksun, taktik seviyede kotarılmaya çalışılan dijitalleşme hikayelerinin sonu hazinle bitiyor. Türkiye’de çoğu kurum, Samuel Beckett’in meşhur oyunu Godot’yu bekler gibi bekliyor dijitalleşmeyi ama, ne gelen var ne de giden…

Henkel’in merkezine yaptığımız yolculukta yalnız değildim. Soldan sağa ben, Fortune’dan Kerem Özdemir, Henkel Kurumsal İletişim Müdürü Öznur Çatı, Dünya gazetesinden Volkan Akı.

Dijitalleşme ve zenginlik devrimi ilişkisi
Alvin Toffler, meşhur kitabı ‘Zenginlik Devrimi’nde yeni dünyada zenginlik yaratımının üç temel dinamik üzerinde inşa edildiğini söylüyor: Uzay, bilgi ve zaman. Uzayda yeni yerler keşfetmeye çalışırken bir sürü problemle karşılaşıyoruz. Bunları çözerken ürettiğimiz teknolojiler birçok yeni endüstrinin doğmasına sebep oluyor. Bilgi, yeni ekonominin temel taşı ancak, zihinlerde oturmayan çok şey var. Bilgi nedir, anlamlı bilgi nasıl elde edilir, çağımızın veri karmaşası içinden işimize yarayacak anlamlı bilgiyi nasıl, nereden bulabiliriz? Zaman ise son derece göreceli; dünyanın hiçbir yerinde aynı hızla ilerlemiyor. Güneydoğu Afrika’da insanlar temiz su ve yiyecek bulmak gibi 200-300 sene öncesinin problemlerini çözmeye çalışırken, dünyanın bir başka köşesinde insanlar, Mars’a gitmeye çalışıyor. Alvin Toffler, zamanın bu göreceli akışına ‘zamanın desenkronizasyonu’ demiş. Zamanın coğrafi olarak görece farklı akması, zenginlik yaratımı ve transferinde bir kırılma yaratıyor. Bazı ülkeler, kurumlar ve insanlar sol şeritten saatte 260 km hızla zamanda yolculuk ederken, bir kısmı orta şeritte 100 km hızla ilerliyor, en sağ şeritteyse 70 km ile giden toplumlar, ülkeler ve kurumlar var. Hızlar arası bu farklılık zenginliğin yaratılması ve el değiştirmesi tarafında son derece belirleyici. İnovasyon yapma, teknoloji geliştirme hızı, yeni zenginlik devriminin altın anahtarı. Türk kurumları ve şirketleri konu dijitalleşme hızları olunca hangi şeritten kaç km hızla ilerliyor? Henkel’in şirkette yaratmaya çalıştığı dijitalleşme kültürünü kokladığım birkaç gün boyunca hep bunları düşündüm. Bu çerçeveden bakıldığında dijital dönüşüm alanında gerçekçi adımlar atarak, somut getiriler elde etmiş bir şirkete mercek tutmak faydalı olacaktır.

Henkel neler yapıyor?
Henkel, dünya genelinde 53 bin çalışanı, yıllık 20 milyar avro cirosu olan dev bir kurum. Gelirlerinin %40’ını da gelişen pazarlardan elde ediyor. Henkel, 3 temel kategoride değer üretiyor: Yapıştırıcılar, kişisel bakım ve ev temizlik ürünleri. Henkel ekibi, birlikte geçirdiğimiz 2 gün boyunca laboratuvarda ürün geliştirme sürecinden tedarik zinciri yönetimine, pazarlama içgörüsü oluşturmaktan lojistiğe kadar birçok farklı alanda, şirketi nasıl dijitalleştirdiklerini anlattı.

Şirketlerin temel görevi, müşterileri için anlamlı ürün/hizmet kategorileri oluşturmak ve bu değerleri kesintisiz olarak müşterileriyle buluşturmaktır.

Bir başka deyişle, kurumlar sürekli değer üretip, bunları kesintisiz bir şekilde müşterilerine ulaştırmakla yükümlü. Peki dijitalleşme işin neresinde? Kurumlar, hedefleriyle arasındaki engelleri kaldırmak için kaçınılmaz olarak, hızla, dijitalleşmeye çalışıyor. Dijital dönüşüm projeleri, teknolojiyi kullanarak; anlamlı bilgi ve bağlantılar oluşturacak platformlar inşa etmeyi amaçlıyor. Doğru ürün ve hizmet kategorileri oluşturmak ve bu ürünleri müşterilerle buluşturmak için bilginin gerçek gücünden faydalanabilmek gerek. Dijital dönüşüm projeleri de bunu gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Stratejileri ve taktikleri ayırın
Dijital dönüşüm tarafında stratejileri ve taktikleri birbirinden ayırmak son derece mühim. Büyük veri, IoT, AR/VR, yapay zeka gibi teknolojiler doğru bir dijitalleşme stratejisi olmadan anlamlı inovasyona hizmet edemiyor. Bir başka deyişle, taktiklerle maçı kazanabilirsiniz ama lig şampiyonu olmak için iyi bir stratejinizin olması lazım. Dijital dönüşüm projelerine yaklaşımı 3 temel adıma indirgemek isteseydim: Hedeflerle aramızdaki engelleri belirlemek, engelleri ortadan kaldıracak stratejik yaklaşımları oluşturmak, stratejileri uygulayacak taktikleri belirlemek şeklinde düşünürdüm.Henkel’in de geniş çerçevede projeleri böyle ele aldığını gözlemledim.

Kurumlarda dijital dönüşümde stratejiler, problemlerinizi çözebileceğiniz temel bakış açılarıyla ilgiliyken, taktikler bu bakış açılarını hangi teknolojilerle çözebileceğinizin cevabıdır. Örneğin: Müşterilerin ilgisini çekmek için iyi bir müşteri deneyimi sunmak güzel bir stratejiyken; müşteri deneyimini mobil uygulama ya da Chatbot’ları kullanarak sağlamak, stratejimize hizmet eden, tamamen taktik seviyede bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu sebeple kurumlar, dijital dönüşüm projelerinde danışmanlık alırken hem stratejik hem de taktik seviyede bir değerlendirme yapmalı.

Birçok alanda danışmanlar, stratejistler ve taktisyenler olarak ikiye ayrılır. Stratejistler hedeflerinize giden yolda önünüzdeki engelleri tanımlamanızı sağlarken, taktisyenlerse bu engelleri ortadan kaldırmanızı sağlayacak araçların nasıl kullanılabileceğini gösterir. Mesela, dijital dönüşüm stratejileriniz için SEO’culara ya da Sosyal Medyacılara bel bağlamayın. Ancak bu araçlarları taktik seviyede en iyi şekilde nasıl kullanılabileceği hakkında danışmanlık alabilirsiniz. Henkel’in özellikle bu tarafta oldukça başarılı olduğunu görüyorum. Başarıya giden yolda sorunları dijitalleşme ile çözerken, doğru iş ortaklıkları ve teknoloji ekosisteminin oluşturulması ve bunlarla verimli şekilde çalışmak için işlerin çerçevesi ve net şekilde çizilmiş.

Henkel’de dijitalleşme kültürü yaratmak
‘’Bir CDO’nun şirketteki ömrü 3 yıldır,’’ diyerek sözlerine başlayan Henkel CDO’su Dr.Rahmyn Kress; “Dijitalleşme, kurumda bir şeyleri düzeltmiyorsa bir işe yaramaz. Sadece dijital olmak için dijitalleşme yapılmamalı,” diyor. Kress, dijitalleşme eforlarını 3 ana noktada topladıklarını ifade ediyor: ”Eforların %70’i dijital teknolojilerin optimizasyonuna, %25’i anlamlı inovasyonu geliştirmeye, %5’i de aşırı yenilikçi çalışmalara ayrılmalı.” Henkel CDO’su konuştukça, asli görevinin şirket içinde bir dijitalleşme kültürü yaratmak olduğunu anlıyorum. Bu bağlamda HenkelX adında bir insiyatif başlatılmış. HenkelX’in başarılı olabilmesi için 3 konuda sürekli çaba sarf etmek gerektiğini söylüyor Dr.Kress:Dijital ekosistem oluşturmak, sürekli yeni şeyler denemek, yeni deneyimlere odaklanmak.

Dijitalleşme kültürü farklılıkları bir araya getirmeli
Henkel, çalışanların işleriyle ilgili uygun kişileri bulmasını sağlamak için Tindervari bir eşleşme uygulaması yapmışlar. Bunu günlük hayatta insanların kullandığı, aşina olduğu kullanım alışkanlıklarını işe yansıtmalarını sağlayacak bir bakış açısı olarak yorumlanabilir.

Toplantılarda mentorluk meselesinin dijitalleşme açısından son derece önemli olduğunun altı sıkça çizildi. Aynı problemleri yaşamış ve çözmüş kişilerden mentorluk almanın önemine sıkça değinildi. Henkel, ‘Beautiful Minds’ adında bir insiyatif başlatmış. ADHD(Yetişkinler için Dikkat Bozukluğu), disleksi gibi çeşitli rahatsızlıkları olan, toplumda farklı algılanan değerleri ve yetenekleri buluyorlar ve bu kişilerin fikirlerinden, düşüncelerinden faydalanıyorlar. Dr.Kress, inovasyonun yenilikçi ve farklı insanların omuzlarında yükseleceğine olan inancını, konuşmasında sıkça yeniledi. NASA’da çalışanların yarısının disleksi olduğunu hesaba katarsak, ne kadar haklı olduğunu anlayabiliriz.

Birlikte çalışma ve üretim, başarılı dijitalleşme projelerinin altın anahtarı. İyi bir iş ortağı ekosistemi oluşturmaksızın başarılı bir dönüşüm gerçekleştirmek neredeyse imkansız. Dijital ekosistem, son derece iyi tasarlanmış bir geri bildirim mekanizması üstüne inşa edilmeli. Geri bildirimler müşterilerden, çalışanlardan ve iş ortaklarından sürekli toplanmalı. Dijitalleştirme kültürü, dijital ekosistemin adeta yapıştırıcısı. Dijital projeler için birlikte çalışma prensipleri ve yöntemlerinin çerçevesini baştan çizebilmek ve buna sadık kalarak uygulayabilmek son derece kritik.

‘’İnsanlığın son 200 yılında yaptığımız en büyük keşif, bir araç ya da cihaz değil, bilimsel yöntemin kendisiydi,’’ diyor ünlü futurist Kevin Kelly. Olaylara bu pencereden baktığımızda, dijitalleşme için paradigmaları değiştirip, olaylara yeni ve geniş pencerelerden bakarak, doğru metodları bulup uygulamaktan başka şansımızın olmadığı net bir şekilde görünüyor. Bakalım zaman bizler için hangi hızda ilerleyecek.

Aranızda dijitalleşme uzmanı olanlar var mı? Siz ne diyorsunuz bu durumlara? Şirketinizde ne tür çalışmalar yapıyorsunuz yeni düzene ayak uydurmak adına. Yorum alanında ya da bana mail atarak düşüncelerinizi, yaptıklarınızı lütfen paylaşın. Merakla bekliyorum.

Gündeminde ne var: İnanç Ayar

Bu seriyi #GündemindeNeVar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir,  yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

İnanç Ayar entelektüel derinliği olan gerçek bir fikir insanı. Kendisini yaşam boyu öğrenmeye adamış, bilgisini paylaşmak için yanıp tutuşan bir eğitim gönüllüsü. Kendi gibi fikri ve bilgisi bol insanları harekete geçirmek için ilham veren, önemli çalışmalar yapıyor. Bunlardan biri Karnaval radyoda yayımlanan Bir Yaşam Felsefesi Olarak Girişimcilik Podcast‘i. Girişimcilik, pazarlama ve aksiyona geçmek konularını işliyor. Programda zaman zaman uzman konuklara da yer veriyor. Sohbet havasında geçen, içinde önemli mesajlar barındıran bu seriyi motivasyon arayan tüm girişimci adaylarına öneririm.

Benim de konuk olduğum 27 ve 28’inci bölümleri özellikle dinlemenizi tavsiye ederim. Girişimler için pazarlama, müşteri ilişkisi, harekete geçebilmek ve motivasyon üzerine dolu dolu bir sohbet olmuş. Buyrun dinleyin.

Geçen haftalarda blog’uma konuk aldığım Ozan Dağdeviren ile yeni bir çeşit video öğrenme deneyimi sunan HerGünÖğren projesini birlikte yapıyorlar.

İnanç, müthiş bir eğitmen. İnsan davranışları konusunda çok bilgili ve meraklı. Akademik kimliğinin yanında kurumsal arenada da inovasyon, üretkenlik ve zaman yönetimi gibi önemli konularda eğitimler ve seminerler düzenliyor.

İnanç, Steven Presfield’ın Do The Work kitabı gibi insanları fikirden aksiyona geçirecek bir kitapla ilgili çalışmalar yapıyor. Kitabın çıkmasını dört gözle beklediğimi de buradan ifade edeyim. 🙂

Bakalım İnanç Ayar’ın gündeminde neler varmış.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:
Tekrar tekrar Adam Grant’in “Originals: How Non-Conformists Move the World” kitabını okuyorum. Sezgi karşıtı fikirleri çok severim. Adam Grant’in kitabındaki ana fikri de çok sezgi karşıtı buldum. Grant özetle “Bir fikri mükemmel hale getirmeye çalışmak yerine çok dene, çok yanıl ve çok öğren” diyor. Ben de şu aralar hayatımda bu bakış açısını uygulamaya çalışıyorum.

Bu aralar ne dinliyor:
Bu aralar oğlum Ediz ne dinlerse onu dinliyorum 🙂
Ediz yaklaşık iki buçuk yaşında ve şu sıralar Andre Rieu dinliyor.

En yeni teknolojik oyuncağı:
Podcast yayınlamaya başladıktan sonra ses kayıt cihazları ilgimi çekmeye başladı. Hangisini alacağıma karar verdiğimde, hemen alıp bol bol oynama niyetim var.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:
Jim Carrey’nin ettiği şu laf “I think everybody should get rich and famous and do everything they ever dreamed of so they can see that it’s not the answer.” (Dilerim, bir gün herkes ünlü ve zengin olur. Hayal ettiği her şeye kavuşur ve böylece asıl cevabın bu olmadığını anlar…)  baya bir kafamda döndü. Meseleyi o kadar berrak bir şekilde özetlemiş ki. Modern hayatın örttüğü, bir türlü bizi baş başa bırakmadığı temel bir varoluş meselemiz var bence de.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:
En sevdiğim yönetmen Wong Kar- Wai.

Bu seride kimi görmek ister:
“Pub Story” kurucusu Bora Öğünç.

İnanç Ayar’ın iletişim bilgileri:

Blog: http://inancayar.com/kimdir/

Twitter: https://twitter.com/inancayar

Linkedin: https://tr.linkedin.com/in/inancayar

Instagram: https://www.instagram.com/inancayar/

 

Gündeminde ne var: Ercan Altuğ Yılmaz

 

Altuğ ile tanışıklığımız lise yıllarına kadar gidiyor. Yıllar içinde muhabbetimiz daha da arttı.  Malcolm Gladwell, kitabı The Tipping Point’te dünyayı değiştiren 3 arketipten bahseder: sales person, maven ve connector. Altuğ, sanırım hayatımda gördüğüm en iyi ‘connector’. İnsanlar arasında anlamlı bağlantılar  oluşturacak köprüler kurmak konusunda çok başarılı. Büyük bir enerji ve hevesle, güzel şeyler yapmak için alakalı insanları buluşturmaya çalışıyor. Bunu herhangi bir ek çabaya gerek duymadan, kendiliğinden yaptığına eminim. Altuğ sayesinde bir sürü değerli insanla tanıştığımı da ekleyeyim.

Altuğ, oyunlaştırma tarafında yaptığı katkılarlarla biliniyor. Yazdığı kitaplar, yaptığı konuşmalar ve düzenlediği seminerlerle, oyunlaştırma konseptinin gelip geçici bir trend olmadığını hepimize gösterdi. İlk kitabında oyunlaştırma ve pazarlama arasındaki ilişki üzerine benimle de bir söyleşi yapmıştı. İlk kitabının önsözünde beni yere göğe sığdıramamış ve öyle onore etmişti ki utancımdan kaçacak delik aradığımı da bu vesileyle itiraf edeyim 🙂

Hanımlar, Beyler haydi şimdi Altuğ Yılmaz’ın gündemine bir göz atalım.

Bu seriyi #gündemindenevar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir,  yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:

Yaz dönemi için biriktirdiğim ve söz verdiğim birçok dostumun kitabını okuyor ve geri bildirim veriyorum (Umarım bu listede bir gün sen de olacaksın, Hakan. O güzel günler gelecek mi? ) Blockchain kitapları da bunlardan biri. Geçtiğimiz haftalarda bir Blockchain Hackathon’undan davet alınca şaşırmıştım. Lakin katılımcılarla yaptığım sohbetlerde, özellikle oyun teorisinin ve  oyunlaştırmanın kurgularda kullanılmaya çalışıldığı sistemler gördüm ve heyecanlandım. Şu an görüşmeye devam ettiklerim var. Detaya çok hakim olmadığımdan şu ara blockchain ile oyun teorisi ve oyunlaştırma üzerine eğitimler ve makaleler okuyorum. Bu alanda beni heyecanlandıran fikirlere bakıyor, kendimce hayaller kuruyorum. Merak edenler için şuraya 2 link verip konuyu kapatıyorum 🙂

Türkçe, giriş olabilecek bir makale: https://medium.com/@fidelitaslex/nash-dengesi-oyun-teorisi-ve-blokzinciri-dbaff35b9697

Asıl örnek olabilecek ücretli bir eğitim. Eğitimi veren Amerika’da yaşayan Türk bir  akademisyen: https://online.unschools.co/courses/gamification

Bu aralar ne dinliyor:

Çalma listemde bu aralar yaz havası hakim: Anne-Marie, Demi Lavoto, Rita Ora karışık pop gidiyor. Birçok okuyucu yakıştıramayacak ama olsun. Durum mevsimsel, telaşa gerek yok. Radiohead, Maroon 5, Muse duruyor listede 🙂

En yeni teknolojik oyuncağı:

İstanbul trafiğinde araba kullanmayı pek sevmiyorum. Arabamı genellikle haftasonları kullanıyorum. Bu yüzden Bluethooth’lu bir kulaklık aldım. Çok teknolojik değil belki ama İstanbul’da gün içinde toplu taşıma ile oradan oraya  geçerken kablolardan kurtulmak çok iyi geldi.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:

Dün akşam sevgili dostum, Uğur Batı hocamızın TEDxAlsancak konuşmasının sonunda  ABD’nin 32’nci Başkanı Franklin Roosevelt’in eşi Eleanor Roosvelt’ten yaptığı alıntı üzerine düşündüm:

“Büyük beyinler fikirleri tartışır, orta halliler olayları, küçük beyinler ise insanları tartışır.” – Eleanor Roosevelt

Sosyal medyadan, popüler kültüre, siyasetten sanata hep insanları ve olayları konuşuyoruz. Bu yüzden hiçbir üretimimizin Edirne’nin ötesi için değeri olmuyor. Birlikte güzel fikirler üretmek bu topraklara ne zaman nasip olacak? Yüzlerce saygın, sözde marka olmuş insanımız var ama,  küresel bir fikir ya da markamız yok. Olabilenlerse, futbolcusundan akademisyenine, hep yurtdışı menşeli. Yurtdışında ve memleketimizde bazı konferanslarda konuşmacı olarak yer alıyorum. Burada beni düşündüren ve üzüldüğüm bir gözlemimi paylaşmak isterim. Memleketimizdeki konuşmacıların çoğu sahneye çıkıp kendi için sunuyor, dinleyiciler için değil. Bu yüzden Türkiye dışında çıkıp konuşabilen doğru dürüst pek bir keynote konuşmacımız yok. Çıkması da pek zor. Çünkü fikir yok, sadece kişiler ve olaylar var.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi

Dünyanın en önemli oyunlaştırma uzmanlarından Yukai Chou‘nun bana söylediği bir sözü paylaşayım: “Altuğ, oyun firmaları insan davranışlarını en iyi analiz eden, teknolojik açıdan en zengin firmalar. Hepsiyle yakından çalışan biri olarak söyleyebilirim ki Disney, Tencent, Hasbro, Lego gibi firmalar Oracle, Microsoft, IBM gibi devleri geçip, büyük veri ile yeni nesil davranış ekonomisini yönetecek.”

Bana bu şekilde vizyon ve yön verecek herkesle tanışmak isterim. Ortağı olduğum bir şirketle, yeni dönemde stadyumlarda kullanılabilecek bir oyunlaştırılmış anket uygulaması hazırlıyoruz.  Taraftarlar, anketten topladıkları puanlarla takımlarının dükkanından alışveriş yapabilecek, telefonda takımının renkleri ve rozetleri olacak. Bunu sezon hazırlık maçlarında deneyeceğiz özel izinle. Sonrasındaysa elde ettiğimiz verileri Fenerbahçe Başkanı Ali Koç’a sunacağız. Bu yüzden çok heyecanlıyım. Sadece Ali Koç ile tanışmak değil, kendisine oyunlaştırma da anlatacak olmam beni son derece heyecanlandırıyor.

Bu seride kimi görmek ister

Uğur Batı’nın sadece bilgisine değil, kalemi ve diline de bayılıyorum. Uğur hocam olmazsa eksik kalır bu seri bence. Ayrca sen de beğendiğim büyük isimlerden güzel referanslar alıyorsun. Mesela  Simon Sinek olsa ne güzel olurdu! Hiç Türkiye’ye gelmedi. Türkçe içerik de üretmedi. İlk olur belki. Bol şans dostum. Fırsat için teşekkürler, okuyuculara selamlar.

Ercan Altuğ Yılmaz ile iletişme geçmek isterseniz:

Web: https://bausem.bau.edu.tr/egitmen/ercan-altug-yilmaz

Linkedin: https://tr.linkedin.com/in/ercanaltug

Twitter: https://twitter.com/ercanaltug

Instagram: https://www.instagram.com/oyunlastirma

Gündeminde ne var: Sinan Sülün

 

‘’Tanrı benden bir ısırık almış, tadımı beğenmemiş, bir kenara fırlatıvermişti.’’ – Sinan Sülün (Karahindiba kitabından)

Bu seriyi #gündemindenevar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir,  yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Sinan’la kitabı ‘Karanhindiba’ vesilesiyle tanıştım. Karahindiba beton ormanın kurallarına göre yaşama tutunmaya çalışan, kendine yabancılaşmış insanların öykülerini anlatıyor.

Sinan’la tanıştığımda çetin bir plaza savaşçısıydı. Şimdilerde yazarlığın yanında, hikaye anlatıcılığı konusunda kurumsal eğitimler ve seminerler veriyor. Güçlü kurumsal temelinin üstüne inşa ettiği hikaye anlatıcılığıyla kurumların güçlü marka hikayeleri yaratmasında önemli katkılar sağlıyor.

Sinan, özellikle buhranlı zamanlarımda yanımda olan bir arkadaşım. İnsan psikolojisine dair merakı, bilgisi ve güçlü gözlem yeteneğiyle harmanladığı fikirleriyle zor zamanlarımda çok yanımda olmuştur. Kendiyle uzlaşmak yolunda büyük mücadeleler veren Sinan Sülün’ün yaşam hikayesinde küçük de olsa bir yerimin olması beni çok mutlu ediyor.

Haydi şimdi Sinan Sülün’ün gündemine bir göz atalım.


Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:
Son dönemde ilgimi en çok çeken iki kitap oldu. Birisi Marcus Aurelius’un ‘’Kendime Düşünceler’’ kitabı. Fiyatı 10 TL olan ama içeriğinin değeri hesaplanamayacak kadar kıymetli bir kitap. Filozof İmparator diye de anılan MS 161-180 yılları arasında Roma İmparatoru olan Aurelius’un seferler sırasında yazdığı düşüncelerden oluşuyor. Bir başucu kitabı oldu benim için. Diğeri ise Çoklu zeka kuramının yaratıcısı Howard Gardner’ın “Zihniyetleri Değiştirme” kitabı. Gardner bu kitabında liderlerin hikayeler aracılığı ile nasıl insanların zihniyetlerini değiştirdiğini analiz ediyor. Hem yakın tarihi yeniden hatırlamak hem de hikayelerin gücüne bir kez daha tanık olmak için güzel bir kitap.

Bu aralar ne dinliyor:
Bir Türkiye klişesi gibi olacak ama  genellikle çalışırken Claude Debussy veya Frédéric Chopin’in piyano parçalarını dinliyorum.  Bunların dışında bu aralar en çok La Casa De Papel’in müziklerini dinliyorum. Berlin ile Profesör’ün birlikte söylediği Bella Ciao (Çav Bella) favorim.

En yeni teknolojik oyuncağı:
Teknoloji ve dijitalleşmeyle arası mesafeli olan birisi olarak sorunun yanlış olduğunu düşünüyorum  Teknoloji bizim değil biz onun oyuncağıyız. Bu yüzden soruyu; bu aralar hangi teknolojik aracın oyuncağısınız diye sorabiliriz. Eğer soruyu böyle sorarsan şu cevabı verebilirim; uzun süredir oyuncağı olduğum tek şey cep telefonu. Aramızda gizli bir savaş var. Bazen ben ona yeniliyorum, bazen o bana. Bakalım sonunda kim kazanacak… Ben de merak ediyorum.  

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:
Amor Fati. Latince bir söz. Kaderini sev anlamına geliyor.
Marcus Aureilus kitabında sık sık bunu hatırlatıyor.

“Yalnızca başına gelenleri ve yazgının sana biçtiklerini sev. Senin için bundan daha uygun bir şey var mı?”

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:
Howard Gardner.

Bu seride kimi görmek ister:
Hiç fark etmez. Kim olursan olsun, kıymetli şeyler anlatacaktır bize.


Sinan Sülün’le iletişime geçmek isterseniz:

Web: http://sinansulun.com/

Twitter: https://twitter.com/sulunsinan

Linkedin: https://www.linkedin.com/in/sinansulun/

Intagram: https://www.instagram.com/sinansulun/

Gündeminde ne var: Ozan Dağdeviren

Bu seriyi #gündemindenevar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir,  yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Gündeminde ne var Ozan Dağdeviren

Ozan, sohbetinden müthiş keyif aldığım ender insanların başında geliyor. Bundan birkaç yıl önce Hasan Başusta elinde bir kitapla çıkagelmişti. ”Bu kitabı çok beğendim. Yazarı tam bizim kafada. En kısa zamanda tanışmalıyız,” demişti.  Ozan’la bu vesileyle arkadaş olduk. Zaman içinde muhabbet daha da ilerledi. Vakit buldukça daha sık görüşmeye başladık. Muhabbetimiz girişimcilik ve teknoloji kültürü, üretkenlik sırları, psikoloji, içerikçilik ve yazarlık üzerinde şekillendi.

Ozan, yeni nesil girişimcilik kültürü üzerine çalışmalar yapıyor. İnsan kaynakları alanında sahip olduğu kurumsal deneyimin de rüzgarını alarak, kitaplar yazıyor, eğitimler ve danışmanlıklar veriyor. Her gün öğren ve iyimezun.com ile İstanbul’da başlayan girişimcilik yolculuğuna Londra’da common wisdom ile devam ediyor. Tüm bu işlerin yanında girişimcilerin doğru partner, yatırımcı ve çalışan seçmelerine yardımcı olacak yeni bir kitap da yazdı. Girişimciler mutlaka bir göz atmalı.

Entelektüel olgunluğa giden yolculukta, yeni bakış alçılarını en sade şekilde masaya koyabilme çabasında olan eleştirel zihninlerden faydalanmalı. Bu sebeple Ozan Dağdeviren’i sizlerle tanıştırmaktan mutluluk duyarım.

Son dönemde en çok ilgisini çeken içerik:
Artık hayatımın önemli bir kısmını Startup’lara destek olmak oluşturduğu için bu alanda derin bir okuma sürecine girdim. Son okuduğum iki kitap; Angel, Jason Calacanis ve Y-Combinator – Randall E. Stross. Daha doğrusu bu kitapları okuyorum demek doğru olmaz, dinliyorum. Kitap dinlemek en verimli bulduğum öğrenme şekli, her yolculuk, her el oyalayan, ayak oyalayan iş güzel bir öğrenme fırsatına dönüşüyor. Bunun dışında yavaş yavaş okuduğum kitap, “Surely, you’re Joking Mr. Feynman” öneririm, keyifli bir bilim adamının iç dünyası. Bilmediğim ama ilgilendiğim bir konuda, lezzetli bir belgesel bulamıyorum bayadır. Nereleri takip etmeli bu konuda önerisi olanları da dinlemeye açığım.

Bu aralar ne dinliyor:
Eski günlerin anısına modundayım. Gorillaz yıllar sonra yeni albüm çıkarmış. Biraz dinledim ama tamamlayamadım, tekrar bakacağım. Bir de dün caz efsanesi John Coltrane’in kayıp bir albümünün keşfedilip yayınlandığını öğrendim. Büyük haber bana sorarsanız, ona zaman ayırıp bir kaç tur dinleyeceğim ilk fırsatta.


En yeni teknolojik oyuncağı:
Londra’ya taşınma süreciyle birlikte baya “yalınlaştım”. Az eşya ile yaşamaya çalışıyorum mümkün olduğunca. Teknolojik olarak oyuncağım pek yok o yüzden 🙂 Buna en yaklaşan heralde son aldığım kamera olabilir. Bir mirrorless Sony Alpha6300 almıştım. Çok memnun bıraktı.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:
Heuristic” denilen kavramı tekrar tekrar keşfediyorum hayatta. Bu aralar çok önemsediğim bir şey. Biraz, bir soruya kesin cevap olmayan ama altında yatan anlamı açığa çıkaran erdem parçacıkları benim için. Karmaşık hayat prensiplerini basit ve yenilir yutulur hale getiren hayat dersleri olarak da kullanılabiliyor. Bir fotoğraf ekliyorum. Çalışma odamda bir panodan.

Ozan Dağdeviren’in çalışma odasındaki panodan bir fotoğraf.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi:
Bence her mentorluk veren kişinin kendi mentoru da olmalı. O kişiyi arıyorum. Adını bilmesem de en çok tanışmak istediğim kişi “o”. Londra’da hem bazı kuluçka merkezlerine hem bazı Startuplara danışmanlık veya mentorluk veriyorum. Bu işi 10 yıl yapsam sonu ne oluru bilen birisi varsa çıksın gelsin, mentorum olsun 🙂

Bu seride kimi görmek ister:
Türkiye’nin en başarılı melek yatırımcısını.

Ozan Dağdeviren’in iletişim bilgileri:

Blog: www.ozandagdeviren.com

Twitter: www.twitter.com/ozandagdeviren

Linkedin: www.linkedin.com/in/ozandagdeviren

Instagram: https://www.instagram.com/ozandagdeviren

Gündeminde ne var: Hasan Başusta

 

”Zeki insanlar aklını kullanır, bilgeler başkalarının da aklını kullanır.” -George Bernard Shaw

Ufkunu genişletmek için zihninizi açacak yeni insanlarla tanışmalısın demişti çok sevdiğim bir arkadaşım. Bu konuda çok şanslıyım. Yıllar içinde beni yeni fikirlerle tanıştıran bir sürü dost  edindim. Bu insanlardan her gün yeni bir şey öğreniyorum. Sizlerin de zihnini açabileceğini düşündüğümden, fikrine ve aklına güvendiğim dostlarımı bloğuma konuk olarak almaya karar  verdim.

Bundan böyle, önümüzdeki birkaç hafta boyunca, her Cuma #gündemindenevar başlıklı bu mini yazı serisini yayımlıyor olacağım. Konuklar, fikrine güvendiğim insanlar. Konumuz da onların gündemi olacak. Onları heyecanlandıran, zihinlerini kurcalayan birkaç meseleyi kısa kısa paylaşıyor olacağız.

Bu seriyi #gündemindenevar etiketiyle Instagram, Twitter ve Linkedin’den takip edebilir,  yorumlarınızla muhabbete katılabilirsiniz.

Gündeminde ne var Hasan Başusta?

Hasan’la dostluğumuzun onuncu yılını kutladık geçenlerde. İlk kez Özgür Alaz’ın düzenlediği Likemind etkinliğinde tanışmıştık. O gün mekandan mekana taşınıp, yaklaşık 10-12 saat boyunca durmaksızın sohbet etmiştik. Yıllar içinde ara sıra çok görüştüğümüz ya da hiç görüşmediğimiz dönemlerimiz olsa da sohbetimizden eksiklen hiçbir tat olmadı.

Hasan, sosyal medya ve dijital pazarlama alanında sektörün bilinen isimlerinden; bu alanda önemli kurumlara danışmanlık veriyor, eğitimler ve seminerler düzenliyor. Hatta İTÜ’de aynı eğitim programında eğitmenlik de yapıyoruz. Hasan, kendini gelişime adamış biri. Bu alanda bir mühendis edasıyla analitik gelişim yöntemleri tasarlıyor ve geliştiriyor. Yaptığı her şeyde felsefi bir derinlik arayan Hasan Başusta, bu yazı serisinin ilk konuğu olmayı kabul etti.

Bakalım Hasan’ın gündeminde neler var.

Son dönemde en çok ilgisini çeken makale
75 yıldır süren Harvard’ın “İyi hayat nedir’i” sorgulayan araştırması. “Triumphs of Experience: The Men of the Harvard Grant Study” kitabını çok severek okudum. Maalesef kitabın Türkçesi yok ama Türkçe altyazılı TED konuşması var:

Özetle, iyi bir hayatı oluşturan en önemli etken ün, para vs. değil hayatı paylaştığın kişiler. Yani hayatının kalitesi direkt olarak en yakınındaki kişilerin kalitesi ile doğru orantılı. Bu kitabı okuduktan sonra çevremi büyük oranda revize ederek hayatımı değiştirdim. O yüzden bu araştırmanın hayatımdaki rolü çok büyük.

Bu aralar ne dinliyor
Ben Böyleyim, Athena. Özellikle şu sözleri, hayatımın soundtrack’i diyebilirim:

Hayatta benim her
Anımı yaşadıkça sevesim var
Aldırmam hiç yağmurlara
Benim güzel hatalarım var
Bir an bile vazgeçmedim
Kendi yolumdan…

 

En yeni teknolojik oyuncağı
Garmin Fenix 5. Bu ara sağlıklı yaşam ve koşu en önem verdiğim konular olduğu için bu spor saati performansımı en ince detayına kadar ölçmemi sağlıyor.

Son dönemlerde üzerine en çok düşündüğü söz/alıntı:

”Kendisine, kendi küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe erişemez.” – Bertrand Russell

Bu söz bana “İnatçılık, sıfır tölerans, sabırsızlık, duygulara az önem verme” gibi kötü özelliklerimi kabul etmem için güç verdi. Bu konularda kendimi geliştirmem için farkındalık yarattı.

Bu aralar en çok tanışmak istediği kişi
Harari. Sapiens ve Homo Deus kitaplarına bayılıyorum. Onunla tanışsaydım, insanlık tarihinden başlayarak, gelecekte neler olabileceğini; verinin ve yapay zekanın dünyayı nasıl değiştireceğini tartışmak isterdim.

Bu seride kimi görmek ister
Şu hayatta kafaca kendime en yakın gördüğüm kişi: Ozan Dağdeviren.

Hasan Başusta’nın iletişim bilgileri:

Blog: www.hasanbasusta.com

Twitter: www.twitter.com/hasanbasusta

Linkedin: www.linkedin.com/in/hasanbasusta

Instagram: www.instagram.com/hasanbasusta

Motivasyon, hızlı öğrenmenin anahtarı

Eğitimime bugün de kaldığım yerden devam ediyorum. Yalan yok şimdi, okulu hiçbir zaman sevemedim. Ne zaman okullardan kurtuldum, öğrenmeye merakım daha da arttı.

Motivasyon, hızlı öğrenmenin anahtarı bence. Öğrenmek söz konusu olduğunda, motivasyonumu artıracak, kendime has, bazı yöntemler geliştirdim. Beni gaza getiren, harekete geçiren hedefler olmadan masaya oturmak, yeni bir kitaba başlamak, yazılar yazmaya çalışmak, hala pek keyifli değil. Hedef koyduğum şey, muğlak ve bulanık bir resimse eğer, iş çok zor. Bu yüzden hedeflerim mümkün olduğunca net olmalı. Eğer kendime ve etrafıma bir fayda sağlamak istiyorsam, hedeflerim sahip olduğum yeteneklerle ve pazarın ihtiyaçlarıyla aynı doğrultuda olmak zorunda… Bu üçünü hizalamaya çalışmak, elbette kolay değil. Tıpkı maraton koşar gibi, zamanı sabırla dilimleyerek, her gün sahaya çıkarak, fazla da zorlamadan, kararında çalışmalı, ama her gün çalışmalı…

Motivasyon denen şey, tıpkı bir lastik gibi; çektikçe uzuyor, bırakınca kısalıyor, fazla zorlanırsa elastikiyetini kaybediyor.

5 adımda dijital pazarlama ve kampanya stratejisi oluşturmak

Uzunca bir süredir, kurumlara ve bireylere, dijital pazarlama ve içerik pazarlaması alanında seminerler  veriyorum. Pazarlama dünyasındaki deneyimlerim ve katılımcılardan aldığım geri bildirimler doğrultusunda, check-list niteliğinde, tek sayfalık bir doküman oluşturdum. Zaman içinde dijital pazarlama seminerlerimin bel kemiği haline gelen bu dokümanı, bloğumun takipçileriyle de paylaşmak isterim.

 

Dert bulup, dert çözen, aç kalmaz
Pazarlamacıların müşterilere daha fazla değeri, olabildiğince net ve hızlı bir şekilde iletebilmek gibi bir derdi olması gerektiğini düşünüyorum. Tabii burada değerin ne olduğu, müşterinin kim olduğu, müşteri beklentilerinin marka vaadleriyle nasıl buluşturulacağı gibi birçok soru beliriveriyor zihinlerde. İlerleyen günlerde bloğumda bu meselelerle ilgili düşüncelerimi de paylaşacağım.

 

İyi pazarlamacı, iyi soru soran kişidir
 İyi sorular, iyi cevapları, iyi cevaplarsa, yüksek hedefleri yaklaştırır.  Bu yüzden ezberlenmiş cevaplara değil, düşünülmüş sorulara ihtiyacımız olduğuna yürekten inanıyorum. Peki girişimciler ve pazarlamacılar, pazarlama ve kampanya stratejilerini oluştururken hangi soruları sormalı? İşte bu tarafta fikir vermesi açısından, ‘dijital pazarlamanın adımları’ adını verdiğim çalışmayı oluşturdum. Bu yaklaşım, sadece dijital pazarlamayı değil, geleneksel pazarlamayı da kapsadığını ifade etmekte fayda var.

 

Hedefler: Pazarlamayla neyi başarmak istiyorsunuz
Çözülmesi gereken pazarlama sorunlarını belirlemek açısından önemli bir başlangıç noktası. Çözülmesi gereken pazarlama problemlerinin tayin edilmesi, pazarlama kampanyalarıyla neyi başarmak istediğimizin net bir şekilde anlaşılması son derece önemli.
Problemi çözmemizin önündeki engelleri düşünmek, başarı şansını önemli ölçüde artıracaktır.
Amerikalı bir gazeteci Atatürk’e “Nasıl bu kadar başarılı olabildiniz,” diye sormuş. Atatürk başarılı olmayı hiç düşünmediğini, sadece hedefleriyle arasındaki engellerin ne olduğunu ve bunları nasıl kaldırabileceği üzerine yoğunlaştığını söylemiş. “ Hedefimle aramdaki engelleri teker teker ortadan kaldırınca başarı kendiliğinden gelir ,” demiş. Ne kadar da güzel demiş.

 

Müşteriler: Her şey müşteriler için, peki onları ne kadar iyi tanıyorsunuz
“Pazarlama müşteri departmanıdır,” diyor Southwest Airlines’ın efsanevi CEO’su, Herb Kelleher. Müşterilerinizi anlamak zorundasınız. Bunu başarmak için evvela empati becerilerinizi geliştirmeniz  gerek. Bazı insanlar bu konuda doğuştan yetenekli olsa da bunun sonradan da kazanılabilecek bir beceri olduğuna inanıyorum. Amazon’un CEO’su meşhur Jeff Bezos’un müşterilere yoğun bir biçimde odaklanmaya doğuştan eğilimli insanlarla çalışmayı tercih ettiğini söylediğini okumuştum.

 

Bu adımda müşterileri tanımlamak, kaç tip müşteri olduğunu ve onların ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak çok önemli. Burada sunduğumuz ürün ve hizmetlerin ya da kampanyaların vaadlerinin, gerçekten müşteri taleplerini karşılayıp karşılamadığını anlamaya çalışmak son derece önemli.

 

5 adımda dijital pazarlama ve kampanya stratejisi oluşturmak.

Stratejiler ve Başarı Kriterleri: Hedefleri gerçekleştirecek stratejileri bulalım

Hedeflerimizi gerçekleştirmek için hangi stratejileri uygulamamız gerekiyor? Bu stratejileri farklı müşteri tiplerine göre şekillendirmek gerekiyor mu? Peki, hedefimize giden yolda başarılı olup olmadığımızı anlamak için ölçmemiz gereken başarı kriterleri ne olacak? Başarı kriterleri, yani KPI (Key Performance Indicator) olarak da bilinir.

 

Uygulama ve Kampanya: Pazarlama fikirlerinin uygulama aşamasına hoş geldiniz
Kampanya stratejisi ve başarı kriterlerini de belirledikten sonra, nasıl bir kampanya tasarlamamız  gerektiğine geldi sıra. Stratejimizi destekleyecek taktikler, araçlar ve iş birlikteliklerini belirlemek son derece önemli. Kampanyaların bir plan dahilinde tasarlanması gerektiğinden, iyi bir kampanya takvimi oluşturmamız da son derece önemli. Kampanya takvimi nasıl oluşturulur, bunu da ilerleyen günlerde yazacağım.

 

Ölçme ve Değerlendirme: Hesap verme vakti
Pazarlama alanında gerçekleştirdiğimiz faaliyetler, hedeflerimize ulaşmamızı sağladı mı? Hangi başarı kriterlerini sağladık? Hangileri eksik kaldı? Pazarlama faaliyetlerimizden hangileri istediğimiz sonuçları verdi? Hangileri gerekliydi, hangileri gereksizdi? Neler çalıştı, neler çalışmadı? Neler öğrendik? Bir dahaki sefere neleri daha iyi yapmalıyız?

 

Hedefe giden yolda uygulamanız gereken pazarlama stratejilerini oluşturabilmek için bu ve bunun gibi daha bir sürü soru seti oluşturabilirsiniz.  Cesur olun. Cevaplarını bulamayacağınızı düşündüğünüz zor soruları sormaktan çekinmeyin. Unutmayın ki iyi sorular, iyi cevapları, iyi cevaplarsa, sizi yüksek hedeflere yaklaştırır. 

Korku kaçınılmaz, korkaklık ihtiyari

Bazen, üniversiteliler konuşma yapmam için okullarına davet ediyor.
Vaktim ve söyleyecek bir şeylerim varsa, mutlaka katılıyorum.
Üniversitenin son yıllarına gelmiş ya da iş dünyasına yeni yeni adım atmış gençlerle muhabbete dalınca, mazideki zor günlerim canlanıyor gözümde.

Genç olmak kolay değil. Hiçbir zaman olmadı. Hayaller ve gerçeklerin göğüs göğüse çarpıştığı okul yıllarından yara almadan çıkmak, eminim çok az kişiye nasip olmuştur. Yaralar iyileşse de izleri kalıyor, yaşam okulunun karnesine yazılıyor. Neyse ki, bu okulda çoğu dersin telafisi var. Ancak, hayat okulundan kopya çekerek ya da soruları ezberleyerek mezun olmak, nafile bir çabadan öteye geçmiyor. Tüm kırılganlığına rağmen insan, samimiyetle kalbini ve ruhunu açmadan, yaşam yolunda ilerleyemiyor.

Ne yaşanacaksa yaşanacak, kaçış yok!
Bu yüzden gençler korkak olmamalı. Evet, korkabiliriz. Bende her gün korkuyorum. Fırsatları değerlendirememekten, sevdiklerimi kaybetmekten, sağlığımın bozulmasından ve aklınıza gelebilecek daha birçok aptalca şeyden korkuyorum. Tıpkı hayata gelmiş ve gelecek herkes gibi… Fakat asıl mesele korkaklık! Kimse korkusuz değildir, ama korkularımızın esiri olursak korkak oluruz. Korku ve korkaklık arasındaki ince çizgidir bu. Biri kaçınılmaz, diğeri ihtiyari.

Koşmaya nasıl başladım, hayatımda neler değişti 

Sevgili günlük, uzun zaman oldu seninle konuşmayalı. 2017’de seni biraz kendi haline bıraktım. Malum, işler son derece yoğundu. Yine de bu bir bahane değil. Asıl bahane internet ve sosyal medya ile arama biraz mesafe koymak istemiş olmamdı. İçimden bir şeyler yazmak, paylaşmak pek gelmedi bu sene. Oysa ki iletişimden ekmeğimi kazanıyorken, seni ve sosyal medyayı ihmal ederek, bizim mesleğin en büyük günahlarından birini işlemiş oldum. Korkma, bu süre içinde hiçte boş oturmadım.
Uzun koşulara başladım
Görüşemediğimiz zaman içinde yaşamıma anlam katan önemli bir hadise oldu. Uzun mesafe koşmaya başladım. Koşmak, hele bir de uzun mesafe, hiçte bana göre bir iş değildi. Genel anlamda sabırsız, maymun iştahlı ve acıdan kaçmaya meyilli olduğumdan (aslında hepimiz böyleyiz!), uzun mesafe koşmak pek benim tarzım bir iş değildi. Yaş ve deneyim arttıkça insan, hayatının iplerini, mümkün olduğunca, eline almak istiyor. Bu sebeple geçtiğimiz yıl, birkaç kere 3-4 km’lik koşu denemesi yaptım. Yaptığıma da pişman oldum. Dizlerimdeki ağrılardan kurtulmam aylar sürdü. Koşmaya tövbe ettim. Murakami’nin “Koşmasaydım yazamazdım” kitabıyla karşılaşınca, pek özendim. Özellikle uzun mesafe koşuculuğun odaklanma, sabır ve dayanıklılığı artırmaya yardımcı bir spor olduğuna ikna oldum. Bu yüzden koşmaya bir kere daha şans vermek istedim. Bu sefer bir bilene danışmam gerekiyordu. Talih bu ya, hayat karşıma Erol Dinneden’i çıkarttı. Erol, özel bir adam. 40 yaşından sonra yaşamının iplerini eline almaya karar vermiş, iradesini sporla geliştirerek, obezlikten atletliğe geçiş yapmış bir spor insanı. Ultra Maratonun nirvanası olarak kabul gören UTMB OCC’de koşmuş. Bu aralar Iron-Man’e hazırlık yapıyor.

UTMB Mont-Blanc’in havasını anlamak için şu video’ya da bir göz atmanız yeterli.

Ağrıyan dizlere ayakkabı reçetesi
Erol, dizlerimdeki ağrıların yanlış ayakkabılarla koşmamdan kaynaklanmış olabileceğini söyleyince, içim rahatladı. Siz siz olun, sakın ha, AirMax’lerle koşmaya kalkmayın. Ayakkabının taban yastıklaması koşmak için uygun olmadığından, koşunun tüm yükünü dizlerime bindirmiş. Erol bana düz koşular için kırmızı bir Mizuno Wave Inspire 12, patika koşuları için ise yeşilli bir New Balance Leadville aldırdı. Reklam olmasın ama, doğru ayakkabıların koşu sağlığını direkt etkilediğine ikna oldum.

İlk antrenmandan bir kare. Soldan sağa: Erol, Murat, Hakan.

Whatsapp’ta hemen bir koşu grubu oluşturuldu
Koşmak bireysel bir spor gibi görünse de aslında iyi bir sosyalleşme aracıymış. Erol koşu grubuna beni de dahil etti. 4 kişilik grubun içinde bir bilen eşliğinde gece koşularına başladık. Fenerbahçe sahilinden Bostancı’ya kadar giden 5 kilometrelik parkuru, biraz yürüyerek biraz koşarak, acıları hafifleten muhabbet eşliğinde, kate tmeye başladık. Bu grupla antrenmanlara 28 Eylül’de başlamışım. Geçtiğimiz 4 ayda 21,5 kilometrelik iki zorlu patika koşusuna katıdım ve bitirdim. Şimdi 50 kilometrelik yarışlara girebilir miyim diye düşünüyorum. Ancak, bu da bir tuzak.  Amaç, tüm mesafeleri kat etmek değil; mesafeleri doğru bir ritmle kat edebilecek sabır, irade gücü ve dayanıklılığı oluşturup, sürdürebilmek. 
Uzun koşularla aramda bir sevgi ve nefret ilişkisi var
Çünkü sabır ve güçlü bir irade istiyor. 10 km’lik parkuru sıkılıp bir anda bitiremezsin; nefesin ve gücün yetmez. Sabrın ve iradenle zamanı dilimleyip, mesafeleri kat edersin. Sabır ve irade fakiriysen, yüreğini burkup parkuru tamamlamadan evine dönersin. Sadece koşuda değil, hayatımda da pek çok kez parkuru yarım bırakıp eve döndüm. Yapmak istediğim çok şey var. Hepsi de sabır ve irade isteyen işler. Bu yüzden haftada birkaç kere parkura çıkıp sabır ve irade çalışmaları yapıyorum. Bazen çok zorlanıyorum, ama her bitirdiğimde irade eşiğimi bir tık daha artırdığımı hissediyorum.

İlk patika yarışım Bodrum’daydı. Onlar 50 kilometre, ben 21 km koşuyordum. Yarış anında yollar kesişti anı ölümsüzleştirdik. Ünal (solda), Erol (sağda), ben (ortada)

‘Acı kaçınılmaz, ızdırap çekmek ihtiyari’
Koşulara başladığımdan bu yana ruhsal ve bedensel acı eşiğimin arttığı da bir gerçek. Bazen evimdeki sıcak kanepemde ayaklarımı uzatmışken kendimi faka basıp, buz gibi gecenin karanlığında koşmaya çıkıyorum. Nietzche, mutlu bir yaşamın zorlukları aşma çabasında saklı  olduğunu söyler. Hayatta hepimiz için çok fazla zorluk var. Zorlukları bir kez aşmaya başlayınca, sınırlarınızın hayallerinizin de ötesinde olduğunu idrak etmeye başlıyorsunuz. Zihinlerdeki bariyerlerin tuğlalardan değil, karton briketlerden ibaret olduğunu bir kez gördüğünüzde,  yaşama eskisi gibi bakamıyor insan. Sanki yaşamda bir üst level’a çıkmış, Matrix’in sonunda yeşil kodları görmüş Neo gibi bir his geliyor.

Kitap kulübüyle geçen bir yıl

Birinci yılını başarıyla tamamlamış bir kitap kulübümüz var. Yakın arkadaşım Hasan’ın insiyatifiyle başlayan kitap kulübü adım adım gelişiyor. Kulüp vesilesiyle enteresan arkadaşlar edindim. Benzer hayalleri ve dertleri olan bu insanlarla kısa sürede kaynaştık. Sadece okuduğumuz kitapları değil, hayatlarımız hakkında da birçok meseleyi paylaşmaya başladık. Kitap kulübü, farklı konularda uzmanlıkları olan mini bir ‘Think Tank’ kuruluşu olma yolunda ilerliyor. Yapılan sohbetlerin entelektüel seviyesi bazen çok enteresan noktalara çıkabiliyor. Gün geliyor kitle hareketlerini tetikleyen dinamikleri konuşuyoruz. Bazen hayat ve motivasyon üzerine konuşuyoruz. Homo Deus, Sapiens muhabbetleri havalarda uçuyor. Biyolojiden fiziğe ve beynin sırlarına kadar birçok meseleyi masaya yatırıp, enine boyuna saatlerce tartışıyoruz.
Kitap kulübüne üye olmak gerçekten zor
Üye adedini bir masanın etrafına sığabilecek kişi sayısıyla sınırladık. Bu gerçekten iyi bir fikirdi. Bu şekilde üyeler arasında kaynaşma sağlanıyor, herkesin geniş geniş konuşabileceği zamanı oluyor ve kitap klübündeki her bir sandalyenin değeri daha da önem kazanıyor. Kitap kulübünde yazılı olmayan bazı kurallarımız var. Mesela iki etkinliğe üst üste gelmeyen üyeler moderatör tarafından uyarılıyor. Zaten kulübe yeterince vakit ayıramadığınızda kendi isteğinizle ayrılmak istiyorsunuz. Giden arkadaşın sandalyesi yeni bir üye için ayrılıyor. Kitap kulübüne üye seçerken yazılı olmayan hissi bazı şartlarımız da var. Mesela meraklı olmak, kendini geliştirme arzusuyla yanıp tutuşmak, herhangi bir konuda uzmanlığınızın ya da enteresan fikirlerinizin olması v.b… Yaş sınırı yok. Kulübün 40’a merdiven dayamış üyeleri de 20’li yaşlarında, yeni mezun üyesi de var. Bu çeşitlilik sohbetlere büyük mana katıyor.
Kitap kulübü deneyimi aylar geçtikçe zenginleşti
Artık neredeyse her ay bizim için değerli bir yazarı kulübümüze konuk olarak alıyoruz. İlk konuk yazarımız Ozan Dağdeviren olmuştu. Ozan daha sonra kulübümüzün vazgeçilmez üyelerinden biri oldu. Daha sonra konuk yazar olarak Tunç Kılınç, Yüce Zerey, Mümin Sekman, Tuluhan Tekeli gibi değerli isimleri de kitaplarıyla birlikte ağırladık. Elbette bizlerin fotoğrafa ve fotoğrafçılığa olan bakışını geliştiren Hakan Yaşar’ı da unutmamak gerek. Konuklarımızın yaratıcı süreçlerini, ritüellerini, çalışma yöntemlerini ve kitaplarındaki fikirleri tartıştık. Çıta zamanla daha da yükseldi. Geçtiğimiz hafta iki önemli konuğumuz vardı.
Pentatlonun yıldızı İlke Özyüksel
Hayatımda ilk defa bir olimpiyat sporcusuyla tanıştım. Bu kişi Türkiye’de pek de popüler olmayan bir spor dalında, üstelik kadınlar kategorisinde bizi temsil ediyordu. Henüz gençliğinin baharında, 20 yaşında pırıl pırıl bir genç kız olan İlke Özyüksel’den bahsediyorum. 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye adına modern pentatlonda olimpiyata giden ilk sporcumuz olan İlke, kitap kulübümüzde deneyimlerini paylaştı. İlke’nin hikayesi romanlara konu olacak türden. Son derece başarılı bir sporcu olmasına rağmen hayatta ve spordaki mücadelesi hiç bitmiyor. İlke, hem üniversiteye gidiyor, hem de haftanın her günü antrenmanlarına devam ediyor. Pentatlon multi disipliner bir spor. Koşu, yüzme, ata binme, atıcılık ve eskrim gibi çetin sporların bir kombinasyonu. İlke, antrenör, takım ve sponsorluklar olmaksızın bir başına tüm dünyanın sporcularıyla mücadele ediyor. Hırsı ve sarsılmaz iradesini bir silah gibi kullanarak zorlu engelleri teker teker aşıyor. İlke’nin önünde büyük başarılarla dolu uzun yıllar var. Bizleri gururlandıracak büyük başarılarının takipçisi olacağız.
Ultra maratonun cesur kızı Bakiye Duran
Geçtiğimiz hafta güçlü iradenin ete kemiğe bürünmüş haliyle tanıştım. Bu ay kitap kulübümüzde ‘Cesaret Yalnızdır’ adlı kitabıyla Bakiye Duran konuğumuz oldu. ‘İnsan geleceğine aşıktır’, diyen Bakiye Duran, yaşayan bir efsane. Bakiye abla ile sohbetimizden aklıma kazınanları ayrı bir yazı ile paylaşacağım.
Kitap klübü, benim için yeni ve farklı fikirlerin anlamlı dostluklara temel oluşturduğu sıra dışı bir deneyim oldu. Yeni konular, yazarlar ve kitaplar keşfetmek ve insanları sürekli bir araya toplayabilmek, kitap klübünün başarısı için altın kriterler. Bu kriterler kuvvetli bir moderatörlük ve önderlikle aşılabiliyor. Bu yüzden Hasan’ın hakkını da teslim etmek gerek. Umarım Hasan’da bu konudaki deneyimlerini paylaşır. Bizim kulüp doldu, ama siz de kendi kitap kulübünüzü kurabilirsiniz. Belki buluşmalarınızda bizi de konuk alırsınız…

iPad Pro’da üretkenliğimi artıran uygulamaların listesi

Ben bir bilgi işçisiyim. Yaptığım iş bilgi edinmek, bunları çeşitli bağlamlarda kategorize edip arşivlemek ve müşterilerimin istediği formatlarda çıktıya dönüştürmek. Bu çıktı kurum içi bir eğitim, bir CEO’nun sunumu, yeni bir pazarlama kampanyası ya da bir blog yazısı olabiliyor. iPad, doğru iş akışları ve uygulamalarla standart bir bilgi çalışanının bir çok ihtiyacını kolaylıkla karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Yaşamını tek başına çalışarak kazanan biri olarak, üretkenlik sırlarımı yavaşça ifşa etmeye karar verdim. Bu yazıda iPad’i ana bilgisayarım olarak kullanmamı sağlayan, üretkenliğimi katlayan sistemlerden ve uygulamalardan bahsediyor olacağım. Umarım faydalı olur. Haydi başlayalım!

Kullandığım Cihazlar:
2016 model 13.3” MacBook Pro (Touch Bar versiyonu.)
2016 model 9,7” iPad Pro 128 GB (Sim kartlı model.)
iPhone 6s Plus 128 GB
Amazon Kindle Paperwhite (İlk Nesil. 5th Generation olarak geçiyor.)
Microsoft Foldable keyboard (Çok mutluyum. Geçen sene San Francisco’dan almıştım.)
Apple standard bluetooth klavye
Asus vx239 23” harici monitör (2 senedir bende ama hala alışamadım.)

Evde çalışırken iPad'i monitöre de bağlıyorum.

Evde çalışırken iPad’i monitöre de bağlıyorum.

Yaşayan bir sistem oluşturmak
Gördüğünüz üzere sıkı bir Apple kullanıcısıyım. Apple ürünlerine bir araba dolusu para harcadım. Harcamaya da devam ediyorum. Hayatımın ciddi bölümünü bu ekranlara bakarak geçiriyorum. Bu yüzden bütçem el verdiği sürece iyi cihazları kullanmaya çalışıyorum. Ancak  cihazlar ve uygulamalar doğru bağlamda çalışmazsa, kendinize has bir sistem geliştiremezseniz, elinizdeki teknoloji hiçbir işe yaramaz. İş akışı sistemi bir kere oluşturmakla da bitmiyor. Sisteminiz yaşayan bir organizma gibi olmalı. Çalışma yöntemlerinizle ilgili sürekli dertler keşfedip, yeni çözümler deneyip, başarılı olanları sisteme ekleyip işe yaramayanları da sisteminizden çıkartmalısınız. Bu döngü sürekli devam etmezse iş akışlarınız bir süre sonra geçerliğini yitirebilir. 

Her şeye rağmen ana makinem iPad Pro
Zamanımın büyük bölümünü iPad üzerinde geçiriyorum. Yeni aldığım Touch Bar’lı Macbook’a bile doğru dürüst el sürmedim. Bu makineyi genellikle video montaj için kullanıyorum. iPad’de de montaj yapmışlığım var. Ancak bu alandaki uygulamalar henüz ihtiyaçları tam karşılamıyor. Bu yazımda iPad’deki favori uygulamalarımdan bahsedeceğim. Ancak evvela neden iPad sorusuna da bir cevap vermek gerek.

Neden iPad?
Hafif, şarj ömrü uzun (yaklaşık 10 saat), sürekli internete bağlı, bilgiye erişmek, üretmek ve paylaşmak açısından kullanımı kolay ve hızlı.  Çalışmak için ofise ya da masaya mahkum etmiyor.  Bu konu benim için son derece önemli. Farklı mekanlarda, özellikle açık havada çalışmak motivasyonumu artırıyor.
Benim iPad sim kartlı model olduğundan, sürekli internete bağlı haldeyim. Tethering ile cepten de bağlanmak mümkün ancak, cepten internet paylaşmak telefonun piline zarar veriyor. Üstelik sürekli interneti açıp kapatmak can sıkıcı. Aralarda kopmalar da oluyor. Gittiğim toplantılarda ya da verdiğim seminerlerde internet şifresi sormak zorunda kalmıyorum. En güvenli internet kendi internetindir, düsturuyla verilerimin güvenliğini bir nebze de olsa sağlama almış oluyorum.
iPad’in multi-tasking özellikleri her geçen gün daha da gelişiyor olsa da bir bilgisayar kadar becerikli değil. Bu durum bence bir avantaj. Aynı anda onlarca sayfa ve uygulamayı açıp multi-tasking tuzağına düşüp iş bitiremezken, iPad ile odağımı toplayıp çalışabiliyorum. Yazı yazacağım zaman yazımı yazıyor, internette dolaşacağım zaman sadece geziniyorum. Ben multi-tasking adamı değilim. Üretkenliğimi de buna borçluyum.

iPad ile çalışırken yeni bir kafa yapısıyla ilerlemeli
iPad bir masaüstü bilgisayar değil. Yani standart bilgisayar kullanım alışkanlıklarınızı tatbik edebileceğiniz bir platform değil. iPad’i ne bilgisayar ne de bir cep telefonu olarak düşünmemelisiniz.  Tabletten tam anlamıyla verim alabilmek için çalışma mantığınızı ve yöntemlerinizi onun çizdiği çerçeveye uyarlamanız gerekiyor. Alışkanlıklarınızı değiştirmeniz şart. 

iPad’e bir mouse takmaya çalışmak ya da iPad’de Mac OS veya Windows işletim sistemini koşturmayı arzulamak, sistemin yeteneklerine ve gücüne karşı yapılan bir haksızlık. iPad sahip olduğu donanımı, işletim sistemi ve uygulama ekosistemiyle bir çok ihtiyacıma cevap veriyor.

Ben iPad’i genellikle Bluetooth bir klavye ile kullanıyorum. Bu konudaki tercihimi Microsoft Foldable Keyboard ve standart Apple klavyeden yana kullandım. iPad Pro’nun pahalı orijinal klavyesini de satın aldım. Ancak o klavyeye bir türlü alışamadım. iPad’i sadece yatay pozisyonda kullanmaya izin verdiği için pek memnun olamadım. Apple’ın bu tür dayatmalarına da anlam veremiyorum. Yazarken iPad’i dik konumda kullanmak, doğal bir sayfa akışı görünümü verdiğinden, daha çok hoşuma gidiyor. Ancak bunu iPad’in kendi klavyesiyle yapmak mümkün değil.

 

Microsoft hayatımda gördüğüm en güzel portable klavyeyi yapmış. Dayanamadım aldım.

A post shared by Hakan Akben (@hakanakben) on

iPad’de hangi uygulamaları kullanıyorum

Evernote:
Bu meşhur bir not tutma uygulaması. Eminim herkesin telefonunda vardır. Verim almak için ilgi isteyen uygulamaların başında geliyor. Evernote farklı kaynaklardan bilgi parçalarını topladığım, belli çerçevelerde ilişkilendirip arşivlediğim bir bilgi ambarı. (Eylül 2008’den bu yana kullanıyormuşum.) Mesaimin büyük bölümünü bu uygulamada geçirmeye özen gösteriyorum.  Toplanan veriler uygun çerçevelerde ilişkilendirilmediği sürece anlamlı bilgiye dönüşmüyor. Çerçeve, yani bağlam burada anahtar kelime. Bilgiyi doğru bağlama oturttuktan sonra projeleri hızla hayata geçirebiliyorsunuz.  Bu uygulama iş hayatımın bel kemiğini oluşturuyor. Burada üretkenliğimi artırmak için yıllar içinde kendime göre bir arşivleme tekniği de geliştirdim. Her projem için bir check-list ve şablon oluşturuyorum. Evernote’un kullanımıyla ilgili internette binlerce makale var. Belki kendi kullanım tekniklerimle ilgili bir yazı da ben yazarım.

Evernote uygulama linki: https://evernote.com

Evernote ilgi isteyen bir uygulama.Ben veriler inbox'ta toplayıp etiketlerle bağlama oturtup ilgili klasöre gönderiyorum.

Evernote ilgi isteyen bir uygulama. Ben verileri inbox’ta toplayıp etiketlerle bağlama oturttuktan sonra ilgili klasörlere gönderiyorum.

Scannable:
Evernote’un doküman tarama uygulaması. Çok başarılı. Faturaları ve evrakları bununla tarayıp arşivliyorum. Evernote’un OCR Scanner özelliği resimlerin içindeki yazıları bile arayabilmeyi sağlıyor. Herhangi bir yerde ilgimi çeken bir makale gördüğümde fotoğrafını çekip Evernote’a aktarıyorum. Fotoğraftaki yazılar notlarım içinde aranabilir hale geliyor. Büyük hizmet!

Scannable uygulama linki: https://evernote.com/products/scannable/

Copied:
iOS cihazların en önemli problemlerinden biri kopyala/yapıştır meselesidir. Copied bu soruna kökten çözüm getiriyor. iPad’de Copied’i split screen modunda açtığınızda yan ekranda kopyaladığınız her şeyi clipboard’a aktarıyor. Resim ve gif gibi rich medyalar da dahil. Kopyaladığınız her şeyi arayabilir, kategorize edebilir, birleştirebilir ve kolayca sosyal medya hesaplarınızla paylaşabilirsiniz. Uygulamanın Mac versiyonu da mevcut. Clipboard’unuzu Dropbox üzerinden otomatik olarak senkronize ediyor. Böylece kopyaladığınız her şeyi bilgisayar ve cep telefonlarınızdan erişebiliyorsunuz. Ben uygulamanın ücretli versiyonunu kullanıyorum. Ücretli sürümde clipboard’unuzun hafızasında 1000 parça saklayabiliyorsunuz. Ayhan Sicimoğlu’nun deyimiyle; “Hastasıyız!”

Uygulama linki: http://copiedapp.com

Solda web sayfası açık. Sağ tarafta da Copied uygulaması. Kopyaladığım her şeyi clipboard'a atıyor. Resimler de dahil.

Solda web sayfası açık. Sağ tarafta da Copied uygulaması. Kopyaladığım her şeyi clipboard’a atıyor. Resimler de dahil.

Workflow:
Bu uygulama benim gizli silahım. Birbirini tekrar eden işleri ve süreçleri bu uygulamadaki dijital reçetelerle otomatize ediyorum. Workflow IFTTT reçeteleriyle benzer mantıkta çalışıyor. Ancak büyük bir farkı var. IFTTT bulut servislerini birbiriyle çalıştırırken, Workflow internet servislerinin API’larıyla iPad’deki çekirdek uygulamaların görünmez bir şekilde, uyumla çalışmasını sağlıyor.
Bu uygulamanın tıpkı IFTTT’deki gibi bir reçete galerisi mevcut. Kendinize uygun reçeteleri seçip galerinize ekleyebiliyorsunuz. Benim galerimdeki reçetelerin bir kısmını aşağıdaki ekran resimde görebilirsiniz. Biraz da bu uygulamayla ne tür işleri otomatize ettiğimden bahsedeyim.
Youtube’da beğendiğim videoları tek tıkla iPad’ime indirebiliyorum. Videolarımı tek tıkla Gif’e döndürebiliyorum. Herhangi bir sayfada beğendiğim görsellerin tümünü iPad’ime indirebiliyorum. iPad’de dosyaları zip/unzip yapabiliyorum. Özellikle we transfer ile dosya alıp gönderirken çok işe yarıyor. Herhangi bir web sayfasını tek tıkla PDF’e dönüştürebiliyorum. Tek tıkla iPad’imdeki resimleri wordpress’e atabiliyorum. Özetle birkaç aşamada yapılabilen angarya işleri tek seferde halledebiliyorum. Uygulama iPhone’da da çalışıyor. Reçetelerim cihazlarım arasında otomatik olarak senkronize oluyor. Böylece aynı işlemleri çarşıda gezerken cep telefonumdan da halledebiliyorum.

Workflow uygulama linki: https://workflow.is
Workflow iş akışı reçeteleri kütüphanesi: https://workflow.directory

Sık kullandığım Workflow reçetelerim. Hepsini uygulamanın kütüphanesinden indirip, kendinize göre özelleştirerek kullanabilirsiniz.

Sık kullandığım Workflow reçetelerim. Hepsini uygulamanın kütüphanesinden indirip, kendinize göre özelleştirerek kullanabilirsiniz.

1Writer ve Editorial:
Bu iki uygulama Markdown editör olarak geçiyor. Markdown editör blog yazılarınızı kolayca HTML formatına çevirmenizi sağlıyor. iPad ve iPhone’da wordpress’e blog yazmak ciddi problem. Ben makaleleri burada Markdown olarak yazıyorum. Görselleri ve zengin medyaları yazının içine gömüyorum. 1Writer ve Editorial uygulamalarının da kendi içinde hazır iş akışı reçeteleri bulunuyor. Mesela Editorial’da yazdığınız bir makaleyi otomatik olarak HTML’e çevirebiliyorsunuz. Çıkan HTML kodu WordPress’e tek dokunuşla gönderebliyorsunuz. Yazıya eklediğiniz görselleri wordpress sunucunuza yüklemeksizin dropbox’a atıp oradan yazının içine gömebiliyorsunuz. Siz sadece makalenizi yazıyorsunuz. Formata oturtmak ve yüklemek tam otomatik. Güzel hizmet!

Uygulama linkleri:
1Writer App: http://1writerapp.com
1Writer App iş akışı reçeteleri: http://1writerapp.com/actiondir
Editorial App: https://itunes.apple.com/tr/app/editorial/id673907758?l=tr&mt=8
Editorial App iş akışı reçeteleri: http://www.editorial-workflows.com

Pixelmator:
Ben bir tasarımcı değilim. Proje yöneticisi, eğitmen ve pazarlamacıyım. İçerikçilik bu üçünün tam merkezinde. Bence günümüzde her girişimci/pazarlamacı temel seviyede tasarım yapabilecek yetkinlikte olmalı. Kurumsal pazarlama müdürü olduğum yıllarda minik revizelerimi telefonda vermek yerine görsel anotasyonlarla anlatır, eğer iş acilse tasarımları kendim düzeltirdim. Pazarlama danışmanlığını yaptığım kurumların bazı içeriklerini hızlıca kendim hazırlıyorum. Burada Pixelmator’ü kullanıyorum. Benim için Mac’deki Photoshop’un karşılığı iPad’de Pixelmator. Uygulama yıllar içinde kendini çok geliştirdi. Gerçekten çok hızlı, kolay ve becerikli.

Uygulama linki: http://www.pixelmator.com/ios/

Adobe Spark Post:
Uzun yıllar pazarlama müdürü olarak çalıştığım Adobe’nin bende yeri ayrıdır. 35 yıllık bir şirket olan Adobe’nin geleneksel bir yazılım şirketinden modern çağa ayak uydurmuş bir servis şirketine dönüşü destansı bir olaydır. Bu dönüşümü bizzat yaşamış, Doğru Avrupa ve Türkiye pazarındaki dönüşümüne önderlik etmiş biri olarak söylüyorum. Buradaki deneyimlerimi de başka bir yazımda paylaşmak istiyorum. Neyse, konuya geri dönelim. Adobe spark post bulut tabanlı bir sosyal medya post hazırlama uygulaması. Bence en önemli özelliği çok yüksek kalitede tasarlanmış hazır şablonları olması. Şablonlardan birini seçip istediğiniz kadar özelleştirebiliyorsunuz. Uygulama hem web servisi olarak, hem de iOS cihazlarda mobil uygulama olarak çalışıyor. Şablon kütüphanesine sürekli yeni tasarımlar da ekleniyor.

İçerik pazarlaması eğitimimde Adobe spark post ile telefonumdan iki dakikada şöyle bir tasarım yapmıştım.

İçerik pazarlaması eğitimimde Adobe spark post ile telefonumdan iki dakikada şöyle bir tasarım yapmıştım.

Uygulama linki:
https://spark.adobe.com/about/post

Adobe Spark Post'un profesyonellerce hazırlanmış, hazır şablonlarını kendinize göre özelleştirip kullanabiliyorsunuz.

Adobe Spark Post’un profesyonellerce hazırlanmış hazır şablonlarını kendinize göre özelleştirip kullanabiliyorsunuz.

Comfy read:
iPad’in arkadan aydınlatmalı ekranı bazen gözleri yorabiliyor. Akşam belli bir saatten sonra ışıklı ekranlardan uzaklaşmayınca uykusuzluk da baş gösteriyor. Ancak kindle’ın böyle bir sorunu yok. Bu yüzden sonra okumak için kenara ayırdığım web sayfalarını Comfy read ile tek tıkla e-book formatında kindle’a gönderiyorum. Arada platform değiştirmek zihnimi ve gözlerimi rahatlatıyor. Geceleri uyumadan ya da sabahları kalktıktan sonra ayırdığım makaleleri Kindle’dan okuyorum. En son Immanual Tolstoy (https://fularsizentellik.com)’un tüm blog yazılarını kindle’a gönderip boşta kaldığımda çevirip çevirip okumuştum. Uygulamayı da imTolstoy’u da tavsiye ederim.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/tr/app/comfy-read-send-web-articles-to-your-kindle/id955065497?l=tr&mt=8

Kindle'da okumak istediğim yazıları Comfy Read ile böyle paylaşıyorum.

Kindle’da okumak istediğim yazıları Comfy Read ile böyle paylaşıyorum.

1Password:
Şifreleri oluşturma ve saklama uygulaması. Hem bilgisayarım da hem de mobil cihazlarımda sorunsuz çalışıyor. Şifrelerinizi kriptolayarak kaydettiği için son derece güvenli. Yani uygulamayı hackleseler bile sadece kriptolu şifreleri ele geçirmiş olurlar. Hayatımı kolaylaştıran önemli uygulamaların başında geliyor. Touch ID ile biyo güvenlik katmanını da eklediler. Ücretli bir uygulama ama tavsiye ederim.

Uygulama linki:
https://1password.com

Anyfont:
Mobil cihazda tasarım yaparken özel font kullanmanızı sağlıyor. Bazı müşterilerim içeriklerinde ve tasarımlarında kurumsal fontlarını kullanmak konusunda hassas. Anyfont ile istediğiniz özel font’u cihazınızın sistem fontlarına ekleyebiliyorsunuz. Tasarımcıların iştahını kabartacak türden bir hizmet!

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/anyfont/id821560738?mt=8

Mailchimp:
Meşhur e-posta gönderme uygulaması. Cep telefonumdan hızlıca e-posta şablonları oluşturup, göndermemi sağlıyor. Stabil, hızlı ve güçlü bir uygulama.

Uygulama linki:
https://mailchimp.com

Keynote:
iPad ile ücretsiz gelen bir sunum yapma uygulaması. Ben keynote’u grafik oluşturma ve görsel tasarım yapma işlerimde de kullanıyorum. Mesela müşterilerimin sosyal medya postları için Keynote’ta özel şablonlar oluşturuyorum. Görselleri, mesajları değiştirerek saniyeler içinde sosyal medya içerikleri oluşturabiliyorum. Seminerlerim ve eğitimlerim hep keynote formatında. Şablonlarım hazır. Yarın benden teknolojinin kısa tarihi üzerine bir seminer vermemi isterseniz, Evernote bilgi ambarımdaki bilgileri hızlıca keynote şablonlarıma döküp yarın etkinliğinizde konuşabilecek hale gelebilirim.

Uygulama linki:
https://www.apple.com/tr/keynote/

iCab Mobile:
iOS üzerinde gördüğüm en gelişmiş web tarayıcısı. Tarayıcıya eklentiler yerleştirebilir. Aynı ekranda yan yana 3 web sayfası açabilirsiniz.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/icab-mobile-web-browser/id308111628?mt=8

Buffer:
Sosyal medyada içerik takvimi oluşturma ve paylaşma uygulaması. İçeriklerini oluşturduğum kurumların sosyal medya gönderilerini buradan yapıyorum. IFTTT ve google docs ile bağlayıp müşterilerimle içerik takvimini otomatik olarak paylaşabiliyor, otomatik sosyal medya raporları hazırlayıp, düzenli paylaşabiliyorum. Çoğu ajans için rapor göndermek bile saatler alan bir iş. Bu iş bende full-otomatik.

Uygulama linki: https://buffer.com

TextExpander:
Gizli silahlarımdan biri. 2011 yılından beri bilgisayarımda kullanıyordum. Yazısı da şurada. Yazılımcıların aynı kod öbeklerini tekrar tekrar yazması derdine cevap olmak için üretilmiş bir uygulama. Snippet denen hazır şablonlar oluşturuyorsunuz. Bu şablonları gerektiğinde çağırıp, değişiklikleri yaparak kullanıyorsunuz.
Ben bunu özellikle maillerimde aynı şeyleri tekrar tekrar yazmamak için kullanıyorum. Nasıl kullandığımla ilgili bir yazı da yazmıştım zamanında. Şuradan bir okuyun. Bu yazımda bahsettiğim şeyleri şimdi iPad’im de yapıyorum.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/textexpander-3-custom-keyboard/id917416298?mt=8

Buraya kadar okuduysanız siz de bu işe en az benim kadar meraklısınız demektir.
Bu yazıyı yazarken dijital farkındalık ve üretkenlikle ilgili özel bir eğitim yapmaya karar verdim.
Bu eğitime sınırlı sayıda bir katılım almayı düşünüyorum.
Eğer ilgilenirseniz aşağıdaki forma bilgilerinizi bırakın. Arkadaşlarım sizi arayıp detayları paylaşsın. Herkese faydalı olmasını dilerim.

Büyük veri siyaseti yendi!

Bu yazım Campaign Türkiye’nin Şubat 2017 sayısında ‘Büyük veri siyasetin de içinde’ başlığıyla yayımlanmıştır. İlgi çekici bir konu olduğunu düşündüğümden burada da paylaşmak istedim.

Büyük veri siyaseti yendi, dünyayı kurtarmak için aklıselim iletişimciler aranıyor

“Teknoloji insanları çalışma hayatının dışına iterken, para ve güç, algoritmaları elinde tutan bir grup elitin elinde toplanarak, daha önce hiç görülmemiş bir ekonomik ve siyasal eşitsizlik doğurabilir.” Bu sözler Sapiens kitabının yazarı, son dönemin popüler tarihçilerinden Yuval Noah Harari’ye ait.

Büyük veri ve psikometri biliminin birleşmesiyle, pazarlamacının silah setine eşi benzeri görülmemiş kuvvette bir bomba eklenmiş oldu. Öyle ki 1945 Pasifik Savaşında dünyanın başına patlayan atom bombası neyse, bu yeni silahın günümüz insanları üzerinde bırakacağı etki de en az bu kadar acılı ve travmatik olabilir. Bu büyük silahın ne olduğu ve nasıl çalıştığını anlatmadan evvel nöropazarlama alanındaki bilgilerimizi tazeleyelim.

 

Tüm kararlarımız duygusal

Müşterilerimizin fiziksel ve dijital dünyada bıraktığı ayak izlerini takip ederek onların beklentilerini anlamak, doğru yer ve zamanda, işe yarar bir mesajla karşılarında olmak sadece biz iletişimcilerin değil, siyasetçilerin de en önemli meselesi. Bir müşterinin ürünümüzü satın alması bizim için ne kadar değerliyse, bir seçmenin bir fikri benimsemesi de siyasetçi için o denli önemli. Her iki durumun özünde de bir satın alma eylemi söz konusu. Ne kadar aklı başında insanlar olursak olalım, karar verme denen hadisenin tamamen duygusal olduğu ve 70 bin yıllık amigdala denilen kök beynimiz tarafından gerçekleştiği, nöro-bilimcilerin hemfikir olduğu ender konulardan biri. Amigdala beynimizin duygusal hafıza ve tepkilerinden sorumlu başkanı. Amigdalanın iki tane önemli görevi var. Bunlardan ilki hayatta kalmak, diğeriyse neslin devamlılığını sağlamak. Yani bu arkadaş tüm hesaplarını bu ikisine hizmet edecek şekilde yapıyor. Ekonominin devamlılığı günümüz dünyasında hayatta kalmanın şartı olduğuna göre, amigdala sizi bu vaadi gerçekleştirecek partiye oy vermeye yönlendirebilir. Ya da neslin devamlılığını sağlamanıza yardımcı olmak için kadınların ilgisini çekebilecek kırmızı bir spor arabayı satın aldırabilir.

Amigdala’nın nasıl çalıştığını anlatan 2 dakikalık bir youtube videosu. İzlemenizi tavsiye ederim.

Beynin antik kısmı biz farkında olmadan karar verirken, gelişmiş beyin kabuğumuz da arkadaşının verdiği kararın ne kadar mantıklı olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. İş ve eş seçimlerimizden tutun da seyahat planlarımıza kadar her şey, bu ikisinin kontrolünde gerçekleşiyor. Siz de geçen sene dünya kadar para verip aldığınız iPhone’u satıp, yenisiyle değiştirmeyi istiyor musunuz? İçinizden bir ses bunun çift kamerası var, işlemcisi hızlı gibi manipülatif cümleler kuruyor mu? O zaman geçmiş olsun. Gitti paralar!

Duyguların efendisi kim?

Tüm kararlarımız duygusalsa, duygularımız nereden geliyor diye düşünebilirsiniz. Duygular, amigdalanın isteklerini gerçekleştirmek için yardım aldığı biyokimyasal algoritmalardır. Mesela yolda yürürken bir aslan gördüğünüzde amigdala hayatın devamlılığını sağlamak için beynin ilgili yerlerine uyarılar göndererek, adrenalin pompalanmasını sağlar. Vücuda verilen adrenalin kalp atış hızımızı artırır ve aslana yem olmamak için beklenmedik hızda koşmaya başlarız.

Veri tabanlı psikolojik karakter analizi

Psikometri veri odaklı psikoloji bilimi olarak tanımlanıyor. Bu bilim dalı, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın başarısının ardındaki gizli silahlardan biri olarak değerlendiriliyor. 1980’lerde, psikologlardan oluşan iki ekip, “Büyük Beş” adını verdikleri psikometrik bir model geliştirdi. Bu modelde insanları beş kişilik özelliğine dayanarak değerlendirmeyi başardılar. OCEAN adını verdikleri bu model “Büyük Beş”in baş harflerinden oluşuyor. Bunlar: Openness (yeni deneyimlere ne kadar açıksınız?), Conscientiousness (ne kadar mükemmeliyetçisiniz?), Extroversion (ne kadar sosyalsiniz?), Agreeableness (Ne kadar düşünceli ve işbirliğine açıksınız?) ve Neuroticism (Kolayca üzülür müsünüz?). Bu kriterler göz önünde bulundurulduğunda sizin nasıl bir insan olduğunuzu kestirmek kolaylıkla mümkün oluyor.

Bana Facebook profilini göster, sana kim olduğunu söyleyeyim

Psikometri bilimine gönül vermiş genç ilim insanı Michal Kosinski’nin bu konudaki açıklamaları çok çarpıcı. Kosinski, profilinizdeki 10 Facebook beğenisine bakarak hakkınızda iş arkadaşınız kadar, 70 beğeniyle de yakın arkadaşınızmışçasına bilgi sahibi olabileceğini söylüyor. Dahası eğer profilinizde 150 beğeni varsa sizi öz anneniz kadar tanıyabileceğini iddia ediyor. Bu konuya şüpheyle bakabilirsiniz lakin, Kosinski’nin bu açıklamalarından sonra Facebook’un kendisine hem dava açması, hem de bünyesine almak istemesi bir de profillerdeki beğenileri gizlemesi kafaları bulandırmıyor değil. Cambridge Üniversitesi psikometri merkezinin web sitesine (https://applymagicsauce.com) Facebook profilinizle bağlandığınızda, OCEAN modeline göre %90 başarı oranıyla karakterinizin en ince noktaları karşınıza çıkıyor. Daha da şaşırtıcı olan dini ve politik görüşleriniz, toplumsal duyarlılığınız, ne kadar zeki olduğunuz ve cinsel tercihlerinize kadar birçok konudaki özelliklerinizin yalın grafikler ve açıklamalarla karşınıza çıkması. Benzer ilgi alanları olan insanların benzer karakter yapısında ve zeka ölçüsünde olabileceği, bunların da olaylar karşısında ortak davranış kalıplarıyla hareket edeceği ön görülüyor.

Cambridge Üniversitesi Psikometri Laboratuvarı tarafından hazırlanan bu uygulama Facebook verilerinize bakarak sizin hakkınızda şaşırtıcı bilgiler veriyor.

Cambridge Üniversitesi Psikometri Laboratuvarı tarafından hazırlanan bu uygulama Facebook verilerinize bakarak sizin hakkınızda şaşırtıcı bilgiler veriyor. Biraz şaşırmak isterseniz Facebook profilinizle bağlanın.

Yeni dünyanın iç görü makinası

Kosinski’nin iddiaları bunlarla da sınırlı değil. Vice medyaya verdiği röportajda Trump’a seçimleri kazandıran sihirli tarifin büyük veri soslu psikometri çalışmaları olduğunu söylüyor. İngiliz Cambridge Analytica adlı bir şirketin Trump’ın tüm reklam çalışmaları ve söylemlerini psikometrik analiz süzgecinden geçen büyük verilerle oluşturulduğu ifade ediliyor. Peki bu nasıl yapılıyor? Politik seçimlerin kaderini kararsızlar belirler. Trump adına çalışan Cambridge Analytica, Acxiom ve Experian gibi küresel veri satıcılarından hedeflenen bireylerle ilgili yaş, cinsiyet ve kredi borcuna kadar aklınıza gelebilecek birçok bilgiyi temin ediyor. Bu verileri OCEAN modeli kullanılarak psikometrik analizden geçiriyor. İlk başta hiçbir anlam ifade etmeyen veri yığınları, anlamlı ve detaylı iç görülere dönüştürülüyor. Cambridge Analytica Amerikan nüfusunu 32 personaya indirgemiş ve sadece seçimin kaderini belirleyecek 17 eyalete odaklanmış. Daha sonra dijital ve sosyal ağlarda aşırı kişiselleştirilmiş hedefli reklamlarla söylemleri ilgililerle seçmenlerle paylaşmış. Trump başkanlık seçimleri süresince 107 milyon dolarlık bir reklam bütçesi kullanmış. Bunun 85 milyon doları dijital ve sosyal medya reklamlarına harcanmış olması sizi şaşırtmasın. Rakibi Hillary Clinton ile karşılaştırıldığında Trump, televizyon reklamlarına çok çok az yatırım yapmış. Obama için sosyal medya başkanı deniyordu, hiç şüphe yok ki bu performansıyla Trump büyük veri başkanı olmaya aday.

Mark Başkan başa geçince dertler derya olup bizler de sandala döner miyiz? #Evet mi, #Hayır mı? (Görsel: https://www.entrepreneur.com/slideshow/287855)

Mark Başkan başa geçince dertler derya olursa bizler de sandala döner miyiz? #Evet mi, #Hayır mı? (Görsel: https://www.entrepreneur.com/slideshow/287855)

Sırada ne var?

Hiç şüphe yok ki gelecekte sadece iki tür insan, kurum ve devlet olacak. Teknoloji zedeler ve teknoloji zâdeler. Kazanan tarafta olmak için elimizdeki verilerden anlamlı iç görüler çıkartabilecek ve doğru iletişim kurabilecek aklıselim iletişimcilere ihtiyacımız var. Yakın gelecekte dünyanın yarısının Facebook kullandığı bir çağda özgür iradeden bahsedebilmek ne kadar mümkün olacak, işte bu büyük bir soru işareti!

Yazarın ek notu: Bu arada bilmem farkında mısınız Mark Zuckerberg hiç boş durmuyor. Son bir yıldır Amerika’nın tüm eyaletlerini karış karış gezerek halkla kaynaşıyor. Zuckerberg’in sahip olduğu şirketlerin dünyada eriştiği kişi sayısını düşündüğümüzde Zuckerberg’in başkanlık meselesi hiç de olmayacakmış gibi görünmüyor. Şüpheniz varsa The Guardian’ın şu yazısına da bir göz atın derim.

► Youtube kanalıma buradan üye olun!
Hakan Akben yerel ve uluslararası kurumlar için stratejik pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması projeleri gerçekleştirmektedir. Teknoloji, inovasyon ve trendler hakkında konuşmalar yapmakta ve eğitimler vermektedir. Daha önce Adobe Systems ve Samsung Electronics gibi kurumlarda yerel ve uluslararası pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev almıştır. Digitalage, Campaign Türkiye, IT Business weekly gibi yayınlarda teknoloji, inovasyon, pazarlama ve girişimcilik üzerine makaleler ve köşe yazıları yazmaktadır.
Hakkımda daha fazla bilgi almak isterseniz: http://www.hakanakben.com/hakan-akben-kimdir
Teknoloji, pazarlama, inovasyon, girişimcilik ve trendlere meraklıysanız beni sosyal medyadan takip edin:

 

 

2016 değerlendirmesi…

Şu an elektrikler kesik. Haliyle kombi de çalışmıyor. Evin içi buz gibi… Çay yok, kahve de… Kettle’da bir bardak su ısıtmanın imkânı da yok. Allahtan tabletin şarjı tam. Yalap şap da olsa GSM’den internete girebiliyorum. Buna da şükür! Dışarıda acı acı siren sesleri yağmur hışırtısına karışmış, karanlığa karışıyor. Az önce önümden iki tane itfaiye aracı geçti. Şu manik elektrik gelgitlerinden sigortalar patladı, yangın çıktı herhalde…

Bugün günlerden 30 Aralık
2016, gitmemek için ayak direten mızmız bir çocuk gibi… Eline geçen her şeyi yerlere fırlatıp, kırıp döküyor. Bu sene ne çok kasvet yaptı! Nice yürekler dağlandı, ocaklara ateşler düştü. Beyinlerimiz yandı, ruhlarımız soğudu ve yalnızlaştı… Buz kesen ümitlerimizin ne meçhulle, ne de yalnızlıkla mücadele edecek gücü ve sabrı kalmadı. Maalesef, 2016 iyi geçmedi. Yine de 2017 meçhulune sarılmaktan başka çaremiz yok. Hoşgeldin 2017! Sana büyük umutlar bağladık…

Not: Saat şu an 20:29. Internet ve telefon bağlantısı da tamamen gitti.

hakan-akben-2017

Benim için 2016…
2016 benim için yapayalnız kaldığım bir yıldı. Bundan zerre şikayetim yok. Bol bol kitap okuyacak ve kendimle uzlaşacak zamanım oldu. Bana göre özetle bu sene, aldığım kararların çoğunu hakkıyla uygulamaya başladığım önemli bir yıldı. Kara kaplı defterime aldığım notları bloğuma da not düşmek istedim.

2016 yılı değerlendirme notlarımdan alıntılar:

  • İş hayatıma solo girişimci olarak devam etmeye karar verdim. Ne bir yöneticim olsun, ne de yönettiğim biri olsun istedim. 21 Temmuz’da İletişim Teknolojileri isimli şirketimi kurdum.
  • Stratejik olarak gelirimi tek bir kanaldan kazanmaya çalışmak yerine, riski dağıtıp farklı alanlarda, birden fazla gelir kaynağı oluşturmaya odaklandım. Bu alandaki çalışmalarım 2017’de de devam edecek.
  • Bilgiye erişme, türetme, farklı tiplerde içerik üretme tarafındaki yeteneklerim ve kurumsal pazarlama deneyimlerim, aldığım projeleri kısa sürede ayağa kaldırmama çok yardımcı oldu.
  • Otomasyon teknolojilerinden dibine kadar faydalandım. Bunun için ciddi zaman ve para ayırdım. Hala da çabalarım devam ediyor. iOS 10 güncellemesinden sonra işimde de tamamen iPad kullanmaya başladım. (Şimdilik %85 oranında diyelim. Ara sıra Photoshop ve Dreamweaver’a ihtiyacım oluyor.)
  • Kısa kaldığım zamanlarda ehil dostlarımdan profesyonel destekler aldım. Birlikte güzel işler yaptık. Yıllar içinde çok yetenekli ve iyi yürekli dostlar biriktirmişim. Çok şanslıyım!
  • Dünyanın en büyük 3 teknoloji şirketine (Adobe, Samsung ve Fujitsu) dijital ve içerik pazarlaması tarafında projeler ve danışmanlıklar yapmaya başladım.
  • Yerelde kendini ispat etmiş, küresel arenada çarpışmaya hazırlanan sağlam birkaç teknoloji girişimine danışmanlık verdim ve destek oldum. Bunlardan biri bana ‘HR Marketing’ konusunda yepyeni ufuklar açtı. Bu proje ve bu alandaki fırsatlar beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.
  • 2,5 senedir köşe yazdığım Digital Age’ten ayrılıp Campaign Türkiye bünyesine katıldım.
  • Ömer Erdem sağolsun, bu sene Serdar Kuzuloğlu’nun ana sahneyi yönettiği Kristal Elma’da ikinci sahneyi bana emanet etti. Benim için büyük bir gurur oldu.
  • Bu yıl Campaign dergisiyle Cannes Lions festivaline de katıldım. Zihin açıcı bir tecrübe oldu.
  • Turkcell’den Türk Telekom’a kadar alanında öncü birçok kurumda dijital pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması konularında eğitimler verdim. İTÜ ve YTÜ’de Mindset bünyesinde dijital pazarlama sertifika programında eğitimler vermeye başladım ve devam ediyorum.
  • Etkinliklerde moderatörlük ve konuşmacılık yapmaya başladım. ‘Dijital çağda hayatta kalma sanatı!’ adlı sunumumu bin kişilik marketing meetup etkinliğinde, katılımcıların beğenisine sundum. Aldığım olumlu geri bildirimler bu tarafa daha çok vakit ayırmam gerektiğini söylüyor. 2017’de bunun gibi birkaç konu belirleyip, hikâye anlatımı kuvvetli tematik konuşmalar yapıyor olacağım.
  • Amatör ruhla, 2,5 saatlik Türkçe ‘Mobil Pazarlamaya Giriş’ video eğitim serisi oluşturdum. Herhangi bir beklentim olmaksızın, bloğumda ve Youtube kanalımda meraklı pazarlamacılar için  paylaştım. Bu projeyi yapmak tam bir ayımı aldı. O yüzden bir bakmanızda fayda var 😉
  • Önümüzdeki yıl sadece çalıştığım markalar için değil, kendi ilgilendiğim konular için de bol bol içerik üretmeyi arzu ediyorum.
  • Bu yıl 42 kitap, sayısız dergi ve internet makalesi okumuşum. Okuduğum, gördüğüm ve izlediğim hemen her şeyi Evernote’ta toplamaya çalıştım. Ancak bu, delice bir emek ve disiplin istiyor. 2008’den bu yana aşk ve nefret ilişkisinde kullanmaya çalıştığım Evernote’ta işe yarar bir sistem oturtmak için çok çaba sarfettim. Sonunda bunun hiç bitmeyecek bir çaba olduğuna ikna oldum. Bu gerçekle yaşamıma devam ediyor, zamanımın ciddi bir kısmını bilgi ambarımı düzenlemekle geçiriyorum.
  • Bu yıl Hasan Başusta ile birlikte Google Drive’daki Excel dosyalarımızda her gün sabah, öğle ve akşam ruh halimize 10 üzerinden notlar verdik. Bizi mutlu eden, üzen ya da motive eden şeyleri atlamadan not aldık. Benim yıl boyu ruh hali ortalamam 7,4 olarak çıktı. Sabahları modum düşük, öğleden sonra ve akşamları yüksek çıktı. Yıllar sonra sabah insanı olmadığıma bu şekilde ikna olmuş bulundum.
  • 2016’nın en büyük olayı yeğenimin aramıza katılmasıydı. ‘Yeğen sevgisi başka hiçbir sevgiye benzemiyormuş,’ diyerek konuyu özetleyeyim.

Gelelim 2017’ye…
Ülkemin güzel insanlarına sağlık, huzur ve başarı getirmesi 2017’den en büyük dileğim ve beklentim. Kendi tarafımdaysa, 2016’da başlattığım insiyatiflerimin geliştiği ve daha çok anlam kazandığı bir yıl olmasını arzu ediyorum.

Yeni yılın hepimize güzellikler getirmesi dileğiyle…

Ücretsiz Mobil Pazarlamaya Giriş Video Eğitimi

2016 yılının başlarında bir online eğitim platformu benden ‘mobil pazarlama eğitimi’ hazırlamamı istemişti. Daha önce hiç online eğitim hazırlamamıştım. Benim için değişik bir macera olur diye düşündüm ve kabul ettim. Videoları bitirdikten sonra anlaştığım kurum, eğitimi yayımlamakta fazlaca geciktiği için videolarımın tüm haklarını geri istedim. Açıkçası birazcık sinirlendim de… Videoları parayla satmak istemedim. Öğrenmek isteyen herkes için açık bir kaynak olsun istedim. Ancak araya fazlaca iş girince bunları Youtube’a bile koymaya vaktim olmadı. Eğitimi daha sonra izledikten sonra, biraz da yetersiz buldum sanırım. Eğitimin eksik, gedik çok yeri olabilir. Her türlü değerlendirmeye açık. Yine de mobil pazarlama meselesiyle ilgili ilk ve tek Türkçe video eğitimi olması gibi bir özelliği var.

Sizden ricam, bu videoları sadece kendinize saklamayın. Konuya ilgisi olan herkesle paylaşın. İlgisi olan ama imkanı olmayan herkese minik bile olsa bir katkımız olsun. Hele zor günlerde, herkesin daha çok öğrenmeye ve eğitime ihtiyacı olduğu şu zamanlarda, eğitimi paylaşarak siz de bir katkı sağlamış olun. 

Sizler için minik bir video mesaj da hazırladım. Aşağıda onu da izleyebilirsiniz.

Pazarlama, teknoloji ve hayat hakkında öğrendiklerimi bu blog’da ve Twitter’da paylaşıyorum. Bana sormak istediğiniz bir şey olursa Twitter‘dan iletişime geçebilirsiniz.

Faydalı olması dileğiyle,

Hakan.

Eğitim içeriği:

1.Giriş 

  • Eğitim amacı ve vaadleri

2. Mobil pazarlama neden önemlidir?

  • Yeni nesil tüketicilerin yeni ihtiyaçları, geleceğin iş dünyasını ve dünya ekonomisini şekillendiriyor,
  • Mobil devrim: Rakamlarla mobil tüketiciler ve trendler,
  • Neden dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri mobil teknolojilere odaklanmış durumda?
  • Türk şirketleri ve kullanıcılar mobil devrimin neresinde?

 3.Mobil pazarlama nedir?

  • Temel bilgileri tazeleyelim: Pazarlama neydi?
  • Mobil, pazarlama faaliyetlerimizin neresinde?
  • Mobil pazarlamayla gelen fırsatlar neler?
  • Mobil pazarlama bugünlerde en çok hangi endüstrilerde kullanılıyor? Hangi sektörlerde yükselişe geçecek?

 4.Mobil pazarlamacının alet çantasında neler var?

IVR/Outband Calls/Telemarketing/Telesales

  • Nedir? Nasıl kullanılır? Nelere dikkat etmeli?
  • Bu hizmeti veren örnek servisler hangileri?
  • Uygulamalı örnekler, vaka çalışmaları.

SMS/MMS/Whatsapp/QR Kodlar/ Mesajlaşma servisleri/Push Servisler,

  • Nedir? Nasıl kullanılır? Nelere dikkat etmeli?
  • Bu hizmetleri veren örnek servisler hangileri?
  • Uygulamalı örnekler, vaka çalışmaları.

Mobil web sitesi nedir?

  • Neden çok önemli?
  • Bu alandaki popüler teknolojiler; HTML 5 vb..

Mobil reklamcılık nedir?

  • Nedir? Mobil reklam çeşitleri nelerdir?
  • Mobil reklamcılık servisleri hangileri?
  • Mobil reklamcılık genel terimleri nelerdir? CPC, CPM, vb..

Mobil ticaret (mCommerce) ve mobil ödeme teknolojileri (NFC, Apple Pay, vb..)

  • Nedir? Nasıl kullanılır? Nelere dikkat etmeli?
  • Bu hizmetleri veren örnek servisler hangileri?
  • Uygulamalı örnekler, vaka çalışmaları.
  • Düğmesiz web’e giriş: Lokasyon bazlı servisler,

Fiziksel web ve kampanya araçları (Beacon’lar, Bluetooth, NFC, servisleri)

  • Nedir? Nasıl kullanılır? Nelere dikkat etmeli?
  • Bu hizmetleri veren örnek servisler hangileri?
  • Uygulamalı örnekler, vaka çalışmaları.

Mobil uygulamalar nasıl yapılıyor? Mobil pazarlamada nasıl kullanılıyor? (Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum ve daha sonra apayrı bir ders olarak hazırlamayı düşünüyorum.)

Mobil teknolojilerde yeni trendler:

  • AR (Artırılmış Gerçeklik)
  • VR (Sanal Gerçekllik)
  • Mobil oyunlar,

 5.Mobil pazarlama ve kampanya stratejisi nasıl oluşturulur?

  • İşe yarar bir pazarlama kampanyası tasarlamak, çözülecek iyi bir problem bulmakla başlar,
  • Şirketinizin mobil pazarlamaya gerçekten ihtiyacı var mı? Stratejiyi kurgularken hangi sorular sorulmalı?
  • Hedefe giden yolda, doğru stratejiler ve taktikleri nasıl oluşturabilirsiniz?
  • Mobilde kullanıcı deneyimi nedir? UX ve UI neden çok önemlidir? Mobil kampanyalarda içerik ve bağlam ilişkisi stratejiyi oluştururken ne kadar önemlidir?
  • 20 bin TL ile 100 bin TL’lik kampanya yapmak: Hedefe giden yolda nasıl bütçeleme yapılmalı?
  • Mobil pazarlamayla ciddi düşünenler için ustalığa giden yolda ölçümleme ve raporlamanın önemi?

 6.Ölçümleme ve raporlama

  • Neyi, neden, nasıl ölçmeli? Ölçümleme ve raporlama KPI’ları nasıl oluşturulur?
  • Analitik ve raporlama araçlarına genel bir bakış,

Sosyal medyadan terörü lanetlemek üzerine

Gündemle ilgisiz paylaşımlar yaptığım için beni eleştiren birkaç arkadaşım oldu. Onlara ve bu şekilde düşünen diğer dostlarıma minik bir açıklama yapmak boyunumun borcu. Sosyal medyadan paylaştığım bu mektubun bloğumda da bulunmasını istedim. 

Değerli dostlar,

sizler böyle düşünmeyebilirsiniz ancak, benim bu meselelerle ilgili düşüncelerim şu şekilde:

  1. Sosyal medyadan terörle mücadele olmaz.
  2. Terörü internetten lanetleyerek acıları dindiremez, terörü bitiremezsiniz.
  3. Facebook Feed’inize düşen terörü lanetliyoruz postları maalesef herkesin önüne düşmüyor. Facebook bizlerin ilgi alanına göre, en çok etkileşime girdiğimiz arkadaşlarımızdan haberleri filtreleyip, önümüze koyuyor. Maalesef, hepimiz aslında gerçeklikten kopuk, bir köpüğün içinde yaşıyoruz ve bunun farkında bile değiliz.
  4. Maalesef sosyal medya, doğası gereği (daha çok reklam satmak için) bizleri kategorize ediyor ve kutuplaştırıyor.
  5. Terörü lanetleyen içerikler paylaşmakta bir sıkıntı yok, ancak politik paylaşımlar politikayı düzeltmiyor.
  6. ‘Ateş olup çıra gibi yanmayan etrafını aydınlatamaz,’ derler. Terörü ve politikayı düzeltmek istiyorsanız, evvela birbirinize karşı olan ön yargılardan kurtulmalısınız. Sonra kendinizi cehaletten kurtarmalı, en sonunda da kimseyi hor görmeden etrafınıza ışık olmalısınız.
  7. Terör yüzünden hayatına, işine gücüne ara veren yaklaşımları doğru bulmuyorum. Teröre prim veren bu tür yaklaşımları desteklemiyorum. Daha çok çalışıp, paylaşmamız gereken bir dönemdeyiz.
  8. Kafamızı, içine gömdüğümüz sosyal medya kumundan çıkarıp, vazifemizin başına dönmeli, daha önce hiç çalışmadığımız kadar çalışmalı ve üretmeliyiz. Bunu sadece kendimiz için değil, ülkemizde yaşayan tanımadığımız, anlamadığımız, hatta sevmediğimiz insanlar için bile yapıyor olmalıyız.
  9. Bu yüzden rica ediyorum, kimse beni gündemle ilgili paylaşımlar yapmadığım için hor görmesin. Ben teröre karşı olan mücadelemi tanımadığım, anlayamadığım insanlara gönlümü açarak; onları anlamaya çalışarak ve sosyal medya rüyasının dışında (gerçek hayatta) mücadele vererek yapmayı tercih ediyorum.

Saygı ve selamlarımla,

Hakan.

Fujitsu CTO’su Dr.Joseph Reger ile buluşmamdan notlar

Bu sene Avrupa’nın en büyük ve önemli bilgi teknolojileri etkinliklerinden biri olan Fujitsu Forum’a davet edildim. Almanya’nın Münih şehrinde 16 – 17 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen etkinliğin bu yılki teması ‘İnsan odaklı dijital dönüşüm’ idi. Dillere pelesenk olmuş ‘dijital dönüşüm’ meselesine, dünyanın en köklü bilişim şirketlerinden birinin penceresinden bakmak, mevcut durum ve teknolojilerin nereye doğru yöneldiğini anlayabilmem için büyük bir fırsattı. Bende bu şansı elimden geldiğince değerlendirmeye çalıştım.

Türkiye’de daha çok kamu ve kurumsal alanda faaliyet gösteren Fujitsu, özellikle Avrupa’da nihai tüketiciye yönelik ürünleriyle de gönüllerde taht kurmuş bir şirket. Japonya menşeli Fujitsu, dünyanın en eski bilişim şirketlerinden biri. Şirketin kökleri 1920’li yıllara kadar uzanıyor olsa da Fujitsu adıyla 1935 yılında kurulmuş. Alman devi Siemens ve Fujitsu’nun 1900’lü yılların başlarına kadar dayanan ortaklığı ve sinerjisi, bu iki devi teknoloji ekseninde birleştirmiş. Hem AR-GE hem de pazarlama faaliyetleri tarafında Japon ve Alman mühendisleri birlikte çalışıyor. Fujitsu’nun Japonya dışındaki tüm ülkeleri Münih’teki merkez ofisinden yönetiliyor. Şirketin Almanya’daki binası Münih’in modern zamanına ait en yüksek ve görkemli yapılarından biri.

img_0508

Fujitsu CTO’su Dr.Joseph Reger

Bu yıl Fujitsu Forum’da 300’den fazla konuşmacı, 50’nin üzerinde oturum gerçekleşti. İlgimi çeken oturumları elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. Bu seyahatimi en değerli kılan şey hiç şüphesiz Fujitsu’nun CTO’su Dr. Joseph Reger ile olan buluşmam idi. Kendisini uzunca bir süredir takip ediyordum. Fujitsu Türkiye Pazarlama Direktörü Meltem Hanım ve ekibi beni kırmadı ve beni Dr.Reger ile bir araya getirdi. Fujitsu’nun CTO’su Dr.Reger ile dijital dönüşüm ve özellikle AI (Yapay zekâ) üzerine zihin açıcı bir sohbet gerçekleştirdik. Tesadüf bu ya Dr.Reger’in bu seneki Fujitsu Keynote’unun ana teması da yapay zekâ üzerineymiş. Kendisiyle gerçekleştirdiğim mini sohbet ve Keynote’undan toparladığım notları değerli bulduğumdan, bloğumda da bulunsun istedim.

• Yapay zekâ kaçınılmaz bir şekilde geliyor. Bunun ekonomiye ve sosyal hayatımıza önemli etkileri olacak.
• Dr.Reger, AI (yapay zekâ)’yı kendiliğinden akıllı davranışlar geliştirebilen bilişim sistemleri olarak özetliyor.
• AI (yapay zekâ)’nın gelişebilmesi için onu destekleyecek diğer alt teknolojilerin de gelişmesi gerekiyor. Bu teknolojilerin başındaysa ‘Machine Learning’ (kısaltması: ML,
türkçesi: makine öğrenmesi) geliyor. Makine öğrenmesi; makinelerin insanlar tarafından programlanmadan, kendi kendilerine belli davranış döngülerini anlamalarını sağlayan bir konsept teknoloji.
• Yapay zekâ çalışmalarının temelleri 1950’li yıllara kadar uzanıyor. 1970’lerde bu alandaki akademik çalışmaların ticari bir karşılığı bulunmadığından biraz yavaşlamış. Ancak, 90’lardan itibaren AI çalışmaları yeniden hız kazanmış. Bugün hem akademik, hem de endüstriyel camiada AI konusunda önemli çalışmalar yapılıyor. Hükümetler ve kurumlar bu konseptin gelişmesi için ciddi yatırımlar yapıyor. Yapay zekâ dan beklenti büyük.
• Yapay zekâ her yerde; arama motorları, online alış-veriş sitelerindeki önermeler, akıllı telefonlarımızdaki sanal asistanlar, hatta finansal sistemlere kadar pek çok yerde yapay zekâ kırıntılarına rastlamak mümkün.

Yapay zekâ ile ilgili önemli konseptler.

Yapay zekâ ile ilgili önemli konseptler.

• Yapay zekâ dünyasında ‘öğrenme’ çok önemli bir anahtar kelime.
• Makinelerin başarılı bir şekilde ‘öğrenme’ işlemini sağlayabilmek için iki önemli konu var: 1) Sistemi eğitmek için yeter sayıda veriye olan ihtiyaç. 2) Makineler için gelişmiş öğrenme modellerinin oluşturulması. Veriler tarafında sıkıntımız yok, özellikle internette veriden bol birşey yok. Öte yandan IoT sensörlerinden elde edilen veriler de makinelerin öğrenme pratiği yapabilmesi için son derece önemli.
• Makinelere öğrenmeyi öğretebilmek için sahip olduğumuz en eski öğrenme cihazı olan beynimizi rol model olarak alıyoruz. İnsan beyni imgesel düşünüyor. Bir başka deyişle görsel olarak düşünüyoruz. Bir şeyleri anlamlandırabilmek için beynimizin görselleştirme becerisini kullanıyoruz. Aslında bu bizim 540 milyon yıllık evrimimizin bir sonucu. Yapılan araştırmalar insan beynin en çok görselleştirme yaparken enerji harcadığını söylüyor. Benzer mantıkla bizim makinelere öğrenmeyi öğretebilmemiz
için onlara evvela görmeyi öğretmemiz gerekiyor. (Stanford Üniversitesi’nin Yapay zekâ konusunun baş araştırmacısı Fei Feli Ling’in de bu konuda müthiş bir TED konuşması vardı. İlginizi çekebilir.)

• Fujitsu makinelere görmeyi öğretebilmek için görsel işleme teknolojisini geliştirmiş.
• Veriler belirlenen parametrelerle görselleştiriliyor, makineler de bu görselleri analiz ederek öğreniyor. (Gerçekten çok fantastik di mi! :))
• Fujitsu dünyasında verileri alıp makinelerin anlayacağı şekilde görselleştirme işlemini gerçekleştiren algoritmanın adı: Hammer Algoritması. Bu algoritma Fujitsu’nun Almanya’daki AR-GE laboratuvarında yazılmış. Bunu yazan kişi aslen Amerikalı olduğundan adını ‘Hammer’ koymuş. Verilerin görselleştirilmesi makine dilinin öğrenmesini kolaylaştırıyor.
• Sensörlerden toplanan veriler belli parametrelerle yorumlanarak ‘Hammer Algoritması’ sayesinde makinelerin anlayabileceği şekilde görselleştiriliyor. İşin en bomba kısmı bunun toplanan verilerle eş zamanlı çalışabiliyor olması.

img_0519

Kameraları yapay zekâ ile destekleyip evrensel sensörler olarak kullanmak mümkün.

• AI tabanlı akıllı şehir sistemleri yolda. Şu an test aşamasında ancak gerçek zamanlı kamera verileri kullanılarak, şehirdeki karar destek sistemleri otomatize edilebiliyor. Yani kameralar artık gördüğü nesneleri tanımlayabiliyor. Yoldan geçen insanların yetişkin mi yoksa çocuk mu olduğunu, ya da logoların hangi markalara ait olduğunu tanımlayabilecek. Bir başka deyişle ‘Person of Interest’ dizisi artık neredeyse gerçek oluyor.
• Siber savunma sistemleri günümüzdeki en önemli konulardan biri. AI (Yapay zekâ) siber savunma sistemlerinde de etkili bir şekilde kullanılmaya başlanmış.
• Dr.Reger, şu zamana kadar yapılmış sanayi devrimlerinin çalışan ekosisteminde piramidin hep alt tarafındaki insanları etkilediğini ancak, Endüstri 4.0’ın piramidin tamamını etki altına aldığını söylediğinde gerçekten çok etkilendim. Yani yeni endüstri devrimi sadece fabrika işçilerini ya da temel hizmetlerde çalışan insanları değil, şirketlerin genel müdürlerinden sanatçılara kadar bütün endüstrileri ve onların mensuplarını etkiliyecek. Hatta etkilemeye çoktan başladı bile.
• Dijital bozulma çağından sağsalim çıkabilmek için eğitim ve öğretimde yeni modeller geliştirilmeli. Yeni nesil ihtiyaçlara cevap olacak yeni işler keşfetmeliyiz gibi görünüyor.

Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi Twitter’dan ya da aşağıdaki yorum alanından benimle paylaşabilirsiniz.

Bu arada yapay zekâ meselesine merakınız varsa Dr.Reger’in Fujitsu Forum 2016’daki sunumunu izlemenizi öneririm. Videoyu aşağıda paylaşıyorum.

 

Benim Kristal Elma maceram…

Bloğumda yayınlamak için biraz geç oldu. Ancak yazımın evvela Campaign dergisinde yer almasını bekledim.

2016, büyük ve önemli değişikliklere merhaba dediğim hayli ilginç bir yıl olarak vazifesine devam ediyor. Kurumsaldan çıkıp girişimciliğin yalnız ve dikenli yollarında kendimi bulmaya çalıştığım bir dönemdeyim. Tam bu karmaşanın ortasında hayatıma giren Campaign Dergisi ve Kristal Elma’nın bende ayrı bir önemi var. Sevgili Ömer Erdem’in kaptanlığında memleketin çetin sularında, büyük özveri ve mücadelelerle hazırlandı bu yıl ki Kristal Elma. Bu seneki etkinlikte bana da son derece önemli bir görev düşmüştü. İnternet Ekipleri Amiri Serdar Kuzuloğlu’nun festival sunucusu olduğu salonun hemen arkasındaki ‘Eli Acıman Salonu’nun sunumları ve oturumları bana emanet edildi. Geçen yıl yine Kristal Elma’da küçük bir salonda benzer bir görevim olmuştu. Ancak tahmin edersiniz ki ‘Eli Acıman’ ın adını duyunca heyecanlanmamak elde değil.

 Bu yıl Eli Acıman salonunda 3 gün süren sunuculuğun yanında, biri ana sahnede olmak üzere toplam 8 oturumda moderatörlük de yaptım. Yorucu ama son derece keyifli bir tecrübe olduğunu da belirtmek isterim. Ömer Erdem ve Ertuğ Özdemir’e bu keyifli fırsat için bir kere de buradan teşekkür etmek isterim. 

Unutulmaz Cumartesi toplantıları

Son 6 aydır her Cumartesi sabahı Lift’te yapılan içerik toplantıları ve sevgili Ertuğ Özdemir’in retina yakan mind map’lerini unutamayacağım. Memleket halleri malum. Oldukça zor bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun festivale de yansımaları olmadı değil. Özellikle yabancı konuşmacıların ardı arkası kesilmeyen iptalleri pek zorlayıcı oldu. Neyse ki moraller hiç bozulmadı ve bence müthiş bir Kristal Elma çıktı ortaya. 

Kristal Elma’da yeni yüzler için de yer var 

img_5207

Havas İstanbul CEO’su Erol Batislam ve Bahçeşehir İletişim Fakültesi Öğr. Görev. Doç.Dr. Kemal Suher ile Eğitim vs. Gerçekler panelinden bir kare.

Sektörü konuşmak ve insanları bir araya getirmenin dışında, bu tür etkinliklerin gözden kaçan önemli bir misyonu daha olduğunu düşünüyorum. Yeteneği olan, bir şeyler yapan insanların kendini anlatabileceği bir sahne vermek. Ben dahil eminim pek çok kişi Elon Musk’ın ya da Steve Jobs’ın başarı hikayesini dinlemekten bıkmış usanmıştır. Artık hepimiz sıradan insanların sıra dışı hikayelerini dinlemek istiyoruz. Bu açıdan bakınca bu sene ‘Eli Acıman Salonu’nun tam da bu profilde konuklara ve hikayelere ev sahipliği yaptığını düşünüyorum.

İletişim sektöründe yeni nesil İK 

Şu günlerde her yerde bir ‘yeni nesil’ ve ‘y-z kuşağı’ meselesi konuşuluyor. Bu yeni nesil iş gücünü ekonomiye kazandırabilmek için onların dünyasını ve beklentilerini anlamak gerçekten önemli. Estee Lauder İK Direktörü Revna Besler, Mc Cann İK Yöneticisi Canten Akdağ ve Korn Ferry Hay Group Danışmanı Sezai Kayaoğlu’nun oturumu son derece zihin açıcı ve aydınlatıcıydı. Oturumda yeni nesil İK anlayışı, y-z kuşaklarının beklentileri ve onların iş hayatına adaptasyonunu kolaylaştıracak ipuçları paylaşıldı. 

İyi bir iletişimci olmak için eğitime gerek var mı?

Sektörde birçok kişi reklamcılık ve iletişimin üniversitelerden ziyade sektörün içinde yoğrularak öğrenilebileceğini düşünüyor. Aynı şekilde akademisyenler de sektörün bu tavrından rahatsız. Kısacası her iki tarafta birbirini beğenmiyor. Bu açmazın masaya yatırıldığı oturum da oldukça keyifliydi. Eleğinden birkaç nesil geçmiş deneyimli akademisyen Doç.Dr.Kemal Suher ve Eli Acıman’ın öğrencilerinden Erol Batislam’ın samimi, kafa açıcı sohbeti ve sektöre önerileri izleyenlerden büyük ilgi ve övgü topladı. 

img_4832

Üçüncü gün uykusuzluk ve yorgunluk belirtileri baş göstermeye başladı.

Dünyayı yemiş bitirmişiz ama hala bir umut var

Yaptığımız tercihlerle dünyayı hızla sömürmeye devam ediyoruz. Yapılan araştırmalar toplumumuzun sürdürebilirlik tarafında bilinçli olduğunu doğruluyor. Ancak tercihlerimizde sürdürebilirliğe önem veren markaları göz ardı ediyoruz. Sürdürebilirlik sadece bir iletişim çalışması olmaktan öte, kurumların birçok faaliyetinde göz önünde bulundurması gereken bir konu. Eczacıbaşı’ndan Ata Selçuk ve Borusan Holding’den Şule Yücebıyık iş dünyasında sürdürebilirliğin önemi ve iletişimin buradaki rolü üzerine dikkat çeken paylaşımlarda bulundu. 

Ambalaj tasarımı 

Hayatımıza dokunan, her gün muhattap olduğumuz ambalajların yaratıcılarının dünyasına keyifli bir yolculuk yaptık. Umay Çubukçu tasarımda brief meselesini anlatırken, Burhan Özgören ambalaj tasarım süreçlerine değindi. Ece Sancak’tan ambalaj teknolojisi ve geleceğini dinledik. İpek Devret ise ambalaj tasarımının nihai tüketicideki sosyolojik boyutu üzerine son derece önemli paylaşımlarda bulundu. Benim için son derece keyifli oturumlardan biri oldu. 

Çalışma ortamları değişiyor

Kristal Elma’da ana salonda da keyifli bir moderasyon görevim oldu. İş dünyasında çalışma ortamlarındaki değişim rüzgarlarını konuştuğumuz panelde Atölye’den Atılım Şahin, Kolektif House’dan Ahmet Onur, Wokinton’dan Gökhan Beydoğan ve Virtua’dan Mehmet Demiray ile değişimin farklı bir yüzünü konuştuk. Serbest çalışanların hızla yükseldiği, kurumsal firmaların da serbest çalışmayı desteklediği bir dünyada yepyeni ihtiyaçları adresleyen ilginç bir sektörü, ortak çalışma ofislerini konuştuk. 

Kocaman bir endüstri doğuyor

Benim salonda oturumlar hızla devam ederken, ana salondan göz ucuyla takip ettiğim müthiş bir sunum da aklıma kazınmış durumda. Milyonlarca tutkulu oyun severin yarattığı kocaman bir sektörden, e-spor’dan bahsediyorum. Fast Break dergisi yıllarından beri yakından takip ettiğim Kaan Kural’ın e-spora yönelişinin ardındaki nedenler aklımı kurcalıyordu ki, bu oturum zihnimdeki bir çok soruya cevap oldu. Bir yerlerden videosunu bulursanız muhakkak izleyin. Hatta bana da ulaştırın bir zahmet. Kaan Kural’a Türkiye Oyun Geliştiricileri Derneği’nden Tuğbek Ölek eşlik ettiğini de ekleyelim. 

Ana salondan yükselen alkışlar ve göz yaşları

Hiç şüphe yok ki bu yıl etkinliğe damga vuran en önemli isim Nobel Ödüllü gururumuz Prof.Dr. Aziz Sancar oldu. Benim salondaki oturumlar bitince hemen koşuverdim ana salona. Aziz Sancar’ın konuşmasında bir sürü önemli öğüt ve mesaj vardı. Eğer hala izlemediyseniz lütfen videosunu bulup izleyin. Benim aklıma kazınan ve hala zihnimde yankılanan en önemli mesajı ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ oldu. Her ne olursa olsun hayat çalışana karşı her zaman cömert davranıyor. 

Aziz Sancar’ın her kelimesinden ilham süzülen o müthiş konuşması da şurada dursun.

 

Dijital iletişim danışmanlığı şirketimi kurdum

Hakan Akben Dijital İletişim Danışmanlığı

Şirketimi kurdum. Dijital iletişim alanında proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri vermeye başladım.

2004 yılından bu yana teknoloji sektörü ve iş dünyasının içindeyim. Üniversite yıllarımda teknoloji muhabirliği ile başlayan bilişim sektörü maceram, şansımın da yardımıyla, genç yaşta dünya devi teknoloji şirketlerinde pazarlama müdürü şapkasıyla, Avrupa ve Afrika kıtalarına kadar uzandı. Bir yandan kurumsal hayatım devam ederken, öte yandan da sektör dergilerinde sayısız makaleler yazdım. Dijital iletişimi, içeriği ve pazarlamayı anlatan eğitimler verdim, sunumlar yaptım. Televizyonda canlı yayınlanan bir teknoloji programı bile sundum. Tüm bunları bir başıma yaptığımı söyleyemem. İş dünyasında başarı ve kariyer getiren şeylerin çok azının insanın kendiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şans faktörü tahmin edilenin de ötesinde önemli. Bana inanan, güvenen ve yakınlık hisseden o değerli insanların desteği olmasa, bunların hiçbiri olmazdı. Tüm o güzel insanlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Gerçekten çok şanslıyım.

Noktaları birleştirmek

Arkadaşlarım ve bloğumu takip edenler bilir. Bundan tam 10 ay önce ailemin ve iş arkadaşlarımın ‘oğlum saçmalama, piyasa çok kötü, bu dönemde hiç işten ayrılınır mı,’ sözlerine aldırmadan, gemileri yakıp Samsung’daki işimi bırakmıştım. Dönüp baktığımda ne doğru bir karar verdiğimi bir kere daha anlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kurumsal çalışan olmak kötü bir şey değil. Hatta bence müthiş bir şey. Sadece o elbise bana tam uymadı. Son bir yılda yaptığım işler ve projeler belli bir doygunluğa erişti ve benden hizmet alan kurumlar artık fatura ister hale geldi. Ben de kaçınılmaz olarak şirketimi kurmak durumunda kaldım. Daha önce ortaklı yapılardan dili yanmış biri olarak, bu sefer yoğurdu üfleyerek yedim ve şirket kurulumunu solo girişimci olarak gerçekleştirdim.

Ne iş yapıyorum?

Pazarlama ve dijital iletişim ekseninde proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri veriyorum.

Hizmetlerimin kısa bir özeti

  • Dijital pazarlama ve dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi,
  • Endüstri spesifik, markalara yönelik dijital rekabet analizi, trend raporları ve sunumların oluşturulması,
  • Sosyal, mobil ve web tabanlı dijital ürünlerin hayata geçirilmesi,
  • Sosyal medya, dijital pazarlama ve dijital iletişim kampanyalarının tasarımı ve yönetimi,
  • Terzi işi, sektör odaklı dijital içeriklerin oluşturulması ve yönetimi,
  • B2B dijital pazarlama, B2B içerik pazarlaması,
  • Internet, teknoloji, yeni nesil pazarlama ve iletişim odaklı eğitimler,
  • Etkinlik konuşmacılığı ve moderasyonluğu.

Potansiyel müşterilerime özel bilgiler

  • Halihazırda yerel ve uluslararası kurumlara danışmanlık hizmeti vermekteyim. Müşteri portföyümle ilgili bilgileri internette paylaşmıyorum. Detaylı bilgi almak isterseniz bana e-posta gönderebilirsiniz.
  • Bütçesi ve ölçeği ne olursa olsun; aklımı ve yüreğimi koymak istemeyeceğim hiçbir işi almıyorum. Onlarca çalışanıyla vasat hizmetler sunan bir danışmanlık şirketine dönüşmek, istediğim en son şey.
  • Birlikte çalıştığım kurumlara hakkıyla hizmet verebilmek için danışmanlık projelerinin sayısına da bir limit koydum.
  • Birbirine rakip firmaları portföyümde bulundurmuyorum.
  • Özellikle internet ve teknoloji sektöründe faaliyet gösteren, B2B çalışan, ürün ve servislerini kanal üzerinden müşterilerine ulaştıran kurumlar ve bu tür kurumlara hizmet veren ajanslar; içerik pazarlaması, dijital pazarlama, müşteri ve partner ile dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi konularında benden en üst seviyede faydalanabilir.

Benimle iletişime geçmek isterseniz ne yapmanız gerektiğini çok iyi biliyorsunuz! 🙂

Süper güçlerin en güçlüsü

Seksenli yıllar; dört buçuk yaşındayım. Babamın görevi nedeniyle hiç bilmediğimiz Kıbrıs’ta Değirmenlik köyünde kalıyoruz. Kardeşim daha yeni doğmuş. Onun bebek battaniyesini çengelli iğneyle tutturup kendime süpermen pelerini yapmışım; ordan oraya atlayıp zıplıyorum. Babam endişeli; “Bu herif ben uçuyorum deyip bir gün kafayı gözü yaracak, Bahar,” diyor anneme.

O zamanlar en sevdiğim teknolojik cihaz ITT marka VHS video oynatıcımız ve süpermen vidyo kasetlerim. Her gün birkaç doz süpermen filmi alıyorum bünyeye. Her çocuk gibi ben de özel olduğuma, bir şekilde uçabileceğime inanıyorum. Uçmak, sahip olmak için uğrunda yandığım ve çok çalıştığım bir süper güç. Her gün antrenmandayım. Kafa ve ruh olarak hazırım ama beden pek oralı değil!

Süpermen çizgi roman karakteri olarak ilk yaratıldığında uçamıyormuş. Sadece zıplayabiliyormuş. Ne trajik, uçmak hayal güçleriyle yaşamını kazanan çizgi romancılar için bile ne büyük bir tabu! Uçabilmek süpermene zamanlar çaktırmadan eklenen bir özellikmiş.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Uçuyoruz ne güzel kamikazeee

Yaş ilerlemiş, artık ilkokula başlamışım. Sadece annem ve babam değil, sınıf öğretmenlerim de uçamayacağım yönünde büyük baskılar yapıyor. Bir yaz tatili teknolojinin de gücünü arkama alarak kardeşimi uçurmaya karar veriyorum. Annemle babam bizi babaannemlere emanet edip mini bir tatile çıkıyor. Kardeşimle dedemlerin bodrumunda çevreden topladığımız pimapen çıtaları ve muşambalarla iki buçuk metre uzunluğunda, bize göre dev bir kanat inşa ediyoruz. Yalnız kanat haddinden fazla ağır. Kardeşimi apartmanın yanındaki 1,5 metrelik bir duvara çıkarıyorum. Kanadı takıyoruz ve…

“Hadi atla,” diyorum. Test pilotu hiç oralı değil.

“Atlasana kızım bi’şey olmaz,” diyorum. Tık yok!

Pilot tırsıp yan çiziyor. Çıkıp arkadan itiyorum bende. 1,5 metrelik yükseklikten çat diye aşağıya düşüyor bizim kanatlı melek. Kanadı takıp birkaç kez bende deniyorum. Mesafe problemli! Kanatların altına rüzgâr girmiyor. İlkokul 2’nci sınıf fen bilgisiyle anca bu kadar oluyor, ama ısrarcıyım. Sadık asistanım ve çatal yürekli test pilotum Gözde’yle kanadı bisiklete takmanın yöntemine bakıyoruz. O mereti nasıl takacağız, hiçbir fikrimiz yok. Büyük kuzen bize yardımcı olur mu acaba! O yaz bu problemi çözemiyoruz.

Rahmetli dedem, cici kardeşim ve ben! Dedem iyi adamcağızdı nurlar içinde yatsın.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Ekip bu! Sağdaki çatal yürekli pilot, sadık asistanım kardeşim Gözde. Ben soldayım. Bakmayın öyle utangaç durduğumuza cevval bilim insanlarıyız. Arkadaki de rahmetli Hamdi dedem. Kendisi bilimsel çalışmalarımızdan çok sonra, bodrum katına indiğinde, haberdar oluyor. Bu fotoğraf çekildikten birkaç hafta sonra ortalığı dağıttığımız için pek kızacak! Aman ses etmeyin…

Uçamadım bari nesneleri hareket ettirebileyim

Yaş biraz daha ilerleyince tele-kinetik güçlerim olduğuna dair inancım yeşeriveriyor. Hala ilkokuldayım; insanın beyin gücüyle nesneleri harekete geçirebileceğine olan fikirler akla yatkın geliyor. Walt Disney ve Hollywood çocuk filmlerinin de burada epey etkisi olduğu aşikâr. Bu konuda birkaç belgesel de izleyince inancım tavan yapıyor. Tek ihtiyacım ‘odaklanmak’ ya da en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kısaraktan tele-kinetik enerjimi kendimce odaklıyorum. Cânım kardeşim; bir tek o inanıyor tele-kinetik güçlerime. Bu güçlerimle onu sadık bir köleye dönüştürüyorum.

Ben: “Şimdi televizyonun kumandasını al ve kanalları teker teker geçmeye başla,”

Kardeşim: “Geçmiycem…”

Ben: “Bana karşı mı geliyorsun; şimdi senin beynini eritirim, zuuummm…”

Kardeşim: “Tamam abicim hemen geçiyorum kanalları,”

Ben: “Güzeell… Şimdi git bana mutfaktan bir bardak su getir bakalım…”

İnsan doğası işte; güç müç yok ama naifleri etkisi altına alan müthiş bir “-mış gibi” efekti var.

Yine de gerçeğin acı yüzünden kaçmanın da bir sonu var. Bilyeler ya da tasolarla oynarken süper tele-kinetik güçlerimi kullanmak için epey kasıyorum ama nafile! Bu da tutmuyor. Belki de hoşlaştığım kızların aklına girer; zihinlerini manipüle ederekten bana olan ilgilerini açık etmelerini sağlayabilirim diyorum. O da olmuyor!

Hayaller X-men gerçekler Battal gazi

Çizgi filmler, çizgi romanlar benim çapsız hayal gücümle birleşince ecnebilerin ‘day dreaming’ dediği hadiseler başıma gelmeye başlıyor. Kendi iç dünyamın gerçekliği yerli yersiz dış dünyamı ve fiziksel gerçekliğimi ele geçirmeye başlıyor. Günümün büyük bir çoğunluğunda hayal dünyasındayım.

Annem askeri bir disiplinle yetiştirdi bizi. Akşamları sekiz buçukta yatar, sabahları yatağımızı yapmadan okula gidemezdik. Okul günleri sokağa çıkmamız ve televizyon izlememiz kesinlikle yasaktı. Ancak özel izinle bazı istisnalar yapılabiliyordu. Bu durum, lise yıllarıma kadar böyle sürdü. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum. Bildiğim tek şey, annemin pek övündüğü bu baskı rejiminden kaçmak için kardeşimle birbirinden keyifli oyunlar keşfedip, müthiş eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz.

Yaş yirmilere geldiğinde yepyeni bir süper güç keşfettim

Batman’i bilirsiniz. DC Comics evrenindeki onca süper güçlü kahramanın arasında etten kemikten, senden benden biridir O! Bildiğimiz anlamda hiçbir süper gücü yoktur. Tamam; zengindir, akıllıdır, teknolojiyi dibine kadar kullanır ama eninde sonunda sıradan bir insandır. Batman’in Justice League’de DC evrenindeki pekçok süper kahramana önderlik yaptığını da biliyoruz. Peki bu nasıl oluyor? Sıradan bir insan olan Batman, Süpermen’in ve diğer kahramanların saygısını nasıl kazanıyor, onlara nasıl önderlik yapabiliyor!

Hayal gücü ve irade tüm süper güçlerin atası

Batman’in irade gücü DC evrenindeki tüm süper kahramanları dize getiriyor.

Öyle ki Bane, Batman’in belini kırdığında bile abimiz iradesiyle; çok çalışarak ve kendiyle mücadele ederek imkânsız bir şekilde iyileşmeyi becermişti.

Justice League çizgi roman serisinde aslında Batman gibi normal bir insan olan Green Lantern’in süper güçlerinin kaynağı olan yüzüğünü Batman’e verdiğinde Batman’in hayal gücü ve iradesiyle yüzüğü nasıl kontrol edip, yenilmez olduğunu hatırlayın. (Bilen bilir!)

Batman'in hayal gücü ve iradesi Green Lantern'in yüzüğüyle birleşince olanlar...

Batman’in hayal gücü ve iradesi Green Lantern’in yüzüğüyle birleşince olanlar…

“İradesiz düşünce, zihne arız bir derttir; düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise rüzgârı zaptetmekten zordur. “

Mahatma Gandhi

İrade demişken; insanın irade gücünü kontrol altına alabildiğinde neler yapabileceğinin minik bir örneğine bir göz atın isterim.

Aşağıdaki youtube videosu Lone Survivor filminden. Görüntüler Amerikalı deniz piyadelerin eğitimlerinden gerçek görüntüler. Türkiye’de de benzer sıkı bir eğitimi SAT komandoları alıyor diye biliyorum.

“irade kötü talihi yener,” demiş, Alexis Kivi. Sizce de çocukluğumuzdan beri aradığımız süper güç hayal gücü ve irade olabilir mi?

 

Hayatımı kurtaran kuryeden altın değerinde bir yaşam dersi

Hayatta sahip olduğun ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmak, öğrenmek gerek.

Geçtiğimiz Cumartesi öğlene doğru toplantım bitmişti. Motoruma atladığım gibi Seyrantepe Oto sanayinin dar sokaklarından tırmanarak kendimi ana yola atıverdim. Henüz trafiğin bunaltıcı yüzü kendini göstermeden Kadıköy’e, yani evime gitmek için sabırsızlanıyordum. Motorda çeyrek depo benzin kalmış. Yakıt henüz kritik seviyede değil. Seyrantepe’de benzincinin yanından geçerken hele bir eve gideyim, öğleden sonra depoyu fullerim diye içimden geçirdim ve yola devam ettim.

Balmumcu’dan birinci köprü yoluna girdim. Eski metrobüs yolunu geçip, tam köprünün ayağına girerken ne göreyim! Depo boşalmış, benzinin ışığı yanıyor. Yolda hafif bir yanık kokusu alıyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. Tüm bunlar olurken bir yandan da bildiğim tüm duaları okumaya başladım: “Allahım, ne olur köprünün ortasında durmasın,” diye yalvarırken motor ansızın stop etti. Boğaziçi köprüsünün tam ortasında en sağ şeridin de sağında kalakaldım. Köprü 1,5 km uzunluğunda, neresinden baksanız gişelere daha 700-800 metre var. Tam bir kâbus. Canım motorumu oracıkta bıraksam, bomba imha uzmanları bir saat içinde garibimi fünye ile patlatmaya kalkar, beni de yok yere içeri tıkarlar diye düşündüm. Hiç vakit kaybetmeden motorumu HGS satış binasına doğru ittirmeye başladım.

Ama yol bitmiyor! Ben en sağ şeritteyim. Otobüsler metrobüsler büyük bir gürültüyle yanımdan teğet geçerken bir yandan da rüzgarla mücadele ediyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi yanımdan geçen arabaların içinden meraklı ve acınası bakışlarını fırlatıyor insanlar. Bu mini mahalle baskının tetiklediği adrenalin ile kan ter içinde, büyük bir motivasyonla ittiriyorum motoru.

Vespa kardeşliği

Dakikaların su gibi aktığı iç dünyamda çok seri bir şekilde köprü çıkışındaki HGS binasına yaklaşıyorum. Etrafta polis falan yok. Polisler beni kamerada görüp, “Tamam, bu zararasız ve zavallı bir arkadaş. Biz buna bulaşmayalım,” diye düşünmüş olmalılar. Tam HGS binasına gelirken 2016 model bembeyaz bir Vespa’nın üstünde bıyıklı bir arkadaş yanıma geldi. Motorunda Tamirhane sticker’ı vardı bu arada!

Beyaz Vespa’lı hayırsever: “Benzin mi bitti, bir hortum bulalım benden sana benzin aktaralım,” dedi! “Eyvallah,” dedim. Hortum bulamadık. Beyaz Vespa’lı hayırsever’in vaktini çalmak istemedim: “Sen beni bırak, ben bu düşmanla bir başıma mücadele edeceğim,” dedim. Motoru güvenli bir yere çektikten sonra motorize ekiplerin köprü çıkışındaki merkezlerine doğru yürümeye başladım. Memur arkadaşlar bana direkt yardımcı olamadı ama, Çengelköy’den benzin alabileceğimi, en olmadı karakoldan benzin alabilir kâğıdının verilebileceğini söylediler. Teşekkür ettim.

Keşke tek sorun benzin olsaydı

Millet kendini ateşe vermesin ya da dert çıkarmasın diye benzinciler genellikle kimseye benzin vermiyormuş. Neyse ki ben bir şekilde alabildim. Motora benzini koydum ama motor çalışmıyor. O sırada yoldan geçen harleyci amcalar telaşla el kol yapıyorlar. Çalıştırma diye bağırıyorlar. Ben her marşa bastığımda motorun içinden bir miktar benzin egzos borusuna sıçrıyormuş. Kapağı açtık bir baktık ki meğer benzin tahliye hortumu yırtılmış. Tek dert bu olsa yine iyi! Avrupa yakası semalarından karanlık bir bulut kümesi hızla bize doğru geliyor. Harleyciler patır patır patlayan motor sesleriyle hızla uzaklaştılar. Yağmur insafsızca yağmaya başladı. Yetmedi, doluya döndü. HGS binası kapalı. Binanın yanında balkondan bozma ucuz pimapenle çevrilmiş mini bir alan var. Oraya sığındım. Dolu bitmedi. Yarım saatten uzun süre bekledim. O sırada da benim ustayı arıyorum. Ne yaparız, nasıl kurtarırız beni diye soruyorum: “Dolu var gelemeyiz, dolu bitince karşıya geçen bir arkadaşla sana hortum alet edevat göndeririz, sen değiştirirsin! Bize geldiğinde toparlarız,” dedi. Başka şansım da yoktu, yine “Eyvallah,” dedim.

Kahramanımla tanışma

Ümitsizce ama büyük bir sabırla dolunun bitmesini beklerken iki kurye motoru geldi. “Sanırım bujime su girdi, motor stop etti. Hava biraz toparlayana kadar şurda bekleyeyim,” dedi bıyıklı kurye. “Siz yine şanslısınız köprünün tam ortasında benzin hortumum yırtıldı. Kala kaldım buralarda,” dedim. Artık çaresizlikten mi, eziklikten mi bilmem; yeri geliyor insan başına gelen kötü olayla ve çaresizliğiyle bile böbürlenebiliyor, arkadaş! Azman dolu parçaları yavaşça yerini ince yağmur damlalarına bırakınca bıyıklı kurye yoluna devam etti. Adının Cuma olduğunu söyleyen diğer kuryeci genç arkadaş, “bir bakalım şuna,” dedi ve makus talihime ortak olmak için benimle motora doğru yürümeye başladı.

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul - Urla yolunda...

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul – Urla yolunda…

İşte başlıyoruz

“Abi motorun garantisi devam ediyor mu?”

“Yok yahu, on yaşında bu!”

Cuma, Buck marka çakısını çıkarttı ve benzin hortumlarını kesmeye başladı. O an “Ne yapıyorsun lan,” bile diyemedim. Çaresizlik işte! Hortumlar çürümüştü, benzin filtresini çıkartıp kısalan hortumları bağlayıp idareten beni eve götürecek bir düzen kurmaya çalıştık. Üç dört yıllık motor maceram var, ama motor işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden hiç tanımadığım bir gence motosikletimin kas ve iskelet sistemini devrederken, iş bilmez gibi görünmeyip, karşı tarafa göz dağı vermek adına, abuk subuk yorumlarda bulunmaya başladım. Bir ara kara cehaletimle: “Ama benzin filtresiz olmaz, Cuma,” diye homurdandığımı hatırlıyorum. “Abi sen yolda kalmışsın, seni eve götürmeye çalışıyoruz. Benzin filtresiz de gidebilirsin,” diye hafiften çıkıştı bana. Bir an gülme geldi bana. Cuma, Robinson abisini ıssız HGS adasından kurtarmaya çalışıyordu sonuçta.

Endişeli bekleyiş

Cuma ilginç bir tipti. Survivor Atakan’a benziyordu biraz. Üniversite falan okumamıştır herhalde ama, hayatta kalabilmek için kendince yöntemler geliştirmiş. Meraklı, motor işlerinden iyi anlıyor. Olaylara yaklaşımı hep çözüm odaklı. Her bir problem çözülecek yeni bir meşgale gibiydi onun için. Boruları kestik biçtik, yeniden mandallarla sıkıştırıp, monte ettik. Dualarla kontağı çevirdik, birkaç denemenin sonunda motoru boğmadan çalıştırdık. O kadar mutlu oldum ki, gayri ihtiyari yerimden zıplayıp Cuma’ya sarılır gibi oldum. “Kardeşim, sana minnetarım. Senin için ne yapabilirim, lütfen çekinmeden söyle,” dedim. “Abi, yok ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi. İçimden para vermek geçiyordu ama küçük düşürücü bir şey mi olur acaba diye düşündüğüm sırada; “abi sakın para falan vermeyi aklından geçirme. Ama şu işleri de biraz öğren. İnsan hayatta sahip olduğu her ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmalı, öğrenmeli,” dedi. “Motorunda mini bir alet çantası ve çakı da bulundur bence,” diye ekledi. Eğitimlerde, seminerlerde her fırsatta söylediğim o klişe cümlem geldi aklıma: “Hayatımıza aldığımız her teknoloji bizi bir yerimizden ısıracak. Bunları evvela bir sorgulamalı, nasıl çalışır bir bakmalı!“ Eee, ne oldu Hakan beyciğim, öyle ezberden şiir okumakla olmuyor işte! Kaldın mı köprü ortasında! “Eyvallah, Cuma!” dedim.

Cuma; “abi sana HGS’den ücretsiz geçmeyi de göstereyim mi,” dedi! Merakıma yenik düştüm, “yok kardeş, o eksik kalsın,” diyemedim. Motorlara atladık, geçişimizi yaptık. Acıbadem E5 ayrımında motorcu selamıyla yolları ayırdık.

Ne gündü!

Bir şirket miyav dedi minik hacker kükredi

“Suçum merakımdan geliyor. Ben bir hacker’ım ve bu da benim manifestom. Beni engelleyebilirsiniz, ama hepimizi durduramazsınız…” Bu sözler Hacker’ların manifestosu. Yazarıysa dönemin efsane hacker’larından Loyd Blankenship (the Mentor). İnternetin yaramaz dâhi çocukları modern toplumun yarattığı mitleri zorluyor, sistemin açıklarını buluyor, hükümetlere ve dev şirketlere kök söktürerek, meşreplerince güce denge getiriyor. Bunu bazen bir ideolojiye, çoğu zamansa kendini gerçekleştirme çabasına hizmet etmek için yapıyor.

İnternetin üvey evlatları sistem açıklarının peşinde

70’lerde, son derece komik metodlarla uluslararası şebekelere sızarak beleş telefon görüşmeleri yapmaya başlayan hacker’lar, daha sonra elektronik mesaj pano sistemlerine sızmaya başladı. 1984’te ilk hacker dergileri çıkmaya başladı. İki yıl sonra ABD kongresi, kamu bilgisayarlarına sızma eylemlerinin artması üzerine, bilgisayarları hacklemeyi resmen suç olarak yasalaştırdı. Seneler 89 yılını gösterdiğindeyse, Batı Almanya’nın hacker’ları Amerikan hükümetinin sistemlerine sızarak, önemli bigileri Sovyet Rusya’sına satarken suçüstü yakalandı.

Atın beni internete yalan dünya size kalsın

1994 yılına geldiğimizde, Internet’in yeni tarayıcısı Netscape ile halka inmesiyle, hack programları ve ipuçlarına erişim kolaylaştı ve hacker’lar için yeni bir dönem başlamış oldu. 2000’li yıllardaysa DoS (Denial of Service) türü saldırıların popülerliği artmaya başladı. Yahoo’sundan, Amazon’una ve eBay’ine kadar pekçok şirket bu ataklardan kendine düşen payı aldı.

Evliler için çöpçatanlık sitesi olarak da bilinen Ashley Madison, 2015’te hacker saldırısına uğramış ve sitenin kullanıcıları internette fena halde ifşa olmuştu. Hacker saldırılarıyla adeta bir yasak aşk mezarına dönen randevu sitesi pek çok amerikalının yuvasına da ateş düşürmüştü.

Sony Pictures’ın kurumsal e-mail sunucularını darmadağan edip, üst düzey yöneticilerin yazışmalarını ve şirket gizli bilgilerini internette paylaşan Kuzey Koreli Hacker’lar, eğlence endüstrisinin devini büyük repütasyon kaybına uğratmış ve şirketin eş başkanlarından birini istifa etmek zorunda bırakmıştı.

Su uyur hacker uyumaz

Siber savaşlar, meydan savaşları gibi kanlı olmuyor. Kazananlarına dönümlerce arazi de bırakmıyor. Ancak stratejik önemi olan gizli evrakları çalabiliyor, pahalı ekipmanlara ve altyapılara büyük maddi kayıplar yaratabiliyor. Küresel siber saldırıları şu siteden (http://map.norsecorp.com/) canlı canlı izleyebilirsiniz.

Dünyanın ilk siber silahı olarak tarihteki yerini alan Belaruslu Stuxnet, Tahran’ın 300 kilometre güneyindeki nükleer tesise gün yüzü göstermedi ve bir yıl boyunca tesisi gizliden gizliye tahrip etmeye devam etti. İran’lı araştırmacılar, internet bağlantısı dahi olmayan bilgisayarlarda Stuxnet virüsüyle karşılaşana dek, virüsün ikinci versiyonu tesisin dijital beyinlerini çoktan sarhoş etmişti bile.

Hacker’lar geçtiğimiz yıl dünyadaki 100 bankadan toplam 1 milyar dolar kaçırmış. Hem de kimsenin haberi olmadan. Bankaların siber güvenlik şefleri ‘bağrımda bir ateş var, ey hacker’ şarkısını söylerken, Cayman adalarında ne partiler dönüyordur kim bilir. 

Su uyur hacker uyumaz

Su uyur, hacker uyumaz. Durmadan çalışır.

İyilik için hack’le

Facebook, Google ve Microsoft gibi cingöz firmalar “Bounties for bugs” ve “Battle Hack” gibi “iyilik için hack’le” temalı yarışmalar düzenleyip sistem açıklarını bulanlara yüzbinlerce dolar para dağıtıyor. CIA’nin siber güvenlik gurusu Dan Geer benzer yarışmaların hükümet için de organize edilebileceğini düşünüyor. Lakin bazı hacker’lar bu işe tamamen duygusal bakıyor! Amerikan içişleri bakanlığı sisteminde bug bulan bir hacker bunu 15-20 bin dolara CIA’ye satmaktansa, karaborsada yüzbinlerce dolara alıcı bulabiliyor.

Şimdi söz sizde siz bu hacking meseleleriyle ilgili ne diyorsunuz?

Twitter’dan @hakanakben yazarak benimle yorumlarınızı paylaşabilirsiniz.

 

Kurumların dijital dönüşümle imtihanı

Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Dijitalleşme, dijital dönüşüm ya da değişim, adı her neyse, devletler de dâhil, artık her türden kurum ve kuruluşun gündemine girmeyi başardı. Ülkemizde bu söylemleri en çok dillendiren kurumlar, yine daha çok internet kotası ve cep telefonu satmak isteyen markalar oldu. Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Asıl mesele, zaten konusunda yetkin olan iş gücünün, dijitalin de rüzgârını arkasına alarak üretkenliğini artıracak yeni yöntemler keşfetmesi. Bunun da amacı, ortaya çıkan işin kalitesini bozmadan, birim zamanda, çok daha kolay bir şekilde, daha fazla iş üretmek. Fakat daha da ötesi var…

Bu konuda CEO’lara gereğinden fazla yükleniliyor. Bunu gerçekleştirebilmek sadece şirket CEO’larının değil, bütün kurum çalışanlarının görevi olmalı. Çünkü sıra sizin şirketinize geldiğinde, eğer kurumunuz hazır değilse, işin ucu size de değebilir. Bunun için dijitalleşmeyle ilgili tüm yanlış paradigmaları yıkıp, elbirliğiyle yerine yenilerini inşa etmemiz gerekiyor. Dijital tüketim toplumundan, dijital üretim toplumuna geçemeyen devletler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Çok değil tüm bunlar beş on yıl içerisinde olmaya başlayacak.

Dijital hızla ‘yeni normal’e dönüşüyor

Gartner’ın gelişen teknolojiler yaşam döngüsü modeli (HypeCyle for Emerging Technologies) 2015 raporuna baktığımızda kurumların gelişmesi için baskı ve yatırım yaptığı teknolojiler, sadece yeni dijital endüstriyel devrimin gitmeye çalıştığı yerle ilgili değil, yeni dünya düzeniyle de ilgili oldukça çarpıcı fikirler veriyor. Yapay zekâ, otonom sistemler, 3D biyolojik yazıcı sistemler (geçenlerde 3D yazıcılarla biyolojik insan kalbi yapıldı!), akıllı danışmanlar, kural koyabilen analitik sistemler, doğal dilde soru cevaplama, makineler arası iletişim servisleri, kişisel asistanlar ve akıllı robotlar…

Ekonomi de dijitale döndü, savaşlar neden dönmesin?

Amerikan Siber Kuvvetler Direktörü Amiral Mike Rogers’ın aynen şöyle bir söylemi var: “Siber savaşlar bizleri kimyasal savaşlardan daha çok düşündürüyor. Kimin ne tür bir siber teknolojiye sahip olduğunu asla bilemezsiniz!”

Dijital âlemlerde herkesin en büyük korkusu yapay zekâ meselesi. Yapay zekâ teknolojisi beş on yıl içinde yeterli olgunluğa eriştiğinde, günümüzün atom bombası kadar yıkıcı bir inovasyon olacağı düşünülüyor. Kendi kendine yazılım yazan, inovasyon yaratan yazılımlar olduğunu bir düşünsenize. Maalesef, bu hiç de uzak bir gelecek değil.

İnternet ve bağlantı ekonomisini anlayanın sırtı yere gelmez

Toplumsal ya da kurumsal teknolojik dönüşümün önünde bir sürü engel var. Fakat bu engellerin en büyüğü; insan doğasındaki direnç ve reddetmeden kaynaklı. İnternet ve teknoloji tüketimini neredeyse hiç sorgulamadan, inanılmaz bir hızla gerçekleştiriyoruz.

Dijital, hızla ‘yeni normal’ e dönüşürken kafaları değiştirmek sadece kurumsal ölçekte değil, devlet eliyle de topyekün bir seferberlikle ele alınması gereken çok önemli bir konu. Toplumca dijital kalkınmak için zamanında atılan adımların çoğu başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü bu çalışmaların odağında insan değil, sadece teknoloji vardı. Oysa teknoloji durdurulamaz bir şekilde zaten gelişiyor. Buna hükmedebilecek nesiller ve kafalar geliştirmek, sadece bizim değil bütün devletlerin en büyük açmazı.

Marketing Meetup etkinliğinin ardından

30 Nisan Cumartesi günü, Doğuş Üniversitesi’nin Acıbadem kampüsünde, Pazarlamasyon ekibinin ev sahipliğinde, heyecan verici bir etkinlik düzenlendi. 1,000’e yakın pazarlama sevdalısının hınca hınç doldurduğu salonda müthiş bir enerji vardı. Pozitif TV ekibi gün boyunca sahnedeki tüm konuşmaları web’den canlı olarak yayınladı.

Sektörün usta ismi Güven Borça’nın konuşmasıyla başlayan etkinlik; Garanti Bankası, Samsung, Migros, N11 ve Nivea Beiersdorf gibi markaların sunumlarıyla devam etti. Etkinliğin şık bir özetini şuradan okuyabilirsiniz.

Marketingmeetup

Bu müthiş organizasyonda ‘Dijital Çağda Hayatta Kalma Sanatı!’ adlı bir konuşma yaptım. Dijitalleşme meselesini dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Salonun konuşmama olan yoğun ilgisi ve katılımı beni çok mutlu etti. Sunum sonrasında bir sürü harika insanla tanıştım ve çok büyük keyif aldım. Konuşmamın videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

Sunumumun ardından dostlarım Hasan Başusta ve Cem Sümbül ile birlikte ‘Başka bir hayat mümkün’ başlığında bir panel gerçekleştirdik. Alternatif yaşam ve kariyer olanaklarını konuştuk. Hasan’ın motor pantolonu hala gözümün önünden gitmiyor 🙂 Panelin videosunu ise şuradan izleyebilirsiniz.

Pazarlamasyon’un genç yetenekleri, sınırlı imkânlara rağmen katılımcılara dolu dolu bir konferans deneyimi yaşatmayı başardı. Sektörde farkındalık yaratmaya çalışan genç yetenekleri daha çok desteklemek ve onları cesaretlendirmek gerek. Markalara da burada biraz vazife düşüyor sanki… Organizasyonda görev alan tüm genç arkadaşları da buradan tek tek tebrik ediyorum. Bir sonraki etkinliği sabırsızlıkla bekliyorum…

Sen dünyadan hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun?

“Sen bir tarihçi olsan, iyi bir tarihçi olursun. Bir ekonomist olsan, iyi bir ekonomist olursun. İyi bir edebiyatçı da olursun. Hatta iyi bir ressam da olursun. İyi bir sosyolog olursun. Senin yeteneğinde ve senin tutkunda bir insan, her ne olmak isterse onun orta çizgisinin üstünde bir yere ulaşabilir. Ama önemli olan, olabileceklerinin en iyisi olmaktır. Kendini bir yönde yoğunlaştırmaktır. Yoksa senin gibi yirmi bilim dalıyla ilgilenen insanlar, sonunda her şeye parmak daldırmış, derinliği olmayan, sığ kişiler olup kalırlar.

Her insan bir potansiyeldir. Diyelim bin tonluk ya da onbin tonluk birikmiş sudur. Bu su boşalınca, geniiiiiş bir alana yayılırsa, bu sudan hiçbir yarar sağlanmaz. Toprağın derinini ıslatmadığı için bitkilere bile yararı olmaz. Ve böyle yaygın bir su, hiçbir iz bırakmadan buğarlaşır. Uçar gider. Bir iz bırakmak için suyun derine inmesi, kendine bir yol, bir kanal, bir vadi açması gerekir. Sen dünyadan hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun…”

-Aziz Nesin (Aziz Nesin – Ali Nesin Canım Oğlum Canım babacığım -1 Kitabından)

Parayla aramızı nasıl düzeltiriz?

Parayla olan ilişkimiz yaşamımız boyunca devam eder. Para, başkalarına nasıl davranmamız gerektiği konusundaki belirleyici faktörlerdendir. Para, bizlerin özgürlük, güç, statü, iş ve eşyaya olan bakışını şekillendirir. İnsanları ve akrabaları birbirine bağlar ya da küstürür. Para, modern insanın hayat görüşünü ve kişiliğini aralıksız yoğurmaya devam ediyor. Çoğu insan parayı yeterince iyi anlayamadığından, onunla olan ilişkisini düzgün yönetemez. Bu tür insanlar nicelikçe çok paraları olsa bile, bunu yeterince mal varlığına ve deneyime dönüştüremediği için mutsuz ve depresif hayatlar yaşar.

Parayı anlamak!

Parayla olan ilişkimizi yönetirken belli bir dünya görüşüne sahip olmamız gerektiği bariz bir gerçek. Parayla ilgili düşüncelerimiz çoğunlukla ‘nasıl daha çok kazanırım!’ dan ibaret olduğundan, onunla ilgili tüm dertlerimizi, niceliğini artırarak çözebilirmişiz gibi yaygın ve yanlış bir inanış mevcut. Oysa para ihtiyaçlarımız ve bizler arasında kalan bir katalizördür. İhtiyaçlarımızla arzularımızın yer değiştirdiği noktada ipler kopmaya başlıyor. İhtiyaçlar, bizlerin kendini gerçekleştirme yolunda gerekli araçlar ve deneyimler bütünüyken, arzular sadece keyfe ulaşmayı amaçlar. Parayı sadece keyfe ulaşmak için bir katalizör olarak kullanmaya başladığımızda, peşisıra tatminsizlikler yakamızı bırakmaz ve başlarız ‘paranın niceliğini’ artırmanın yollarını düşünmeye.

Ne kadar zengin ya da fakir hissettiğimiz kendimizi kiminle kıyasladığımıza göre değişir. Bir gün sokakta aç gezenleri görür halimize şükrederiz, ertesi gün boğazda Ferrarisiyle gezen adamı görür yaşadığımız hayata lanet okuruz. Kendimiz ve paramızla ilgili düşünceleri, içinde bulunduğumuz şartlara ve toplumun bakışına göre oluşturuyoruz. Oysa ki özgürlüğün sınırları, başkalarının arzuladığı şeylerle ilgilimizi kestiğiniz noktada başlıyor. İnsanlar kendilerini başka şeylere adadıklarında paraya daha az önem vermeye başlar.

Parasızlık çoğu zaman ne kadar az kazandığınla değil, nasıl harcadığınla ilgilidir

Parasızlık çoğu zaman ne kadar az kazandığınla değil, nasıl harcadığınla ilgilidir

Arzular ve ihtiyaçlar karşı karşıya

Para konusunda doğru bir tavır almak istiyorsak, evvela devamlı arzularımızın peşinden gitme dürtümüzün esiri olmaktan kaçınmalı. Bunun yerine daha çok ihtiyaçlara odaklanmalı. İhtiyaçlar derken sadece temel yaşamsal gereksinimleri kast etmiyorum. Kendimizi gerçekleştirme yolundaki deneyimler ve varlıkları da bu ihtiyaçlara dahil ediyorum. Bunun için arzular ve ihtiyaçları iyi anlamalı ve kilometrelerce uzaklıktan kokularını ayırt edebilmeliyiz.

Elindeki görece daha az parayı çok daha fazla varlık ve deneyime dönüştürme becerisi olan insanlar var.  Ne yalan söyleyeyim, ben de bu gruba henüz dahil değilim. Fakat tanıdığım bazı insanlar, bu topluluğun liderliğine bile soyunabilecek kadar becerikli.

Parayla arayı bulmuş insanlar

Bu tür insanlar bir şeyi satın almadan önce, ihtiyaç ve arzu ayrımını yapabilmek için kendilerine birkaç tipik soru sorar: “Buna ihtiyacım var mı, bu şey ne kadar önemli, bunu aldığımda hayatımda ne değişecek.” Ben de bazen çok istediğim bir şeyi aldığımı ve onunla bir hafta geçirdiğimi hayal ederim. Bazı şeyleri satın almanın verdiği haz ve size sunduğu fadya elinizde poşetle dükkandan çıkana kadardır.

Parayı anlamış ve onunla ilişkisini iyi yönetebilen insanlar, bir deneyim yaratmak için nelerin önemli ya da önemsiz olduğunu çok iyi bilirler. Modayı takip etmez, kendilerine yakışanı giyerler. Üstün zevk sahibi insanlardır, neleri neden sevdiklerini çok iyi bilirler ve hoşlarına giden şeyleri en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde bulup satın alabilirler. Bir şeyleri satın almak için acele etmezler. Doğru zamanı ve yeri kollarlar ve pek çok zenginden çok daha zengin ve dolu bir hayat yaşarlar.

Endişeler

Bu tür insanlar, çağımızın en büyük hastalıklarından endişe ve kaygı bozukluğu nedir bilmezler. Endişelerin, insanların duygularıyla tetiklenen, gerçekle alakası olmayan negatif düşünce tortuları olduğunu bilirler. Gerçekten de endişeler o anki gerçekliğimizle hiçbir zaman örtüşmez. Ne zaman gelecekle ilgili kaygılanmaya başlasam, Tolstoy’un ‘insan ne ile yaşar’ hikayesi aklıma gelir. Bu hikayede kendisine yıllarca dayanacak deri bir çizme yaptırmak isteyen, dağ gibi kuvvetli ve zengin Lord’un sipariş verdiği çizmeleri göremeden aniden ölümü anlatılır. Gerçekten çok trajik ve hayatın kendisi kadar gerçek bir hikaye. Televizyondaki yaşlanma karşıtı krem reklamlarının tersine hiçbirimiz sonsuza dek yaşamayacağız. O halde parayı dert etmek ve ürkekçe yaşamak neden! O zaman iyi ve anlamlı bir yaşam için hayatı, parayı ve sahip olduklarımızı sorgulamaktan hiç vazgeçmemeli. O halde bu sorgu sürecine parayla olan ilişkimizi de dahil etmeliyiz. Parayı artırmanın yollarından ziyade biraz da mevcutta sahip olunan parayı nasıl harcayacağımız konusuna kafa yormalı. Bu şekilde paranın hayatımıza ve ilişkilerimize kattığı negatif yüklerden bir nebze de olsa arınmak mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Bu konuda sizlerin yorumunu da merak ediyorum. Bana mail atabilirsiniz.

Neden beceriksiz ve kötü insanlar hep terfi alır?

“Bu adamın burada ne işi var. Hiçbir konuda bilgi sahibi değil. Üstelik çok sinir bozucu. Biz işimizin ortasındayken gelir iki saçma laf söyler, hepimizi uyuz eder. Sinirleri bozar. Çalışanları birbirine kırar. Arkamızdan dedikodu yapar. Şimdi de hepimiz olduğumuz yerde sayarken o terfi aldı. Bu şirketten nefret ediyorum. Bu büyük bir haksızlık.”

Bu ve benzeri konuşmalara çalıştığım hemen her kurumda şahit oldum. Şirketin en gereksiz, dedikoducu ve sinir bozucu insanları kariyer basamaklarını hızla tırmanırken sadece işini yapmaya çalışan tipler genellilkle olduğu yerde sayar. En olmadık insanlara, en olmadık sorumluluklar verilir. Huşu içinde huzurla çalışmak varken rahatsız tipler kredileri toplar, ehil insanları şirkete küstürürler. Peki neden böyle oluyor?

Haksızlık diye bir şey yok

Sadece iş dünyası değil. Dünyada haksızlık diye bir şey yok. Doğada aslan geyiği yerse hayatına devam eder. Yiyemezse ölür. Geyik iyi koşar ve av olmazsa, aslan geyiği avlayamaz ve açlıktan ölür. O zaman aslana haksızlık olmaz mı! O yüzden haksızlık, haklılık meselelerini bir kenara bırakmalı. Yok öyle bir şey. Orman kuralları, iş dünyasında da aynen geçerli.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Kurumlar hareket ve devinim ister

Büyük ya da küçük fark etmez. Sermaye sahipleri kurumlarında hep hareket ister. Hareket olan yerde bereket vardır gibi düşünülür. Bu yüzden kimsenin huşu içinde çalışması umurlarında değildir. Eğer hedefler tutuyorsa ve herkes huşu içindeyse, sermaye sahipleri daha fazla hareket edilip, daha fazla kazanç sağlanılmasını ister. Sermaye sahipleri, yatırımcılar ve patronlar hep hareket ister.

Patronlar etrafta alkış tutup, haydi haydi diye bağıran erkek ve kadın yöneticiler ister. Sermaye sahipleri,  kimse haydi demezse bu işlerin hiçbirinin yürümeyeceğini çok iyi bilirler. Eğer ısrarcı, yaratıcı, ikna edici ve işleri hızlandıran kişiler yoksa hiçbir şey yürümez. O zamana kadar yapılan tüm işler de çöpe gider. Bu yüzden yöneticiler bazen, etik değerleri zayıf olsa bile, yırtıcı ve başarma arzusu olan kişileri bünyelerinde bulundurmak isterler. Bu insanların devinim enerjisinden faydalanmak isterler. Bu kişilerin enerjileri azaldığında ya da kurum için tehlike arz etmeye başladıkları hissedildiğinde hemen gönderilirler.

Kurumlarda zanaatkârların önü kapalı

Türkiye, girişimciliğin ve üretimin çok az olduğu ülkelerin başında geliyor. Bu yüzden zanaatkâr kılıklı üreten insanların kurumlarda ilerleme şansı pek az. Maalesef maaşını artırmak için altına adam alman gerekir. Bu yüzden birini yönetici olarak işe aldıklarında ses hızıyla altındaki bütün kadroları doldurmaya çalışır. İşinin odağında daha fazla üretmek olan insanların çok az bir kısmı altındaki adamların yöneticisi olmaya meraklıdır. Bu yüzden müdür de olamazlar, maaşlarını da artıramazlar. Gerçi çoğu, müdür de olsa mutlu olamaz. İlginçtir, yurtdışında müdüründen daha çok maaş alan yazılımcılar, tasarımcılar, ürüncüler kısacası asıl derdi üretmek olan kurumsal zanaatkârları çok gördüm. Yönetimsel olarak dikey olan yapı, maaş ve sosyal statü olarak yatayda seyretmediği sürece, yeni nesilleri üretim odaklılığa özendirmek pek mümkün olmayacak gibi… Hoş, kurumsallık denen yapının bence en fazla 20 yılı kaldı! Bakalım zaman neler gösterecek…

Facebook’un büyük, kârlı yalanı

Son birkaç yılda bazı konulardaki düşüncelerimde ciddi değişiklikler oldu. Özellikle teknoloji ve sosyal medyaya bakışım çok radikal bir şekilde değişmeye başladı. Önceleri bu ve benzer şirketleri, birkaç parlak gencin, dünyayı olduğundan çok daha iyi bir hale getirmek gibi naif düşüncelerle bezediği, özenilesi ve başarılı girişimler olarak görüyordum. Belki de işler gerçekten böyle başlıyordu. Lakin, işe haddinden fazla para ve servetine servet katmak isteyen aç gözlü zenginler dahil olunca “dünyayı değiştirmek” mottoları, insanları kandırmak için tasarlanmış romantik söylemlerin ötesine geçemiyor.

Kandırılmışız üstadım

Facebook’un patronu Mark Zuckerberg, tüm konuşmalarında hep aynı şeyi söylüyor: “We work to make the world more open and connected.” Meali; “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz.” Özellikle IPO’dan sonra (hisselerin borsaya açılmasının ardından), finansal kaygılar ve aç gözlü yatırımcıların baskısıyla, kantarın topuzu iyice kaçtı. Bence Facebook’un bu romantik misyonunun altı iyice boşaldı.

Şapka düştü kel göründü

Facebook başta olmak üzere, bütün sosyal medya platformları, ne sahip olduğu reklam algoritması, ne de geliştirdiği platform teknolojileri üzerinden direkt para kazanmıyor. Aslında kimsenin bunları umursadığı yok. Şirketler, Facebook’a reklam veriyor, çünkü Facebook’un istediği kişiye istediği şeyi gösterip, izletebildiği bir buçuk milyar kişilik kocaman bir topluluğu var. Facebook, oluşturduğu algoritamalarla bu bir buçuk milyar kişinin entelektüel çobanlığını yapıyor. Bizlere kendi menfaatine ne geliyorsa onu gösteriyor. Bu menfaat, şimdilik daha çok reklam satmak üzerine kurulmuş. Ancak ileride ne olur bilmem!

Özellikle seçim döneminde çok gördüm. Sosyal medyada hangi arkadaşımın paylaşımını beğendiysem ya da altına yorum yazıp, paylaştıysam; bana hep aynı ya da farklı insanların benzer paylaşımları görünmeye başladı. Bu zaten Facebook’un en bilinen özelliklerinden. Lakin, “Vay be! Benim gibi düşünenler de varmış ve sayıca hiç az değilmiş,” gibi bir sanrı da bu müthiş algoritmayla beraber gelmiş oldu. Aslında bu durum, kullanıcılar platformda sıkılmasın; burada onların ilgi duyduğu şeyleri peşpeşe gösterelim ve sabahtan akşama kadar bizim siteden çıkmasın mantığından geliyor. Ancak, bizimle farklı dünya görüşleri ve söylemleri olan insanlarla aramıza algoritmalardan duvarlar örerek “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek” pek mümkün olmuyor. Burada ister istemez gizli bir oto sansür oluşuyor. İşte tam bu noktada da Facebook’un o müthiş mottosu patlak veriyor. Muhakkak ‘ayarlar’ bölümünde bununla ilgili de bir ayar vardır. Ama maalesef kutu içeriğinden çıkan ürün bu!

Belki de Facebook’un gizli misyonu şudur: “Dünyadaki insanları gruplara ayırıp, onlara istediğimiz içerikleri uygun reklamlarla bezeyip gösteriyoruz,” Bu söylemin kötü hiçbir yanı yok. Çok iyi ve kârlı bir şirket vizyonu. Lakin “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz,” lafı kadar naif ve romantik değil.

Wired dergisinin kurucularından ve dünyanın en büyük teknolojistlerinden biri olarak gösterilen Kevin Kelly; “Er ya da geç teknoloji bir yerinizden ısıracak!” diyor. Evet, ısıracak ama bu ısırık ne kadar büyük olacak. Neyin karşılığında ne kadar ısıracak! Facebook’suz bir internet, en azından şu an için düşünülemez. Sonuçta Appstore’da bile ilk onda dört tane uygulaması olan bir şirketten bahsediyoruz. Ancak, hayatımıza aldığımız teknolojileri, arasıra da olsa, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirip, hayatımızı gizliden gizliye ele geçirmelerine engel olmak için çaba harcamak gerekiyor. Mesela ben Instagram ve Facebook uygulamalarını cep telefonumdan sildim ve son üç haftadır Facebook’u sadece web’den kullanıyorum. Şu ana kadar pek bir eksikliklerini hissetmedim. Size de tavsiye ederim.

Sonradan eklenen not: İşim gereği birkaç hafta sonra yeniden yüklemek zorunda kaldım. Tamamen kurtulma çabası gereksiz. Bilinci elden bırakmadan kullanmaya çalışmalı!

Her şey çözülmeyi bekleyen gerçek bir problemle başlar

Geçtiğimiz aylarda, sıra dışı projeleriyle küresel arenada dikkatleri üzerine çekmiş, sağlam bir Türk tasarımcıyla tanıştım. Uzun, yorucu ancak müthiş derecede keyifli bir sohbet oldu. O, tutkuyla projelerini ve hikâyesini anlatırken, bende çıkardım not defterimi başladım not tutmaya…

Tasarım ne ile başlar?

Böyle güzel insanlarla bir araya gelebilmek çok büyük şans. İnsanın ister istemez enerjisi artıyor. Merak, peşinizi bırakmıyor ve peş peşe sorular sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Muhabbet tüm hızıyla devam ederken yine dayanamadım ve sordum; “İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey nedir?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi: “İyi bir tasarımcının, ne mütiş bir çizim yeteneğine, ne de muazzam Photoshop becerilerine ihtiyacı yoktur. İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey; gerçekten çözülmeye değer, önemli bir problemdir,” dedi ve “İyi bir tasarım, gerçekten iyi bir problem bulmakla başlar,” diye cümlesini tamamladı.

Bu söylem beni bundan 3 sene önce Los Angeles’ta katıldığım Adobe MAX etkinliğine götürdü. Eski bir Adobe çalışanı olarak, o dönem şirketin yaratıcı ürünlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi ve web’deki user experience design’ın babası Jeffrey Veen ile ayaküstü sohbet etme fırsatını yakalayabilmiştim. Bu tarz insanlarla biraraya geldiğinizde çok fazla vaktiniz olmaz. Üç dört dakikalık ayaküstü sohbetinizde onları boğmadan, güzel bir soru sorup onların ışığından ya faydalanırsınız, ya da şansınızı başka bahara terk edersiniz. Jeffrey’e “Sence tasarım neyle başlar,” diye sorduğumda, bana Mehmet’in verdiği cevabın aynısını vermişti. Tasarım, iyi bir problemle başlar. Hayat dediğimiz şey de büyük bir problemle başlamıyor mu? Dünyaya geldiğimizde çıplak ve korunmasızız. Açlık, uykusuzluk ve tuvalet gibi dertlerimizi anlatabilmek için problemlerimizi çözecek tasarım öğesi olarak ağlamayı icad etmiştik!

Atatürk’ten başarı ipucu

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Amerikalı bir gazeteci Atatürk ile röportaj yapmış ve kendisine bunca başarıyı nasıl elde ettiniz diye sormuş. Atatürk hiç düşünmeden şöyle bir cevap vermiş: ”Ben başarıyı ya da başarısızlığı hiç düşünmem. Hedefime giden yolda önüme çıkabilecek engelleri düşünür, onları nasıl kaldırabileceğime bakarım. Engelleri tek tek ortadan kaldırınca başarı da gelir zaten.”

Yaratıcı çözümler için zihin egzersizi

Bugün ne iş yaparsanız yapın, bu bakış açısı hep işe yarar. İyi bir pazarlama kampanyası ya da iş fikri, çözülmeye değer iyi bir problem bulmakla başlar. Ben uzunca bir süredir hemen her gün hayatımla ya da işimle ilgili çözemediğim problemlerin bir listesini yapıyorum. Bu sorunlar listesinin yanına, aklıma gelen çözümleri yazıyorum. Genellikle bu çözümler çok komik, çok saçma ya da aptalca oluyor. Hiç önemli değil, ne kadar çok berbat fikir üretirsem işime yarar iyi fikirlere o kadar çabuk yaklaştığımı düşünüyorum. Bu egzersiz, çözüm üretme yeteneğimi ve hayal gücümü diri tutmama çok yardımcı oluyor. Sizlerin de benzer taktikleri varsa, lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.

San Francisco’yu bir de benden dinleyin

Aklıma esti Aralık ayının son haftası atladım uçağa San Francisco’ya gittim. Hem iş hem eğlence olsun diye güzel bir planlama da yaptım. Bu yazıda iş değil, daha çok San Francisco ile ilgili genel izlenimlerimi paylaşmayı arzu ediyorum. Belki başka bir yazıda da iş meselelerinden bahsederim.

Daha önce başarısızlıkla sonuçlanan bir New York gezisi planım olmuştu. Bu sefer aklıma koyduğum gibi gittim. Aslında San Francisco’ya ilk gidişim de değildi. İşim gereği (canını sevdiğim teknoloji sektörü sağolsun) özellikle Bay Area denen Silikon Vadisi bölgesine gidip gelmişliğim olmuştur. Gidiş gelişlerimde genellikle Palo Alto’da kaldığımdan, San Francisco hep daha çok vakit geçirmek istediğim gizemli bir şehir haline gelmişti.

Buralara gelen herkesin Goldengate ile bir selfie'si olmalı dediler.

Buralara gelen herkesin Goldengate ile bir selfie’si olmalı dediler.

Bildiğiniz üzere San Francisco, Bay Area olarak adlandırılan Silikon Vadisi bölgesinin en büyük şehri. Ben bu şehri kimi yönleriyle biraz İstanbul’a ama daha çok Amsterdam’a benzetiyorum nedense! Herhalde sokaklarındaki ot kokularından olsa gerek…

IMG_0418

San Fancisco’nun sembollerinden Golden Gate köprüsünün öte yanını çok beğendim. Doğası rant uğruna feda edilmemiş.

Gezginlere ipucu: Süper ucuz uçak bileti ve şehirde uygun oteli bulmak

Aklınızda bulunsun, özellikle denizaşırı uçuşlarda 31 Aralık gününü kimse yollarda geçirmek istemediğinden, uçak biletleri çok uygun olabiliyor. Ben daha gidiş tarihini belirlemeden dönüş tarihini 31’i olarak not etmiştim.

10-15 gün kadar kalmak istiyordum. Dönüş tarihini belirledikten sonra kalacak yerlere bakınmaya başladım. Paylaşım ekonomisi diye yırtınırken soluğu önce AirBnB’de aldım. Baktım benim kalmak istediğim yerlerde fiyatlar çok fahiş. Günde 80 dolar verip, üzerine konaklama vergisi vesaire de eklenince aşağı yukarı geceliğine 100 dolar verip, stresle mahçup olarak birinin evinde kalmak istemedim. O yüzden booking.com’daki fırsatların peşinde koştum.

Her şey dahil günlüğü 100 dolar gibi bir rakama şehrin tam göbeğindeki Pickwick Hotel’i gözüme kestirdim. Ben baktığımda neredeyse yüzde 60’a varan bir indirim uygulamışlardı. Yaz döneminde bu odaların günlüğü 300 dolarları bile geçebiliyor. Amerikalıların tatil sezonu süresince 15 gün kalıp maliyetleri yükseltmek yerine 10 gün kalacak şekilde yaptım planlarımı. Şansıma THY’deki biletler 21 Aralık gidiş – 31 Aralık dönüş olarak aldığımda non-stop uçuşla toplam 1,780 TL’ye işi kapatabildim. Çılgınca alış-veriş ve gezmece için daha çok bütçe ayırmak adına on günlük konaklama ve lojistik işini toplamda yaklaşık 5 bin TL gibi bir bütçeyle kotarmış oluyordum ki, bence bu San Francisco için çok iyi bir rakam. Hele doların 3 TL barajını da aştığını düşünürseniz!

Kaldığım otel San Francisco’nun Taksim Meydanı Union Square’e yürüyerek 5 dakika mesafede. Yani bu durumda ben Tarlabaşı’nda bir otelde kalmış gibiydim. Konaklamayı merkeze almak, ulaşım masraflarını da belli oranda düşürdüğü gibi gün boyu enerjimi de optimum seviyede tutmama yardımcı oldu. Bu şekilde, yanıma çok fazla eşya almadan gönlümce dolaşabildim. Yorulunca merkeze dönüp, biraz dinlenip yine sokaklara atıverdim kendimi.

31 Ocak'ta San Francisco International Havalimanı böyleydi.

31 Ocak’ta San Francisco International Havalimanı böyleydi.

Biraz da şehirden bahsedelim

Kaldığım süre boyunca yağmur, güneş, rüzgar her türlü hava durumuna şahit olsam da hava sıcaklığı gündüzleri 13 -16 derece civarındaydı. Akşamlarıysa 8-9 dereceye kadar düşüyordu. Kışları San Francisco İstanbul’a göre biraz daha ılıman olsa bile ben yine de kalın montumu üstümden çıkartmadım. Hava çok sıcak olmasa da sokakta şort ve t-shirt’le gezen, içinden alevler çıkan üç beş kişi de görmedim değil!

Akşam 7 gibi uçaktan inip otele yerleştikten hemen sonra beni karşılayan yağmura aldırmadan attım kendimi sokaklara.

Union Square’de şu koca çam ağacını dikmişlerdi yanında da o meşhur buz pateni pisti. Tıpkı filmlerdeki gibi...

Bu fotoğrafı ikinci günümde çektim. Union Square’de şu koca çam ağacını dikmişlerdi. Yanındaysa o meşhur buz pateni pisti. Tıpkı filmlerdeki gibi…

Dünyanın zenginleri, sokak müzisyenleri ve evsiz amcalarla yanyana

Istanbul nasıl Türkiye’nin genelini temsil etmiyorsa, San Francisco’da Amerika’nın genelini temsil etmiyor. Dünyanın dijital kültür başkenti niteliğindeki bu şehrin belkide en önemli özelliği, her tipten, her dinden ve ırktan insanın yanyana huzur ve barış içinde yaşayabildiği ender yerlerden biri olması. Arada minik tatsızlıklar da oluyordur elbet, ama istisnalar kaideyi bozmaz di mi?

Gezginin notu:
Biz Türkler, memleketten uzaklaşınca yurtdışında bir anda Yunan, Fransız Avrupalı vesaire olmaya pek meyilliyiz. “Nerelisiniz?” diye sorulunca “Istanbul,” demek, “Türküm, ama annem yunan asıllı; biz Selanik göçmeniyiz aslında,” gibi cevapları sıralayıp; içten içe “ben de sizden biriyim,” endişeli gözlerle, “ben de medeniyim, biz de arabaya biniyoruz, deveye değil. Beni de sever misiniz, lütfen beni de aranızı alın, beni de beni de…” deyip, kendini ve temsil ettiğin kültürü karınca boyutlarına indirgemeye meyilliyiz…

Bakın ne diyeceğim; bizim büyükler de Selanik göçmeni ama, biz Yunan değiliz mesela. Çoğumuzun Selanik göçmenliği, Osmanlı’nın balkanları sınırlarına katmasının ardından, zorunlu iskan ettirilen ailelerden olmamızdan kaynaklı. Yani aslında bizler Konyalı, Eskişehirli, Bilecikli falanız… Eğer büyük büyük dedeleriniz Eleni teyzelerle evlenmediyse, muhtemelen siz de benim gibi manavsınız. Biliyorum, asırlardır süre gelen beceriksiz dış politikalarımızın zedelediği ülke imajımızın altında ezildiğimizden yapıyoruz böyle şeyleri… Ama biraz rahat olmak lazım. Sonuçta batı medeniyetinin temellerini atan çoğu baba düşünür hep bizim Ege’den çıkma! 🙂

Efendim ne diyordum. San Francisco, dijital kültür başkenti. Bir yanda milyarları olan adamlar, öte yandan sokaklarda yaşayan evsiz veteranlar. Hepsi yanyana, bu kadar zengin bir şehirde, onca evsiz ve fakirin bulunması ne büyük tezatlık diye düşündüm gelir gelmez. (Los Angeles’ta da böyle düşünmüştüm!) Sonra öğreniyorum ki, çevre illerden ve eyaletlerden belediyeler, San Francisco’da size bakarlar diye bu evsizleri otobüslere uçaklara bindirip, parti parti bu şehre gönderiyormuş.

Amerika, ne yazık ki bir İsveç ya da Hollanda gibi gerçek anlamda sosyal bir devlet değil. Özellikle sağlık hizmetleri çok fena. Öyle ki, bir hastalansanız Türkiye’yi bile mumla arayabilirsiniz. Türkiye’de en azından özel sağlık sigortası ile falan biraz kendinize baktırabiliyorsunuz.

San Francisco’nun Market Street’i yeni dünyayı temsil ediyor

Market Street, sanırım San Francisco’nun en meşhur caddesi. Kilometrelerce uzunlukta, bir ucunda Financial district (Finans merkezleri) diğer ucunda da belediye binaları; arada da tanıdık bildik irili ufaklı teknoloji şirketlerinin merkezleriyle tam bir ‘yeni’ ekonomi merkezi. Bu caddede yürürken ‘yeni’ küresel dünya düzeninin minik bir versiyonunda yeraldığımı düşündüm. Bir köşesinde milyarlarca dolarlık geleneksel şirketler, diğer köşesinde de interneti anlayan yeni neslin büyütmeye çalıştığı start-up’lar, ortasında da dünyanın dört bir yanından gelmiş, birbirine tutunmaya çalışan ırklar ve tabii düzenin atık muamelesi yaptığı evsizler, keşler, sokak sanatçıları.

IMG_0119

Twitter’ın San Francisco’daki merkez ofisi.

Şu minicik ofisten dünya çapında otomasyon servisi veriyorlar. IFTT San Francisco Ofisi (sanırım başka ofisleri de yok!)

Şu minicik ofisten dünya çapında otomasyon servisi veriyorlar. IFTTT San Francisco Ofisi (sanırım başka ofisleri de yok!)

Market Street’te yürürken hayatınızın aşkını ya da işine de rastlayabileceğiniz gibi, teselliyi uyuşturucuda arayan gariban keşlere ve sistemin dışarı attığı insancıklarla da karşılaşabilirsiniz. Hepsi hep beraber, yanyana ama çok yalnız. İşte yeni dünya düzeni! 

San Francisco'nun köprüaltı çocukları.

San Francisco’nun köprüaltı çocukları.

San Francisco’daki herkes cebinizdeki parayı istiyor

Evet, Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde de bu böyle değil mi zaten. Herkes bir şekilde cebimizdeki parayı istiyor. San Francisco’da bunu daha çok hissediyorsunuz. Üstünüze üstünüze gelen koca indirim etiketleri, yolda yürüken size seslenen evsizler. Boş bulunup göz temasında bulunursanız, illa ki dayanamayıp paranızı veriyorsunuz. Türkiye’deki dilencilerin belki minicik bir kısmı evsizdir. Muhtemelen ülkemizdeki dilencileri, başörtüleri ve çarşaflarından ötürü yüzlerini pek göremediğimizden yeterince empati kuramıyoruz. Amerika’da aşırı empati kurup kaç dilenci amcayı ve teyzeyi ya bunlar benim annem ve babam olsaydı diye düşündüğümü hatırlamıyorum.

Powell St. üzerinden Union Square'e giderken. Alış-veriş tam bir çılgınlıktı. Ben bile bişeyler aldım.

Powell St. üzerinden Union Square’e giderken. Alış-veriş tam bir çılgınlıktı. Ben bile bişeyler aldım.

Westfield AVM'nin yemek katı. Oturacak yer yok. Kimse evde yemek yemiyor diye düşündüm.

Westfield AVM’nin yemek katı. Oturacak yer yok. Kimse evde yemek yemiyor diye düşünmüştüm.

Yeni nesin insanlar yeni nesil ürünler istiyor. Kurabiye tadında, patates cipsi kıvamında muhtemelen sağlıksız bir ürün daha...

Yeni nesin insanlar yeni nesil ürünler istiyor. Kurabiye tadında, patates cipsi kıvamında muhtemelen sağlıksız bir ürün daha…

Sokak satıcıları Robert Cialdini’nin İknanın psikolojisi kitabını yalamış yutmuş gibiydi sanki. Derneklerine, kilisesine, evsizler barınağına para isteyen bir sürü insanı başarıyla atlatmıştım ki, telefonda konuşurken boşluğumdan faydalanıp bana dandik bir “Jesus Loves You!” etiketi veren afrika-hintli kırması abinin tuzağına düşene kadar. İyi satışçılar ve pazarlamacılar çok iyi bilir ki, karşınızdaki kişiye öylesine, istemediği, ihtiyacı olmadığı halde, kendinizce minik cömert bir hediye sunarsanız ve o kişi bu hediyeyi alırsa, makul ölçülerdeki tüm isteklerinizi yaptırabilirsiniz. Bana da aynen böyle bişey oldu. Adamın ne yapmaya çalıştığını bildiğim halde bir dolarımı kaptırdım 🙂

Sokak sanatçılarıyla muhabbet

San Francisco’nun sahip olduğu en güzel şeyleden biri de sokak sanatçıları. Müzisyenler, dansçılar, abartı kıyafetlerle dikkat çekmeye çalışan değişik insanlar. Sanatçı olmak, iyi müzikler ve dans figürleri ortaya çıkarmak başka şey, ilgi çekici olmaksa bambaşka bir şey. Hepimizin ilgisinde gözü olan markalar, sosyal medya fenomenleri, sanatçılar, genç kızların arasından sıyrılıp ben de burdayım diyebileceğiniz işler yapmak; işte gerçek sanat bu!

Taksim meydanında şu kıyafetle dolaşabilecek kişiye benden sınırsız çay! :)

Taksim meydanında şu kıyafetle dolaşabilecek kişiye benden sınırsız çay! 🙂

Bucketman Larry ile tanışın

Sokak sanatçısı deyip geçmeyin. Bucketman Larry markalarla işbirliği de yapıyor!

Sokak sanatçısı deyip geçmeyin. Bucketman Larry markalarla işbirliği de yapıyor!

iPad müzisyeni Mr.Jakcson ve inanılmaz Japon davulcu arkadaşı.

iPad müzisyeni Mr.Jakcson ve inanılmaz Japon davulcu arkadaşı, sağdaysa Bucketman Larry.

Saksafon solonun kralı Justin Ward:

Pazarlama ve iletişim işindeyseniz etrafınızda olan bitenleri fark edebilmek çok önemlidir. Cingöz iletişimciler ve pazarlamacılar bu sokak müzisyenlerinin hikayelerinden faydalanıp kendi marka hikayelerini güçlendiriyor. Teknoloji devi Intel’in Mr.Jackson ile gerçekleştirdiği şu reklama bir bakın.

Ev kiraları ve yaşam ateş pahası

San Francisco’da, eğer şehir de yaşamak istiyorsanız gerçekten çok paranızın olması gerekiyor. Tek odalı evlerin kirası 2,000 dolarlardan başlıyor ve limitler neredeyse sınırsınız. Bu yüzden çoğu insan çalışmaya San Francisco’ya geliyor ve Oakland’da ya da Bay Area’daki diğer şehirlerde yaşıyorlar. Oakland ve San Francisco’yu Bay Bridge birleştiriyor. Yine’de mesafeleri ve trafiği düşündüğümüzde Oakland’da oturup San Francisco’da çalışmak, Ataşehir’de oturup Levent’te çalışmak gibi bir şey. Bay Area bölgesinde (Silikon Vadisi bölgesi diyelim) de kiralar pek ucuz değil. Teknoloji ve yeni ekonominin yeni zenginleri ve küresel çalışanları buradaki yaşamın ve kiraların bu kadar pahalı olmasının sebeplerinin başında geliyor. Şehrin sermayesi ve nüfusuyla birlike artan konut talepleri kira fiyatlarını ciddi oranda yukarı çekmiş yıllar içinde.

Ama bazı evler pek güzel hakkını verelim.

Ama bazı evler pek güzel hakkını verelim.

Istanbul’da ayda 10 bin TL kazanan biriyseniz, benzer hayat standartlarıyla San Francisco’da yaşamak için 10 bin dolar yetmeyecektir. 1 litre suyun bile fiyatı 2,5 dolarları buluyor. (Bu konu tartışmaya çok açık!)

San Francisco’yu ve Oakland’ı birleştiren Bay Bridge.

San Francisco’yu ve Oakland’ı birleştiren Bay Bridge.

Bu gerizekalı genç arkadaşımız bir prankster. O elindeki şeyi bana sıkıp beni videoya aldı. Abuk bir facebook şaka videsunda beni görebilirsiniz.

Bu genç apaçi arkadaşımız bir prankster. O elindeki şeyi bana sıkıp beni videoya aldı. Abuk bir facebook şaka videosunda beni görebilirsiniz.

Sosyalleşmek hiç sorun değil, aksanınız size yardımcı olacak

Anneme ve rahmetli dedeme çekmişim herhalde. Muhabbeti çok seviyorum. Verin bana sabahtan akşama kadar konuşayım. Bu yüzden sosyalleşmek hayatımın hiçbir döneminde sorun olmadı. Yalnız çıktığım bu seyahatte de on gün boyunca hiç ama hiç canım sıkılmadı. Zaten gitmeden görüşmek istediğim arkadaşlar ve iş adamı amcalarla mesajlaşmış takvimimi oluşturmuştum. Arada kalan boş zamanlarda da enteresan etkinliklere katılmak istiyordum. Ne bileyim; gelmişken şu meşhur şükran gününde birileri beni de sofrasına davet etsin, şu yoga meditasyon etkinliklerine gideyim, fight club’daki Edward Norton misali grup terapilerine falan gideyim istiyordum. Hemen Meetup.com ve couchsurfing.com sitelerinden uygun etkinliklere kaydımı yaptım.

Bir gece yerel bir komedi şovuna katıldım. Espriler kadın-erkek ilişkilerindeki gariplikler ve pop kültürünü aşağılamak üzere olduğu için beni de delicesine eğlendirdi. Etkinlik sonrası komedyenler sağolsun beni de bir bara içmeye davet etti.

Bunun haricinde bir restoranda düzenlenen şükran günü yemeğine de katıldım. Hindimizi yedik! Birkaç start-up ve pazarlama etkinliğine de katıldım.

Arada güzel kareler de yakaladım sanki.

Arada güzel kareler de yakaladım sanki.

Bilgi herkese açık. San Francisco halk kütüphanesinde kodlama öğrenmeye çalışan evsizler de gördüm.

Bilgi herkese açık. San Francisco halk kütüphanesinde kodlama öğrenmeye çalışan evsizler de gördüm.

San Francisco'da sokakta bisiklet kiralamak çok işe yarıyor. Bir istasyondan alıp, başka istasyonda bırakabiliyorsunuz. Süper bir uygulama.

San Francisco’da sokakta bisiklet kiralamak çok işe yarıyor. Bir istasyondan alıp, başka istasyonda bırakabiliyorsunuz. Süper bir uygulama.

San Francisco'ya kadar gelmişken, bende çok özel yeri olan Adobe'nin SFO ofisine uğramamak olmaz. Birkaç arkadaş görüp, kahvemizi içtik.

San Francisco’ya kadar gelmişken, bende çok özel yeri olan Adobe’nin SFO ofisine uğramamak olmaz. Birkaç arkadaş görüp, kahvemizi içtik.

San Francisco barlarında kızlı erkekli, amcalı teyzeli sosyalleşmek

Birkaç akşam da yerel barlarda kendi kendime takıldım. Barda oturup içkimi yudumlayıp, cep telefonumdan Leo’s adventure oyununu oynayıp ruhuma şerbet dökerken, arada barmenlerle mini muhabbetlerde bulundum. Onlara hayatımda toplasan 10 kere içtiğim rakının ne güzel bir içki olduğunu, biranın kralının da Efes olduğunu anlatmaya çalışırken aksanım bal gibi ele veriyordu benim bir Amerikalı olmadığımı. Böyle olunca da kafalar kalkıyor, yan sandalyelerde oturan amcalar ve ablaların benimle konuşma isteği kabarıveriyordu.

Böyle akşamlardan birinde tesadüfen Amerikalı bir amca ve Türk eşiyle baya bir memleket sohbeti yaptık. Bir başka akşamda yanıma bir işletme profesörü oturdu. O’nunla da yeni medya, yeni ekonomi ve pazarlama üzerine konuştuk. Konuşmanın bir yerinde nasıl olduysa konu eşcinsel evliliklere geldi ve abi bana eşcinsel olduğunu söyledi. Ben de kız arkadaşımı ne kadar çok sevdiğimi anlattım. Hatta şu telefonda oynadığım Leo’s Fortune oyununu sevmemin sebebinin, oyundaki karakterin kız arkadaşımın babasına aşırı derecede benziyor olmasından kaynaklı olduğunu filan söyledim. Güzel muhabbet oldu.

Leo’s Fortune oyununu seviyorum çünkü bu tip benim hatunun babasına çok benziyor.

Leo’s Fortune oyununu seviyorum çünkü, bu tip benim hatunun babasına çok benziyor.

Yine başka bir gece ise ben böyle Kadir İnanır havalarında oturuyorum, barda yanıma bir çocuk geldi. UX tasarımcısıymış, İranlıymış. Bak dedi, yanında iki tane fıstık gibi kız oturuyor, sen hiç bakmıyorsun. Ben şimdi bunlarla tanışıcam ama bunlar iki kişi olduğu için tek gidersem olmaz. Sen benim ‘Wing-man’ im olur musun dedi! Şu koca hayatımda toplasan 10-15 kere bara gidip eğlenmişimdir, o ‘wing-man’ denen şeyin, ne olduğunu anlamadım. Ama bu çocuğun derdi kızlara yazmak, nasıl olsa bana bir zarar gelmez diye düşünüp ‘OK’ dedim. Hakkını vereyim çocukcağız kızlarla soyalleşebilmek için büyük bir efor sarfetti, ama kızlar bir türlü ısınamadı elemana. Bende öyle Kadir İnanır gibi izledim uzaktan. Belki de ‘wing-man’liğimin hakkını mı veremedim, tam anlayamadım o işi! 🙂

Evlenmek isteyen Amerikalı kız da oluyormuş

Sonra yanıma başka bir kız geldi, her zaman ki gibi sen nerelisin muhabbeti. Türküm dedim. “Aa,” dedi; “ben de Istanbul’a gelmiştim bir süre önce.” “Aaa,” dedim ne güzel. “Siz türkler, kadınlarınıza çok değer veriyorsunuz, di mi,” dedi! İşte evlenmek, sahip çıkmak falan filan… Ahh canım dedim içimden. Anahaber bülteni ve gazetelerin 3’ncü sayfasındaki haberleri görmezden gelirsek çok iyi davranıyoruz, demek istedim ama ingilizce mi akşamın o saatinde pervasızca harcamak istedim. Vay be dedim kendi kendime, türk erkeğinin çizdiği şu imaja bak. “Yaniii…” dedim, gönülsüzce… Sonra kız başladı bana içini dökmeye. Neymiş efendim, sevgilisi O’nun evine taşınmasını istemiyormuşmuş, birlikte yaşamak istemiyormuşmuş, evlenmek istemiyormuş… Üzüldüm kızcağıza, milletin ne dertleri var dedim kendi kendime…

San Francisco seyahatimi tek bir blog yazısında toparlamak pek kolay olmayacak. Ben en iyisi bu yazıya ek birkaç yazı daha yazayım ilerleyen günlerde…

Son durak Fisherman's Wharf! Cable Car fotosu olmadan olmaz :)

Son durak Fisherman’s Wharf! Cable Car fotosu olmadan olmaz 🙂

Mahvolan hayallerimizi diriltmek için hala bir ümit var!

Uyarı: Saatlerimiz 04:47’yi gösteriyor. Bu saatte yapacak birşey bulamadığım için blog’a sardım yine. Yazı da biraz fazla uzun oldu. Affedin!

Hiç unutmuyorum televizyonu düzenli izlediğim yıllardı; ya doksanların sonu ya da ikibinlerin başıydı. Ana haber bültenlerinin birinde sokaktan geçen vatandaşlara, yılbaşı ikramiyesini kazansalar ne gibi çılgınca şeyler yapacaklarını soruyordu muhabir. Cevaplar hayli ilginçti. Hemen herkes ev alırım, araba alırım, çocuklarımın eğitimine harcarım diyordu. En yaratıcısı dünyayı gezerim demişti. Sonraki yıllarda yine izlediğim başka bir sokak röportajında sınırsız paranız olsa hangi arabayı alırdınız diye soruyordu muhabir. Cevapların hemen hepsi Mercedes ve BMW idi. Birkaç vatandaş Porsche ve Ferrari kelimelerini güç bela söyleyerek diğerlerinden farklılaşabilmişti sadece… Toplumsal hayal gücümüzün çerçevesini belirleyen zavallı ezber alışkanlığının kafese kapatıp, acımasızca başını ezdiği zavallı hayal etme gücümüzün geldiği son durum, psikolog ve sosyologlar için iyi bir araştırma konusu olabilir.

Tanıdığım hemen herkes işinden memnuniyetsiz. Hemen herkes başka şeyler yapmak, iş kurmak, zengin olmak istiyor. Ancak ne gariptir ki, çoğu kimsenin ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri bile yok! İşi gücü bırakan arkadaşların hemen hepsi, ne yapmak istediğini bilmediğinden ki bence bunu kendini tanımamaya bağlayabiliriz, ses hızında geri dönüyor alıştığı güvenli sulara.

Ne yapmak istediğini bilememe bir hastalık bence…

Bu hastalığın altında bir sürü şey olabilir, ama bunu tetikleyen iki önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki; hayal etme gücündeki eksiklik. ‘Çılgınca hayaller bile kuramama’. Hayallerimizin bile ister istemez ayaklarını yere bastırmaya çalışmalar… Yahu bırakalım bu ağırbaşlı tavırları; iki tur da biz atsak Mars’ın yörüngesinde ölür müyüz! Ne yapmak istediğini bilmeme hastalığımızın bir diğer nedeni de aslında birincinin de sebebi! Kendimizi tanımamıza engel olan geberesice ‘yalnız kalamama’ durumumuz. Bunu da kendine tahammül edememe olarak düşünebiliriz.

Aklıma gelmişken: Ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim. Özetle; ‘sevgi içimizde’ deyip gariban milletin parasını cebe indirmek ayıp geliyor bana. (Pragmatik bilgiler ve fayda sağlayan, motive eden kişisel gelişimcileri ayrı tutuyorum.) Bu konuda fikirlerimi değiştirmek isteyen arkadaşlarla seve seve bir çay, kahve içmek isterim. Bundan daha da fenası televizyona çıkıp din pazarlaması yapıp, haddinden fazla para cukkalamak da pek günah kanımca! Bu din pazarlaması yapan amcalara “Call of Duty’ de adam öldürmek günah mı?” diye sormak yerine; “Kutsal bir görev olan dini anlatmanın karşılığında güzel paralar cukkalamak günah değil mi, sayın hoca efendi,” diye sorulmasını çok isterdim! Belki bir gün kendimi tutamaz ben bağlanırım, adını vermek istemeyen seyirci kılığında, sorarım bu soruyu hepimiz adına.

Ne diyordum! Efendim ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim ama, şunu hepimiz gibi çok iyi görüyorum; hiçbirmizin (en azından çoğumuzun) kendine tahammülü yok. Bu yüzden hep beraber yalnız triplerinde sosyal medyaya sarılmışız. İşin garibi kendimize tahamülümüz yok, kendimizde de çok fazla eksik görüyoruz, bu eksikleri başkalarının özlü sözlerini paylaşıp beğeni kapmaya çalışarak kapatmaya çalışıyoruz. En azından ben böyle düşünüyorum, sevgili okur. Yoksa sosyal medyada ‘like canavarı’ olmak için binbir takla atıp, takipçiler satın alıp, bulduğumuz her renkli kapıda selfie’ler çekip Instagram’da neden paylaşalım! İnsan bu; hangi konuda eksikse o konuya çok kafayı takıyor işte… Kendini beğenmeyenler, sevmeyenler, değersiz hissedenler daha çok ilgi çekmek, sevildiğini görmek istiyor. Dikkatinizi çekerim, daha çok sevilmek demedim, ‘sevildiğini görmek’ dedim. Yoksa neden hastanelere gidip Facebook’tan check-in yapsın bu insancıklar. Aşağıda gelen o yorumlar, gerçek benliği ele geçirmeye çalışan kişisel reyting makinesinden bozma alter egomuzu besleyen aburcuburdan başka birşey değil!

Bizi terkeden hayallerimiz değil 

Eminim siz de çocukken çok fazla hayal kuruyordunuz. Hatta mesleğinizle ilgili, yaşamak istediğiniz hayatla ilgili inanılmaz hayalleriniz vardı. Bu hayalleri kolaylıkla gözlerinizin önünde canlandırabiliyorsunuz. Hemen şimdi en büyük ve çılgın hayalinizi düşünün. Sonra bu hayalinizi gerçekleştirdiğiniz anı gözünüzde canlandırın. Adım adım geriye doğru gidin; bu hayale giden o yolda başınızdan geçmiş maceralarınızı da gözünüzde canlandırın. Eğer bunu kolaylıkla yapabiliyorsanız, tebrikler. Kesinlike bu yazının muhattabı değilsiniz. Hemen bilgisayarınızı kapatıp kendinize benden güzel bir çay söyleyin.

Ya gerçekleştiremediyseniz!

O halde dünyamıza hoş geldiniz. Geçenlerde fikirlerine çok değer verdiğim arkadaşlarımdan Olcayto Cengiz’le bir kahve içtik. O’na sektörden ya da dışarıdan kimleri beğendiğini sorduğumda bana en çok Einstein’ı sevdiğini söyledi. Nedenini de hemen ekledi; “Einstein’ın çok ünlü bir lafı var, ama çoğu kişi tarafından yanlış anlaşılıyor,” dedi. Neymiş efendim o laf: “Imagination is more important than knowledge”. Bunu Türkçe’ye “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” diye çeviriyorlar, dedi. “Aslında burada imagination’dan kastedilenin hayal gücü değil, ‘muhayyel’dir,” dedi. ‘Muhayyel’ hayal gücüyle yaratılan demek. Yani bir nevi gözünde canlandırabilmek. Kaba tabirle görsel olarak düşünebilmek! Einstein, Newton fiziğini darmadağan eden Kuantum fiziğinin temellerini İsviçre’deki Patent enstitüsündeki minicik masasında pencereden gördüğü saat kulesine bakıp, muhayyele dalarken yapmamış mıydı!

Hayallerimizi küçülten şey de ne?

Çocukken ve ilk gençlik yıllarımda inanılmaz hayalciydim. Benim gibi birkaç hayalci arkadaşımla biraraya geldiğimde yapmaktan en keyif aldığımız şey, izlediğimiz bilim kurgu filmlerini birbirimize anlatmaktı. Bunu öyle oturarak falan değil, oyun oynarak, ayakta, yürüyerek falan yapıyorduk. Anlatılan filmleri dinlerken resmen içimizde yaşıyorduk. Biri izlediği şeyi abartarak bize anlatırken herkes kendi hayal gücüne göre zihninde filmi yeniden çeviriveriyordu. Filmin video kasetini filan bulursak izleyince çok garip hissediyordum. Çoğu sahne tıpkı benim hayal ettiğim gibi çekilmiş olmuyordu! 🙂 Hayal gücümü tetikleyen şeyler sadece filmler değildi. Bazen bir film afişi, gökyüzündeki garip şekilli bulutlar, okul kitaplığındaki masallar ve daha nice şeyler…

Yıllar geçtikçe hayatın gerçekliği palavraları, artık büyümek zorunda olduğumuz söylemlerinden beslenen sözde yükümlülükler ve mahalle baskısı, hayal kurmayı resmen kilit altına almak için elinden geleni ardına koymadı. O zamanlarda da walkman’imle yaptığım uzun yürüyüşler, hayallere dalma seanslarıma derman oluyordu. Sanki bir video klibin ya da filmin içindeymişçesine bangır bangır müzik dinleyerek yolda yürümeler, insanlara, etraftaki nesnelere ve olaylara farklı senaryolarla, bambaşka anlamlarla bakmak gibisi yoktu… Hala da yok! 🙂

Muhayyel yeteneğini geliştirmek için mini öneriler

Düzenli işe gitmediğim şu günlerimden vakit bulup, derin ve keyifli düşünce seanslarına kendimi kaptırıp çocukluğuma ve iç dünyamın derinlerine yolculuklar düzenliyorum. Dışardan bakıldığında şizofrenik gibi görünse de zihnim hiç olmadığı kadar berrak şu günlerde… Bu aralar belkide hayatımda hiç olmadığım kadar yalnızım, ama bu yalnızlıktan hiç ama hiç şikayetçi değilim. Nereye gidersek gidelim, kendimizle olan sorunları çözemeden, kendimizle uzlaşmadan yapılan tüm yolculuklar huzursuz ve tatminsiz oluyor. İşte bu yalnızlık sürecinde zaten arada bir sığındığım adını yeni öğrendiğim eski dostum ‘muhayyel’ ile aramı düzeltmeye çalışıyorum. Sizlere ‘muhayyel’ ile uzlaşma yolunda uyguladığım birkaç mini taktiği de paylaşmak isterim.

Görsel düşünmeye çalışıyorum. Birilerini dinlerken, toplantıdayken ya da birşeyleri okurken bana doğru akan bilgileri zihnimde görselleştirmeye çalışıyorum. Normalde de görsel düşünen biriyim ama bu yeteneğimi daha da çok geliştirmeye çalışıyorum. Bunu bir çeşit oyun gibi düşününce çok daha keyifli oluyor. Kişileri, olayları, konuları zihnimde yarattığım senaryolarla, elle tutulur, gözle görülür olacak şekilde aklımla görselleştiriyorum.

Kitap okurken, ya da müzik dinlerken de bu görselleştirme çalışmalarını yapıyorum. Mesela diyelim Atatürk’ün Nutuk’unu yeniden okuyorum. Nutuk’ta geçen insanların, paşaların, karakterlerin internetten fotolarını bulup basıyorum. Karakterler zihnimde daha da kalıcı yer alıyor. Çünkü onlar artık yüzleri olmayan isimler değil. Zihnimde kanlı canlı tipler! Bu şekilde olayları anlaması da kolay oluyor.

Yıllar önce en yakın arkadaşım bana Iron Maiden’ın ‘Best of the Beast’ kasetini vermişti. Kulaklığı takıp, o müzikleri dinlerken, müziğin içinde özenle yerleştirilmiş gitar soloları ve melodileri hemen oluşan ve kaybolan renkli motifler olarak gödüğümü hatırlıyorum. Eğer gitar hero oynadıysanız ne demek istediğimi anlarsınız! Bu yazı böyle uzar gider. O yüzden müsadenizle ben güneşin doğuşunu izlemeye gidiyorum! Unutmayın sevgi içimizde! 😛

2016’nın en büyük bombası sanal gerçeklik olabilir

 

Sanal gerçeklik teknolojilerinin pazar potansiyeli çok büyük. Öyle ki, donanım geliştiren öncü firmalar ve bu teknolojilerin üzerinde koşacak servis ve uygulamalar üzerine çalışan kurumlar, yatırım üstüne yatırım almaya devam ediyor.

Statista araştırma şirketinin verilerine göre; bu alanda donanım ve yazılım yapan firmalar 2015 yılında toplamda yaklaşık 2,3 milyar dolarlık bir pazar oluşturmuş. Büyümeyi daha iyi anlamak için bu rakamın 2014 yılında 90 milyon dolar civarında olduğunu ifade edelim. Yine aynı araştırma şirketinin verilerine göre, 2018 yılına kadar sanal gerçeklik ürünlerinin toplamda 5,2 milyar dolarlık bir pazara ulaşacağı ön görülüyor.

Facebook, 2014 yılında Oculust Rift’i 2 milyar dolara satın almıştı. Facebook’un Oculus Rift’i, HTC’nin Vive’ı ve Playstation’ın VR’ının 2016’nın ilk yarısında pazarda olması bekleniyor. Herkes nefesini tutmuş beklerken, Microsoft Hololens ile heyecanı doruklara taşıyor. Google ise VR deneyimini herkesin yaşayabileceği cuzu Cardboard’larıyla pazarın nabzını tutuyor. Samsung’un Amerika’da 99 dolar’dan pazara sürdüğü Samsung Gear VR’lar ise Amazon’a gelir gelmez tükenmişti bile. Samsung konuyla ilgili yaptığı açıklamada 25 Aralık tarihine kadar başka ürün göndermeyeceğini ifade etmişti.

Sanal gerçeklik üzerine çalışan geliştiriciler, bu teknolojinin en büyük belası olan motion sickness (hareket hastalığı)’na karşı kolları sıvamış ve çözüm arayışlarına başlamış durumda. Juniper araştırma firmasının verilerine göre ön görüler, adet bazında, 2016 yılının sonunda pazarda 12 milyon kadar VR headset cihazı olacağı yönünde. Orta vadeli projeksiyondaysa, 2020 yılına kadar, küresel pazarda 30 milyon kadar VR cihazın pazarda olacağı tahmin ediliyor.

Sanal gerçeklik pazarlama bütçelerinde de yerini aldı

Gartner’ın Hype Cycle for Emerging technologies 2015 raporuna baktığımızdaysa, sanal gerçekliğin önümüzdeki 5 ile 10 yıl içerisinde platoya ulaşması bekleniyor. Bu da önümüzdeki yıllarda bu teknolojinin pazarda tüm kullanıcıları hedefleyebilecek nitelekite bir potansiyel taşıdığına işaret ediyor. Şimdiden yazıcıoğlunda gezerken Samsung’un Gear VR’larını görmeye başladık. Önümüzdeki 5 yıl içerisinde süpermarketlerde ve zincir mağazalarda da görmeye başlayabiliriz.

2ba657a6-49ed-4270-9b36-3f652fb66bf3

Sanal gerçeklik teknolojilerinin özellikle oyun ve eğlence endüstrisi müptelaları tarafından sabırsızlıkla beklendiğini düşünebilirsiniz. Ancak farklı sektörlerde de potansiyeli çok büyük. Özellikle eğitimden, seyahate, medikal sektörden iletişime kadar birçok alanda yoğun şekilde kullanım potansiyeli bulunuyor. Müşterilerine inovatif kanallardan yepyeni deneyimler sunarak iletişimde bulunmak isteyen öncü markalar, pazarlama bütçelerinden Sanal Gerçelik kalemine şimdiden para ayırmış durumda. General Electrics’ten, Nike’a ve hatta en son Disney’in Star Wars filmine kadar birçok marka, bu teknolojileri kullanmaya başladı. Yayıncılık tarafındaysa The New York Times, öncü bir hareket yaparak, geçtiğimiz Kasım ayında 3 boyutlu görüntüleyicisini lanse etmişti.

Küçük ölçekte firmalara da ekmek var

Söz konusu olan sanal gerçeklik olduğunda, bu alanda sadece milyonlarca dolarlık yatırım yapan dev firmalar için potansiyel olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak durum hiç de sanıldığı gibi değil. Roberts Space Industries adlı minik bir şirket Star Citizen adlı oyununa kitlesel fonlamayla (crowd funding) 100 milyon dolarlık yatırım aldı.

Gelecek vaadeden her yeni platform beraberinde yeni fırsatları da getirir. Araştırmalar ve ön görüler, sanal gerçeklik pazarının büyüyeceği yönünde. Burada donanım tarafında dev oyuncular kendi platformlarını oluşturacak ve rekabet çok büyük olacak gibi görünüyor. Lakin bu çetin savaştan kimin galip geleceği sunulan teknolojiler ve platformların yanında, bu platformların üzerinde çalışacak yeni servisler ve içeriklerin gücünde saklı. Bu yeni platformun yeni yıldızları, içerikçileri, hikaye anlatıcıları ve oyuncuları olacak. Kişisel kanaatim, orta ve yerel ölçekteki kurumlar ve bireyler için, bu alanda çok fazla fırsat olacağı yönünde. Bu fırsatlar rüzgarını da 2016’da çokça hissediyor olacağız. 2016’nın hepimiz için aydınlık bir yıl olmasını dilerim!

 

İçindeki çocuğu mutlu etmek; bir saatin hikayesi

Okura not: Birazdan okuyacağınız bu blog yazısı kahramınız Hakan Efendi’nın günlüğü ile yaptığı sıradışı zamansız monoloğu içermektedir. Olur da okurken sıkılırsanız falan, ekranı hemen kapatıp benden kendinize güzel bir çay söyleyin ve en sevdiğiniz arkadaşınızı telefonla arayıp rahatlamaya çalışın.

Sevgili günlük,

Saatler sabahın 4:35’ini gösteriyor. Zaten sallantıda olan uyku düzenim geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğimiz San Francisco seyahatinden sonra iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Geceleri uyuyamamalar, kafalarda uçuşan şukela düşünceler ve durdurak bilmeyen hep birşeyler yaratma isteğimle geldim sana… Bu saatte yapacak pek bir işim olmadığından, maalesef gevezeliklerime katlanmak durumunda kalacaksın, sevgili günlük…

Biliyorsun, hem kafayı toparlamak, hem de yeni iş fırsatlarını ve trendleri yerinde gözlemlemek bahanesiyle, kendimizi kandırıp, güzel bir seyahat planı oluşturmuştuk. Hatun da sağolsun hep destek, tam destek olduğu için pılı pırtı toplayıp vurmuştuk kendimizi yollara… Ya bak aklıma ne geldi; San Francisco seyahatimizle ilgili notları önümüzdeki günlerde şöyle güzel bir blog yazısında toplayalım. Hem düşünceler toparlanmış olur, hem de gitmeyi düşünenler için de mini bir kaynak olur. Ne dersin?

Gelelim asıl konumuza…

Ailem ve dostlarım gibi sen de çok iyi biliyorsun ki, saatlere karşı küçüklüğümden bu yana çok büyük ilgim ve zaafım var. Hatta teknolojiye olan merakımın kökünde bile saatler yatıyor diyebilirim. Dün gibi hatırlıyorum; daha ilkokula bile başlamamıştım. Kuzenim Tolga’nın çok şahane bir Casio saati vardı. Sende belki hatırlarsın; hani üstünde oyun oynanan türden birşeydi. İşte o saatin hastasıydım ben. O saatten bende hiç olmadı ama, yıllar içinde harçlığımı biriktirerek bir tane Casio databank satın alabilmiştim. Daha sonra zaman içinde kazandığım paralarla mini bir saat koleksiyonu oluşturacak kadar saatim oldu. Koleksiyon dediğime bakma, öyle çok pahalı şeylerden bahsetmiyorum; akıllı saatler ve türevi şeyleri saymazsak; birkaç Swatch, babamdan yadigar Casio databank, hala severek kullandığım Casio Protek ve Suunto Core Red Crush outdoor saatlerim, bir de kız arkadaşımla vitrinleri dolaşırken; ‘’Bence her erkeğin şöyle klasik bir takım elbise saati olmalı,’’ dediği için o an gaza gelip aldığım o klasik Tissot. Ama bu mini koleksiyonumun en nadide parçası geçen sene aramıza katılan Omega Moonwatch (Speedmaster Professional) oldu. İzin ver, sana bunun sonu mutlulukla biten hüzünlü hikâyesini anlatayım.

Her şey bununla başladı

İşte her şey bununla başladı

Ben aslında astronot olacaktım da…

Herkesin hayatına damga vuran birkaç film vardır elbet. Hiç şüphe yok ki Apollo 13 benim hayatımı değiştiren ender filmlerden biridir. O filmi izledikten sonra deli manyak gibi astronot olmak istemiştim. Eğer astronot olamazsam en azından mühendis olayım diye düşünmüştüm. Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri de astronotların taktığı o saat olmuştu.

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

O dönem internet falan da yok tabii (yani var da halka inmemiş!). Sordum, araştırdım; nedir o saat diye… Meğer Omega Speedmaster’mış. Sinemada elime saatin bir broşürü de geçmişti. O yaşta, gördüğüm her saatçinin vitrininde o saati aradım ama bulamadım. Saatçilere sordum, bana güldüler; ‘’Evladım o saat seni aşar, çok pahalıdır,’’ dediler. O yaşta insanda para mefhumu da olmuyor tabii; ‘’Altı üstü bir saat işte, ne kadar pahalı olabilir ki,’’ diye soruyorum, kimseden ses çıkmıyor. Memur çocuğu olduğum için küçük yaşta anadan babadan pek bir şey istememeyi öğrenmiştim. Filmlerde millet çınar ağacının altına gider and içer, yemin verir; ben de lojmanın basket potasının altına gittim ve kendime bir söz verdim; ‘’Bir gün büyük adam olucam ve ben de kendime bir tane Omega Speedmaster alıcam,’’ dedim.

Bu filmi izleyen astronot ya da en azından mühendis olur

 

Sevgili günlük, bilmem sen de böyle düşünür müsün ama, insanı var eden ve mücadeleye sürükleyen en önemli ve yüce duygulardan biri de yoksunluktur. Kendini yoksun, eksik hissedince zaten kaybedecek neyim var ki deyip, dalıveriyorsun korkusuzca. Aslında düşününce ne komik, altı üstü bir saat işte…

Zaman geçti okullar bitti, meslek hayatına atıldım. Kariyerimsi şeyler yaparken şansımın da yardımıyla görece güzel paralar kazanmaya başladım ve herkes gibi kendime güzel, keyifli bir hayat kurdum. Bunu yaparken hobilerime ve kendime yatırım yapmaktan hiç çekinmedim. Ohh canıma değsin sevgili günlük, gittim Led Zeppelin’in gitaristi Jimmy Page’in Gibson Goldtop gitarının aynından da aldım, gitmek istediğim yerlere de gittim, almak istediğim eğitimleri de, kitapları da, oyuncakları da hiç acımadan aldım. Arada acılar ve sıkıntılar da olmadı değil, ama geriye dönüp baktığımda bana verilen fırsatları en iyi şekilde değerlendirdiğimi, hayatın bana gerçekten çok iyi davrandığını görüyor ve yatıp kalkıp tanrıya şükrediyorum.

Neyse işte, içimde kalan, gerçekleştirmek istediğim ne varsa sırayla hayata geçirmiştim ki, geçen sene ”Parası neyse vereyim de şu saati de alayım,” dedim. Gittim aldım.

Satın alma kararı 20 sene önce verildi. Bugün satın alındı #omega #moonwatch

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Aslında daha önce de alabilirdim ama, sahip olduklarımdan maksimum keyif ve tad almak için bu tür şeyleri sindire sindire, zamana yayarak yapmayı daha çok seviyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın, bu saati alabilmek çok matah bir şey değil. Bir Panaeria, bir Patek Philippe kadar pahalı bir saat değil ama, hikayesi ve sembolik bir değeri var benim için. Bir kere ilk 1957 yılında ortaya çıkmış bu model. Nasa’nın gerçekleştirdiği altı Ay (Apollo görevleri) operasyonunda da bizzat kullanılmış. Nasa, uzun bir süre uzay görevlerine çıkan astronotlara hep bu saatten vermiş. Daha sonra öğrendim ki bizim kız da bu saatin hayranıymış. Ama sevgili günlük, biliyor musun bütün bunlardan çok daha önemli bir şey var. Ara sıra kolumu uzatıp bu saate baktığımda 12 yaşımdaki kaygılı halimi görüyor ve ona şunu söylüyorum; ‘’Merak etme, büyüdün ve adam oldun. Şimdi keyifle basket oynamaya devam edebilirsin!’’

Bir gün sahip olduğumuz her şeyi kaybedeceğiz. Elde avuçta sadece güzel anılar ve bilincimizin minik bir kısmını yansıtan birkaç yazı ve fotoğraf kalırsa ne ala… Belki de bu yüzden uyuyamıyorum sevgili günlük, geriye minicikte olsa birşeyler bırakabilmek için…


Sana bir sır vereyim mi sevgili günlük, şunu izlerken hala heyecanlanıyorum…

Mutluluğun sırrı üretkenlikte saklı

İnsan üretebildiği ölçüde yaşar ve mutlu olur. Bu yüzdendir ki, üretkenliği artırabilmek ümidiyle yazılmış sayısız makale, online ve offline eğitim içeriği parmaklarımızın ucunda. Otuz küsür yıllık ömrümün son birkaç senesini üretkenlik meselesini anlayıp, uygulayabileceğim strateji ve taktiklerin peşinden koşarak geçirdim. Bu konuya o kadar takılmıştım ki, tanıştığım hemen herkese sabah ofiste ilk iş ne yaptığını, akşamları kaçta yatıp, sabahları kaçta kalktığını sorarken buluyordum kendimi…

Bu soruların cevaplarında belki kendi üretkenliğime ve mutluluğuma dair ipuçları bulabileceğimi düşündüğümden, toparladığım cevaplardan ve makalelerden, zaman içinde, kocaman bir defter oluşturdum. Dönüp dönüp bakıyorum ve anlıyorum ki; üretkenlik meselesi çok kişisel bir hadise. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Kimileri sabahın erken saatlerinde işe koyulmayı sever, kimileri gece daha iyi çalışır. Birileri size bu konuda tek bir formül olduğunu söylerse hemen kaçın oradan. Üretkenlik hakkında toparladığım notlardan oluşan Evernote klasörümün kapağında aynen şu yazıyor: “Hakan beyciğim, sakın ha başkalarının formüllerini kendi üretkenlik denklemlerini çözmek için, olduğu gibi, kullanmayasın!”

Üretkenliğin anahtarı motivasyon

Sabit, düzenli bir işimin olmadığı şu günlerde, her gün gidecek 30 km’lik bir yol, ucuca bağlanmış toplantılar ya da ofis içi dedikodular gibi insanı iş yapmak için itekleyen bir sürü beyaz yaka ritüeli de olmadığından, insan her an boşlukta bulabiliyor kendini. Eğer sizi inanılmaz derecede motive eden projeyi ya da işi henüz bulamadıysanız; “Oh ne güzel, bu gün de işe gitmiyorum,” ile başlayan özgür günleriniz, zamanda ileri ve geri zihin yolculukları yaparak tetiklediğiniz sahte kaygılardan beslenip, kendini bunalımlı günlere bırakabiliyor. Bu boş günlerde kendinizi, en son model macbook pro’unuzla Caddebostan Cafe Nero’da, Facebook’ta naralar atıp ülkeyi kurtarırken bulmanız işten bile değil!

Üretkenliği ölçmek

Görece yoğun geçen iş dünyasından bireysel dünyama yaptığım kariyer yolculuğumda zihnimi rahatlatmak ve kendimi biraz olsun güvende hissetmek için, gün boyu yaptığım aktivitelerin minik bir seceresini tutuyorum. Hasan’dan öğrendiğim, mutluluk excel’ini son iki aydır ben de uyguluyorum. Bu neydi diye merak edenleriniz varsa, hemen kısaca açıklayayım: Her gün için sabah, öğle ve akşam nasıl hissettiğime 1’den 10’a kadar bir not veriyorum. Eğer fena hissediyorsam ya da hastaysam, o sabaha 5 gibi bir not veriyorum. Eğer kendimi iyi hissediyorsam ki; genelde hava güzelse, iyi bir müzik dinliyorsam, etrafımdaki güzelliklerin farkındaysam, şükürbaz modumdaysam ya da işe yarar bir şeyler yaparak zamanımı geçirdiğimi düşünüyorsam, puanlar 7’den 9’a kadar çıkabiliyor. Henüz kendime 10 verdiğim bir gün olmadı!

Hasan’ın excel’inden farklı olarak bende ek birkaç mini kolon daha var. Bunlar, benim için önemli olan sabah kaçta kalktım, akşam kaçta yattım, bugün spora gittim mi kolonları…

Bu excel dosyasına her baktığımda kendimle ilgili gerçekler apaçık önümde duruyor. Mesela net bir şekilde sabah insanı olmadığım görünüyor. Sabahları not ortalamam oldukça düşük. Öğle saatleri yükselmeye başlıyor, akşamlarıysa doruk noktasına çıkıyor. Eğer sabah spora gittiysem, günün geri kalanında kendime verdiğim not 1-2 puan yukarıda oluyor. Bu pozitif ilerleme muhtemelen spor yaptıkça salgıladığım endorfinle ilgilidir. Eğer evde yemeğimi kendim yaptıysam, yine kendimi biraz mutlu hissediyorum. Bu da muhtemelen dışarda sağlıksız yemeklere abuk subuk paralar harcamadığımdan olsa gerek…

Fark ettiğim ve günümün mutlu ve üretken geçmesini sağlayan bir başka önemli etkense, ertesi gün yapacaklarımın kafamda çok net olmasıyla alakalı. Geceden uzun uzun yarın yapılacaklar listesi oluşturmaktan bahsetmiyorum. Bu, tam tersine daha gün başlamadan beni demotive ediyor. Up uzun bir yapılacaklar listesi, ertesi gün yanına bir sürü check atmış olsam bile, beni daha üretken yapmıyor. Asıl olan, gerçekten bir süredir çözülememiş önemli sorunları fark etmek ve bunları ertelemeden üstüne üstüne gitmek. Bu bizi korkutan şeylerin üzerine sallanmadan, koşa koşa gitmek ve onları halletmekle ilgili bir konu. Birşeyleri bitirmek, teslim etmek yine beni üretken ve mutlu hissettiren başka bir konu. Eğer bir günde bitmeyecek türden büyük bir proje üzerinde çalışıyorsam, projeyi anlamlı parçalara bölüp, o gün bitirmek istediğim kısmını halletmek mutluluğumu pekiştiriyor.

Sanıldığının aksine üretkenlik ne kadar çok şey yaptığınızla ilgili değil; bu daha çok önemli sorunları fark etmek ve bunları çözmeye odaklanmakla ilgili bir konu. Eminim çoğumuzun yıllardır birgün mutlaka yapılacak şeyler listesinde olan ve bir türlü başlayamayıp ertelediği bazı projeleri vardır. Henüz aciliyeti olmayan kişisel proejeler, hatta hiç yapmasak bile olur ancak, yaparsak belki hayatımızı değiştirecek türden işlerden bahsediyorum. Benim de 2009 yılından beri bekleyen bu tür projelerim mevcut. Çok iyi biliyorum ki, bu projelerin üstüne yürürsem kendimi çok daha mutlu ve başarılı hissedeceğim ama, maalesef yeterli düzeyde motive olamıyorum. O halde belkide benim odaklanmam gereken asıl konu, bu projelere başlamak için motivasyonumu artıracak şeyler bulmak ve kendimi ikna etmeye çalışmak olmalı…

Gelişim raporunda doğru metrikleri ölçmek

Ben, gündelik ruh hallerimi ve yaptıklarımın minik bir seceresini tutarken kendimle ilgili büyük resmi görmeye çalışıyorum ve maalesef, gün boyu yaptığım irili ufaklı işlerin asıl çizmek istediğim büyük resimle pek alakalı olmadığını apaçık görüyorum. Seth Godin’in bu konuyla ilgili harika bir blog yazısı var.

Mini bir özet geçmek gerekirse:

Her gün yaptığımız şeyleri ölçmek, gerçekten gelişimimizi ölçmek anlamına gelmeyebilir. Bu yüzden, bize orta ve uzun vadede fayda sağlayacak projelerde ne alemde olduğumuzu gösteren metriklere de biraz odaklanmak gerek. Nedir bu metrikler, diye merak ederseniz:

  1. Cevaplanamamış zor sorular,
  2. İlerleme kaydedemediğinizi düşündüğünüz uzun vadeli hedefler,
  3. Daha önce işe yaramış, riskli cömert atılımlar,
  4. Daha da önemlisi henüz listenize girmemiş ancak, listenizde olması gereken konular,

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, üretkenlik meselesi çok kişisel bir durum. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Bu yüzden başkalarının formüllerini kendi denklemlerimizi çözmek için olduğu gibi alıp kullanamayız. Başkalarının bulduğu formüllerden yola çıkarak bizim gerçekliğimizle örtüşen kendi özel denklemlerimizi oluşturmaya kafa yormalıyız. Üretkenlik, önemli sorunları çözebilmekle ilgili bir şey. Evvela çözülecek önemli sorunları bulup, bunları halletmeye odaklanmalı. İşte o zaman gerçekten üretken oluyor insan; kafalar rahatlıyor ve çok daha uzun süren peşi sıra mutluluklar yakanızı bırakmıyor!

mutlu çocuklar

Kendimi yenmeye değil, kendimle uzlaşmaya geldim

Samsung’daki beş yıldızlı işimden ayrıldığımdan bu yana 1,5 ay süre geçti. Zaman ne hızlı geçiyor. Bu süre zarfında verdiğim birkaç mini danışmanlık ve eğitim haricinde banka hesabımı mutlu edecek pek bir iş yapmadım. Daha ziyade kendimi anlamak ve kendimle uzlaşmak için geleceğime yatırım yaptım. Bir süre daha buna devam etmeyi arzu ediyorum. Hatta, aklımı başımdan alacak, yoğun bir işte çalışmaya başlarsam bile bu uzlaşma sürecinin peşini bırakmaya niyetli değilim.

Gerçekten biz büyüdük ve kirlendi dünya

Kafalar yoğun, öncelikler ise maddi kaygılar ve egoları beslemek olduğunda, insan en çok kendinden uzaklaşıyor. Hiç yapmayacağı şeyler yapmaya meyilleniyor. Oysa, altı yaşımızdaki o minik kaşif hallerimiz öyle miydi! İşimiz gücümüz merak etmek, soru sormak, kendimizi ve dünyayı anlamaya çalışmak değil miydi? Ne ara değiştik ve kendimize düşman olduk, hiç bilmiyorum.

Çocukken planlar yapmadan, kendi içimizden geldiği gibi yaşıyorduk günlerimizi! Yakın arkadaşlarım çocuklarıyla yaşadıkları şaşırtıcı diyalogları benimle her paylaştığında, hayat ve kendimizle ilgili bilmek istediğimiz tüm soruların cevaplarının, küçüklüğümüzde saklı olduğuna bir kere daha ikna oluyorum. Ne güzel ki, hepsinin çocukları dostlarımın yaşam koçu oluvermiş; onlara “insan olmak ve hayatın temelleri” adlı zorunlu derste eşlik ediyor. Gerçi el birliğiyle “insan olmak ve hayatın temelleri” adlı bu dersi müfredattan kaldırıp, yerine “Menfaatler dünyası ve nasıl daha çok para kazanırsın” adlı dersi koymuştuk ama, gün gelir belki yine zorunlu ders olur “insan olmak ve hayatın temelleri”.

Kendini yenen dünyayı yener derler, ama bence olay bu da değil!

Ben sadece kendimle uzlaşmak istiyorum. Kendimi yenmeye çalışmak kendime işkence etmekten başka bir şey değil! Mesela şu aralar dünyada çok popüler olan sabahın 5’inde uyanma trendi var. Uyku meselesi çok kişisel bir mevzu. Kimi insanlar 10’da yatar 5’te kalkar. Kimileri de 3’te yatar 10’da kalkar. Sen, özünde olmayan bir şeyi kendine empoze etmeye çalışarak, ancak kendine işkence edersin. Üstelik bu işkence sadece bedene değil, ruhuna da zarar verir. Sabahın 5’inde uyanamayıp, tüm gün pişmanlığınla mücadele edersin. Sabahın 5’inde uyanman gerekiyorsa zaten uyanırsın da; mesela sabahın 5’indeki uçağı kaçırmazsın, çok heyecan verici bir projeyle uğraşıyorsan kendini kaptırır uyumazsın bile… Lise yıllarımda saatleri kurup az uyanmadım gecenin 3’lerinde, NBA maçlarını izlemek için… Maçlar bitince sabahın 6’sında da basket oynamaya çıkardık. Bu da kendiliğinden olan bir şeydi; işte kendinle uzlaşmak böyle bir şey. Zorlama yok, sınırlar çizilmiş ve akıyor her şey.

*Görsel: http://www.savethechildren.ca

En son ne zaman bir banner reklamına tıklamıştınız?

Banner reklamlarının küresel tıklanma oranı yüzde 1’in altında (Display Benchmarks tool). Banner reklamlamlarını gizleyen Ad blocker yazılımlarının kullanım oranı geçtiğimiz yıl içinde yüzde 41 artmış ve şu an dünyada neredeyse 200 milyon kişi ad blocker kullanıyor (PageFair). Yapılan araştırmalar, mobilde reklama tıklamaların neredeyse yarısının kazara olduğunu söylüyor (Goldspot Media). Kullanıcıların yüzde 54’ü banner reklalamlarına güvenmediği için tıklamıyor (BannerSnack). Internet kullanıcılarının yüzde 33’ü banner reklamlarının katlanılmaz olduğunu düşünüyor (Adobe). Bu çarpıcı rakamları ben değil, maalesef dijital pazarlama ve reklamcılık konusunda uzman şirketler ve araştırma kurumları söylüyor.

Geleneksel basılı yayıncılığın popüler olduğu dönemde yayıncılar, aralara reklamlar yerleştirerek hazırladıkları gazeteler ve dergilerden elde ettikleri gelirler ile hayatta kalıyordu. Zaman içinde basılı yayıncılığın dijital platformlara kaymasıyla, insanların internette okudukları haberlerin yanlarındaki bannerları tıklamaktan kaçınması, dijitalden ekmek yemeye çabalayan yayıncıların işini bir hayli zorlaştırıyor. Kullanıcıların asabını bozan alakasız ve sıkıcı banner reklamların markaları tatmin etmemesi, yayınların hayatta kalabilmek için yeni fırsatlar ve modellerin peşinden koşmasını zorunlu kılıyor.

Internet reklamcılığında yükselen değer; doğal reklamlar

Son birkaç yılda reklam ve editöryel içerik arasındaki çizgi daha da bulanıklaşmaya başladı. Özellikle dijital dünyada, yeni bir reklam çeşidi olarak sıkça karşılaşmaya başladığımız doğal reklamlar, markalar ve yayıncılar tarafında popülerliğini sürdürmeye devam ediyor.

BI Intelligence’ın raporuna göre Amerika’da 2013 yılında doğal reklamlar toplam dijital reklamlar pastasından 4,7 milyar dolarlık pay almış. 2015 yılında bu rakamın 7,9 milyar dolara çıkması bekleniyor. Daha da ilginç olan ise, 2018 yılında doğal reklamların şaşırtıcı bir biçimde 21 milyar dolarlık bir pazar olacağı yönündeki tahminler… Tüm bu rakamlar ve kullanıcı beklentileri markalar ve yayıncı platformların önümüzdeki yıllarda doğal reklam standartlarını daha da geliştirip, çok daha yaratıcı içeriklerle kullanıcılarına erişeceği yönündeki ön görüleri kuvvetlendiriyor.

Doğal reklamın başarısı içerik ve bağlam ilişkisinde saklı

Sponsorlu içerikleri asıl reklamların kamuflaja bulanmış hali gibi düşünebilirsiniz.
Doğal reklam içeriklerinde doğrudan markadan bahsedilmiyor ancak, dijital yayın platformunun temel konseptine uygun olacak şekilde markayı anımsatacak öğeler ve mesajlar doğru bağlamda çerçevelenip, kullanıcıların beğenisine sunuluyor.

Banner reklamlardan farklı olarak reklamsı içeriğin doğru çerçeveye oturtularak doğal bir şekilde yerleştirildiği bu reklamlar, görüntü ve hissiyat olarak web sayfanızdaki içeriklerden ya da sosyal medya paylaşımlarınızdan pek de farklı görünmüyor.

Küresel arenada Buzzfeed, Türkiye’de ise Onedio ve Listelist gibi yeni nesil dijital yayıncılar bu konuda başı çeken platformlar olarak değerlendiriliyor.

Sponsorlu içeriklerin sıkıntıları

Yazılan içeriğin sponsorlu bir içerik olduğunu belirtmeye gerek olup olmadığı, bu konuda en çok merak edilen soruların başında geliyor. IAB’nin geçen yıl yayımladığı bir rapora göre kullanıcıların yarısından fazlası okudukları içeriğin doğal reklam mı, yoksa standart içerik mi olduğunu anlamıyormuş. Etik kurallar çerçevesinde kullanıcılara karşı açık ve dürüst olup içeriğin bir kenarına bunun sponsorlu bir içerik olduğunu ifade etmek gerektiği sıkça vurgulanıyor.

Popüler sosyal medya platformu Twitter’ın geçtiğimiz yıl Namo Media adlı mobil doğal reklam girişimini bünyesine katması pekçok firmayı bu alanda yatırım yapmak için iştahlandırmıştı. Yapılan araştırmalar ve endüstrinin beklentileri doğal reklamların geleneksel banner reklamlarından farklı olarak, markaların müşterileriyle doğal ve samimi bir şekilde iletişime geçmesini sağlayan fırsatları barındırdığı fikrini destekliyor. Bakalım neler olacak…

Görsel: Fotoğraftaki kişi Magnus Walker. Dünya tarihindeki en büyük Porsche otomobil hayranı… Yaptıklarını ilham verici bulduğum için fotoğrafını öne çıkan görsel yaptım 🙂

Bağımsız çalışanlar küresel ekonomide yeni bir çığır açıyor

Şu an internette yayın hayatına devam eden 1 milyar internet sitesi var. Bunların neredeyse 70 milyonu tek bir platform üzerine inşa edilmiş durumda. Bu platform için hazırlanmış 29 binden fazla eklenti yaklaşık 300 milyon kere indirilmiş ve hâlâ devam ediyor. Sanırım çoğunuz hemen daha yazının başında WordPress’ten bahsettiğimi anladınız. Her gün 20 bin kişinin ekmeğini çıkardığı bu platformda, birine sitenizi yaptırmak ya da özel bir eklenti geliştirmek isterseniz saat başı ortalama 60 doları gözden çıkarmanız gerekiyor.

Bağımsız çalışanların ayak sesleri

Bağımsız çalışanlar, küresel iş gücü içinde en hızlı büyüyen endüstri olarak dikkatleri çekiyor. Elance-Odesk sponsorluğunda Edelman Berland’in ABD’de gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçları çarpıcı. Araştırmaya göre, 53 milyon ABD’li bir şekilde freelance iş yapıyor ve ABD ekonomisine 715 milyar dolarlık bir katkı sağlıyor. Şu an için Amerika’daki toplam çalışan nüfusunun neredeyse üçte birine tekabül eden bu kitlenin 2020’ye kadar yarısına çıkması bekleniyor. Bu rakamların sadece dijital işler yapan bağımsız çalışanları değil, geleneksel işler yapanları da kapsadığını hemen belirteyim. Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre ABD’li kurumsal çalışanların yüzde 80’i yarı zamanlı iş yaparak gelirini artırma arzusunda. Kurumsal çalışanların freelance dünyasında iş yapmak istemesinin ardındaki büyük motivasyonlar, hepinizin de tahmin edeceği gibi özgürlük, esnek çalışma arzusu ve ek gelir beklentisi.

Dijital göçebelerin yükselişi

Paylaşım ekonomisinin gelişmesi ve küresel dijital meritokrasinin yükselişiyle fütursuzca dünyayı gezerken, bağımsız şekilde dışarıdan iş yapmaya çalışan bir kitle de doğmuş oldu. Dijital göçebeler (digital nomads) olarak bilinen bu grubu yeni cesur dünyanın evrensel vatandaşları olarak düşünebilirsiniz. Pazarda talep olunca her türlü ihtiyaca cevap verecek ürünler ve servisler de hemen türeyiveriyor. Nomadlist.com’un ana sayfasında internet bağlantı hızları ve hava sıcaklıklarına göre sıralanmış şehirlerin listesi göçebelerin beğenisine sunulmuş durumda. Remoteok.io’da ise hem dijital hem de analog kafadaki gezginler dünya şehirlerindeki proje bazlı işlere göz atabiliyor. İş ilanları çarpıcı; 30 gün için bir start-up’ın pazarlama müdürü ya da 2 gün için stand hostesi olabilirsiniz. Bulunduğunuz şehirde iş yapacaksınız ama elinizde legal bir sözleşme örneği mi yok? Docracy.com hemen imdadınıza yetişiyor. Hukukçular tarafından hazırlanmış sayısız sözleşme hemen elinizin altında. Üstelik dünyanın neresinde olursanız olun.

Bağımsız çalışan göçebelerde grafik tasarım, internet ve mobil yazılım geliştiriciliği dijital tarafta en çok rağbet gören işler olarak karşımıza çıkarken; fotoğrafçılık, metin yazarlığı ve pazarlama odaklı işler de konvansiyonel alanda en çok tercih edilen işler olarak görülüyor.

Kurumlar iş gücü stratejilerini yeniden değerlendirmeli

Bağımsız çalışanlar endüstrisinin yeni küresel ekonomideki artan payı ve mevcut kurumsal çalışanların bu örneklerden feyz alarak esnek çalışma arayışına girmeye başlaması, kurumlarda iş gücü stratejilerinin yeniden yapılandırılması baskısını da beraberinde getiriyor. Birçok öncü küresel kurum şimdiden FMS (Freelancer Management Systems) gibi yeni nesil çalışma ve yönetim sistemlerine yatırım yapmaya ve kurum içindeki çalışma kültürünü yeni ekonominin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeye başladı.

*Görsel: http://www.chiangmaibuddy.com/

Önemli işler, acil işlere karşı!

Yorucu bir haftanın sonunda, nihayet beklenen Cuma günü gelmişti. Saatine baktı. Mesaiyi sonladırıp haftasonu tatiline yelken açmasına sadece 1 saat 42 dakika kalmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu. Binbir rica ve minnet ile karısından kopardığı iznini cebine koyup, Taksim’de lise arkadaşlarıyla atacağı iki teki düşündü ve keyiflendi bir an. “Sık dişini oğlum Orhan, şunun şurasında geriye sadece 1 saat 39 dakika kaldı,” dedi kendi kendine.

Yapacak pek bir işi de yoktu aslında. Ya da en azından o öyle olduğunu düşünüyordu. Biraz erken çıkabilirdi ama göze batmak istemiyordu. Az daha oyalanmak için, ağır adımlarla, mutfağa doğru ilerledi ve kendine şöyle demli bir çay koydu. Masasına oturdu. Şirket bilgisayarı Facebook ve Twitter’a girmesine izin vermiyordu ancak, o ve arkadaşları bunun da bir çaresini bulmuşlardı. Ne de olsa şu günlerde yasaklı sitelere girebilmek pek bir marifet değildi. Biraz Facebook, biraz da Twitter derken bir saat güzelce oyalandı. Çok darlanmıştı Orhan, mesai sonu trafiğine yakalanacaktı. Maslak’tan Taksim’e geçerken o sıkış tepiş metro vagonunda kimbilir ne acılar çekecekti.

Orhan, masasında çalışır gibi oturup bunları düşünürken, telefonu acı acı titredi ve bilgisayar ekranının sağ köşesinde o sevimsiz Outlook bildirim kutusu beliriverdi. Gözünün ucuyla telefonuna baktı ve o ölümcül e-posta başlığını gördü: ”ACİİİİLLL!!!!”. Mesaj, şirketin İngiltere’deki merkezle değerlendirme toplantısına giden patronundan geliyordu. Toplantıya girmeden önce hazırlanması gereken evraklardan birinde eksik vardı. Kahramanımız, geçen hafta bu eksiği görmüş ama, nasıl olsa daha bir hafta var diyerek kısa vadedeki en acil işi olan e-posta eritmeye ve müşteri toplantılarına adamıştı kendini.

Canısı, sabahları işe gelir gelmez e-postalarına cevap yazıp arşiv kutusuna gönderirken, bir şeyleri bitirmiş olmanın verdiği o sahte rahatlıkla günlerini geçirmiş ve daha önemli fakat henüz aciliyeti olmayan bu işi hep ötelemişti. Mesai bitti. Bizim ki, büyük bir stresle 3 saat kadar fazla mesai yapmak zorunda kaldı. Ara ara işi bırakıp, fazla mesai süresince ürettiği sayısız yaratıcı küfürü tek bir kitapta toplamayı ve çok satanlar listesine girmeyi hayal ettiyse de, çocuğun okul taksidi, hanımın çantası derken son bir gayretle raporunu yetiştiriverdi. Akşam ki buluşma, tahmin edeceğiniz üzere, yalan oldu. Paşazademiz, haftasonuna yelken açıp süzülmeyi planlarken, son gayretiyle güç bela kendini yatağa atıp, Cumartesi gününe merhaba dedi…

Güne en zor işle başla!

Eminim hepimizin benzer hikayeleri vardır. Kimi zaman önemli, çoğu zaman önemsiz olan acil işlerin esiri olup, gerçekten önem arz eden işleri öteleyip patlattığımız olmuştur. Ben de çok patlattım. Hatta zamanında o kadar çok patlattım ki, bu huyumdan kurtulabilmem için baş mentorum olan babamın zihnime köhne duvarlarına şu sözleri kazıması gerekti: “Oğlum, işe gittiğinde en çok neyi yapmak istemiyorsan, güne o işle başla!”

Asker emeklisi babamın çatık kaşlarıyla, emir verirmiş gibi, şu cümleyi kurduğunu hayal ederken güne en çok istemediğim işle başlamak, tahmin edeceğiniz üzere, pek de kolay olmadı. Bu tek cümlelik düşünce biçimini uygulamak için uzun yıllar emek sarfettim.

Herkesin kendine göre yöntemleri var

En çok parası olan insanlar listesinde uzun yıllar başı çeken Warren Buffett’ın da ilginç ve basit bir yöntemi var. Gün boyunca yapman gereken ne varsa bunları bir kağıda yaz. Listenin en başından işleri tamamlamaya başla. Hiçbir işi bitirmeden diğerine geçme. Sadece o işe konsantre ol. Bitirdiğin işlerin üstünü çiz ve sıradaki diğer işe başla. Warren Buffett, bir röportajında gününün yüzde 80’inini şirket analizlerini okuyarak geçirdiğini ve geri kalan yüzde 20’sindeyse, telefonla konuştuğunu söylemiş. Herhalde telefonu sadece “Şu hisseyi al, bu hisseyi sat,” diye talimat vermek için kullanıyordu. Tanıdığımız, bildiğimiz pek çok yönetici ve CEO’nun aksine ucuca bağlanmış toplantılardan hiç hazetmediğini de çekinmeden ifade etmiş.

Dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett şöyle bir amca.

Dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett şöyle bir amca.

Buffett’ın çalışma odasında bilgisayar, tablet gibi ilgi dağıtacak hiçbir teknolojik araç yok. Sadece eski, tüplü bir televizyon var. Onun da sesi kısık, öylece orada duruyor. Gün içinde sıkılıp, hemen başka bir işe de göz atmak isteyen, o sırada e-posta cevaplayıp, araya iki de toplantı sıkıştırmaya alışkın bir kültürde, şu amcanın nasıl bu kadar çok para kazandığını anlamak pek zor olmasa gerek. Adamcağız odaklanarak çalışmayı prensip edinmiş.

Warren Buffett’ın çalışma odası.

Bu arada Warren Buffet’ın 65 milyar doları olduğunu ve parasının yüzde 99’unu hayır işlerine ayırmış bir hayırsever olduğunu da not edelim. İşi borsada hisse senedi alıp satmak olan bir adamın özel hayatında parayla pek işinin olmaması ne kadar ironik, değil mi!

Eisenhower zaman yönetimi matrisi

Eski Amerikan başkanlarından Dwight D. Eisenhower ’ın da zaman içinde oldukça popülerleşen bir yöntemi mevcut. Eisenhower, gün içinde en acil sonuç bekleyen işlerin pek nadir önemli olduğunu savunuyor. Bu cümleye karşı çıkmadan önce Eisenhower’ın gelmiş geçmiş en büyük zaman yönetimi ustadı olarak kabul edildiğini aklımızda tutalım.

Gelin şimdi Eisenhower’ın bizlere bıraktığı şu matrise hep beraber bir göz atalım. Eisenhower üstad, bir iş size doğru geldiğinde içgüdülerinizle harekete geçmeden önce, o işin niteliğini anlamak için mini bir analiz yapın.

Eisenhower matrisi

Eisenhower’ın zaman yönetimi matrisi.

Acil ve önemli işleri ertelemeden hemen yapın

Evvela bu işin ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışın.

Eğer önemliyse acil mi, değil mi bir de buna bakın. Bu analizi de yaptıktan sonra iş acil ve önemliyse ertelemeden hemen yapın.

Önemli ama acil değilse takvime not alın

Eğer gelen iş önemli fakat acil değilse, o işle şimdi uğraşmayın ama ne zaman yapacağınızı takviminize not edin.

Önemsiz ve acil işleri delege edin

Gelen iş önemsiz fakat acilse, birine delege edin. (Sanırım en keyiflisi bu!) Sonrasında doğru yapılmış mı diye bir kontrol edin.

Önemsiz ve acil değilse erteleyin

Gelen iş ne önemli ne de acil değilse, başka bir zaman yapın. Mesela e-posta göndermek, önemsiz toplantılar ayarlamak vs…

Anlamlı mücadelelerin yarattığı pozitif stresin hayatımızdaki katkılarını bir kenara koyarsak, iş yerinde negatif ve öldürücü stresin baş mimarlarından olan acil ve önemliyi hayatımızdan çıkartmak için boş zamanlarımızda önemli işleri planlamaya öncelik vermek gerekiyor.

iPad'de kendim çizittiğim acil ve önemli işlerle mücadele diyagramı. Eisenhower matrix'inin Türkçe yorumu gibi düşünebilirsiniz.

iPad’de kendim çizittiğim acil ve önemli işlerle mücadele diyagramı. Eisenhower matrix’inin Türkçe yorumu gibi düşünebilirsiniz.

Önemli ve acil işleri hayatınızdan çıkartmak için sizler ne gibi yöntemler kullanıyorsunuz?

Markalaşmanın eski ve yeni kuralları

Markalaşmanın eski kuralları

  1. Herkes için birşeyler yap
  2. Markanın hikayesini anlat
  3. Müşterileri markana çek
  4. Marka bilinirliğini inşa et

Markalaşmanın yeni kuralları

  1. Müşterilerinin hikayelerini anla
  2. Onlara istedikleri bir şeyler ver
  3. Onlara anlatabilecekleri bir hikaye ver
  4. Marka yakınlığı yarat

 

Bu güzel kaynağı thestoryoftelling.com sitesinde gezerken buldum. Vakit bulursanız siz de bir bakın derim.

Etkili pazarlamacının yedi alışkanlığı

“İnsan, alışkanlıklarının çocuğudur,” demiş eski din âlimlerinden İbn-i Haldun (1332 – 1406). Eminim çoğumuzun hayatına değer katan, sürekli elinin altında bulundurduğu ve kişiliğinin şekillenmesine yardımcı olmuş birkaç kitap vardır. Benim de başucu kitap listemin iki numarasında Stephen R.Covey’in (1932 – 2012) “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” bulunuyor.

Kişisel gelişmek meselesi, popüler kültürden henüz nasibini almadığı yıllarda yazılmış olan bu kitabı, seneler önce daha henüz liseli bir öğrenciyken –düşünün, o kadar eski!- babamın ısrarları üzerine almış ve bir kenara atıvermiştim. Yıllar geçip de dertli yöneticiler, zor projeler ve garip çalışanlar dört yanımı sardığında, açmazlarımı çözebilecek bir rehber arayışına girdim ve o kitap yine karşıma çıktı. Covey’in kitabında paylaştığı bu önemli alışkanlıkların başlıklarını değiştirmeden kendimce birkaç cümlede yeni nesil pazarlamacılar için yorumladım.

1- Proaktif ol (Arıza ol!)

Seth Godin’in ‘Poke the Box’ isimli minik sarı kitabında da bahsettiği üzere kutuyu kurcalamak lazım. Tıpkı beş yaşındaki yaramaz anaokulu çocukları gibi önümüzdekiyle yetinmek yerine daha fazlasını istemek ve yerine göre biraz da arıza olmak gerektiğini çok iyi biliyorum. Benim için elimdeki projelerde bana söylenen şeyleri yapmakla yetinmek çok moral bozucu. Arıza tipler kendisine ne yapılması gerektiğini söylenmesinden son derece rahatsız olur. Bu insanlar kendi yol haritasını çıkartarak ilerlemeye eğilimlidirler.

2- Sonunu düşünerek işe başla (Planlı ol!)

“Sonunu düşünen kahraman olamaz” derler ama boş kahramanlıklara da pek gerek yok aslında. Ajanslarla yaptığım toplantılarda çoğu yeni nesil iletişimcinin strateji ve taktiği birbirine karıştırdığına şahit oluyorum. Yeryüzündeki bütün projelerin ve işlerin bir paretosu var (bknz. 80-20 kuralı). Yüzde 80’lik etkiyi verecek yüzde 20’lik hamleyi çok iyi planlamak gerekiyor.

3- Önemli işlere öncelik ver (Güne en çok üşendiğin işle başla!)

Siz de böyle misiniz bilmem ama en önemli işleri genellikle en sona bırakmaya eğilimliyimdir. Mesela bu yazıyı da son dakika da yazıp yolluyorum. Peki, bir işin gerçekten önemli olduğunu nasıl anlarım? Eğer sürekli ertelediğiniz ve yapmaya üşendiğiniz bir iş varsa bu kesinlikle çok önemli bir iştir.

4 – Kazan/Kazan diye düşün (İnsanlara hediye ver!)

“Veren el alan elden üstündür” derler. Bu dünyanın en mutlu ve başarılı insanları elindekileri hiçbir hesap yapmaksızın etrafındakilerle paylaşanlardır. Sahip olduğumuz bilgi ve iş gücünü toplumun hizmetine bedelsiz olarak sunduğunuz zaman eninde sonunda birileri sizi fark eder ve hayatınızda hiç ummadığınız şeyler olmaya başlar. Bu, projelerde de böyledir. En fazlasını veren hep daha fazlasını kazanır.

5 – Önce anlamaya çalış, sonra anlaşılmaya (Can kulağıyla dinle!)

Çoğu zaman birileriyle konuşurken dinlemek yerine vereceğimiz cevabı düşünürüz. Bu alışkanlıktan sonsuza dek kurtulmak gerekiyor. Dinlemek sanıldığının aksine son derece aktif bir eylemdir. Pazarlama ve iletişim yaparken müşteriyi can kulağıyla dinlemeli. Müşteriyi anlamadan kimsenin umurunda olmayan mesajlarla gürültü kirliliği yapmak iyi bir iletişimcinin işi olamaz.

6 – Sinerji yarat (Samimi ve yardımsever ol!)

Samimiyet, son dönemde pazarlamada en çok öne çıkan konuların başında geliyor. Çoğu marka müşterilerinin kendi potansiyelini açığa çıkarması için büyük çaba sarf ediyor. En iyi ürün; müşterisine en çok fayda sağlayan üründür.

7 – Baltayı bile (Yaşam boyu öğrenci ol!)

Gelişim, sürekli öğrenme ve tekrarla mümkündür. Tekrar edilmeyen, uygulamaya geçmeyen düşünceler ve yetenekler kazanılmış sayılmaz ve maalesef yok olmaya mahkumdur. Güzel ve yeni alışkanlıklar kazanmak mümkündür ama bol tekrar ve çalışma gerektirir.

Yeni, güzel ve değişik haberler

Merhabalar,

Kafaları karıştıran ülke gündemini bir kenara koyarsak, görüşmeyeli herkesin keyifler yerindedir diye ümit ediyorum. Yeni tasarımıyla üç haftayı geride bırakan yenizengin.com siz değerli dostlarımızdan ve arkadaşlarımızdan güzel yorumlar ve fikirler almaya devam ediyor. Önemli  düşünceleriniz ve desteklerinizi çekinmeden paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Son birkaç haftada yenizengin.com’un yeniden gündemime girmesiyle hayatımın seyri de değişmeye başladı. Kısaca bu haberleri sizlerle de paylaşmak isterim.

Samsung’dan ayrıldım

Bazılarınız belki biliyordur. Adobe’den sonra Samsung’da B2B pazarlama bölümünde çalışmaya başlamıştım. Samsung harika ürünleri olan, birbirinden yetenekli insanların çalıştığı müthiş bir yer. Interbrands 2015’e göre dünyanın 7 numarası. Lakin, büyük bir hevesle başladığım işimde geride bıraktığım bir buçuk yılda, kendimi gerçekleştirme amacımdan ve ideallerimden uzaklaştığımı söyleyen iç sesimi daha fazla bastıramadım. Uykusuz geceler, uzun düşünce seansları sonunda, artık kendimden kaçacak duraklar da kalmayınca, en iyisinin bırakmak olduğuna ikna oldum. Geçen Salı Samsung ile yolları ayırdık. Yeni zengin hayatıma merhaba diyorum anlayacağınız.

Aklımı ve gönlümü çelecek bir iş fırsatı çıkmadığı sürece bol bol okumak, yazmak, eğitim seminerleri vermek ve yenilikçi pazarlama projeleri yapmayı arzu ediyorum. Bakalım neler olacak.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş…

Dünle beraber gitti cancağazım ne varsa düne ait,

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

-Mevlana

Kristal Elma Reklam ve Yaratıcılık Festivalindeydim

Lift Content Factory ekibinin düzenlediği, bu sene 27’ncisi düzenlenen Kristal Elma Festivali ‘nde Crystal salonunun moderasyonluk işi 3 gün boyunca bana emanet edildi. Gerçekten heyecan verici ve biraz da yorucu bir deneyim oldu. Reklam ve yaratıcılık sektörünün usta isimleriyle tanışmak, tanıdık bildik dostları yeniden görmek ve uzun bir aradan sonra yeniden sahnelerde olmak gerçekten harikaydı.

Türkiye’nin en kapsamlı oyunlaştırma kitabı yolda

Canım arkadaşım Ercan Altuğ Yılmaz, konunun uzmanı müthiş insanların katkılarıyla,  Türkiye’nin en kapsamlı oyunlaştırma kitabını yazdı. İki gün önce kitabın baskıya gidecek son halini benimle de paylaştı. Kitap tam 350 sayfa! Oyunlaştırmaya dair hemen her şeyin konunun uzmanları tarafından irdelendiği bu kitapta, Türkiye’den ve dünyadan en iyi ve en kötü örnekler kapsamlı şekilde irdelenmiş. Kitapta benim de biraz katkım ve beş sayfalık bir röportajım var. Pazarlamada oyunlaştırma trendleri üzerine düşüncelerimi paylaştığım bu kaynak, kitapçılara düşer düşmez haber vereceğim. Hatta yenizengin newsletter’a üye olan bazı şanslı kişilere direkt göndereceğim 🙂

Perakende.tv’de Burak Günbal’ın konuğu oldum

Burak Günbal müthiş biri! Eğer henüz tanışmadıysanız, hemen şimdi kesinlikle takibe başlayın. Çok bilgili ve alçak gönüllü biri… O’nunla ilgili beni en çok etkileyen şey; kendi konusunda içeriği bağlama eksiksiz şekilde oturtmayı başarmış nadir insanlardan biri olmasıydı. O’nun gibi biriyle tanışmanın bana ilham verdiğini söylersem kesinlikle abartmış olmam.

Burak ile dijital pazarlama trendleri ve teknoloji-insan ilişkisine yönelik kısa bir sohbet yaptık. Heyecandan mı, yoksa yorgunluktan mı bilmem ama saatte 185 km hızla başladığım ve yer yer cümleleri toparlamakta zorlandığım bu güzel söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz.

Sizin tarafta keyifler nasıl? Aşağıdaki yorum alanından yazarak ya da bana direkt e-mail atarak bu aralar neler yaptığnızı paylaşın. Gerçekten çok merak ediyorum. Belki birlikte de bir şeyler yapabiliriz…

Nasıl sıfır kodlamayla mobil uygulama yaptım

Mobil uygulamaları üç sebepten ötürü çok seviyorum:

  • Herhangi bir app fikrinizi prototip şeklinde dahi olsa minicik bir maliyetle hızlıca pazara sunabiliyorsunuz,
  • Dijital/mobil deneyimler (eğer kitlesini bulursa) pazarda çok hızlı şekilde yolunu bulabiliyor,
  • Bu alanda başarılı olmuş örnekler ve hikayeler insanın ümitlerini yeşertiyor.

Bundan birkaç ay önce eskilerden çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum. Konu hobilerden açılınca bana boş zamanlarında geliştirdiği mobil uygulamalarından bahsetti. Gösterdiği uygulamalar Appstore’da yüzlercesini bulabileceğiniz türden sıradan şeylerdi ancak, belli ki kitlesini bulmuş ve birilerinin ihtiyacına cevap olabilmişti. Nasıl uygulamalardı bunlar diye merak ederseniz hemen söyleyeyim; Youtube video downloader, Dropbox’ta rehber-sms yedekleme ve Youtube katalog uygulamaları türünden basit şeyler. Çevremde pek çok arkadaşım benzer mikro girişimlere zaman ayırıyor. Çoğu başladığı işi bitiremiyor ama, bir kısmı da milyon dolar kazanamasa da aylık ev kirasını ödeyebilecek kadar gelir elde edebiliyor. Hemen söyleyeyim; gelir meselesi işin kreması, asıl olan çabalamak ve uğraşmak. Çünkü kafayı birşeye takınca güzelleşiveriyor insan; hayata bakışı değişiyor, fırsatları görebiliyor.

E o zaman bir uygulama da ben patlatayım dedim

İşim gereği bazı pazarlama kampanyalarının mobil projelerini yönetme şansım oldu. Yani proje yönetiminden biraz anladığımı söyleyebilirim. Bunun haricinde kişisel birkaç app işinden Maya hanımın (kardeşimin tatlı köpeğinin) mama parasını çıkarmışlığım da vardır. “Benim neyim eksik. Ben de bir çizgi film uygulaması patlatayım,” dedim. Yazılım kökenli olmamama rağmen, yıllar içinde orta düzeyde bir kod okur yazarlığı becerisi edinmişliğimin haklı gururunu hep yaşadım. Yalnız sınırlı vaktim olduğundan bu sefer işi uzmanına bırakıp hızlıca sonuca gitmek istedim. Bu mini projede edindiğim tecrübeleri, uygulamanın kendisi ve kaynak kodlarıyla birlikte kısaca sizlerle paylaşacağım. Hadi bakalım, başlıyoruz.

Annemin kamerasından ben ve maya hanım.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Çerçeveyi çizebilmek işin paretosu

80’e 20 kuralı yani Pareto ilkesini eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Özetlemek gerekirse; herhangi bir işin yüzde 80’inini o işi yapanların sadece yüzde 20’si gerçekleştirir. Yani her işin yüzde 80’lik çıktısı yüzde 20’lik bir girdiden gelir. Ama hangi yüzde 20’sidir, bu konu genellikle biraz muallakta kalır. Benim projemin paretosu yapmak istediğim App’in çerçevesini çizebilmek ve uygun iş gücünü bulabilmek idi. Olabildiğince yalın ve temiz bir şekilde işi bitirmek istiyordum.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

15 dolar’a hazır kod satın aldım

Uygulamaları sıfırdan yazdırmak genelde maliyetli olur. Zaten çoğu yazılımcı da kod kütüphanelerinden hazır kodlar kullanarak işe başlar. Talep olunca pazarda her türlü ihtiyaca yönelik çözümler bulmak da kolaylaşıyor. Internette hazır mobil uygulama kodları satın alabileceğiniz bir sürü pazar yeri var. Bu kodların bazıları da açık kaynak uygulamalarından. Uygulamaların özelliklerine bakıp, demosunu telefonunuza indirip, arayüzü ve  kullanım kolaylığı hakkında fikir edinebiliyorsunuz. Öte yandan daha önce satın alanların yorumlarını okuyup hangi kodun işinizi görebileceğine dair bilgi de edinebiliyor, ihtiyacınıza en uygun kod öbeklerini kolayca satın alabiliyorsunuz. Ben http://codecanyon.net/ üzerinden Fortin Video Channel App diye bir uygulamayı 15 dolar’a satın aldım. (Uygulamaya şimdi baktım da pazardan kaldırmışlar).

Yazılımcımı buldum ve işe başladık

Programcılar tarafında projenin kapsamına göre birçok seçenek var. Upwork.com (Eski Odesk) ve Freelancer.com gibi siteler üzerinden küresel yazılımcılarla da çalışabiliyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden yazılımcılarla çalışmak bazı durumlarda maliyet avantajı sağlasa da dil bariyeri, -mış gibi yapmalar ve yalan dolan işin içine girince paranızı çöpe atmak işten bile olmuyor. Hintliler bu piyasayı neredeyse ele geçirmiş durumda. Bireysel yazılımcılar olduğu gibi, bu tür platformlar üzerinden proje desteği veren kurumsal yazılım firmaları da mevcut. Yazılım firmaları ile çalışmak, bireysellerle çalışmak yerine daha çok tercih edilebilir. Çünkü bu şekilde güven unsurunu bir nebze de olsa sağlama alabiliyorsunuz. Allah korusun yazılımıcınızın amcası filan ölür de projeyi yarım bırakırsa bir başka yazılımcı hemen projeyi devralabilir (Bazı Hintlilerin beyninizi yakacak türden yalanlar söyleyebildiğine şahit oldum!). Anlayacağınız yazılım firmaları proje yönetimi tarafında yine bireylere göre daha iyi hizmet veriyor. Ama her güzel şeyin bir bedeli olduğunu da unutmamak gerek.

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Ben projenin çok basit olması ve zaman kaybettirici işe alım süreçleriyle uğraşmamak adına minik bir bütçeyle  yakın çevremdeki yazılım firmalarındaki canavar stajyerlerle çalışmayı tercih ettim. (Yazarın notu: Gerçek şu ki stajyer arkadaş müşteri yönetimi deneyimini artırmak için kodları gönüllü olarak editlemek istemişti. Ne olursa olsun her emeğin bir karşılığı olmalı. Bu yüzden harçlık niteliğinde çok cüzzi bir ödeme yaptım. Ödeme yaptığım rakamı sadece fikir vermesi için burada paylaşıyorum. 150 TL kadar.)

Genç insanlarla çalışmaktan çoğu zaman keyif alıyorum. Enerjileri ve yaratıcılıkları beni çok motive ediyor. Lakin, deneyimsiz mühendislerle çalışırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Ne istediğinizi çok net bir şekilde ifade etmelisiniz. Deneyimsiz yazılımcılar proje içinde küçük detaylarda takılmaya ve problemlerle boğuşup projeye karşı motivasyonlarını kaybetmeye meyillidir. Bu açmazı çözebilmek için bence en güzel taktik, projeyi anlamlı parçalara ayırarak adım adım ilerlemektir. Bunu yapabilmek için her şeyin kafanızda çok net olması gerekiyor. Olmasa da olur bir sürü cici özellik ekleyip projeyi yavaşlatmak yerine MVP (minimum viable product) mantığında çalışmak gerekiyor. Bu arada Kaan Akın‘ın bu konuda çok güzel yazıları var. Yalın girişim ile ilgili şu yazısına mutlaka göz atın derim.

Birkaç yazışmadan sonra uygulama bitince şöyle birşey oldu.

custom_gallery
images not found

Uygulamayı bitirdik ama Playstore reddetti

Uygulamayı hızlıca bitirdik ve Playstore’a gönderdik fakat, içerik ile ilgili yönetmeliklerde güncelleme olduğu için uygulamamız reddedildi. Google sanırım Youtube API V3 ile gelen update ile içerik yönetmeliğini de güncellemiş  ve uygulamaları içerik lisanlarını sorgulamadan mağazaya koymuyor. İşin ilginç tarafı Playstore’da çok sayıda uygulama içerik lisanlarını resmen katlediyor. Sanırım Google ilk zamanalarda Playstore’daki uygulama sayısının artmasını istediği için bu kadar sert yönetmelikler yürürlükte değildi. Playstore’da neredeyse 1,5 milyon uygulama olduğu için artık işi sıkı tutuyorlar. Neyse bende Google ile cenkleşmek istemediğimden app’imi geri çektim.

Eğer kullanmak isterseniz debug edilmiş versiyonunu şuradan Android’li telefonlarınıza indirip, kullanabilirsiniz.

Evet, bundan sonra söz sizde. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanına yazmaktan veya bu yazıyı kendi sosyal ağınızda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Umarım bu yazı hobi amaçlı dahi olsa mobil uygulama geliştirmek isteyen kişiler için faydalı olmuştur.

Görüşmek üzere…

*Kapak Görseli: Tommaso Nervegna/ CC

E-postaların efendisi olmak için 5 öneri

Sizin de gününüzün yüzde 80’i e-posta okumak ve yanıtlamakla mı geçiyor! Durumu kontrol altına almak aslında mümkün.

Ne zaman Gelen Kutusunda bir ışık yansa, zihin ister istemez eşelemeye başlıyor bazı düşünceleri; ‘’hmm… patrondan mail gelmiş, bakalım bu sefer benden ne istiyorlar, istediğim revize gelmiş mi, yine mi toplantı isteği, arrgg… ne çok mail gelmiş, yapacak çok işim var, önce mail kutumu toparlamalıyım…‘’ bu senaryolar size de tanıdık geliyor mu? Kısa bir süre öncesine kadar ben de her gün benzer psikolojik durumlarla mücadele ediyordum…

E-posta yönetimi, verimlilik ve zaman yönetimi konularında onlarca kitap okumuş, farklı sektörlerden profesyonellerin yöntemlerini incelemiş ve bir çıkış bulurum ümidiyle hayata geçirmeye çalışmış biri olarak, birkaç basit araç ve yöntemle e-postalarımızın bizleri yönetmesine engel olabileceğimizi sonunda anlamış bulunuyorum. Gelin isterseniz bu müjdeli haberi birlikte kutlayalım ve e-postaların efendisi olabileceğimiz basit yöntemlere hızlıca bir göz atalım.

1. Cep telefonundan e-posta okumayın ve uyarı mesajlarını kapatın

İlk bakışta öyle gibi görünmese de, gün içinde verimliliğimizi düşüren en büyük düşman aslında hep yanı başımızda! İşimde gücümde daha verimli olurum, her yerden çalışabilirim gazıyla binlerce lirayı düşünmeden uğruna harcadığımız o parlak cihazlardan bahsediyorum. Evet, akıllı telefonlar! Eğer biz onları kontrol altına almazsak, biz bir anda farkına varmadan, onlar hayatımızın kontrolünü ele geçiriyor. Bu söylediğimde çok ciddiyim!

Bize düşen çoğu e-posta aslında almamız gereken bir aksiyonu işaret ediyor; okumak, cevap yazmak, bilgi sahibi olmak, v.b… Evde oturup dizi izlerken, otobüs beklerken, takside, arkadaşlarla sohbette, hatta belki konserde elimizde hep cep telefonu var. Önce Facebook ve Twitter’a biraz bakayım derken, kendimizi e-posta uygulamasında buluveriyoruz. Gelen kutumuza düşen onlarca e-postaya cep telefonundan göz atıp, cevaplamayıp, yarın nasıl olsa işe gidince bakarım diye düşünüp, kendimizi erteleme hastalığının yan etkisi olan huzursuzluk semptomunun kollarına atıveriyoruz.

”Beynimiz cevap verilmeyen ve yarım bırakılan her e-postayı zihnimizin köşesine not alıyor ve bu küçük notlar psikolojimizde kaşıntıya sebep oluyor. Üstelik yarın o e-postayı cevaplamak için yine okumamız gerekecek, tamamen zaman israfı!”

Bazı istisnai durumlar haricinde cepten ya da mobil cihazdan e-posta okumayı bırakın. Bunun yanında e-posta uyarı mesajlarını (push notification)’ı da tamamen kapatmanızı öneriyorum. Bir iş ile ilgilenirken durmadan Ayşe Hanım size mesaj gönderdi, Ahmet Bey size toplantı daveti attı gibi ekranda beliren mesajlar konsantrasyonu dağıtır, verimliği düşürür. Bazılarınızın aklında hemen şu soru belirebilir: ‘’Peki, ya önemli ve acil bir konuyla ilgili e-posta gelmişse ve ben bunu kaçırırsam ne olur?’’ Hiçbir şey olmaz! İş dünyasında size e-posta göndermiş birine 24 saat içerisinde geri dönebilirsiniz. Mail gönderen herkesin işi kendine göre acildir ancak, bir iş hem acil hem de önemliyse zaten sizi telefonla ararlar. Son bir yıldır bu şekilde çalışıyorum ve henüz bir sorunla karşılaşmadım.

2. Batching processing (Yığın işleme) ve e-posta için uygun zamanı ayırmak

İnsanoğlu hakkındaki en acımasız gerçeklerden biri de içimizden sadece çok az sayıda kişinin aynı anda birden fazla işi eşit verimlilikle yapabileceğidir. İnsan beyni multi-tasking, aynı anda birden fazla işi yapabilme, niteliğine sahip  değildir. Elbette yürürken konuşabilir, yemek yerken kitap okuyabiliriz ancak, birbirinden bağımsız iki projeyi eş zamanlı düşünüp çalışamayız. Aynı anda iki ya da daha fazla işi yapabildiğini söyleyen insanlar, farklı işlere sık aralıklarla dönerek çalışan kişilerdir. Örneğin; 5 dakika sunum için çalışıp, hemen ardından e-postalarına bakıp, sonra yeniden sunumuna döner v.b..

Bu yaklaşım çoğu insanda ciddi konsantrasyon, emek ve zaman kaybına yol açar ve kişi elindeki hiçbir işi kısa sürede bitiremediğinden, minik zafer duyguları da yaşayamaz, bunalıma eğilimi artar.

İş yerinde verimli olabilmek için benzer nitelikteki işleri biriktirip, gün içerisinde onlara bir zaman ayırıp aradan çıkartmak bu durumda yapılabilecek en mantıklı iştir. Yabancılar bu yönteme Batching processing (yığın işleme) diyor. Örneğin e-posta kontrolü; siz planlama yaparken, ya da toplantıdayken beş dakikada bir mail kontrol etmek yerine. Gün içinde belli saatleri katıksız olarak e-posta okuma ve cevaplama işine ayırırsanız çok daha verimli olur. Ben duruma göre günde dört ya da beş kere e-postalarımı kontrol ediyorum. Sabah saat 11:00, öğlen 13:00, 15:00 ve 17:00. Çoğu zaman sabah ve öğleden sonra kontrol etmem yeterli oluyor. E-postalarımla ilgilenirken başka hiçbir işe bakmıyorum.

3. E-posta klasör yönetimine yalın yaklaşım

Herkesin kendine göre bir e-posta yönetme anlayışı bulunuyor. Kimileri isme göre klasörler oluşturur, kimileri projelere göre klasör oluşturur, bazılarıysa  koşullu otomatik aksiyonlar ayarlar, gelen her postanın türüne göre renkli renkli etiketler uygular v.b.

Ben, verimli olmak adına yalın bir e-posta klasör yönetme anlayışını benimsedim ve herkese de tavsiye ederim. Outlook uygulamamda inbox’ın altında, ToDo, Reference ve Archive adlı üç ana klasör bulunur. Acil ve önemli olan mesajlar inbox’ımda beni bekleyen önemli ve acil işler olarak değerlendiririm ve onları hemen aradan çıkarırım.  ToDo klasörümde ise önemli ancak, acil geri dönüş beklemeyen mesajlar bulunur. Reference klasöründe ise, referans niteliğinde dönemsel olarak önemli olan mesajları bulundururum. Bunun haricinde dönemsel ve önemli projelerim için geçici proje klasörleri oluşturup, proje bittikten sonra Archive klasörüme kaldırırım. Bu yaklaşım bence oldukça etkin çünkü, her proje için ya da kişi için bir klasör açarsam zamanımın büyük çoğunluğu gelen e-postaları klasörler arasında paylaştırmakla ya da etiketlemekle geçer. Zaten Windows’un Outlook’u bile e-postalar arasında detaylı bir arama yapmayı olanaklı kılıyorken, isme göre ya da her minik projeye göre klasörleme ya da etiketleme yapmak zaman kaybından başka bir şey olmuyor.

4. Ekli dosyalar için plug-in kullanın

Büyük ekli dosyalar alıp gönderirken Outlook gibi e-posta uygulamalarının kasılıp kaldığı ya da postayı göndermediği zamanlar çok olur. Bu, riskli ve stresli bir durumdur. Özellikle benim gibi pazarlama departmanında çalışanlar PSD, AI, PDF gibi yüklü dosyaları çok sık alıp gönderdiği için genelde WeTrasnfer gibi ücretsiz uygulamalar ile, ilgili dosyayı sunucuya yükleyip ve linkleyerek alıcıya gönderir. Bu, günün sonunda işe yarar bir yöntem olsa da pek pratik olduğunu söyleyemem.

Ben WeTransfer yerine Dropbox ya da Adobe SendNow uygulamalarını kullanıyorum. Çünkü bu uygulamalar ile gönderilecek dosyanızı herhangi bir yere upload etmek için beklemeniz gerekmiyor. Özellikle Dropbox, Evernote gibi Cloud (Bulut) uygulamalarının hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştırdığı bir gerçek. Başka bir yazımda bu uygulamaları hem iş, hem de kişisel hayatıma nasıl entegre ettiğimi uzun uzun yazacağım.

5. E-postalarda Snippet kullanın, etkinliğinizi artırın

En sevdiğim yöntemlerden birini sona sakladım! Snippet, yazılım dünyasından gelenlerin aşina olduğu bir kavramdır. Kodcular benzer kod öbeklerini yeniden yazmak yerine belirledikleri kod öbeklerine bir sözcük ya da onu çağrıştıracak kısa bir sözcük atarlar. Bu şekilde yüzlerce satır kod yazmak yerine tek bir sözcük öbeği ile o kodu çağırır, gelen kodda gerekli değişiklikleri yapar ve yollarına devam ederler.

Ben aynı mantığı e-posta yazarken de kullanıyorum ve inanın e-postalarıma ayırdığım zamandan ciddi oranda tasarruf ediyorum. Aslında e-postalarda snippet kullanımı kendi başına bir blog yazısı olabilecek kadar uzun, o yüzden bu yazıda fazla detaya girmeyeceğim ve başka bir yazıda daha detaylı anlatacağım.

Snippet tarafında kullanabileceğiniz onlarca ücretsiz yazılım var. Ben Mac için TextExpander uygulamasını kullanıyorum. Windows için Phrase Expander diye bir uygulama da mevcut.

E-postalarınızın içeriklerine şöyle bir baktığınızda her e-postada yer alan standart bazı cümleler olduğunu görebilirsiniz. Örneğin; Merhaba, Teşekkürler, İyi çalışmalar ve e-posta altındaki imzalar gibi… Ben bu cümleleri çağıracak küçük snippet’ler hazırladım. Merhaba yerine ‘;mb’, Teşekkürler yerine ‘;tş’ gibi..

Hatta daha da ileri gittim ve farklı senaryolara göre e-posta şablonları oluşturdum; ajans revizeleri için birkaç tane, toplu e-posta gönderileri için birkaç tane, pazarlama raporlarım için, bayram ve tebrik mailleri için, hatta şirketin logo ve kurumsal tanıtım bülteninin ekte olduğu bir versiyon bile hazırladım. Aşağıda hazırladığım bazı snippest’ların ekran görüntülerine göz atabilirsiniz.

 

e-posta snippet kullanımı -1

 

e-posta snippet kullanımı -2

e-posta snippet kullanımı -3

e-posta snippet kullanımı -4

Snippet’ler e-posta yazarken hayatımı inanılmaz derecede kolaylaştırıyor ve verimliliğimi ciddi oranda arttırıyor. TextExpander ve PhraseExpander gibi Snippet araçları verimliliğinizi ölçmeniz için günlük ve haftalık kullanım raporları da sunuyor. Bu araçları kullanarak zamandan ne kadar tasarruf yaptığınıza inanamayacaksınız!

Faydalı olması dileğiyle,

Hakan Akben

Robotlar şimdi de plaza insanlarının işine göz dikti!

Bizler evde Game of Thrones’un son bölümünü izlerken ya da ayaklı tatil fotoğrafı için doğru açıyı bulmaya çalışırken dünyada robot iş gücü ve nitelikli işçiler arasındaki makas hızla kapanmaya devam ediyor. Fabrikada üretim hattında mavi yakalıların işini yapan robotik kolları görmeye aşinayız. Lakin çalıştığınız plazada teşrik-i mesai yaptığınız bir yönetici asistanı robot çalışan ya da bademcik ameliyatınızı yapmaya niyet etmiş tıpçı bir robot görseniz nasıl hissederdiniz?

Gartner’ın geçtiğimiz ay yayımladığı 2015’in gelişen teknolojiler endeksinde (Hype Cycle for Emerging Technologies, 2015) “otonom araçlar” teknolojisinin hızlı yükselişi yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor. Bu haber kurumlarda insanı taklit eden ve insan emeğini karşılayabilecek teknolojilere kurumlar tarafında önemli bir talep olduğu anlamına da geliyor. Kurumlar fabrikalarda bilişsel yeteneklere ihtiyaç duymayan iş gücünü makinelerle çoktan değiştirmeye başlamıştı. Şimdiyse bilişsel yeteneklerle iş yapan beyaz yakalıların iş tanımınlarının değiştirilmesi planlanıyor. Otonom teknolojiler, biyoakustik algılama, biyoçipler, zihin-bilgisayar arayüzü, makina dili, nöro-iş, kuantum bilişim, akıllı danışmanlar, akıllı robotlar, sanal kişisel asistanlar, sanal gerçeklik ve holografik görüntüleme teknolojileri kurumların bir an önce gelişmesi için sabırsızlandığı teknolojiler tarafında başı çekiyor.

emerging-tech-hc

(Hype Cycle for Emerging Technologies – Gartner, Ağustos 2015)

Google’ın insansız araç testleri, Amazon’un depolarında çalıştırdığı hamal robotları ve dronepaket servisleri derken, AI (Yapay zekâ) tarafındaki akıl almaz gelişmeler sayesinde artık robotlar, MRI çıktılarından tanı koyabiliyor, futbol maçını veya hisse senedi pazar verilerini analiz edip sizin için makale bile yazabiliyor. Önce mavi yakalıları işinden eden robotlar şimdi beyaz yakalıların koltuğuna göz dikmiş durumda. Neyse ki, gelişen teknoloji ve değişen şartlar hiç tanımadığımız yeni iş alanlarına da kapı aralıyor.

Mevzu insan ve robot nesli arasındaki yarış değil

2013 yılında Oxford Üniversitesi’nden iki akademisyen; Carl Frey ve Michael Osborne, gelişen teknolojiyle önümüzdeki 10 ile 20 yıl arasında yok olma riskine giren iş kolları üzerine bir araştırma yapmış. ABD’deki 702 farklı iş kolu üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları çok çarpıcı. Elde edilen verilere göre; mevcuttaki işlerin yüzde 47’si yüksek risk teşkil ederken,yüzde 19’u da gelişen teknolojiye karşı orta düzeyde kaybolma riski taşıyor. Yani mevcut işlerimizin yüzde 66’sı önümüzdeki on yıl içinde tarih olabilir.

Herhangi bir insan iletişimi ya da özel yetenek gerektirmeyen, sürekli tekrar eden, değişim ve sürekli öğrenme gerektirmeyen, insan iletişiminin alt düzeyde olduğu rutin işlerin kolayca robotlar tarafından sahiplenebileceğine dikkat çekilen araştırmada temizlik servislerinden, paketlemeye, üretimden inşaata birçok iş kolunun yavaş yavaş robotların tekeline geçeceğine vurgu yapılmış. Maalesef aynı tehlike, yaratıcılığını kullanmayan, sadece e-posta’ları forwardlayan veya veri girişi yapan beyaz yakalılar için de geçerli.

Biz insanlar otomasyon teknolojileri olmadan tek bir bilgisayar çipi bile üretemeyiz. Robotları işimizi elimizden alacak bir düşman olarak görmek ve onlarla mücadele etmektense onlarla nasıl birlikte çalışabileceğimize odaklanmamız en doğru hareket olacaktır. Çünkü robotlar şu an bile sahip oldukları inanılmaz yeteneklerle birçok konuda bizden öndeler. Endüstrileşme ve otomasyon sadece ömrümüzü uzatmadı, insanın asıl değer yarattığı sanat ve bilim gibi kariyerlerin gelişmesine de kapı aralmış oldu. Robot teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bizler ve onlar arasındaki iş tanımları ilerleyen yıllarda iyice karışacak gibi görünüyor olsa da robotların bizlerin yapmaktan keyif almadığı işlerin yükünü omuzlarımızdan alacağı da bir gerçek. Robotlar bizim sıkıcı ofis işlerimizle uğraşırken bizler de kendimize ve onlara yapılacak yeni işleri keşfetmek için mesai yapacağız.

Rakamlarla B2B satın almacısının dijital evrimi

Son birkaç yılda B2B pazarlama dünyasında ciddi değişimlerin yaşanmaya başladığını görüyoruz. Günümüzde hâlâ pek çok kurum yöneticisi online pazarlama strateji ve araçlarının konvansiyonel B2B pazarlama silah seti karşısında yetersiz olduğu görüşünde. Yapılan araştırmalar bireysel müşterilerin satınalma eğilimlerinin B2B satınalmacılarıyla paralellik gösterdiğini açığa vuruyor

Google’ın Millward Brown Digital ile gerçekleştirdiği araştırmada 3 bin kadar B2B çalışanın araştırma ve satın alma alışkanlıkları irdelenmiş. İlk kez 2012’de gerçekleştirilen araştırmanın aynısı 2014 yılında tekrarlanmış ve aradan geçen iki yıl içindeki değişimlerden yola çıkarak B2B satın almacısının dijital kanallar üzerindeki eğilimleri irdelenmiş. Sonuçlar çok çarpıcı.

Hepimiz gibi B2B satınalmacısı da online

2012 yılında yapılan araştırmada B2B satın almacılarının yüzde 89’unun online olduğu ve bu rakamın 2014 yılında da değişmediği raporlanmış. B2B tarafında araştırma yapanların yaklaşık yüzde 46’sı 18–34 yaş aralığında. Bu rakam 2012’deyüzde 27 imiş. Bu gruptaki kişilerin en yaşlışı 1980 doğumlu. Milenyum çağı insanları olarak adlandırılan bu grup iş hayatına başladığında internet ve e-posta dönemi çoktan başlamıştı bile.

C seviyesine dâhil olmayan kitle satın alma kararında çok etkili

Eğer B2B işi yapıyorsanız, pazarlama stratejilerinizi CEO (C-suite) ve yönetim kurulu üyelerini hedefleyecek çerçevede belirlemek oldukça mantıklıdır. Burada henüz değişen bir şey yok lakin C-suite’in yüzde 64’ü nihaî kararı veriyor olsa da, C-suite olmayan kitlenin yüzde 81’i satın alma kararında o ya da bu şekilde söz sahibi.

Post-kapitalizm döneminin ayak seslerini duymaya başladığımız şu günlerde şirketlerin ve üst düzey yöneticilerin liberalleşen kurum kültürünü benimsemesiyle C-suite ve çalışan arasındaki mesafenin giderek kapandığını gözlemliyoruz. CEO’nuz evine yeni bir bilgisayar almak isterse eminim sizin de bir fikrinizi almak ister. B2B işi yapan markalar pazarlamada hedef kitle olarak sadece C-suite’i seçerse büyük yanılgıya düşmüş olur. Satın alma kararında etkin rol oynayan şirket çalışanlarının markanızdan olan beklentilerini karşılayacak içerik ve stratejilerle bunu başarabilirsiniz.

B2B satınalmacılarının yüzde 71’i marka değil ürün arıyor

Satınalmacıların yüzde 90’ı internette arama yapıyor. Bu rakam 2012 ve 2014 araştırmasında da aynı çıkmış lakin, aramalarda geçirilen süre artmış ve arama teknikleri oldukça gelişmiş. B2B satın almacısı aradığı ürünle ilgili spesifik bir markanın internet sayfasıyla ciddi bir etkileşime geçmeden evvel ortalama 12 arama yapıyor. Aramaların yüzde 71’i marka değil, ürün ismiyle başlıyor. Yani kullanıcılar önce ürün arıyor, sonra YouTube’da video değerlendirmelerini izliyor, yorumlara bakıyor, referansları kontrol ediyor, sosyal medyada araştırıyor ve en sonunda markanın interrnet sayfasında kendini buluyor. Arama motorlarına ya da sosyal medyaya kelime başı reklam verirken, marka isimlerinden ziyade satmak istediğiniz ürün ve servis ile ilgili kelimeler satın alıp, hazırlıkları bu şekilde yapmak daha doğru bir strateji olacaktır.

B2B’ciler mobilde de çok etkin

Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre satınalmacıların yüzde 49’u işyerinde dahi satınalma süreçlerinde mobil cihaz kullanıyor. Ürün aramaları yapmak, YouTube videoları izlemek, yorumları okumak, ürün fiyatlarını karşılaştırmak ve hatta doğrudan satınalma süreçlerinde bile mobil çok önemli. B2B tarafında satınalmacıları etkilemek isteyen markaların zengin mobil deneyimler tarafında da doğru yatırım hamleleri yapmasında fayda var.

Sizler bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Aşağıda yorumlarınızı bekliyorum. Eğer faydalı olacağına inanırsanız, makaleyi paylaşmaktan çekinmeyin 🙂

Benzer yazılarım için blog’um yenizengin.com’un e-posta listesine üye olmanızı öneririm.

Atatürk’ün en büyük vasiyetini anladık mı?

Acı ama gerçek; Atatürkçü gençliğimizin büyük bir kısmı O’nu tanımıyor ve geriye bıraktığı en önemli şeyden bihaber.

Maalesef, Atatürkçü olmak kola adını kazımakla ya da arabanın arkasına imzasını yapıştırmakla olmuyor. Nasıl Kur’an’ı okuyup anlamadan mümin olunamıyorsa,  Atatürk’ün Nutkunu okumadan da Atatürkçü olunmuyor. Evet, yılda ortalama bir kitap bile okuyamayan bir milletin 600 sayfalık bir külliyatı okuyup anlamaya çalışmasını beklemek pek gerçekçi değil. O zaman Atatürkçüyüm dememelisin, ya da değilsen bile Atatürk’e ve icraatlarına laf atmamalısın. Çünkü ne olduklarını bile bilmiyorsun! Herkes şapkasını önüne alıp, iç muhasebesini yapmadan ve  kendi düşüncesini oluşturmadan (kulaktan dolma bilgilerle) herhangi bir konuda hiçbir topa (olumlu ya da olmusuz) girmemeli!

Atatürk’ü anlamak belki o kadar kolay değil; öyle ki yakın arkadaşları (Başta İsmet inönü ve  Fevzi Çakmak olmak üzere…) kendisini doğru dürüst anlayamamış. Atatürk’ün vefatından sonra geride kalanların, O’nun bıraktığı mirası anlayıp ne derece sahip çıktığı günümüze kadar süren bir tartışma konusu.

Ama bir de şuradan bakalım!

Celal Şengör’ün Dahi Diktatör kitabında ilginç bir bölüm var. İnönü şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor. Orada, arkadaşlarının arasında gerçeği söylüyor aslında, “Hiçbiriniz, hiçbir işi layıkıyla yapamıyorsunuz.” Bu söz aslında sadece İsmet Paşa ve arkadaşlarına değil, sanki günümüz Türk gençliğine de söylenmiş gibi… Biz ödevimizi layıkıyla yapabiliyor muyuz?

Önce ödevimizi bilelim

Atatürk tüm hayatı boyunca medeni bir toplum yaratmak için uğraştı. Atatürk medeniyeti şöyle tanımlıyor: “İçindeki insanların kişisel otoriteye bağlanmadan birbirleriyle birlikte yaşayabildikleri bir toplum, medeni bir toplumdur.” Daha da basite indirgersek, medeniyet birlikte yaşayabilme becerisidir. Evet, medeni olmak bir beceridir. Atatürk, bizlerin bu beceriyi kazanmasını istiyor. İlk ödevimiz bu!

Atatürk toplumdaki cinsler, etnik ve dini unsurlar arasındaki farkları mümkün olduğu kadar törpülemeye çalışıyor ki, herkes bir potada birbiriyle konuşan insanlar haline gelebilsin. Aksi halde ülkü birliği ve millet olmak mümkün değil. Millet olmadığın zaman kendini dışarıya karşı koruman ise hiç mümkün değil!  

Atatürk’ü anlamak O’nun bıraktığı her şeye körü körüne bağlanmak demek değildir

Atatürk, bizlerin ezberci düşüncelerden, yeni bir önder arayışından, doktrinlerden ve dayatmalardan uzak durmamızı, aklımızı kullanmamızı istemiş.  Her konuyu kendi döneminin şartları çerçevesinde değerlendirip, hareket etmek en akılcı yoldur. Artık dünyamız Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi değil; sahip olduğumuz teknoloji, imkanlar dünyanın ve ülkelerin çerçevesini de haliyle değiştirdi. Atatürk güçlü ve medeni bir toplum olarak hayatımıza devam edebilmemiz için bizlerden aklımızı kullanmamızı istiyor. Bıraktığı en büyük miras, her dönemin şartına göre millet olarak hayatta kalmamızı sağlayacak akılcı düşünce sisteminden başka bir şey değil.

Atatürk’ü anlamaya çalışmak akılcı olmaya çalışmaktır

Atatürk ilerli görüşlü bir lider olduğu için, Türk milletine (Türk milleti: Türkiye Cumhuriyetini kuran halkların tamamına verilen addır. Bu halklar; Rum, Çerkez, Türk, Kürd, Ermeni, Boşnak, Arnavut v.b…) hiçbir kişisel, kurumsal otorite tesirinde kalmamamızı her türlü sıkıntıdan kurtuluş için daima aklımızı kullanmamızı istemiş.  

İşte Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük vasiyet bu; medeni ve akılcı bir toplum olmamız!

 

Taylor Swift, Snoop Dogg ve Cem Yılmaz’dan seçmeli ders: Yeni iş dünyası 101

Digitalage Dergisi Temmuz – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

 

Taylor Swift’in Apple’a ayar verdiği, Snoop Dogg’un Twitter’da CEO’luğa oynadığı şu yeni dünya düzeninde Cem Yılmaz Turkcell’e neden GMY olmasın?

Çok iyi hatırlıyorum 2000’lerin başıydı. İnterneti kotayla değil, süreyle kullandığımız yıllardan bahsediyorum… Ben internet ve teknolojiye meraklı çiçeği burnunda bir üniversiteliyim o yıllar. Okul, müzik, kızlar falan derken editör ağabeylerimin yanında teknoloji dergileri için haber çevirileri yaparak harçlığımı çıkartıyor, kariyerimsi adımlar atıyorum. O yıllarda sektörde herkes, özellikle tüm bilişim basının dilinde hep internet var: “İnternet geliyor”, “hayatımızı değiştirecek”, “gelecek internette” manşetleriyle esip gürlüyoruz. “İnterneti o kadar çok pompaladık ki, internet işimizi elimizden aldı” dedi son buluşmamızda emekçi gazeteci ağabeyimiz. Aslında internet değildi bizi işsiz bırakan; onu anlayabilen nesil dünyayı yeniden kodlamaya başladı hepsi bu!

İnternetin kraliçesinden Apple’a ayar

Apple, 700 milyar dolarlık marka değeriyle dünya tarihindeki en değerli şirket olarak kayıtlara geçti ve trilyon dolarlık ilk şirket olmak hayaliyle koşmaya devam ediyor. Geçtiğimiz haftalarda yeni müzik servisini tanıtan firma, kullanıcılarına üç aylık sınırsız müzik erişimi sağlayacağını ve bu süre zarfında da eser sahiplerine herhangi bir telif ödemeyeceğini duyurmuştu. İlk tepki telif haklarından beli bükülmüş Spotify’dan geldi. “Yaşasın bedava müzik!” çığlıklarıyla etrafı şenlendiren dünya basını, bu konudan veryansın eden eser sahiplerini duymazdan gelmiş mutlu mesut takılırken, internetin yeni kraliçesi Taylor Swift, Tumblr hesabında yayımladığı Apple’a açık mektubuyla milyonlarca müzisyenin sesi oldu.

Taylor Swift güçlü ve cici bir kızımızdır.

Taylor Swift güçlü ve cici bir kızımızdır.

Kendine has samimi ve kibar üslubuyla bu uygulamanın yanlış olduğunu blog’unda kaleme alan Swift, Apple’ın böyle bir kararı hayata geçirmesi durumunda birçok eser sahibi ve emekçi müzisyenin darboğaza gireceğini, bu yüzden tepkisel olarak önümüzdeki günlerde albümünüiTunes’tan geri çekeceğini açıkça ifade etmiş. Bu olaydan 24 saat sonra Apple Yazılım ve Servislerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Eddy Cue, kıvrak bir hareketle kişisel Twitterhesabından bir duyuru yaptı ve söz verdikleri üzere Apple kullanıcılarına üç aylık ücretsiz müzik erişimi sağlayacaklarını, ancak eser sahiplerinin teliflerini de ödeyerek onların yanında olduklarını söyledi ve Swift’e teşekkürlerini iletti.

Taylor Swift'in Apple'a açık mektubu
Her krizden bir fırsat doğar hesabı Apple ayarı yiyince hemen geri vites yaptı ve yine gönülleri kazandı.

Her krizden bir fırsat doğar hesabı Apple ayarı yiyince hemen geri vites yaptı ve yine gönülleri kazandı.

Yakınlığın gücü

Taylor Swift’in Twitter’da 60, Instagram’daysa 35 milyon takipçisi var. Attığı tweet’ler 20 bin civarında RT ve fav alıyor. Swift’in klibini ya da röportajını yayımlamak için MTV’ye ya da Rolling Stone dergisine ihtiyacı yok. Bir blog ve Twitter hesabıyla işi bitiriyor. Kitlesini çok iyi tartıyor, onların ne istediğini çok iyi biliyor ve onlara gerçekten çok yakın, hatta onlardan biri.

Geçtiğimiz haftalarda dünyaca ünlü rap yıldızı Snoop Dogg Twitter’ın CEO’su Dick Costolo’nun geri çekilmesiyle boşalan koltuğa resmen talip olduğunu açıkladı. Bir Zaytung makalesi tadında yayılan haberi iş dünyası profesyonelleri pek iplememiş olsa da, ben kendisine bir şans verilmesinden yanayım. İş dünyasındaki başarının doğru zamanda doğru yerde ve insanlarla bağlantıda kalmak olduğuna dikkat çeken Dogg, kendi kişisel markasını bu strateji üzerine kurduğunu ifade etmiş.

snoop-dogg

Yüzükleri de çıkardı mı tam Twitter’ın CEO’su olacak adam aslında!

Magic Johnson KOBİ’lere iniyor

Twitter’ın kurucularından Jack Dorsey’in gözbebeği mobil ödeme girişimi Square tanıdığımız Magic Johnson’ı Yönetim Kurulu’na aldığını açıkladı. Tam bir halk kahramanı ve gönül insanı olan Magic Johson ile Amerikan KOBİ’lerine mobil ödeme sistemi satmayı hedefleyen Square’in bu çarpıcı hamlesi takdire değer. Johnson’ı sadece reklamlarında oynatmaktansa işin tam merkezine koymak çok akıllıca.

Magic Johnson candır!

Magic Johnson candır!

Şimdi sorarım size, Taylor Swift’in Apple’a ayar verdiği, Snoop Dogg’un Twitter’da CEO’luğa oynadığı şu yeni dünya düzeninde Cem Yılmaz Turkcell’e neden GMY olmasın! Ayda bir vereceği şirket içi motivasyon konuşması ve birkaç reklam filmi önerisiyle sizce de maaşını mislisiyle hak etmez mi? Haydi yorumları bekliyorum 🙂

Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada sen elindekileri paylaşmaya ne kadar hazırsın?

Digitalage Dergisi Haziran – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

300 milyar dolar potansiyeli olan bir pazar; paylaşım ekonomisi

Geçtiğimiz aylarda 19 Mayıs Atatürk’ü anma gençlik ve spor bayramı Salı gününe denk geldiği için Pazartesi gününü de izine katıp uzun bir haftasonu tatili yapayım istedim.

Elimde koskoca 4 gün vardı. Kurumsal çalışanlar bilirler; yoğun iş temposunda haftasonuna bağlanan tatil gibisi yoktur.

yess-rock

Tatili görünce hemen havaya girerim

Schengen vizemin süresi dolduğundan şansımı Amerika’dan yana kullanmak gibi bir çılgınlık yapmak istedim. Skyscanner’dan hemen yarın New York’a giden en ucuz bileti buldum. Italya aktarmalı en ucuz gidiş-dönüş New York biletini 1,000 TL’ye buldum. Amacım sadece bir sırt çantasıyla New York’ta 3 gün geçirmekti. Kalacak yer için AirBnB üzerinden Manhattan’daki en keyifli odalardan birini buldum. Sanırım bu standartlarda bir otel odası için geceliğine 750 dolar gibi bir para ödemem gerekirdi. Oysa benim bulduğum oda 3 gece için sadece 600 dolar idi. New York’ta araba kiralamanın tam bir çılgınlık olacağını bildiğimden, tercihimi bisikletten yana kullanmak istedim. Evde yatan bisikletini benim gibi yabancılara kiralayarak değerlendirmek isteyen insanlar için yapılmış spinlister.com sitesinden günlüğü 20 dolardan müthiş bir bisiklet buldum. Üstelik bisikleti teslim alacağım yer kalcağım evden sadece 2 blok ötedeydi.

splinster

(www.splinster.com) Bisikletini paylaşmak isteyen dünyalıların sanal buluşma mekanı.

Sofraya bir tabakta benim için koyun

Başka kültürlere yaptığım yolculuklarda, eğer bu bir iş seyahati değilse, kesinlikle yerel insanlarla tanışmak, sanki oranın yerlisiymiş gibi şehirde vakit geçirmekten çok keyif alıyorum. San Francisco’ya yaptığım seyahatlerden birinde sırf bu yüzden Couchsurfing ile Golden Gate parkının dibinde harika bir evde kalmıştım. Ev sahibim sonradan bana Couchsurfing’in Küresel Operasyonlar Direktörü olduğunu itiraf etmişti ve silikon vadisi eşrafından bir sürü güzel insanla tanışmama vesile olmuştu. Bu deneyimi hangi para satın alabilir ki! Bu sefer yemeğini paylaşmak isteyen insanların bir araya toplandığı eatwith.com sitesiyle yeni tadlar ve dostluklar keşfedip, NYC’deki çevremi geliştirmeyi planladım.

Profesyonel aşçılar amatör gurmelerle buluşuyor.

(www.eatwith.com) Profesyonel aşçılar amatör gurmelerle buluşuyor.

Seyahatimle ilgili her şeyi en ince detayına kadar düşünsem de kız arkadaşım arıza yapınca evdeki hesap çarşıya uymadı ve tüm bunları bir sonraki uzun haftasonu tatiline ötelemek durumunda kaldım. Tabii sevgiliyi de hesaba katmak suretiyle…

Giriş izni reddedildi

Hatunu hesaba katmayınca seyahat yalan oldu! 🙁

Paylaşım ekonomisi konseptine kısa bir bakış:

Rakamlarla paylaşım ekonomisi 

Paylaşım ekonomisi terimiyle ikibinli yılların ortasında tanıştık. Paylaşım ekonomisini atıl kapasiteye ulaşmış ürün ve hizmetlerin ihtiyaç sahipleriyle bedelli ya da bedelsiz olarak paylaşılmasıyla yeniden ekonomiye kazandırılması olarak özetleyebiliriz. eBay, Craigslist, Uber ve Spotify’ın yanı sıra Kickstarter gibi kitlesel fonlama hizmetlerini de paylaşım ekonomisi uzayının içine alabiliriz. Küresel paylaşım ekonomisinin 15 milyar dolarlık bir pazar olduğu ve 2025 yılına kadar 300 milyar dolarlık bir hacme sahip olacağı ön görülüyor. Virgin Enterprenuer’un raporuna göre İngiltere hükümeti 2013 yılında paylaşım ekonomisiyle 4,6 Milyar pound tasarruf sağlamış. Bir karşılaştırma yapmak isterseniz 2013 yılı verilerine göre Türkiye’nin ekonomisinin toplam değeri 820 milyar dolar’dır. Amerikan ve İngiliz hükümetleri paylaşım ekonomisinin önemine haiz olacaklar ki; şimdiden bu işin vergilendirilmesi ve paylaşıma açılan ürün ve servislerin sigorta ve hukuksal kullanımına yönelik çalışmalara hız vermiş.

Paylaşılan nesnelerin interneti

Paylaşılan nesnelerin interneti

Bilgi teknolojileri, sosyal medya ve güven unsurları paylaşım ekonomisinin arkasındaki itici güçlerin başında geliyor. Dünya nüfusundaki hızlı artış (mevcut popülasyon 7,2 milyar) karbon emisyonundaki artışı ve doğal kaynakların artan bir hızda tükenmesinin önünü açtığı için ileri görüşlü ülkeler ve organizasyonlar paylaşım ekonomisine sarılmış durumda. Trendwatching’in yayımladığı 2015’in yükselen trendleri raporunda yükselişte olan trendlerden birinin ‘paylaşılan nesnelerin interneti’ olduğu hemen dikkat çekiyor. Yağmur yağdığında mobil uygulamanızla şemsiyesini paylaşıma açmış kişileri bulmaktan tutun da, sokakta park halindeki bisikletin kilidini açıp gideceğiniz yere kadar gidip bir başka istasyona kitleyip başkalarının kullanımına açabiliyorsunuz. Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada siz elinizdekileri paylaşmaya ne kadar hazırsınız?

Esaretin bedeli

Dışa bağımlı mutluluk köleliktir. Asıl mutluluk insanın kendinde saklıdır. Ne yazık ki şu günlerde kimse kendiyle başbaşa kalmaya tahammül edemiyor. Hep bir oyalama ve oyalanma halindeyiz. Otobüs beklerken bile boş duramıyoruz. Kimi oyalıyoruz, neden oyalanıyoruz? Hakiki mutluluk, maddi zenginlikten çok daha zor. Mutluluğa şah damarın kadar yakın olmak istiyorsan; yüreğinin ve zihninin zindanlarında çürümeye hazır olmalısın.

Yöneticinizle iyi geçinmek için tavsiyeler -1

Başarılı bir iş hayatı için öneriler sıralayabilecek müthiş bir kurumsal kariyerim yok. Zaten başarı denen şeyin bize anlatıldığı standart versiyonuna da inanmıyorum. Öte yandan başarılı adamların hikayelerini dinlemekten de çok sıkıldım. Hep aynı şeyler değil mi allahaşkına! “Fikrim vardı, hayata geçirdim, bu kadar sattık, şu kadar büyüdük, çok para kazandık ama fazlasıyla da acılar çektik. İşin hakkını verdik orası ayrı…” Bir kere o hikayelerin çoğu cepteki iki lirayla başlamıyor. Birileri birilerinin elinden tutuyor, paralar kazanılıyor ya da batılıyor. Sonra hikayeleştirilip, paketlenip seminerlerde yeniden satılıyor. Lakin bu müthiş zihinler kendini parlatmakla uğraşırken dünyanın çözüm bekleyen çok daha büyük sorunları oracıkta beklemeye devam ediyor.

Gariptir ki kariyer ve başarı gibi kelimelerin içinde insanı baskı altına alan ve zorlayan çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. “Başarılı mısın, ne kadar başarılısın, başarmalısın, neden başaramadın, kariyerin var mı, müdür müsün, kaçıncı dereceden memursun?” Kariyer ve başarının, absürd referans noktalarıyla sistemin işine geldiği gibi yazıldığı, sopa ve havuç olarak kullanıldığı her çeşidine karşıyım ben.

Nerede o eski insanlar?

Bana kalırsa kanaatkar olabilmek şu günlerdeki en çetin başarı. Biri bana açıklayabilir mi; kim, kime göre ve neye göre daha başarılı veya başarısız! Tek başarı kriterimiz kazandığımız para mı olmalı? Böyle düşündüğümüz için artık kimse zanaatkar olmak istemiyor. Tarım bitti, madencelik tarihimiz facialar ile dolu, etin kilosu da 50 lira olmuş bu arada. Dünyanın insan egosundan daha büyük dertleri yok mu?

Kimim ben?

Bence sen kimsin sorusunun cevabı da 9.Dereceden devlet memuruyum ya da kasabım, müdürüm vs.. olmamalı. Yaptığımız iş her koşulda kişiliğimizin aynası olamaz. Hele Türkiye gibi mesleklerin popülerlik indeksine göre seçildiği ya da seçilemediği bir yerde… Kendimizi kandırmayalım. Şu ana kadar elde ettiğimiz pek az başarının veya kariyerin gerçek kimliğimize faydası oldu. 

Hayal kırıklığına uğrayanlar, endişe eden, korkanlar veya tutkularının esiri olanlar ruhlarını özgür kılamazlar.Konfüçyüs

Kariyeri salladık, peki ya iş?

İnsan kariyer odaklı olmasa bile elindeki işi en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Zaten çalışmak mutluluğun olmazsa olmaz koşuludur. Severek yapılan iş, insanı sıkılmaktan, kötü alışkanlıklardan ve açlıktan korur.

Kurumsal insanlar olarak çok değerli hayatlarımızın büyük bir bölümünü iş yerinde geçiriyoruz. Ortalama bir Türk beyaz yakalı işçi suni olarak iklimlendirilmiş yaşam alanı olan ofisinde, haftaiçi her gün sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar mesai yapar ve hayatta kalması için gerekli olan maaş gününü bekleyerek  yıllarını geçirir. Bu süre zarfında gün boyu bir sürü şakalar, eğlenceler, hayal kırıklıları ve sıkıntılara göğüs gererek, aldığı eğitim ve sosyal çevresinin beklentilerine karşı kendini ispat edip, tüneldeki ışığı görmek ve özgürlüğüne kavuşmak için çabalar durur.

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke...

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke…

Mutluğunun sırrı müdüründe saklı

Kurumsal hayata dair bir kariyer hedefiniz olsun  ya da olmasın başınız ağrımadan keyifle üretmek ve çalışmanın en önemli şartlardan biri müdürünüzle iyi geçiniyor olmaktır. Siz müdürünüzün halinden anlarsanız, o da sizi anlayacaktır ve işinizi rahat bir şekilde yerine getirmeniz için elinden geleni yapacaktır. Sonuçta sizin başarınız müdürünüzün de başarısıdır. Akıllı yöneticiler bunu çok iyi bilir ve çalışanının mutlulukla ürettiği faydadan sonuna kadar faydalanmak ister.

Pekiyi, kurumsal dünyada yöneticinizle iyi geçinmek için nelere dikkat etmelisiniz. Konuyu daha fazla uzatmadan kendimce  önemli olduğunu düşündüğüm 5 maddeyi paylaşıyorum:

1. Saygı görmek için önce sen saygı göster

2. Ne söylediğine değil, nasıl söylediğine dikkat et

3. Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış

4. Halden anla; unutma müdürün de bir müdürü var

5. Egoları büyük olan yönetilmeye mahkumdur

 

 

 

Dijital çağda entelektüel ergenlik

Digitalage Dergisi Mayıs – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız her şey mi demek?

Teknolojiye kendimizi bu kadar kaptırabileceğimizi kim bilebilirdi ki!

Her gün sayısız haber Facebook ve Twitter feed’inizden akıp geçiyor. Metroda, otobüste hatta sevgilimizle yemekteyken bile tespih çeker gibi Candy Crush oynuyoruz. Dijital yetkinliklerini artıran markalar bizlere henüz satın almayı bile hayal etmediğimiz ama iki ay sonra kesinlikle sahip olacağımız ürünlerin reklamlarını internetteki ayak izlerimizi takip ederek önümüze çıkartıyor. Hepsi bizi bizden daha iyi tanıyor olabilir mi?

Bilgi çağında yaşam o kadar hızlı ki, insanın biyolojik ritmini bozarcasına, doğru düzgün hazmetmeden bir iki diş darbesiyle midemize indirdiğimiz koca hamburgerler gibi, akıl süzgecimizle yoğuramadığımız, hatta hiçbir zaman öğütemeyeceğimiz koca koca bilgi küpleri toplumu ve bizleri acımasızca şekillendiriyor. Gündemler hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Bir süre sonra hepimiz birer gündem arsızına dönüşüp, yarım saatte bir değişim arar halde buluyoruz kendimizi. Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız, her şey mi demek?

Rakamlarla yeni dijital dünya

Şu an 7,2 milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık 3 milyarı interneti aktif olarak kullanıyor. 2 milyar kişinin de aktif bir sosyal medya hesabı mevcut. 3,65 milyar cep telefonu kullanıcısının da yaklaşık 1,7 milyarı sosyal medyayı cebinden takip ediyor. Dijital veriler ve bu verilerin her yerden tüketimi hız kazandıkça dijital okur yazarlığın da önemi hissedilir derecede artmaya başladı. Türkiye’de de bazı eğitim kurumlarında bir takım çalışmalar yapılmaya başlandığını duyuyoruz. Çocuklarımız dijital okur yazarlığı okullarda öğrenecek, peki ya biz yetişkinler ne yapacağız?

Entelektüel buhrana giriş

Biraz kafası çalışan her insan, hayatının belli bir döneminde kendini ve yaşamı sorgulamaya başlar. Bir başka deyişle entelektüel bir ergenlik dönemine girer. Yaşamı hakkında hakikati arayan günümüz insanı, bu dijital bilgi karmaşasının yarattığı sonsuz parazit içerisinde kendini bulmaya çalışırken çok fazla acı çekiyor. Koca koca adamlar olduk, hala mutsuz ve umutsuz dolaşıyoruz. Hayattan ne istediğimizi bilmiyoruz. Bence bu sıkıntıları biraz da bu dijital karmaşa tetikliyor.

Tolstoy’a kulak verin

Dünya edebiyatının mihenk taşlarından Lev Nikolayeviç Tolstoy bile orta yaşlarına geldiğinde entelektüel bunalımdan nasibini almış ve kendi gerçeğinin peşine düşmüş. Bunu yaparken izlediği yolu çok çarpıcı bulduğum için paylaşmak isterim. Kendini anlama yolunda ilk olarak basit sorular sormuş. Sonra bu sorulara asırlar önce cevap vermiş yazarlar, alimler ve düşünürlerin eserlerinden alıntılar yaptığı bir günlük oluşturmuş. Gündelik yaşamının karmaşası içinde huzurunu kaybettiğini ya da rotasından çıktığını hissettiği her an referans bilgileriyle donattığı kalesine çekilip kendini arındırmış. Daha sonra bu fikirleri “Calendar of wisdom” (Bilgelik Takvimi) adlı kitabında toparlayıp, bizler için geride mini bir yaşam rehberi bırakmış.

Tolstoy ve çalışma odası

Tolstoy ve çalışma odası

Belki de dijital evrimin ortasında yaşayan bizlerin de yapması gereken tam olarak bu. Eğer özgür olmadığınızı hissediyorsanız içinizdeki nedene bakın. Kendinize referans bilgilerden oluşan analog ya da dijital bir bilgelik kalesi inşa edin. Anlık haberlerin ve çerez niteliğindeki içeriklerin enerjinizi tüketmesine izin vermeyin. Yapabiliyorsanız televizyonu kapatın, Twitter’da herkesi değil bazı listeleri takip edin ve bazı günler kendinize dijital diyetler uygulayın. Hayatınıza referans olacak entelektüel kalenizi oluşturun. Bunu yaparken bir şeyi sakın unutmayın; büyük ve gerçek şeyler daima sade ve alçak gönüllüdür. Değersiz ve sizi geri çeken boş yüklerin hamallığından sakının.

Bizden neden astronot çıkmıyor?

Digitalage Dergisi Nisan – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir neslin sempatik ve naif adımlarının kısa öyküsü.

Geçenlerde elime bir soru kitabı geçti. (Question book; yazarları Mikael Krogerus ve Roman Tschappeler). İçinde aşağı yukarı 600 kadar soru var. Soruların doğru ya da yanlış cevapları yok. Sadece senin kendine vereceğin dürüst ya da havalı cevapların var. Hiç ölmeyecekmiş gibi arsızca, durmadan geleceğe uzanmaya çalıştığımız totaliter hayatlarımıza şöyle bir dışarıdan bakınca, genç ve çocuk halime ne kadar da ayıp etmişim diye düşünmeden edemedim. Yıllarca kendimden kaçıp, tüm soruların cevabını dışarıda aramaya çalışarak ne çok haksızlık etmişim kendime. Oysa mutluluk hiçte uzak değilmiş, psikologlar boşuna çocukluğa inmiyormuş!

Neyse efendim, ne anlatıyordum… Ben bu kitabı aldım, bir haftasonu oturdum başladım sorulara cevap vermeye. “Küçükken ne olmak istiyordun, istediğini oldun mu?” sorusu gelince beni aldı bir hüzün. Küçükken pazarlamacı ya da iletişimci olmak istiyorum diyen bir çocuk yoktur herhalde; ben de hepiniz gibi astronot olmak istiyordum. Memleketin havasından mı yoksa suyundan mı bilinmez, bizden astronot çıkmıyor arkadaş. Oysa kızlı erkekli hepimiz astronot olmak istemedik mi bir dönem. Hatta içimizden bazıları yılmadan çalıştı ve uzay mühendisi bile oldu. Maalesef bu üstün uzay mühendisliği becerilerini plazada Exceldoldurarak heba eden güzel insanlar da var tanıdığım.

Astronot kimdir?

En kaba tabirle yer yüzünden 100 km uzaya çıkmış her babayiğide astronot deniyor. Ama yeryüzünden o kadar tepeye çıkmak pek kolay iş değil. Bunun için ne diplomalar, ne talimler yapmak gerek. Bir Türk olarak o meşhur ticari zekâmızla “Jetleri sizden alalım, uzaya bir Türk gönderin” diye ABD’lilerle yaptığımız o ilginç pazarlığı da unutmamak gerek. Uzaya henüz giden bir Türk olmadığına göre jetleri de başka yerden aldık herhalde. Ne gerek var diplomaya, talime alırsın bir ısıtıcı gidersin uzaya bile dedik bir dönem. Bu arada o kampanyada kazanan Nevşehirli arkadaşı uzaya gönderdiler mi, ben orasını da kaçırmışım! Tüm bunlar uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir nesil için sempatik ve naif adımlar. Ama bize daha fazlası gerek.

Uzaya gidemedik ama…

Gelin size uzay yolculukları ve astronotlarla ilgili birkaç çarpıcı bilgi paylaşayım. İlk astronoteğitimleri ABD’de 1959 yılında başlamış. 500 aday arasından 7 askeri personel ilk astronotlar olarak seçilerek tarihe geçmiş. 2013 yılı verilerine göre ABD’de 282 erkek ve 48 kadın astronot yetiştirilmiş. Uzayda en çok vakit geçiren Michael Fincke, tam 382 gün kalmış. Uzaya en çok gidip gelen Astronotlar ise Franklin Chang ve Jerry Ross, tam yedi kere gidip gelmişler. 2013 yılıNASA verilerine göre 50 aktif ve 35 idari işlere bakan astronot bulunuyor. 196 astronot emekli olmuş veya istifa etmiş, 49’u da vefat etmiş.

Uzaya giden ilk plastik manken Ivan Ivanovich 12 Nisan 1961 tarihinde Rus kozmonot Yuri Gagarin’den önce uzaya çıkmış. Hem de tam iki defa. Uzayda astronotların hayatını kurtaran bir numaralı yardımcı selo bant imiş. Aklınızda bulunsun. Apollo astronotlarının tamamı ay toprağının yanmış barut kokusuna benzediğini söylemiş. Alınan numuneler detaylıca incelendiğinde bilim adamları böyle bir kokunun söz konusu olmadığını raporlamışlar.

Yine de bir ümit var

Bu yazıyı hazırlarken Türkiye’den uzaya gidecek ilk kişinin İTÜ’de Uzay Mühendisliği bölümünde okuyan Halil Kayıkçı isimli bir kardeşimiz olduğunu öğrendim. Kendisi bundan birkaç sene önceApollo Uzay Akademisi‘ne kabul edilmiş ve 60 farklı ülkeden 107 kişinin yer aldığı kampta uzaya gitmeye hak kazanan 23 kişiden biri olmayı başarmış. Yazılanlara göre bu yılın sonunda ya da 2016’nın başında uzaya gidecek. Ne mutlu! Beş dakikalığına da olsa “uzay görmüş bir uzay mühendisimiz olacak” artık.

Bilgi kirliliği, algı yönetimi ve internet psikolojisi üçgenindeki Türk insanı

Digitalage Dergisi Mart – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Bugün internette üretilen kişisel içeriklerin çoğu insanların, “Ben de varım, bana da bakın, ben de buradayım, beni de sevin, bakın ne kadar akıllıyım, siz de öyle düşünüyorsunuz değil mi,” arayışlarından kaynaklanmıyor mu?

İstanbul’da kar kış, fırtına kıyamet koparken, size bu yazıyı Antalya’da mahsur kaldığım havalimanındaki minik kafeden yazıyorum. İstanbul’a dönüş yolculuğumuz pek heyecanlı; şimdiden uçağımız ikinci rötarı yaptı. Havalimanında check-in kuyruğunda elden ele dolaşan kar manzaralı İstanbul fotoğraflarına bakılırsa, bu geceyi de Antalya’da geçirmem işten bile değil…

Geçtiğimiz son birkaç günde Türkiye’nin gündemine düşen bombaların yarattığı psikolojik tahribat, ünlü ünsüz bireylerin yarı cehaletten nasiplenmiş gereksiz popülizm arayışlarıyla da birleşince, internet ekosistemimiz adeta bir enformasyon çöplüğüne dönmüş oldu. Zavallı #Özgecan’ın üstünden yapılan rant çalışmaları kapsamında gündemden nemalanmaya çalışan yarı cahil ünlüler, politikacılar ve mahallemizin bıçkın delikanlıları, eteklerindeki taşları dökmekten geri durmadı ve yerli yersiz kendini ortaya atmaktan hiç çekinmedi.

Algısı yönetilen olmamak için dinlemeyi öğrenmek gerek

Konuşmak bir ihtiyaç ise, dinlemek bir sanattır” demiş Goethe. Çoğumuz farkında değiliz ama iletişim konuşmakla değil, dinlemekle başlar. Dinlemek sanıldığının aksine aktif bir eylemdir. Sosyal medya hepimizin eline birer megafon verdi. Kiminin megafonu daha büyük, kiminin ki daha küçük. Bazı megafonların sesini sadece seçilmiş kitleler duyabiliyor, bazılarıysa sadece kuru gürültü yapmaya yarıyor. Herkesin bağıra çağıra sesini duyurmaya çalıştığı bu âlemde, çok az sayıda insan kendi sesini ve doğruları bulmak derdinde. Öyle ki Twitter ve Facebook paylaşımların ve polemiklerin biraz derinine indiğinizde çoğu insanın anlamak, kavramak hatta anlaşılmak derdinde bile olmadığını görmek mümkün.

İnterneti ayakta tutan insanın egoları ve onaylanma isteği

Maalesef azımsanamayacak kadar çok kişinin aslında muhtelif toplumsal felaketleri de umursamadığı, sadece gündemdeki konular üzerinden kendini pazarlamaya çalıştığına şahit oluyoruz. Bazen bu kendini pazarlama ve onaylanma ihtiyacı öyle baskılanamaz hallere geliyor ki, yarı ünlünün biri çıkıp hiç tanımadığı biri hakkında travmatik yorumlar yapmaktan beis görmeyip kendi kitlesine yaranmaya çalışırken, kadın dövdüğüne şahit olduğumuz maçoların da adeta birer iyi niyet elçisi kıvamında yorumlar salladığına şahit oluyoruz. Kimse gücenmesin ama hiç kimse sırf Twitter hesabı olduğu için popüler gündemler hakkında yorum yapmak zorunda değil. Nasıl olsa çoğumuz sizin söylediklerinizi dinlemiyor, üzerine kafa patlatmıyoruz bile… Zaten çoğu zaman ya da en azından bazen siz de sırf güruhtan ayrılmamak ve yalnız kalmamak için bilmediğiniz konularda yorumlar sallayıp taraf olduğunuzu belli etmeye çalışıyorsunuz.

İnterneti günümüzde olduğu yere getiren ve belki ilerleyen dönemde onu bizden biraz da soğutacak olan şey insan egosunu hedef alıyor olması diye düşünmeden edemiyorum bazen. Bugün internette üretilen kişisel içeriklerin çoğu insanların, “Ben de varım, bana da bakın, ben de buradayım, beni de sevin, bakın ne kadar akıllıyım, siz de öyle düşünüyorsunuz değil mi” arayışlarından kaynaklanmıyor mu? Bunu keşfeden Facebook, LinkedIn ve Instagram gibi yapılar insanların internette var olma psikolojisi ve onaylanma isteğinden beslenmiyor mu? Hangimiz Instagram’da selfie paylaşmadık ya da heyecanla Facebook’ta paylaştığımız son yorumun like alıp almadığına bakmadık ki! Bunda kötü olan bir şey de yok aslında, sadece kalabalıklardan sıyrılıp sesimizi bulmak için daha çok dinleyip, daha çok düşünmeye ihtiyacımız var.

Düğmesiz internet dönemi web’i nasıl değiştirecek?

Digitalage Dergisi Şubat – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Gerek insanoğlunun hiç bitmeyen ihtiyaçlarından, gerekse dijital ekonominin yeni gelir kaynağı arayışlarından teknoloji yeni formlar ve uygulamalarla hayatımızdaki yerini sağlamlaştırmaya devam ediyor.

2014 yılının parlayan başlıklarından biri hiç şüphesiz nesnelerin interneti ve M2M idi. Bu kavramları önümüzdeki yılda da sıkça duymaya devam edeceğiz. Nesnelerin interneti kısaca, görünmez bir şekilde internet üzerinden birbiriyle iletişim kuran akıllı objeler dünyası olarak tanımlanabilir. Bu kavramın genellikle M2M (Machine to Machine) ile karıştırıldığına şahit oluyorum. Yeri gelmişken aradaki minik farkı da hemen ifade edeyim: Nesnelerin interneti konseptinde akıllı nesneler internet üzerinden birbiryle iletişim kurarken, M2M tarafındaysa herhangi bir internet bağlantısı olmaksızın iki nesne birbiriyle Bluetooth, Wi-Fi ya da herhangi başka bir iletişim protokolü üzerinden konuşuyor. Bluetooth ile cep telefonuna bağlanan akıllı saatleri M2M konseptine örnek gösterebiliriz. Nesnelerin interneti tarafındaysa, buzdolabınızdaki yiyecekler azaldığında internete bağlanarak size e-posta gönderen dolap çekmecesini örnek verebiliriz.

2020’de 26 milyar nesne internete bağlanacak

İnterneti oluşturan birinci nesil cihazlar hiç şüphesiz masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar idi. İkinci nesil cihazlar ise elbette akıllı telefonlar. Devam eden süreçte saat, gözlük, ev eşyaları, kıyafet ve hatta vücuda yapılan dövmeler de bu ekosisteme dâhil olmaya başladı. Gartner’ın yaptığı araştırmalar 2020 yılına kadar yaklaşık 26 milyar ürünün bir şekilde internete bağlı olacağını gözler önüne seriyor.

Yeni ürünler yeni deneyimler demek

İnternetin farklı formlarını akıllı telefonlar ve cep telefonu uygulamalarıyla deneyimledik. Koskoca bilgisayar ekranlarından minicik telefon ekranlarına yaptığımız yolculukta, internet site ve hizmetlerini mini cep telefonu uygulamalarına ve tarayıcılarına uyarladık. Şimdiyse internete bağlanan çoğu nesnenin üstünde ekran ya da bir düğme bile yok. Grafik arayüzler ile sunulan kullanıcı deneyimlerinin yerini lokasyon bazlı, duygusal ve anlık hayatın içinden aksiyonlarla tetiklenen doğal, biyolojik ve çok çeşitli görünmez düğmeler var.

Örneğin, kanınızdaki insülin direncini düzenli ölçen ve kritik noktaya gelmeden önce size kurye ile ile bulunduğunuz yere ilacınızı gönderen akıllı dövme. İşte, buradaki buton kanınızdaki insülin direnciniz. Ya da ecza dolabınızda ilacınız bittiğinde internetten sipariş veren akıllı raf, satın almayı istediğiniz kitap indirime girdiğinde Amazon’dan sipariş veren akıllı kütüphane v.b. örnekler çoğaltılabilir.

Kazanan yine deneyim ekonomisi olacak

Bundan birkaç yıl önce okuduğum, Google’ın üst düzey yöneticilerinden biriyle yapılan, röportajda aklıma kazınmış bir cümle var; “Siz daha arama ekranında ‘ara’ butonuna basmadan istediğiniz sonuçları karşınıza getirecek bir teknoloji üzerinde çalışıyoruz”. Söylenen oldu, çoğumuz farkında olmasak bile Google’ın Now hizmeti kusursuz ve görünmez bir şekilde hayatımıza nüfuz etti. Bu servis gönderdiğimiz e-posta içeriklerinden, bulunduğumuz lokasyonlarda geçirdiğimiz zamanlar ve internet aramalarından elde edilen verileri harmanlayıp, davranışlarımızı analiz ediyor ve bizden birkaç adım önce istenenleri karşımıza çıkartıyor. İşte yeni, butonsuz internetin en basit ve yaygın örneği.

Nesnelerin interneti de hiç şüphesiz gelişen deneyim ekonomisine yeni milyonerler kazandıracak. Daha sonra dev firmalar, koca bütçelerle pazarı satın alıp, suyunu sıkacak ve bir bakmışız, nesnelerin interneti gitmiş, yepyeni bir kavram daha çıkmış. Bu alanda güzel çalışmalar yapan birkaç Türk girişimi de var. Umarım başarıya ulaşır ve gelecek nesillerin girişim tohumlarına bereketli topraklar olurlar.

2015 yılına damgasını vuracak teknolojik trendler

Dijital ve analog yaşamların daha da bütünleştiği önemli bir yıla hepbirlikte ‘merhaba’ diyoruz.

Digitalage Dergisi Ocak – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Teknoloji ve pazarlama dünyasında birçok yeniliğe şahit olduğumuz heyecan verici bir yılı daha geride bırakıyoruz. Teknolojik evrimimiz artan bir hızda ilerlemeye devam ederken, dijital ve analog dünyaların da büyük bir hızla birbirine yaklaştığını görüyoruz.

Küresel araştırma şirketi Gartner, Ekim ayında Orlando’da ITxpo bünyesinde düzenlediği sempozyumda 2015 yılında stratejik öneme sahip olacak gelişen teknolojiler hakkında bir rapor yayınladı. Raporda 2015 yılındaki teknolojik trendler üç ana başlık altında toplanmış; bütünleşen gerçek ve sanal dünyalar, ortam bağımsız zekanın gelişi ve dijital iş dönüşümünde teknoloji etkisi. Gelin 2015’te başı çekecek birkaç trende birlikte göz atalım.

Gartner’ın 2014’te yayınladığı teknoloji HypeCycle modeli şöyle bir şey. Kara kaplı defterime bu konuyla ilgili de bir blog yazısı yazmayı not ediyorum! 🙂

Gartner Technology Hypecycle Modeli

Gartner Technology Hypecycle Modeli – 2014

Giyilebilir teknolojiler ve nesnelerin interneti

Akıllı telefon pazarındaki büyük gelişmeler ve edinilen tecrübeler yeni akıllı cihaz segmentlerinin doğuşuna ön ayak oluyor. Araştırmalar saat ve gözlükle başlayan trendin, akıllı kontak lens ve kıyafetlere kadar sıçrayacağı yönünde. Samsung, Google ve Apple gibi teknoloji devlerinin giyilebilir teknolojiler pazarına yönelmesi bu alanda bizleri bekleyen çarpıcı yeniliklerin habercisi gibi.

Nesnelerin interneti tarafına baktığımızdaysa, her yerden akan sayısal verilerin doğru servislerle kombinlemesiyle her şeyin dijitalleştirilmesi trendinin beraberinde dört temel kullanım modelini getireceği söyleniyor; “yönet, paraya dönüştür, işlet ve genişlet”. Bu dört model sadece internet dünyasında değil, finansal servislerden, hastane ve eğitim sektörüne kadar aklınıza gelebilecek her türlü endüstrinin dijital otomasyonunu bir üst seviyeye taşınması anlamına geliyor.

3 Boyutlu yazılıcılar

Gartner’ın raporuna göre 3 boyutlu yazıcılar tarafındaki ucuz alternatiflerin artmasıyla bu segmentte önümüzdeki iki yıl boyunca pazarda her yıl yüzyüde oranında bir büyümeyle karşılaşacağız. 3 Boyutlu yazıcılar ile Maker kültürünün tabana daha da çok yayılacağı ve bireysel endüstrileşmenin kurumsal yapılara yön vereceği bir gerçek. Fikirlerin yeni petrol olarak nitelendirildiği bir çağda, doğru fikirler doğru enstrümanlarla buluştuğunda devrimsel nitelikte gelişmelerin olacağı kaçınılmaz. Umarım devrimlerle evrime çıkılan u yolculukta sıkıntı olmaz.

Büyük veri ve Analytics

İnsanoğlu günde iki buçuk kentrilyon baytlık veri üretiyor. Doğru sorular sorup, arzu edilen cevaplara erişilmediği müddetçe toplanan büyük verinin hiçbir anlamı yok. Ucu bucağı olmayan bu veriyi anlamlaştırmak ve yönetebilmek için analytics tarafındaki çalışmalar altın değerinde. Nesnelerin interneti, sosyal medya, giyilebilir cihazlar derken bu platform ve cihazlardan üretilen verilerin analiz edilebilmesi için tüm bu platform ve cihazların içinde görünmez analytics araçlarının olması gündemde. Kullandığımız her akıllı cihaz ve platform üzerinde ürettiğimiz verilerin arka planda cihazların içinde gömülü olarak çalışan analiz araçları tarafından yorumlanıp daha sonra merkeze iletilmesi yaklaşımı, hayata dokunan her minik uygulamanın artık birer veri cambazı olması gerektiğini düşündürüyor.

Bulut Bilişim

Bulut ve mobil bilişim dünyalarının birbirine yakınsaması önümüzdeki yıl da devam edecek. Mobil genişbant internetin ucuzlaması ve gelişmesiyle buluta bağlı cihazlar ve servisler tarafında da bazı değişikliklerin olacağı düşünülüyor. Bulut bilişimin gelişmesiyle cebimizdeki cihazların işlemci ve depolama kapasitelerinin önemi de her geçen gün daha da azalacak gibi… Cihazların kaldırmayacağı karmaşıklıktaki işlemler, çeşitli bulut servisleri üzerinden birbirine bağlı daha güçlü cihazlar tarafından işleme alınıp, çözümlenip cihazınıza gönderilecek. Bulut bilişim servisleri ile birbirine bağlı farklı formattaki cihazlar sayesinde oyun, televizyon ve eğlence endüstrilerinde de yeni deneyimler bizleri bekliyor olacak.

Gartner’ın geliştirdiği Technology Hype Cycle model analiz raporlarına da göz atmanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu modellere bakarak teknoloji ve dijital pazarlama dünyasında  yeni doğan, gelişen ve pazarda platoya ulaşmış trendler hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl olması dileğiyle.

 

Singularity teknolojik kıyamet mi, yoksa insanlık için yeni bir başlangıç mı?

Digitalage dergisi Aralık 2014 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Teknoloji insanın ayrılmaz bir parçası, organik düşüncelerinin sentetik birer meyvesi ve insanın kendi kadar gerçek. Ne var ki, teknoloji ve bilim dünyasındaki gelişmeler, uygarlığın gelişimiyle paralel hızda ilerlemiyor. Uygarlık teknoloji ile gelişiyor ancak, teknoloji toplumsal bilinçten çok daha hızlı ilerliyor. Bundan elli yıl önce Ay’a insan gönderen süper bilgisayarlardan çok daha güçlü cihazlar artık hepimizin cebinde. Lakin bizler bu gücün sorumluluğunun ne kadar bilincindeyiz, tartışılır.

Teknoloji, bilinen insanlık tarihi kadar eski. Paleotik çağa ait bulgular, bilimsel çalışmaların bundan 2 milyon yıl önce, Afrika’da yaşayan atalarımız tarafından kullanıldığını doğrular nitelikte. Elbette o dönemler cep telefonu ya da internet yoktu. İnsan, teknolojiyi doğaya karşı verdiği yaşam mücadelesinde, hayatta kalmak için bir araç olarak kullanıyordu.

Singularity; uzay çağının ötesi

Bilim felsefecileri ve fütüristler bilim dünyasındaki inanılmaz gelişmelerin uygarlığımızı yepyeni, eşsiz ve garip bir çağa doğru sürüklediğini düşünüyor. Bin yıldan daha az sürede dünyada yepyeni ve çok farklı bir dönemin başlayacağına dair tartışmalar yükselirken, bazıları buna “Singularity” diyor.

‘Singularity’ tuhaflık, eşsizlik ve görülmemişlik anlamları taşıyan bir kavram; bir başka deyişle ‘gariplik’ çağı. Uygarlığın ön alınmaz bir biçimde değiştiği, sahip olunan teknoloji ve kuralların tarihteki herhangi bir dönemle karşılaştırılamayacak kadar değişik olacağı yepyeni bir dönem. Çoğu düşünür, Singularity’nin teknolojik ve bilimsel değişikliklerin akıl almaz hızda hayatımıza girmesiyle, kaotik bir biçimde başlayacağını öne sürüyor. Bilim düşünürleri ‘gariplik’ çağını toplumsal normlardan ekonomiye, devlet kültüründen aile yaşamına, hatta insan vücuduna kadar uygarlığı oluşturan her parçanın yeniden kodlanacağı çılgın bir dönem olarak tanımlıyor.

Gariplik çağını tetikleyecek bilimsel gelişmeler

Çoğu bilim adamı ve düşünür singularity dönemini tetikleyecek teknolojilerin başında yapay zekânın geldiğini belirtiyor. Yeni akıllı bir yaşam formunun insanın kendine olan bakış açısını tamamen değiştireceği ve kendi türünü daha iyi anlamasına da fayda sağlayacağı düşünülüyor. Yapay zekanın bir başka önemi de daha önce hiç olmadığı kadar hızlı yeni teknolojiler geliştirmemize olanak sağlayacak olması.

Gariplik çağına kapı aralayacağı düşünülen bir başka teknoloji ise kendi kendine çoğalabilen moleküler makineler. Bunlara “otonom nanobotlar” da deniyor. Eğer atomik seviyede maddeleri manipüle edebilecek nano makineler inşa edilebilirse, dünyamızı oluşturan en küçük parçalara kadar kontrol edebileceğimiz iddia ediliyor.

Sentetik biyoloji ve genetik bilimindeki ilerlemeler ise gariplik çağını tetikleyecek bilimsel gelişmelerin başında geliyor. İnsanın kendi DNA’sını kontrol edebilmesi, bizleri yaşlandıran etkileri minimuma indirmemizi sağlayacak ve bu dönemin insanları yüzlerce yıl yaşayabilecek. Genetik bilimi üzerindeki kontrolün artmasıyla yeni sentetik yaşam formlarını da aramıza katıyor olacak.

İnsanoğlunun teknoloji ile olan organik bağının temelinde yatan hayatta kalma dürtüsünün ‘singularity’ dönemindeki yansıması tam olarak bilinmese de, önemli bir gerçek de İngiliz yazar Samuel Butler’ın 1863′te yazdığı ‘Darwin among the machines’ kitabında ifade edilmiş: “Mekanik bilincin gelişimi karşısında yapabileceğimiz hiçbir şey yok, şimdi bile makineler bir yumuşakçalardan daha çok bilince sahip.”

“Businesswise likeable but, less to the point”

Hypogo, yeterince başlayamamak, bu durum içerisinde sıkışıp kalmak anlamına gelir. Şaşırtıcı bir biçimde, madalyonun diğer yüzünde doğrular yer alır. Bazı insanlar korkuyla yüzleşir ve başka bir şeyle uğraşarak korkularını gizler. Karşılarına çıkan büyük bir engel ve daha sonra karşılarına çıkacak olan daha büyük engeller için hayıflanır ve başlamakta geç kalır. Pazartesi zeplin şirketi işine başlarlar ve Çarşamba günü fikir değiştirip Stirling motoru için patent başvurusu yaparlar, eğer bir ya da iki gün içinde bu sonuç vermezse, hafta sonu itibariyle yapacakları işin evlere noter hizmeti olmasına karar verirler. Devamlı sorular soran, bölen, durmadan notlar alan ve yüzünüze sinir bozucu bir biçimde bakan kişi aslında kendini sabote ediyor, yani gizleniyordur. Bu hypergo düşünce şekli devamlı bir yerden bir yere seyahat etmek kadar garantili olacaktır zira devamlı hayaller kuran ve bunu sürekli tekrarlayan biriyseniz, tabii ki işlerinizle ilgilenemezsiniz. İlk nedeni  deli olmanızdır ve ikincisi son yaptığınız şeyden sorumlu tutulmamak için hep yeni bir atılım peşinde olmanızdır. Seth Godin

Geçtiğimiz Çarşamba çalıştığım kurumda bölüm liderimizin önderliğinde sene sonu değerlendirme toplantısı yaptık. Eminim çoğu şirket bu tür şeyler yapıyordur. 60 kişi 40 metrekarelik toplantı odasında sabahtan akşama kadar hem geçtiğimiz seneyi hem de gelecek yılın önceliklerini ve stratejilerini tartıştık. Bölüm liderimizin toplantı aralarına serpiştirdiği kişisel gelişim videolarıyla kâh güldük, kâh gaza geldik. Şirket motivasyon toplantılarının vazgeçilmez 3’lüsü Rocky, Any given sunday ve Stephen R.Covey günümüze neşe ve motivasyon kattı. Ortamdaki oksijen oranının tek haneli rakamlara indiğini hissettiğimiz her an, onar dakikalık aralar vererek günü çıkartıyorduk. Buraya kadar her şey normal. Bir beyaz yakalı olarak on yılı aşkın süredir bu tür motivasyon  toplantılarında dinleyici olarak yer alıyorum. Hatta benzer sunum taktiklerini eğitimlerimde çokça kullanmışlığım da vardır. Lakin o gün çok ilginç bir şey oldu; tabir-i caizse balyozu resmen kafaya yedim.

Bölüm liderimiz elinde balya balya boş A4 kağıtlarla masaya yaklaştı. Diğer elindeyse üzerinde kurumumuzun adı ve adresi yazan zarflar vardı. Önce zarfları dağıttı. Hepimiz zarfın üstüne adımızı yazdık. Sonra beyaz kağıtlar geldi. Hepimiz beyaz kağıtları 12 eş parçaya böldük. Böldüğümüz minik kağıtların ön yüzüne “+” arka yüzüneyse “-” işareti koyduk. Zarflar toplandı; beyaz kağıtlar hala önümüzde… Toplanan zarflar rastgele salondakiler arasında paylaştırıldı. Herkes önündeki minik kağıtlarda “+” ile yazılı yere zarf sahibinin hoşuna giden bir özelliğini “-” yazan yereyse geliştirilmesini düşündüğü bir özelliğini yazmaya başladı. Şirkette 7’nci ayımdayım. Bizimkisi hızla büyüyen bir bölüm, birbirini tanımayan insanlar da var. Dostane ve centilmence bir süreç olacaktır bu; kimse kimse hakkında negatif bir şey yazmaz diye düşünüyordum. (Bazı arkadaşlar çok fena yorumlar almış gerçi!)   

Neyse süreç tamamlandıktan sonra herkesin zarfı kendisine geri döndü; elbette içinde “+” ve “-” yorumların olduğu kağıtlarla birlikte…

Sağolsun tüm arkadaşlar benim iletişimi kuvvetli, hoşsohbet, işinin ehli biri olarak yazmışlar. “-” yön tarafındaysa; pazarlamacı olarak yeni gelenlerle daha çok kaynaşmamı yazan ve “çok yardımseverdir, pek hayır diyemez” notları dışında görünürde geliştirmemi gerektiren pek bir konu bulunmuyordu. Herkesin 12 kağıdı vardı. Bende bir kağıt daha vardı fazladan. “+” yerine ingilizce aynen şu şekilde; “Business wise likeable”. “-” tarafındaysa “less to the point” yazıyordu.

Bunu kim yazdı bilmiyorum ama derinlere gömmeye çalıştığım, görünmesini pek istemediğim ve bir süredir de kurtulmaya çalıştığım bir yönümü görmüş yüce biri olduğu kesin!

Ben çok okuyan, çok araştıran ve çok düşünen biriyim. Kaygılı da bir tipimdir. Bu sebeple kafam genelde çok karışıktır. Herkes gibi kendim için en iyisini isterim. Elimdeki işi olabilecek en güzel ve en iyi şekilde yapmak isterim. Lakin kaygı ve aşırı bilgi benim iş bitiriciliğimin önüne büyük setler çekiyor şu günlerde… Özellikle kendi kişisel işlerime pek konsantre olamıyorum. Mesela bu blog ve uzun süredir aklımın bir köşesinde duran mobil uygulama projelerim gibi… Başkaları için  çalışırken dışarıdan gelen baskı ve motivasyon ile işler ister istemez bir sonuca bağlanıyor ve zamanında bitiveriyor. Lakin kendi işlerim söz konusu olduğunda biraz fazla öteliyor ve sallanıyorum. Oysa kişisel işlerimle ilgili motivasyonu zayıf biri değilim! Seth Godin “Poke the Box” kitabında benim gibilere Hypogo denildiğini yazmış. Seth Godin, Hypogo sendromundaki kişiler için aynen yukarıdaki tanımı yapmış. Bu benim için gerçekten utanç verici. Bunu buraya yazabilecek cesareti ve samimiyeti kendimde bulmak inanın kolay değil.

Neyse durum bu; “Business wise likeable but, less to the point.”  Önümüzdeki yıl bu “less to the point” olma meselesinin üzerine biraz çalışsam iyi olacak. Aksi halde elimde bir avuç  güzel ama boş hayallerle heba edeceğim yıllarımı. Sürekli ve sürdürülebilir olmakla ilgili de sıkıntılarım olduğunu biliyorum. Çok fazla kasmadan bebek adımlarıyla, ama düzenli adımlarla, bu durumları aşabileceğime inanıyorum. Kendime güvenim tam. 🙂

Sizin tarafta durumlar nasıl? Sizin kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz ve 2015 yılında toparlarsam iyi olacak diye düşündüğünüz kişisel hedefleriniz var mı? Çok özel değilse aşağıda paylaşabilir ya da bana mail atabilirsiniz. Söz veriyorum aramızda kalacak! 😉

Günde sadece bir saatinizi vererek bir haftada büyük dünya tarihini öğrenin

Geçenlerde bir numaralı devlet büyüğümüz öyle bir laf etti ki resmen yer yerinden oynadı. Memleketin gazetecileri ve tarihçileri günlerce bunu tartışırken, yabancı basın da bir güzel dalgasını geçti. Evet, “Amerika’yı ilk müslümanlar keşfetti!” mevzusundan bahsediyorum.

Kıraathane sohbetlerinin, tartışma programı temasıyla ekranlara taşındığı günümüz Türkiye’sinde gündem bir oraya bir buraya savrulurken, bazı arkadaşlarımın bu savı savunduğuna da şahit olmadım değil!

Tarih öğrenmek zahmetli iş; biraz okumak lazım 

“Tarihini bilmeyen yok olmaya mahkumdur. “demiş büyük önder Atatürk. Tarih tekerrürden ibarettir, günü anlamak için düne bakmalı derler. Günümüz dünyasının toplumsal ve siyasal çıkmazlarını geçmişin izlerini takip ederek anlamak ve çözmeye çalışmak bilinen en eski ve yaygın yöntem. Ne var ki, çoğumuz tarihe karşı o kadar kayıtsız ve duyarsızlaştırılmışız ki; dizi kültürüne yedirilmiş apartma tarih verilerinin gerçekliğini savunarak cehaletimizi beslemekten geri durmuyoruz.

2 milyon yıllık insanlık tarihini anlamak kolay iş değil. Herkes tarihe ilgi duyacak diye bir zorunluluk da yok. Lakin, vatandaş ve birey olmanın bazı minik sorumlulukları da beraberinde getirdiği bir gerçek. Eğer yapabilirseniz, önümüzdeki bir hafta boyunca günde sadece bir saatinizi şu belgesel serisini izlemek için ayırmanızı öneririm.

BBC bizler için hiçbir masraftan kaçınmayıp müthiş bir prodüksiyon yapmış. Keyifli seyirler.

Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 1: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 2: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 3: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 4: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 5: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 6: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 7: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 8: 

Aynı yazıyı farklı sitelerde kullanırsam Google’da sıralamam nasıl etkilenir?

İşlerden kafayı kaldırıp günlüğe vakit ayıramadım uzun zamandır. Bu konuda birkaç dostumun “Doğru dürüst yazmayacaksan kapat şu siteyi de bizde beklenti içinde olmayalım” serzenişlerine cevaben bu yazıyı kaleme alıyorum. Umarım bugün bir milat olur da bahaneleri rafa kaldırıp, blog’uma daha fazla zaman ayırabilirim 🙂

Bir süredir üzerine çok okuyup, fazlaca kafa patlattığım önemli bir konu var; binbir emekle oluşturduğumuz site içerikleri ve blog yazılarını farklı site ve mecralarda kullanırsak ne olur? Google’da web sitemin sıralaması geriler mi? Yazarı ben olsam da yazılarımı farklı sitelerde yayınladığım takdirde Google benim siteme kopya içerikli muamelesi yapar mı?

Herkes binbir emekle oluşturduğu içerikleri, haliyle olabildiğince fazla sitede kullanmak ve bu sitelerden trafik kazanmanın derdinde. Lakin, bu tür çalışmalar uzun vadede faydadan çok zarar getirebiliyor.

Web sitemdeki içerikleri başka siteler kullanmış mı?
Web sitenizdeki hangi içeriklerin başka sitelerde kullanılıp kullanılmadığını kontrol için ‘www.copyscape.com’ u kullanabilirsiniz! Yapmanız gereken tek şey web sitenizin URL’sini girmek ve Copyscape search’e basmak!

copyscapecom örneği

Google aynı içeriğin farklı sitelerde olmasından hoşlanmıyor ama…

Dijita pazarlama ve içerik startejilerimizin büyük bir kısmını SEO ve arama motorlarındaki sıralamalarımızı üst seviyelere taşımak için yapıyoruz. Web sitesi trafiğine faydası olur diye düşündüğümden blog’da kullandığım yazıların bir kısmının çeşitli haber sitelerinde kullanılmasına razı oluyorum. Bu şekilde anlık çok sayıda ziyaretçiyi blog’uma çekebiliyorum lakin, uzun vadede SEO stratejim için pekte faydalı değil. Sebeplerini ve çözümlerini aşağıda sıraladım:

  1. Google, birebir aynı içeriği faklı sitelerde bulduğunda otomatikman Rank’i yüksek olan siteyi baz alıyor ve ben yazıyı ilk kendi blog’umda yayınlamış olsam bile, benim siteme kopya içerik kullanmış muamelesi yapıyor. Rank’imi düşürüyor.
  2. Yazımın içerisinde kendi siteme link verirsem, bunu backlink olarak algılayabilir lakin, bu durumda da yazıyı yayınlayan sitenin kredisinden yemiş oluyoruz.
  3. Yazıyı yayınladığım web sitesinin içerisinde yazıyla birlikte link rel =Canonical html kodunu yerleştirebilirsek, burada Google’ a bu sitedeki içeirğin orijinalinin bulunduğu linki referans olarak göstermiş olabiliyoruz. Ancak gerçek şu ki birçok haber ve web sitesi bu kafalardan çok uzak. SEO yapmayı anahtar kelimeleri peşpeşe sıralamak olduğunu düşünen bir zihniyete bunu nasıl anlatabiliriz ki? 🙂
    Canonical kodu HTML içerisinde şu şekilde kullanılıyor
    — <link rel=”canonical” href=”http://www.orijinaliçeriğinbulduğusite.com” />  —

     

  4. Google’da orijinal içeriğinizin ilk paragrafını başka bir sitede yayınlamakta bir sıkıntı yok. Lakin on paragraflık bir yazının üç ya da beş paragrafını yayınlamak bile sıkınıtı yaratabiliyor.
  5. İçeriği kuvvetli bir makaleyi farklı cümlelerle yeniden yazarak farklı web sitelerinde yayınladığınız takdirde Google bunu kopya içerik olarak algılayamayabiliyor.
  6. Makaleyi farklı bir dilde farklı bir sitede yayınladığınız zaman yine Google buna kopya içerik muamelesi yapmıyor. Çünkü çeviriyi yaparken kuvvetle muhtemel kendi yorumlarınızı da katıyor olacaksınız.

 

Satışları artırmak için 3 Temel Growth Hacking Stratejisi

Growth Hacking, online iş dünyasında büyüyen bir trend. Online’da gelirinizi artırmak için işinize yarayabilecek 3 temel Growth Hacking Stratejisine bir göz atın. 

Growth Hacking teknikleri

Growth Hacking meselesi şu günlerde çok popüler. Ne işe yarar, dijital pazarlamadan farkı nedir, acaba girişimlerin can simidi olabilir mi, vb. gibi… zihinlerde bir sürü soru var. İçinde “hacking” olan her terimin dayanılmaz çekiciliğini de eklersek, Growth Hacking’in önümüzdeki yıl dijital camiada dillere pelesenk bir terim olacağı ve tıpkı bir dönem sosyal medya uzmanında olduğu gibi memleketimizde yüzlerce “Growth Hacker” türeyeceği kesin. Bu yüzden işletme sahiplerinin ve girişimcilerin gözlerini dört açmasında ve bu trendler hakkında bilgi sahibi olmasında yarar var.

Girişimler, kısa sürede müşteri edinebilme becerileri sayesinde hayatta kalır ya da yok olur. Ürününüzün eli yüzü istediğiniz kadar düzgün olsun; pazardaki arz talep dengesini tutturamaz ve satış yapamazsanız dükkanı kapatırsınız. Çoğu girişim, büyük kaynak sıkıntıları ve nefes tutma egzersizleriyle hayata tutunma çabasındayken; milyonlarca dolarlık pazarlama bütçeleriyle iletişim kirliliği yaratan dev kurumların gürültüsünden sıyrılıp, müşterilere sesinizi duyurmak gerçekten zor zanaat.

Neyse ki, dijital deneyimler çok hızlı şekilde yayılıyor ve dev bütçeli firmaların çoğu,  dijital kanalları yine aynı geleneksel bakış açılarıyla kontrol etme çabası içinde. Haliyle bu durum doğru dijital stratejiler belirleyip, uygulayabilen girişimlerin kısa zamanda büyümesine ve fark yaratmasına yardımcı oluyor. Bu yazımda Growth Hacking’in ne olduğundan ziyade, Growth Hacking’in 3 temel stratejisine değineceğim. Yine de “Growth Hacking nedir, Growth Hacker kimdir” diye merak edip, bilgilerini tazelemek isteyenler şu yazıma bir göz atabilir.

Her şey satışları artırmak ve sürdürülebilir büyüme için

Bir Growth Hacker’ın dijital girişimlerde büyümeyi tetikleyen üç temel stratejisi vardır. Bu stratejiler, doğru kaynak kullanımıyla girişimin sürdürülebilir büyümesine hizmet eder. Büyüme dediğimiz hadise, sunduğunuz hizmeti satın alan kullanıcı sayısının, ölçeklenebilir şekilde, kısa sürede artırılması ve devamlılığının sağlanmasıyla mümkün olur. Tabii ki bu deneyim, zaman ve para isteyen bir süreçtir.

Gelin şimdi Growth Hacking’in temel stratejilerine hep birlikte kısaca bir göz atalım.

Growth Hacking’in #1’nci temel stratejisi: Bedava trafiği artırmak [Tweet]

Dijital dünyada her şey sitenize yapılan ziyaretle başlar. Çok paranız varsa, parası olan çoğu büyük firmanın yaptığı gibi; dijital reklamlara hatırı sayılır bir bütçe gömersiniz, büyük kitleler reklamlarınıza tıklar ve sitenize gelir. Lakin bu yöntem ile trafik yaratmak sürdürülebilir olmamakla birlikte, ciddi anlamda maliyetlidir. Maalesef, çoğu girişim kaynak sıkıntısı yaşadığından trafik için yaratıcı ve sürdürülebilir çözümler bulmak zorundadır. Bu stratejiye hizmet eden işe yarar birçok popüler taktik var. Önde gelen taktikler elbette SEO (Arama motoru optimizasyonu), Sosyal medya trafiği, E-mail pazarlaması ve diğer ilgili popüler ürünlerle yapılabilecek olan API (Application Programming Interface) entegrasyonları olarak karşımıza çıkıyor.

Growth Hacking’in #2’nci temel stratejisi: Gelen trafiği paraya dönüştürmek (CRO – Conversion Rate Optimization)  [Tweet]

Sitenize trafiği çektiniz, her gün binlerce kullanıcı geliyor ama kimse ürününüzü satın almıyor ya da sisteminize üye olmuyor olabilir. Bu durumda sitenizin içeriklerini ve gelen kullanıcıların sitenizdeki davranışlarını analiz etmek gerekir. Burada Google Analytics’ten tutun Kissmetrics ve Crazy Egg’e kadar bir dizi farklı analiz aracını kullanarak kullanıcı ve içerik analizleri yapılır. Belirlediğiniz KPI’lara göre ki bu KPI’lar; sitenize gelen ziyaretçilerin e-postasını almak, ürününüz hakkında yorum yapması ya da sosyal medyada paylaşmasından tutunda ürününüzü satın almaya kadar çok çeşitli olabilir. Verilen bu görevleri yerine getiren ziyaretçi convert edilmiş (yani dönüştürülmüş) olarak kabul edilir. Dönüşüm oranını artırmak için ziyaretçiler için içeriğin ve site içindeki deneyimin yeniden tasarlanması gerekebilir. Conversion rate optimization’ı doğru şekilde yapabilmek için sitenizdeki yorumları tek tek incelemeli, arkadaşlarınızdan ya da ziyaretçilerinizden site ile ilgili geri bildirim almalısınız. Growth Hacking terimini literatüre kazandıran Sean Ellis’in Qualaroo insights eklentisine bir göz atmanızda fayda var. Bu eklenti, sitenize gelen ziyaretçilere canlı anket yapıyor ve sitede ne tür içerikler görmek istediğinize deyin, sunduğunuz ürün veya servisin en beğendikleri ya da beğenmedikleri özelliklere kadar farklı sorular sorarak kullanıcıdan anlık geri bildirim topluyor. Bu geri bildirimler sitede dönüşüm oranını artırmak için uygulayacağınız taktiklere yön veriyor.

Growth Hacking’in #3’üncü temel stratejisi: Sürdürülebilir olmak [Tweet]

Sürdürülebilir olmayan hiçbir iş modeli başarılı olamaz. Yukarıda değindiğimiz stratejileri çeşitli taktiklerle desteklemek gerekir. Lakin,  taktiklerin dijital dünyada çok dönemsel ve anlık olacağını da unutmamak gerek. Growth Hacking ile sürdürülebilir büyümeyi yakalayabilmek için birçok taktiği seri şekilde deneyip, ölçümleyip, işinize en çok etki edeni bulup, durmadan iterasyonlar yapıp doğru sonuçları alana kadar çalışmanız gerekir.

Growth Hacking’i geleneksel pazarlama yöntemlerinden ayıran en büyük fark; iç görülere göre karar vermektense durmadan ölçümleme yapıp, yeni taktikler geliştirmektir.

Siz Growth Hacking meselesi ve yukarıdaki stratejilerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Aşağıda yorumlarınızı bekliyorum 🙂

Mobil pazarda yükselen değer: B2B uygulamaları

Bu yazı Digital Age Dergisinin Eylül 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.

Uygulama pazarına girmek isteyen şirketlerin dikkatine: Bırakın tüketici uygulamalarını; B2B’ye gelin, KOBİ’lerin size ihtiyacı var

Mobil uygulama pazarına girmeyi düşünen hemen herkes bir sonraki Twitter ya da Candycrush’ı yapmanın hayaliyle yola çıkıyor ve batıyor. Dev şirketler milyonlarca dolarlık yatırımlarıyla mobil tüketici uygulamaları pazarını ele geçirirken, genç girişimlerin düzenli gelir kazanabilecekleri ve büyüyebilecekleri yeni niş alanlar bulması gerekiyor.

Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, insanlar artık neredeyse vücudunun bir uzantısı haline gelmiş olan tablet ve telefonlarını iş yerine de getirip, gündelik ofis çalışmalarını bu cihazlar üzerinden de yapabilir olmak istiyor. Toplumların mobiliteye olan hızlı geçişinin bir uzantısı olarak kurumlar da, hızla mobil dünyaya ayak uydurmak için çabalıyor ve iş süreçlerini mobile taşıyacak çözümlerin peşinden koşuyor.

Türk şirketlerinin mobiliteye bakışı

IDC ve Samsung Türkiye’nin geçtiğimiz ay yayımladığı Türkiye Kurumsal Mobilite pazar araştırmasının sonuçlarına göre, Türk şirketlerinin yüzde 94’ü önümüzdeki iki yıl içinde bir mobil iş stratejisi oluşturmayı planlıyor. Ayrıca şu an şirket başına ortalama yüzde 23 olan mobil çalışan sayısının 2019 yılına kadar yüzde 34 seviyelerine çıkması bekleniyor.

[Tweet “Türk şirketlerinin yüzde 94’ü önümüzdeki iki yıl içinde bir mobil iş stratejisi oluşturmayı planlıyor.”]

Türkiye’deki kurumların mobiliteden en büyük beklentisi şirket içindeki operasyonel verimliliği artırmak, sürdürülebilir olmak ve rakiplere karşı rekabet avantajı sağlamak.

Yine aynı araştırmaya göre, Türkiye’de yüzde 88’lik bir oranla satış departmanlarının mobiliteye en hızlı ayak uyduran birim olduğunu görüyoruz. Satış departmanını yüzde 69 ile yönetim kademesi, yüzde 63 ile pazarlama ve saha operasyonları takip ediyor. Bu oranlar gösteriyor ki özellikle satış ve saha operasyonlarına yönelik uygulamalara olan ihtiyaç çok fazla. Bu segmentte çözümler sunabilecek yerel firmalar için potansiyel büyük.

Mobil güvenlik ve dil engeli

IDC ve Samsung Türkiye’nin yayımladığı çalışma, Türkiye’deki şirketlerin sadece yüzde 10’unun sıkı bir mobil güvenlik ve test politikası olduğunu gözler önüne seriyor. CIO’lar bu konuda endişeli. Firmaların teknoloji yöneticileri özellikle kullanıcıların kendi cihazlarını iş yerinde kullanmasından doğabilecek gizli ve önemli verilerin dışarıya sızmasından endişe ediyor.

Mobil güvenlik yazılımlarına ayrılan bütçede de bir artış söz konusu. Küçük ve orta ölçekli kurumlar dahi bu konuda önlem almanın gerekliliğinin farkında. Kurum içi mobil cihazların yönetimi ve güvenliği konusunda çözüm ve danışmanlık sunabilecek girişimler için büyük iş potansiyeli olduğu bir gerçek.

Kişi başına düşen milli gelirin on bin dolar seviyesinde olduğu bir KOBİ cenneti olan Türkiye’de, KOBİ’lerin sergileyeceği performansa bağlı. KOBİ’ler en hızlı büyüyen şirketler ve mobiliteye yatırım yapmak istiyorlar. Lakin, gerek yabancı dil engeli gerekse yeterli yerel kurumsal mobil çözümün olmaması ve bu konuda danışmanlık veren firma sayısının azlığı, mevcut firmaların yalın terminolojiden ve halk dilinden uzak yaklaşımı kurumların mobilleşmesindeki en büyük engeller. Bu engelleri görüp, fırsata çevirebilecek yeni girişimler için çok büyük iş potansiyelleri bulunuyor. Haydi, bırakın tüketici uygulamalarını; B2B’ye gelin, KOBİ’lerin size ihtiyacı var.

Twitter’da gücünüzü artıracak 9 önemli taktik

Geziparkı olaylarından sonra Türkiye’de popülerliği giderek artan ve sayıları 15 milyon’a yaklaşan Türk Twitter kullanıcıları, Twitter’ı Türkiye’de yeni bir pazarlama kanalına dönüştürmüş oldu.

Bildiğiniz üzere kalabalıklar pazarlamacı, satışçı ve siyasetçileri kendine çeker.

Her kafadan bir sesin çıktığı; markaların, satıcıların, sanatçı ve siyasal bot’ların işgali altındaki Twitter’da zamanı daha etkin kullanmak, alternatif gündemi en iyi şekilde takip edip, kitlelerle doğru iletişim kurabilmek için artık hashtag’li tweet atmak ve mention’ları takip etmekten fazlasını yapabilmek gerek.

Twitter’da zamanı etkin kullanmak, kişisel ve kurumsal sosyal medya hedeflerinizi gerçekleştirmek için bilmeniz gerektiğini düşündüğüm 10 önemli özelliğe, gelin birlikte göz atalım.

1) Hashtag kullanımı

“Hashtag nedir”, eminim çoğunuz biliyorsunuzdur ama bilmeyenler için kısa bir hatırlatma yapalım. “#” sembolüne “hash” deniyor. Twitter’da herhangi bir kelimenin başına bu sembolü yerleştirdiğinizde, yolladığınız tweet’i önüne “#” sembolü koyduğunuz kelimeyle kategorize etmiş oluyorsunuz. Kategorize edilen kelimeler Twitter’da çok daha kolay listelenebiliyor. Twitter’ın arama algoritması her geçen gün daha da gelişiyor olsa da, başında “#” sembolü bulunan kelimeler Twitter arama sonuçlarında önceliklendiriliyor.  Twitter’da  Hashtag kullanarak tweet’lerinizin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayabilirsiniz.

Twitter’da # 'Hashtag' kullanımıyla ilgili bazı öneriler:
• Aynı tweet içinde ikiden fazla hashtag kullanılmaması tavsiye ediliyor. Eğer aynı tweet içinde hashtag kullanımını abartırsanız Twitter, mesajınızı spam olarak algılayıp, takipçilerinize erişmesine engel olabilir. • Alakasız hashtag’ler kullanarak tweetlemeyin. Bu da bir çeşit spam olarak algılanabilir. • Twitter profilinizde hashtag kullanarak, ilgili Twitter arama sonuçlarında profilinizin görünmesini sağlayabilir ve takipçi kitlenizi artırabilirsiniz.

Twitter profilinizde hashtag kullanarak, ilgili arama sonuçlarında profilinizin önde çıkması ihtimalini artırabilirsiniz.

Twitter Bio with Hashtags

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2)   Twitter’da detaylı arama yapmak

Twitter’ın sağ üst köşedeki arama kutucuğunun sade ve gösterişsiz tasarımı sizi aldatmasın. Twitter’ın arama motoru çok güçlü. Twitter’ın arama motorunun gücünü aşağıdaki arama opertörlerini kullanarak keşfedebilirsiniz.

Örnek Tweeter Arama Operatörü Kullanımı Yaptığı aksiyon
#teknoloji içinde #teknoloji hashtag’i bulunan tweetleri arar
“abc def” “abc def” kesme işaretlerinin arasındaki kelimeleri olduğu gibi arar
hakan OR akben Içinde hakan ya da akben bulunan tweetleri arar
Hakan -akben içinde hakan olan ancak akben olmayan tweetleri arar
from:hakanakben hakanakben kullanıcısından atılan tweetleri arar
to:hakanakben hakanakben kişisine attığınız tweetlerde arar
galatasaray since: 2014-08-22 içinde galatasaray geçen, 2014 yılının 8’inci ayının 22’sinden itibaren atılmış tweetleri listeler
fenerbahçe untill:2014-08-14 içinde fenerbahçe geçen, 2014 yılının 8’inci ayının 14’üncü gününe kadar atılmış olan tweetleri listeler
“kahvaltı” near:istanbul Içinde “kahvaltı” geçen istanbul’dan atılan tweetleri arar
fenerbahçe -galatasaray 🙂 Içinde “fenerbahçe” geçen ancak galatasaray geçmeyen olumlu tweetleri arar
Photoshop 🙂 içinde “photoshop” geçen olumlu tweetleri arar
iPhone 🙁 Içinde “iphone” geçen olumsuz tweetleri arar

 

Twitter'da duygusal arama

Twitter’da duygusal arama 🙂

3)   Twitter listeleri oluşturmak

Zamanın ciddi bölümünü Twitter’daki alternatif gündemi takip etmek için geçirdiğimiz şu günlerde Twitter takip listeleri oluşturarak, konsantre bir twitter deneyimi yaşayabilirsiniz.

Twitter listesi nedir?
Twitter’da takipçisi olun ya da olmayın belirlediğiniz twitter kullanıcılarını kategorize ederek, listeler oluşturabilir ya da başkalarının oluşturduğu listelere abone olabilirsiniz. Örneğin siyasal gündemi takip etmek için siyasal içerikli paylaşım yapan kişileri bir listede toplayabilir, ya da işinizle ilgili bir konuda rakip firmaların twitter hesaplarını ayrı bir listede toplayabilirsiniz. Oluşturduğunuz listeler diğer twitter kullanıcılarına açık olabileceği gibi sadece size özel (kapalı) da olabilir.

Twitter listeleri Twitter’da gereksiz zaman kaybetmenizi önleyecek harika bir özellik.

Twitter listeleri oluşturmak için; Ayarlar -> Lists’e tıklayabilirsiniz ya da “g” ve “l” tuşlarına basın. Ardından “Create new list” linkine tıklayın. Oluşturmak istediğiniz listenin adını ve detayını yazın. Gizlilik ayarlarını yapın ve kaydedin. Listeniz hazır! 🙂

Twitter'da liste oluşturmak

Twitter’da ilgi alanlarınıza göre takip listeleri oluşturmak çok kolay.

 

 

 

 

 

 

Oluşturduğunuz listeye yeni kullanıcılar eklemek için yapmanız gereken tek şey, kullanıcının profilinin yanındaki ayarlar ikonuna tıklamak ve kişi oluşturduğunuz listeye eklemek.

Twitter takip listeleri oluşturmak


 

 

 

 

 

 

Twitter listesine eklediğiniz kişiyi takibe alma zorunluluğunuz yok. İstediğiniz zaman kişiyi listenizden çıkarabilirsiniz.

 Kişileri Twitter listesine eklemek veya çıkarmak

 

 

 

 

 

 

 

4)   Siz kimlerin listesindesiniz?

Sosyal medyadaki popülerliğinizle bağlantılı olarak sizi Twitter listelerine eklemiş kişiler olabilir. İnsanların gözünde hangi konularda uzman olarak değerlendirildiğinizi, hangi listelere eklendiğinizden yola çıkarak tahmin edebilirsiniz.

Twitter'da kimler sizi listenize almış

5)   Twitter’dan mesaj arşivinizi istemek

Twitter’dan yazdığınız tüm mesajların arşivini isteyebileceğinizi biliyor muydunuz?

Bunun için yapmanız gereken tek şey;

“Ayarlar” bölümüne girip en altta bulunan “Request your archive” butonuna tıklamak. Twitter yolladığınız mesajların tümünü toparladıktan sonra size içinde link olan bir e-posta gönderiyor. Linke tıklayıp arşivinizi indirebiliyorsunuz. İlk attığınız tweet’i görmek, yıllar içinde değişen ilgi alanlarınız ve gelişiminizi izlemek için işe yarar bir özellik.

Twitter mesaj arşivinizi istemek

6)   Twitter hesabınızı kullanan uygulamaları kontrol etmek

Twitter o kadar popüler oldu ki, artık çoğu web sitesi ve uygulama Open ID politikalarını twitter üzerine kurgulamış; herhangi bir siteye sadece twitter kullanıcı adı ve şifrenizle kaydolup, giriş yapabiliyorsunuz. Bu durum beraberinde ciddi güvenlik tehlikeleri de getiriyor elbet.

Twitter’a erişim onayı verdiğiniz uygulamaları sık sık kontrol edip, gereksiz gördüğünüz ya da artık kullanmadığınız uygulamaların izinlerini kaldırmanızda fayda var.

Twitter'dan uygulama izinletini kaldırmak

Bunun için yapmanız gereken Twitter profilinizde “Settings” bölümüne girip, sol sütundaki “Apps” linkine tıklamak ve solda beliren uygulamaları kontrol ederek, size tanıdık gelmeyen ya da artık kullanmadığınız uygulamaları “Revoke Access” butonuna basarak profilinize olan  erişiminizi sonlandırmak.

7)   Twitter #discover ile kişiye özel içeriklere erişmek

Twitter'ın discover özelliği ne işe yarar

 

 

Twitter’ın #discover özelliği gerçekten şaşırtıcı derecede başarılı. Üst menüde bulunan hemen notifications butonunun sağındaki #discover linkine tıkladığınızda, twitter’da ana sayfada önünüze düşen alelade tweet’lerden farklı olarak özel bir algoritmayla filtrelenmiş içerikler önünüze çıkıyor.

Twitter, sizin paylaşımlaırnız, daha çnce beğendiğiniz ya da Retweet’lediğiniz içeriklere göre sizin okumaktan keyif alacağınız içerikleri karşınıza çıkarıyor. Twitter’da kişisel beğenilerine göre filtrelenmiş içerikleri okumak isteyen kullanıcılar için zaman kazandırıcı bir özellik.

8)   Twitter kısa yolları

Twitter önünüzde açıkken klavyede “?” tuşuna basarak tüm Twitter kısa yol tuşlarının listesine erişebilirsiniz. Programları kısa yollarıyla kullanmanın sayısız avantajı var. Sizi zamandan kurtarır, gereksiz mouse ve bilek hareketleriyle yorulmazsınız. Kısayollar tembel adam hastalığıdır, candır! 🙂

Twitter klavye kısa yolları

Twitter kısa yollarıyla profesyonel kullanım

 

9)   Bilgilendirme e-postalarını kapatmak

Son olarak,  eğer Twitter’dan durmadan gelen bildirim e-postaları ilginizi dağıtıyor ve canınızı sıkıyorsa bunu kapatmanızı öneririm. Twitter e-posta bildirimlerini kapatmak için;   “Ayarlar” a girin, soldaki menüden E-mail notifications’ı tıklayın. Yeni açılan sayfada sağ üst köşedeki “Turn off” butonuna basın.

Twitter e-postalarını kapatmak

Şimdi söz sizde!

Twitter, bir süredir çok popüler ve sosyal medya mesaimizin ciddi bir bölümünü işgal ediyor. Peki siz yukarıdaki yöntemlerden hangisi beğendiniz? Twitter’ı nasıl kullanıyorsunuz? Önerilerinizi aşağıdaki yorum alanında paylaşın, sohbete devam edelim.

 

 

 

Nöromarketing, sürüngen beyin ve satın alma ilişkisi

Bu yazı Digital Age Dergisinin Ağustos 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.

Günümüz dünyasında günde ortalama 10 bin mesajla karşılaşıyoruz. Bu mesajlar sürüngen beyinle konuşmadığı sürece hiçbir anlamı yok

Ünlü Nörobilimci Antonio Damasio’nun “Bizler duyguları olan düşünen makineler değil, düşünebilen duygu makineleriyiz” sözü, eminim sosyal medyada ya da web’de karşınıza bolca çıkmıştır. Biraz düşününce kararlarımızı duygusal olarak verip, mantıksal sebeplere dayandırmaya çalıştığımız fikri hiçte mantıksız gelmiyor. En son aldığınız cep telefonunu ya da kıyafetinizi alırken kendinizi nasıl ikna ettiğinizi bir düşünün. Bunu alırsam daha başarılı, daha akıllı ve güzel görünürüm demedik mi? Yapılan son araştırmalar da zaten Damasio’nun bu sözünü doğrular nitelikte. Yani karar mekanizmamızın kontrolü çoğunlukla duygularımızda.

İnsan beyni yüz milyar sinir hücresi ve bir milyon kilometrelik sinir ağı ile evrendeki en büyük gizemlerden biri olmaya devam ediyor. Beynimiz, bedensel kütlemizin sadece yüzde ikisini oluştursa da toplam enerjimizin yüzde yirmisini tüketiyor. Yaşamsal fonksiyonlarımızın çoğu, bilinç seviyemizin altında otomatik olarak beyin tarafından koordine ediliyor. Beynimizin yalnızca yüzde 20’sini bilinçli olarak kullanabiliyoruz. Dikkatimizin büyük bir kısmı çevremizdeki olayları ve tehditleri algılamaya yönelik çalışıyor, çünkü beyin için asıl önemli olan ne markalar ne de reklamlar; sadece hayatta kalabilmek. Beynimizin hayatta kalmamızdan sorumlu olan kısmı eski beyin olarak da bilinen R-complex ya da bir başka deyişle sürüngen beynimizdir.

Sürüngen beyin milyonlarca yıllık bir geçmişe sahip, henüz beyin kabuğumuz bu kadar kompleks ve gelişkin bir yapıya dönüşmeden önce bile sürüngen beynimiz vardı. Anne karnındaki bebeğin beyin gelişiminde de ilk önce merkezdeki sürüngen beyin oluşumunu tamamlıyor. Gri alan ve beyin kabuğu daha sonra bu bölgenin üstüne inşa oluyor.

Beynin bölümleri

Sürüngen beynin karakteristik özellikleri

Beynin bu bölümü konuşmalara pek tepki vermez. Karışık mesajları anlamaz ve sadece vücudun bütünlüğünü korumak konusunda kaygılıdır. Son derece bencildir ve en önemli özelliği beyindeki görsel kortekse ihtiyacı olmaksızın çevredeki görsel uyarıcıları algılayabilir nitelikte olmasıdır. Bu nedenle insanlarla iletişimde görsel içerikler kelimelerden, deneyimler açıklamalardan çok daha etkili ve anlaşılabilirdir.

Günümüz dünyasında günde ortalama 10 bin mesajla karşılaşıyoruz. Bu mesajlar sürüngen beyinle konuşmadığı sürece hiçbir anlamı yok. Pazarlama yatırımlarının ne kadar etkin ve etkili olduğunu anlayabilmek için yapılan araştırmalar ve tüketici anketlerinin bir tık ötesine geçmek için ilk kez 2003 yılında Nörobilim Profesörü Read Montague önderliğinde bir grup tüketiciye Nöropazarlama araştırması yapılmış.

Nöropazarlama araştırma yöntemleri

Pazarlama ve nörobilimin kesişim noktası olarak karşımıza çıkan Nöropazarlama, nörobilim teknik ve gereçleri kullanılarak tüketici davranışlarını incelemeye yönelik çalışmalar yapan yeni bir bilim dalı. Duyguların tüketici davranışları üzerindeki tartışılamaz etkisi ve bu etkinin tüketici anket ve araştırmalarında net olarak ölçümlenememesinden doğan bu yeni bilim dalında EEG (Elektro-ensefalografi), MEG (Manyetik-ensefalografi), fMRI (Fonksiyonel Manyetik Rezonans Görüntüleme) yöntemleri kullanılarak, tüketicilerin reklamlara karşı oluşturdukları psikolojik tepkileri tetikleyen beyin aktiviteleri ölçülüyor ve görselleştirilerek yorumlanıyor.

100953115

Elbette burada da araştırmaların kötüye kullanımlarına dair bir takım endişeler söz konusu. Beynin yaşamsal fonksiyonlarını manüpüle ederek finansal çıkar sağlamanın limitlerini zorlamaya çalışabilecek firmaların olabileceği de göz önünde bulundurulacak olursa, önümüzdeki dönemde bu tür nöropazarlama çalışmaları için bazı küresel regülasyonların oluşması da mümkün. Yine de şunu çok iyi biliyoruz ki, söz konusu olan sürüngen beyinse kelimelerle iletişim anlamsızken, görsel iletişimin önemi tartışılmaz.

Vaktiniz varsa ve Nöromarketing konusuna meraklıysanız, Patrick Renvoise’nin aşağıdaki TEDx video’sunu izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Neden fikir çok ama proje yok?

Bu yazı Digital Age Dergisinin Temmuz 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.

Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister?

Hep söylediğimiz bir şey var. Artık teknoloji gelişti ve her şey elimizin altında. Bundan on sene önce belki yüz bin dolarlar gerektiren donanım ve nitelikli insan kaynağı artık çok daha ucuz ve sadece birkaç tık ötemizde; yaşasın Hindistan, Romanya ve uzak ülkelerdeki ucuz ve nitelikli insan gücü! Girişimcilik dünyada bu kadar popülerken, hatta ay, güneş ve galaksideki tüm gezegenler resmen aynı hizadayken, nasıl oluyor da hayatımızı kolaylaştıracak yeterince teknolojik çözüm güzel memleketimizden çıkmıyor? Üstelik beyin fırtınalarının önlenemez kasırgalara dönüştüğü kahvehane sohbetlerinde çarpıştırdığımız onca değerli fikir varken! Aynı sorundan muzdarip biri olarak bu konuyu enine boyuna düşündüm, araştırdım ve dostlar arasında bol bol sohbetini yaptım. Sonunda kendi üzerimde uygulamaya başladığım bir reçete oluşturdum. İşte, tanılar ve teşhisleri.

Eylemsizliğe güç veren başarısızlık korkusu

Bazılarımızın bünyesinde azıcık tembellik olduğu bir gerçek. Yine de bu eylemsizlik durumunu sadece tembelliğe bağlamak bünyeye haksızlık olur. Tek hamlede yıldız girişimci olma hayali, girişimcilik denildiğinde bize gösterilen ABD’li örnekler, “fikrim yeterince iyi mi değil mi,” sorguları, “ben bu girişime ayıracağım vakitte sevgilimle aramı düzeltirim” türünden kıyaslamalar ve hep o kafada net olmayan, kaçırdığımızı düşündüğümüz büyük fırsat maliyetleri. İşte tüm bu sorgulamalar ve kaygılar birleşince o güzel fikirler kara kaplı minik not defterinin içinde unutulmaya yüz tutmuş fikir kırıntıları olarak, acımasızca bayatlamaya bırakılıyor.

Ülkenin ezberci eğitim sistemini suçlamak kolay. Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister! İster büyük, ister küçük bir projeye başlayın bilmeniz gereken en önemli şey; proje yapmanın bir süreç yönetimi meselesi olduğudur. Öyle ki düzenli ve sık atılan minik adımlar; düzensiz atılan büyük adımlara göre daha makbuldür.

Woody Allen’ın bu konuda verdiği ilginç bir röportaj vardı: Gençken son derece düzensiz çalıştığını ve tek hamlede köşeyi dönecek parlak projelerin peşinde koşmaktan yorulduğunu, artık sürdürülebilir küçük adımlarla filmlerine ve projelerine devam ettiğini, bu şekilde çok daha başarılı ve her şeyden önemlisi huzurlu ve enerjik olduğundan bahsediyordu.

Mükemmellik arayışı zaman maliyetine karşı

Ertelemek kötüdür; insanı yorar, suçluluk duygusu başta olmak üzere daha adını bile koyamadığımız bir sürü olumsuz ruh haliyle mücadeleye kapı aralar. Hayatımın büyük bir bölümünü sırf mükemmellik takıntım yüzünden projelerimi erteleyerek geçirdim. Bu gizli hastalık yüzünden okuldayken ödevlerimi teslim etmez, hatta bazen sınava girmezdim. Siz siz olun, sakın mükemmellik tuzağına düşmeyin. Bir projeye başladığınızda eğer proje büyükse onu anlamlı parçalara bölüp bitirerek; iş arkadaşlarınızdan, çevrenizden hatta eğer varsa müşterilerinizden hızlı geri bildirim almaya bakın. Sonra yeniden revize ederek tekrar insanların önüne atın. Örneğin bir internet sitesi mi kuracaksınız, doğru temadan emin değil misiniz, koyun internete bırakın insanlar sizin için seçsin en güzelini. Ya da internetten zeytinyağı mı satmak istiyorsunuz ve bu iş tutar mı tutmaz mı diye merak mı ediyorsunuz! Hemen bir görsel bulun, iki satır tanıtım metni yazın, verin Facebook’ta 50 liralık hedefli ilan gösterimi. Bakın bakalım, satın alma butonuna kaç kişi tıklayacak? Fikirleri hızlıca test edip hemen geri bildirim almak, zamana yayılmış başarısızlıktan daha az maliyetli olacaktır. Unutmayın, bu dünyada geri dönüşü ve telafisi olmayan en büyük maliyet zamanımızdır. Bu büyük maliyet kalemini kaygılar, sorgular ya da mükemmellik arayışları uğruna heba etmemeli.

 

 

Komplo teorisi: İnternet Neoteric icadı mı?

Theodore Sturgeon’un 1941 yılında yayınladığı ‘Microcosmic God‘ adlı kısa romanını bilir misiniz? Kitap, James Kidder isimli çılgın bilimadamının gizlice yarattığı 10 cm’lik ‘Neoteric’ isimli laboratuvar ırkının maceralarını konu alıyor. Neoteric’ler hızlı metabolizmaları ve gelişen zekalarıyla, haftada bir nesil atlıyor ve bir yıldan kısa bir sürede insanoğluna eşdeğer bir toplum haline geliyor.

Durun daha bitmedi! Çılgın bilim adamı, Neoteric’leri kendi aralarında gruplara ayırarak onların davranışlarını inceliyor, kendi aralarında yarıştırıyor ve onlara çeşitli engeller çıkartarak zorlukların üstesinden nasıl geldiklerini inceliyor. Neoteric’ler sözde tanrının yarattığı yapay zorlukları geliştirdikleri Neoteric teknolojileriyle her seferinde aşıp çözüme ulaşıyorlar. Neoteric’lerin yaratılan her yapay problemi yeni bir teknolojiyi keşfederek aştıklarını gören ‘Sözde Tanrı’, bu teknolojilerden gerçek dünyada ticari başarılar elde etmekten de geri durmuyor. Günün sonunda Neoteric bilimi ve toplumsal zekası öyle bir seviyeye geliyor ki ne onları yaratan ‘Sözde tanrı’ ne de insan ırkı bu toplumun gelişimine ön alamıyor.

Türk insanı şu günlerde Neoteric kafasında…

Daha düne kadar akıllı telefonlarımızdan e-posta bile bakamazken bugün VPN ve DNS ayarlarını değiştirerek yasaklı sitelere bile girer olduk. Bilgiye erişimde önümüze çıkan tüm engelleri, eş dost akrabadan öğrendiğimiz yöntemlerle bertaraf ediyor ve bir Hacker edasıyla dost muhabbetlerinde caka satıyoruz.

Hulusi abi şimdi google dükkanına giriyorsun; bilmemne yazılımını indiriyosun, gerisine karışımıyorsun… konu bende…

microcosmic god bookİnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan iletişimden doğan internet ve sosyal medya teknolojileri tabir-i caizse aba altından sopa gösterilerek engellenemez, kontrol altına alınamaz ya da kurumsal/devlet güdümünde topyekün yeniden tasarlanıp, yapılandırılamaz (bakınız; barbra streisand sendromu).  insanlar yine bir şekilde ne yapar ne eder, istediği içeriğe ulaşmanın bir yolunu bulur. Zaten bugün kullandığımız çoğu teknoloji, gündelik sıkıntılara çözüm ararken keşfedilmiştir. Bugün binlerce lira verdiğimiz tüm o janjanlı telefonlarda kullanılan çoğu yazılım ve teknoloji bundan yıllar önce “Black Hat” teknolojileri olarak, Hacker tayfalar tarafından keşfedilmişti ve ücretsiz olarak kullanılıyordu. Teknoloji şirketleri bu tür underground pazarlarda işe yarar teknolojileri araştırıp, lisanslıyor ve paketleyerek önümüze atıveriyor. Tıpkı Theodore Sturgeon’un kitabındaki çılgın bilim adamı gibi “Sözde Tanrı”lar, küçük dünyalarında ne kadar zorluk çıkartırsa çıkartsın, her bir zorluk bir sonraki müthiş teknolojinin evrimine hız katıyor olacak. Kim bilir belki bu ‘neoteric’ kafası sayesinde dünyaya hizmet edecek büyük teknolojilere de ev sahipliği yapmaya başlarız…

Teknolojinin buyur ettiği toplumsal travmaya büyük veri tokadı

Büyük veri meseli hayatımızın içine öyle bir girdi ki, artık büyük biraderler bizi izlemenin ötesinde bir sonraki adımımızı tahmin ediyor, hatta ne yöne adım atacağımıza bile karar veriyor.

Toplantı odasında soğuk bir sessizlik hakimdi… ‘’Şöyle güzel bir dizi film yapsak içinde çokça politika ve entrika olsa, başrollerinde de Alec Baldwin ya da Kevin Spacey’i oynatsak; kalıbımı basarım ki Başkan Obama’yı bile takipçisi yapar, üstüne küresel izlenme rekorları kırar ve deli gibi para kazanırız,’’ dedi, şirketin üst düzey yöneticilerinden biri. CEO yöneticisine döndü ve sordu; ‘’Yapma yahu, nerden çıktı şimdi?’’ Yönetici hemen cevabı yapıştırdı; ‘’Efendim bunu ben değil, müşterilerimiz söylüyor!’’

Netflix bir Türk şirketi olsaydı ‘’House of Cards’’ dizisinin doğduğu toplantıda üç aşağı beş yukarı böyle bir diyalog olurdu herhalde… Netflix’in 44 milyon kullanıcısından toplamış olduğu yığın verileri (büyük veri) işleyerek ‘’House of Cards’’ için  sihirli bir reçete oluşturduğu büyük bir gerçek. Peki ürün tasarımından politik söylemlere, eğlenceden eğitime kadar bize ışık tutan büyük veri hikayesi toplumsal travmalara cevap olabilir mi?

Büyük veri meselesini hepimiz az çok biliyoruz. İnsanoğlu dünyada her gün iki buçuk kentrilyon (Onsekiz sıfırlı bir sayı.) baytlık veri üretiyor. Bu veriler sosyal medya hesaplarımızdan tutun da, cep telefonu GPS sinyalleri ve kredi kartı ile gerçekleştirdiğimiz alış verişlere değin her ortamda bir şekilde istemli ya da istem dışı üretimine katkıda bulunduğumuz bilgi yığınları olarak karşımızda  duruyor.

[Tweet “İnsanoğlu dünyada her gün iki buçuk kentrilyon baytlık veri üretiyor. “]

Dinlemeyi bilmek ve büyük veriyi kullanmak

İletişimde en zor ama en faydalı aksiyon dinlemektir. Gerçek şu ki çoğumuz diyalog halindeyken dinleme sürecini karşımızdakini anlamaya çalışarak değil de, bir sonraki cümlemizi düşünmekle geçiririz. Durmadan konuşuruz, söz keseriz, geriliriz, hatta kavga falan ederiz. Oysaki dinlemek düşünsel bir faaliyettir; karşımızdaki konuşurken, söylenenleri zihin süzgecinden geçirip, geçmiş deneyim ve bilgilerimizle karşılaştırıp, anlatılmak isteneni zihinde somutlaştırmamız gerekir. Bireysele indirgenmiş bu diyalogların ölçeğini firmalar bazına çektiğinizde aynı sıkıntıları görebilirsiniz… Çoğu firma ürün ve kampanyalarını olabilecek en yüksek sesle suratımıza haykırmak için milyonlarca dolar para harcıyor; billboardlar, reklamlar ve ardı arkası kesilmeyen sinir bozucu tele satış aktiviteleri… Veri üretmekte pek sıkıntı yok, en nihayetinde herkes konuşuyor, konuştukça veri küpü doluyor lakin, elde edilen verilerden doğru anlamlar çıkartıp, işe yarar bir yol haritası elde edebilmek büyük mesele… Bu ihtiyaca cevap olabilmek için dünya artan bir trendle veri madencisi üretiyor.

Büyük veriyle gelen yeni nesil politika ve eğlence anlayışı

Politikacıların kitleleri peşlerinden sürükleyebilmek adına mevcut pazarlama ve iletişim kanallarını köküne kadar kullanarak çeşitli algı yönetimi çalışmaları yaptığı bilinen bir gerçek. Büyük veriyi kitleleri dinlemek ve politik algı yönetimi stratejilerinin oluşturulmasındaki en iyi örneğini 2012 yılındaki ABD başkanlık seçimlerinden hatırlıyoruz. Amerikan Başkanı Obama’ya ‘’Büyük veri başkanı’’ ünvanı veren bu çalışmalar bugün hala politikada büyük veri kullanımında referans niteliği taşıyor.

Sorgulamaksızın hayatımıza buyur ettiğimiz teknolojiler yüzünden, toplumda yepyeni travmalar oluşmaya başladı. Teknoloji, hayatı o kadar hızlandırdı ki; biyolojik saat, dış dünyaya ayak uyduramadığından ve dijital ayak izimizin sonsuz büyüklüğü nedeniyle bunalıma eğilimli ve diken üstünde yaşayıveriyoruz hayatı… Aslında burada sorun teknolojinin kendisi de değil; insanoğlunun onu gerçekten anlamak için çaba sarf etmemesinden kaynaklı. Büyük verinin potansiyeline baktığımızda toplumsal dönüşümler ve travmaların gidişatına bile yön verebilecek bir güç olduğu aşikar. Dua edelim de bu, kötü niyetli ellerde sosyolojik bir silaha dönüşmesin, yoksa etkisi atom bombasından büyük olur.

House of Cards dizisini bilmeyenleriniz aşağıdaki tanıtım videosuna göz atabilir. Özellikle politika ve kurumsal hayata ilgisi olanların göz atmasını ısrarla tavsiye ederim.

Eğer bu yazı hoşunuza gittiyse veriye dayalı dijital pazarlamacıları (Growth Hacker) anlattığım şu yazıma da göz atmanızı tavsiye ederim. “Pazarlama dünyasının yeni yıldızları; Growth Hacker’lar hakkında merak edilen gerçekler

[otw_shortcode_info_box border_style=”bordered” background_color_class=”otw-orange”]Not: Bu yazı Digital Age Dergisi’nin Haziran, 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.[/otw_shortcode_info_box]

 

Growth Hacker: Pazarlama dünyasının yeni yıldızı

Growth hacker kimdir, Growth hacking nedir? Standart pazarlamacıdan ve geleneksel pazarlama yaklaşımdan ne farkı vardır. Bu konuyla ilgili merak ettiğiniz soruların cevabını aşağıdaki makalede bulabilirsiniz.

Son yıllarda girişimci ekosisteminde en çok aranan pazarlamacı profillerinden biri haline gelen Growth Hacker’lar hakkında yeterli yerel kaynağın bulunmaması, sonunda hacker olan her titrin bünyede yarattığı heyecanla  birleşince, kavram karmaşası da aldı başını gitti.

Internet bağlantılı analitik ve otomasyon teknolojilerinin gelişmesiyle veriye dayalı yalın pazarlama yaklaşımı, start-up ekosisteminin bütçe sıkıntısına derman olurken, büyük kurumlar da hızla içsel güdülere dayalı, çok para harcatan pazarlama kültürünü terk etmek ve yalın yaklaşımları özümsemek için gayret gösteriyor.

Kim bu Growth Hacker?

Amerika’nın batı sahilinden üniversite terk iki genç bir araya gelir. Evlerinin garajında, sabahtan ertesi günün sabahına, büyük bir tutkuyla dünyayı değiştirecek projeyi üretmek için harıl harıl çalışırlar. Aradan altı ay geçer ve kurdukları platformun ilk yüz bininci üyesi elmalı turta ve Latte ile kutlanır. Artık iki değil, dört kişidirler… İki back-end, bir front-end geliştirici ve bir de ürünün kullanıcı sayısını artırmaktan sorumlu ürün geliştiricisi ve pazarlamacı kırması Growth Hacker. Kullanıcı davranışlarından üretilen analitik veriler, geleneksel pazarlama içgüdüsüyle birleştirilerek ortaya koyulan taktikler ve ürün üzerindeki deneme yanılmalarla ilk yılın sonunda milyon kullanıcıya ulaşılır.

Kullanıcı sayısının hisse senetleri üzerinde yarattığı olumlu rüzgarı da arkasına alan girişim, büyük yatırımlar almaya başlar ve otuz kişilik bir şirket haline gelir. Artık pazarlamanın ana hedefi sadece kullanıcı sayısını artırmak değildir. Kurumsal iletişim, müşteri ilişkileri yönetimi, reklam satın alma, kurumsal iş ortaklıkları gibi yeni öncelikler de listeye eklenmiştir. Şirketi sıfır kullanıcı noktasından milyon seviyesine getiren Growth Hacker, eğer yukarıdaki temel pazarlama stratejilerine hakim biriyse, kuvvetle muhtemel şirkette pazarlamanın başına geçirilir. Yok eğer kariyer ve strateji pusulasındaki tek yönü büyüme (Growth) ise organizasyonda bir alt sırada yerini alır ve şirkete kurumsal pazarlamayı hakkıyla yönetecek deneyimli bir yönetici transfer edilir. Gördüğünüz üzere Growth Hacker, iş dünyasının Pazarlamadan Sorumlu yeni  Genel Müdür Yardımcısı değildir. Önce bu algıdan kendimizi kurtaralım.

Yalın pazarlama ve Growth Hacking ilişkisi

Silikon vadisinde bileçoğu girişim iki kasa bir masa şeklinde hayata geçiyor. Bu da yalın pazarlamanın kapısını çalmayı gerektiriyor. Yalın, adı üstünde ihtiyaca yönelik, abartıdan uzak bir yaklaşım stratejisini temel alıyor. Çoğu yeni girişim kurulur kurulmaz büyük pazarlama operasyonlarına ihtiyaç duymaz. Burada ürünü anlayan, teknolojiye ve pazarlamanın temel stratejilerine hakim olacak,  asıl hedefi ve odağında büyüme olan (ürünün kullanıcı sayısını artıracak) bir yaklaşım sergilemek esastır. Yalın pazarlamayı kurumsal pazarlamadan ayıran en büyük fark da budur.

marketing-growth-hacking-diagram

Growth kafası; analitik ve taktiksel yaklaşım

Pazarlamaya çoğunlukla içsel dürtülerle yaklaşan geleneksel anlayıştan farklı olarak, analitik becerilerle donatılmış, üründen anlayan, hatta ürünün geliştirilmesi noktasında son kullanıcılardan gelen geri bildirimleri rasyonel olarak değerlendirip ürün vizyonuna katkıda bulunan yeni bir bakış açısıdır bu Growth kafası. Pazarlamada mühendislik bakış açısını geleneksel pazarlama ve iletişimin temelleriyle birleştiren bu yeni anlayış yatırımcıların ve patronların iştahını kabartıyor olsa da dikkatli olmakta fayda var. Önümüzdeki sayıda yalın pazarlama ve Growth Hacking taktikleri üzerine düşüncelerimi paylaşıyor olacağım. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorumlar bölümüne yazarak konuyla ilgili sohbet başlatabilir, değerli bilgilerinizi bizimle paylaşabilirsiniz. Yok eğer paylaşmak istemiyorsanız, en azından bir ”merhaba” diyebilirsiniz! 🙂

Not: Bu yazı Digital Age Dergisi‘nin Mayıs, 2014 sayısındaki köşemde yayımlanmıştır.

Teknolojiye rağmen mutlu olmanın yolları

Bilim adamları asırlardır mutlu olmanın yolları üzerine araştırmalar yapıyor. Dışarıda huzurumuzu ve moralimizi bozacak bir sürü etken var. İş yerindeki sorunlar, ödenmesi gereken faturalar, politikacıların garip söylemleri, dalgalı ekonomi, rutin ailevi problemler ve daha adını bile koyamadığımız bir sürü dış etken yüzünden dert küpü gibi yaşayıveriyoruz hayatı. Etrafımdaki çoğu metropol insanı yalnızlıktan şikayet edip duruyor ama, asıl dertleri yalnızlık değil; tam tersi hiç yalnız kalamamak. Kendiyle olamamak.

Yalnızlıktan şikayet edip, hiç yalnız kalamamak

En son ne zaman kendinizle baş başa kalıp keyifli bir zaman geçirdiniz. Bir dakika, burada gerçekten kendinizle olmaktan söz ediyorum. Elinde akıllı telefonunla şuursuzca Instagram’da dolaştığın, e-postalarına gömüldüğün, web’den haber takip ettiğin ya da evde bir başına oturup televizyonda Survivor izlediğin saatlerden bahsetmiyorum. Ben, gerçekten o bilgisayarını, iPad’ini ve iPhone’unu çantandan çıkartmadığın, elinde bomboş bir kağıt ve en güzel kaleminle içini döktüğün, kendinle konuştuğun anlardan söz ediyorum.  Mutlu olmanın yolları nedir diye hep düşünüyoruz ama bilimsel olarak da kanıtlanmış bir gerçek var; insan hayatta ve sağlıklı olduğuna şükredince bir anda gözündeki perdeler iniyor.  Bu yüzdendir ki, hastanenin acil servisinden çıktığımızda sahip olduğumuz güzel aile için,  yiyebildiğimiz ekmeğe ve her şeyden önemlisi sağlıkla nefes alabildiğimiz için şükran duyuyoruz. Bir süre için dış dünyadaki sanal dertler de bir anda gözümüzde küçülüyor.

Dışa bağımlı mutluluk geçicidir… Kurşun geçirmez, stabil bir ruh hali için dışarıya olan bağımlılığı azaltmak ve huzuru içeride aramak gerekir.

Eğer düzenli olarak kendiyle konuşabilen, hayatını gözden geçirebilen ve kendiyle yalnız kalıp, kendini tanımak için özveri ve sabır gösteren o küçük yüzdelik dilimin parçasıysanız sizi içten tebrik ediyorum. Şu hayatta hepimizden öndesiniz!

İnsan, sahip olduğu milyarlarca hücre ile sonsuz evrenin küçük bir kopyası gibi… Sahip olduğumuz her hücre büyük bir bilincin bir parçası olarak üstüne düşen görevi en mükemmel şekilde yapıyor ve bizim hayatta kusursuz bir şekilde var olmamızı sağlıyor. İçimizde kocaman bir evreni barındırıyorken, tüm soruların cevabını dışarıda aramak ne kadar anlamlı!

Sizce mutlu olmanın yolları nedir? Lütfen düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanından paylaşın ve bize yeni bakış açıları kazandırmaktan kendinizi alı koymayın…

Para, üretkenlik ve mutluluk üçgeninde hayatın anlamını arayan yeni dijital insan modeli

Hayatlarımıza kayıtsız şartsız kabul ettiğimiz teknolojilerin kontrolünü ele aldığımız noktada daha verimli ve zengin bir yaşam mümkün.

Bilmiyorum farkında mısınız ama  Alttan gelen yeni nesil ise çok sabırsız ve sıkılgan; eğer bir sene içinde müdür vesaire olamayacağını sezerse başka bir şirkete zıplamak için fırsat kolluyor. Para, pul, teknoloji bir sürü şeyimiz var ama neden hâlâ kendimizi yaşamın zenginliklerinden yoksun hissediyoruz!

Teknoloji ve depresyon ilişkisi

Çoğu zaman hiç sorgulamaksızın hayatımıza aldığımız teknolojilere resmen eti senin kemiği benim misali yaşamlarımızı emanet ediyoruz. Bilgiye erişimdeki kolaylık ve hız verimliliğimizi artıracakken, önemli bir rapor hazırlarken birkaç dakika içinde kendimizi Facebook’ta haberlere ve güzeller galerisine tıklarken buluveriyoruz. Konsantrasyon seviyemiz ve odağımız yerlerde. Ofisteki günümüzün çoğu reaktif düzende e-posta cevaplamakla, uzun ve verimsiz toplantılarla geçiyor. Verimlilik ümidiyle satın aldığımız akıllı cihazların efendisi olacağımıza görünmez zincirlerle bağlı birer köle konumunda Angry Birds oynayarak ziyan ediyoruz hayatları.

Daha bundan elli sene önce aya hesap makinesiyle giden insanlığın cebine Asimov’un romanlarındaki teknolojilerin girmesiyle toplumda gizli bir travma oluştuğu bir gerçek. İş işten geçmeden hayatımızdaki teknolojilerin kontrolünü ele almamız gerekiyor. İş dünyası hızla kurumsal düzenden bireysel düzene geçerken sahip olduğumuz teknolojilerin bizleri eğlendirmenin yanında, yaşamlarımızı daha verimli ve anlamlı kılmak gibi görevleri olduğunu unutuyoruz.

Yeni endüstrilerin yükselen değerleri bireyler

İletişim ve otomasyon teknolojilerinin tabana yayılmasıyla kurumlar ve bireyler arasındaki iş gücü kapasite farkının giderek azalmaya başladığı bir gerçek. Dünya hızla tek kişilik şirketler dönemine giriş yaptı. Farkında mısınız bilmiyorum ama kurumsalı bırakıp, freelance dünyasına giriş yapan ya da girişimciliği denemek isteyen çok fazla insan var.

İnsanların özgürleşme içgüdüsü endüstride bireyselleşmenin önünü açıyor. Bu durum tabana yayılan iletişim ve otomasyon teknolojilerinin de desteğiyle toplumda yeni bir sınıfın tanımlanmasını şart koşuyor. 4 Hour Work Week (4 Saatlik Hafta – İnkılap Yayınları) kitabının yazarı Tim Ferriss kitabında bu topluluğa yeni (dijital) zengin adını vermiş. Bu yeni zengin kabilesi kendi işini kurup milyar dolarlar kazanan girişimci patronlardan farklı; ister kurumsal bir çalışan olsun, işini bırakmış bir freenlancer, iletişim ve otomasyon teknolojilerinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak iş yerinde verimliliğini artıran, kısa zamanda daha fazla iş yapıp, geri kalan zamanında da hayatı doya doya yaşayan insanlardan bahsediyorum.

Teknoloji, verimlilik ve mutluluk üçgeninde daha anlamlı ve keyifli bir yaşam mümkün. Bende bu davada üzerime düşen görevi yerine getirmek adına kurumsal dünyay a bir süre ara verip hem Digital Age bünyesindeki köşemden, hem de blog’um yenizengin.com üzerinden uygulanabilir yeni dijital iş modellerini ve kurumsal çalışanların iş yerinde verimlilik ve mutluluk katsayısını artıracak teknikler ve teknolojiler üzerine yaptığım araştırmaları paylaşıyor olacağım. Konuya ilgisi olan kişilerle tanışmak ve görüşmeyi çok isterim. Daha mutlu ve verimli bir yaşam dileğiyle…

Kredi: Bu yazım Digital Age dergisinin Nisan 2014 sayısındaki köşemde yer almıştır.

Photo Credit: Philip J.Briggs

Etkili insanların 7 alışkanlığı; yeni hayata yeni ilkelerle başlayın

Hayatımın kontrolünün avuçlarımın arasından kayıp gittiğini hissettiğim anlar gözümün önüne geliyor… Herkes gibi kendimi yetersiz, işe yaramaz, mutsuz hatta zavallı gibi hissettiğim dönemlerden bahsediyorum… Özellikle okul ve profesyonel hayatımın ilk yıllarında mutluluk ve mutsuzluk duygusu birbirine yapışmış, her gün bana duygusal ve zihinsel işkence yapardı. O dönemlerde içimden bir ses, bu günlerin hayatımın sadece demo versiyonu olduğunu, her şeyin yavaş ve sakin bir şekilde rayına oturacağını söylerdi. Nitekim doğru da oldu! Lakin hayatın demo versiyonundan gerçek sürümüne geçiş sürecine karşı hazırlıklar yapılmalıydı. Bu işe paradigmalardan, yani sahip olduğum değerler dizimin yeniden kodlanmasıyla başlanabilirdi.

Paradigmaların yeniden yapılandırılması

Aile, iş, para, ilişkiler gibi dış etmenler bizleri zorladığında eğer sahip olduğumuz içsel değerler tam oturmamışsa, psikolojimiz zayıflamaya başlar ve hayatla ilgili sorgulama ve yeni arayışlar zirve yapar; geceleri uyuyamaz, sabahları geç ya da uykusuz kalkar, etrafımıza saçtığımız negatif enerji ile dostlarımızın duygularını bir vampir gibi sömürmeye başlarız. Bunalımımız bir çığ gibi büyürken, geçmişle bitmeyen hesaplaşmalar, pişmanlıklar ve kızgınlıklar yakamızı bırakmaz.  Zihin rahat durmaz, spekülasyonu çok sever, en sevdiği şey ise zamanda ileri ve geri yolculuk yapmaktır. Maalesef bu zaman yolculuğu zihni ve bedeni çok yorar. Bir çıkış yolu ararız, ertesi gün ya da önümüzdeki Pazartesi, yeni hayatımıza merhaba demek için planlar yapmaya başlar, bu konuda büyük beklentiler içine gireriz. Dönüşümümüzün bir anda, kesin ve net bir şekilde gerçekleşmesini bekleriz, fakat gerçek şu ki; dönüşüm hiçbir zaman bir anda olmaz çünkü, değişimin kesin ve net olmasını istiyorsak işe kemikleşmiş yanlış değer dizimizin yeniden yapılandırılmasıyla, yani paradigmalarımız ile başlamamız gerekir. Dini kitaplar, kişisel gelişim metinleri, yaşam koçları bu konuda sadece birer yol göstericidir. Bu kaynakları özümseyip, kendi zihin ve duygu süzgecimizden geçirip kendimize has yeni değer yargıları oluşturmalı ya da var olan değer yargılarımızı sağlamlaştırmamız icap eder. Bu da yıllar sürecek uzun bir pratik ve çalışma gerektirir.

Bu uzun ve hiç bitmeyecek gibi görünen yolculukta yeni değerler diziliminizi oluştururken bazı kaynaklara ihtiyaç duyacaksınız. Dini kitaplar, felsefe kitapları, dahilerin biyografileri, dost sohbetleri ve bazı kişisel gelişim kitapları (ki bence büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramıyor!) bu yolda ilerlerken sahip olacağınız önemli kaynaklar olacak… Bu kitaplar içerisinde rahmetli Stephen R.Covey’nin ‘Etkili insanların 7 Alışkanlığı’ ve ‘8. Alışkanlık’ kitaplarının yeri çok ayrı bir yerdedir. Mutluluk ve başarıya giden yolda doğru ilkelere (değer yargılarına) sahip olmanın önemi tartışılmaz. Gelin Stephen R.Covey’nin kitaplarında sunduğu değerlere, yani etkili insanların 7 alışkanlığı ve 8. alışkanlığa kısaca bir göz atalım.

  • Proaktif ol,
  • Sonunu düşünerek işe başla,
  • Önemli işlere öncelik ver,
  • Kazan/Kazan diye düşün,
  • Sinerji Yarat,
  • Önce anlamaya çalış… sonra anlaşılmaya,
  • Baltayı bile,
  • Sesini bul ve insanlara seslerini bulmaları için ilham ver.

Peki siz bunalımlarınızı bertaraf ve hayatınızı dengede tutmak için hangi yöntemlere ve kitaplara sığınıyorsunuz? Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi paylaşıp, sesinizi duyurabilirsiniz!

Yeni girişimcilik ekonomisi de web balonu gibi patlayacak ama…

Dünya şu günlerde hiç olmadığı kadar garip. Endüstri hızla değişiyor; girişimcilik, şirkletler, çalışan profillleri, beklentiler… Her şeyin merkezinde yine kapital var. Ancak kapital bile kendi içinde parçalara bölünmüş; entellektüel, teknoloji ve girişimcilik kapitali en az finansal kapital kadar değer kazanmış durumda. Google’ın hayatımızın integral bir parçası olması, bilgiye erişimdeki hız, ana akım medyanın girişimciliği dünyanın her yerinde pompalaması, hepimizin içindeki Jack Dorsey ve Mark Zuckerberg’i şöyle bir dürtüyor. Tanıdığım hemen herkes o ya da bu sebepten kendi işini kurmak, şu dünyaya minik bir çizik atmak, sıradışı ve ölümsüz olmak derdinde. Hatta bazıları dünyayı değiştirmekten filan bahsediyor. Hiç şüphe yok ki artık damarlarımızda akan internet yüzünden ‘Dünyayı değiştirmek’ söylemini bile fazlasıyla küçümser olduk. Oysa bundan 10 yıl önce herkesin derdi eve ekmek götürmek, aile kurmak, başını sokacağı bir ev ve ayağını yerden kesecek bir araba almak değil miydi? Ne ara dünyayı değiştirmeyi kafaya takar olduk! Keşke bu söylemin altını doldurabilsek.

Ekonomik buhrana giriş

Dünya’da ekonomiler sıkıştığında yeni endüstriler doğar; eğer bu sıkışıklık makro ölçekte buhranlara dönüşürse dışa bağımlı kırılgan ekonomilerde savaş patlak verir. Zavallıllar birbirini öldürürken birileri daha çok para kazanır. Dünyada aklımızın ve hayalimizin alamayacağı kadar çok para bir yerden başka bir yere akarken, bizim yine hayal bile edemeyeceğimiz pozisyonlardaki müdürler dünyanın 100 yıl sonrasını şekillendirmekle uğraşır. Bakın bu konuda çok ciddiyim; sizin müdürünüzün müdürü, hatta CEO’nuzun müdürünün bile müdürü ve onun bile müdürü var. Kimse en tepede kimin olduğunu asla bilemez. Zaten en tepedekiler de Time dergisine kapak olup, yılın adamı pozunu vermez. Bu işleri altındaki adamlarına bırakır!

Ülkemizde patlak veren yolsuzluk olayında, ihtimal dahilinde bile bahsi geçen paralar, Silikon Vadisi’ndeki girişimci ve yatırımcı kapitalden bile yüksek! Hiçbir inovatif çalışmanın yapılmadığı, fasulye fiyatlarının bile Çin ve Hindistan’daki çiftçiye bağlı olduğu bir ülkeye, bir yerlerden bu paralar ucundan kıyısından geliyorsa, kimselerin dokunup, kokusunu bile alamadığı o büyük gizli sermayeyi siz düşünün! Yazımı komplo teorileri üzerine kurgulamak istemiyorum ancak, insanlığın bir uykudan uyanıp başka bir rüyada uyanması gerçeği de olasılıklar dahilinde!

Teknoloji girişimciliği modası

Söylediğim gibi ekonomi, piyasada para akışını sağlayacak yeni motivasyonlar arar, bunun için yepyeni platformlar geliştirilir. Sermaye sahipleri, hatta devlet bu platformların geliştirilmesine destek olur. Çünkü, platform değiştirmeden insanları para harcamaya motive etmek kolay olmaz. Nedeni ise oldukça basit; kurulan her platformdan en çok pastayı kurucular, öncü girişimciler ve yatırımcılar alır, geride kalanlara ise sadece kırıntılar kalır. Tıpkı saadet zincileri gibi! Bu yüzden bir sektör satüre olmaya başlayınca hemen küllerinden yeni bir sektör doğması gerekir. Teknoloji girişimciliği modası da bu şekilde hayata geçti. Düşünsenize, amerikan vahşi kapitalizminde terlikleriyle dolanan üniversiteli bir gencin başarısı tesadüfi olabilir mi! Teknoloji girişimciliği hızla şekil değiştiriyor ve öncüler yeni alt sektörler keşfedip kendi eko sistemine rant sağlıyor. Geriden gelenlere ise içi boş hayaller ve büyük hayal kırıklıkları bırakılıyor. İnternette web dönemi hızla sönerken, mobil ve uygulama devriminin yükselen trend olması tesadüf mü? Steve Jobs’ın gölgelerde kalan ve en iyi yaptığı şey; sektörel platformları değiştirerek, eskiden yeniyi türetmesi değil midir?

Müzik endüstrisini elinde tutan şirketlerin birer birer iTunes’un çatısına girdiği gibi, web’in her alanda her geçen gün mobile kayması, cep telefonu teknolojilerinin de hızla yerini giyilebilir teknolojilere bırakması bize hiçbir trendin sonsuza kadar devam etmeyeceğini apaçık gösteriyor. Mühim olan yeni platformlarda ve sektörlerde öncü pozisyonlarda yer alabilmek. Hatta ülkede bu kadar para varken, devlet desteği ile mobil sosyal platformların gelişmesine ve giyilebilir teknolojiler için çalışmalara destek verilse ne kadar şahane olur, değil mi?

 

Dijital yayıncılığın 2013 karnesi

Digital Age Dergisi’ nin Ocak 2014 sayısında yayımlanan dijital yayıncılık sektörünün 2013 trendleri ve 2014 beklentileri üzerine yazdığım makaleyi kendi bloğumun okurlarıyla da paylaşmak isterim. Faydalı olması dileğiyle!

Adobe Türkiye ve MENA Bölgesi Pazarlama ve Halkla İlişkiler Müdürü Hakan Akben, Digital Age 2013 Almanak sayısında dijital yayıncılığın 2013 karnesini çıkardı.

Forrester Araştırma şirketinin 2013 ortasında yayımladığı rapora göre; şu an dünya genelinde 1 milyar kadar Android ve 700 milyon civarında da iOS tabanlı cihaz bulunuyor. Eticaret devi eBay’in 2013 mobil ciro hedefinin de 20 milyar dolar olduğunu bir kenara koyarsak, 2013’ün mobilin yükselişine devam ettiği bir sene olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Mobildeki bu yükseliş, elbette dijital yayıncılığın gelişimine de kapı aralamış oldu. Elektronik mürekkep teknolojilerindeki gelişmeler, ekitap okuyucularındaki artan çeşitlilik, dijital yayın hakları yönetimi (DRM) tarafında devam eden çalışmalar ve dijital dağıtım kanallarındaki çeşitliliğin artması bu sektörün gelişimine yön verse de, gerek bu niş pazarın doygunluğa ulaşması, gerekse korsan dijital yayınların pazarı sabote etmesi nedeniyle ekitap sektörünün resmi büyümesi 2013 yılında beklentilerin altında büyüme gösterdi.

Apple ve Amazon arasındaki çekişmenin galibi kim?

Bowker pazar araştırma şirketinin sunduğu verilere bakılırsa e-kitap pazarı 2012 yılının ilk 6 aylık periyodunda toplam kitap pazarının yüzde 12’si iken, 2013’te bu oran yüzde 13 civarında seyir ediyor. Rüdiger Wischenbart’ın Ekim ayında güncellemiş olduğu küresel ekitap raporuna göre ise ekitap pazarı ABD ve İngiltere dışındaki pazarlarda oldukça yavaş büyüyor. ABD’nin önde gelen yayınevlerinin yayımladığı rapora göre, 2013 yılında ekitapların bazı kategorilerde yüzde 30’luk pay sahibi olduğu görülüyor. Aynı oran İngiltere’de yüzde 20 civarında seyrediyor.

Hiç şüphesiz 2013 yılının en çok konuşulan e-kitap okuyucusu Amazon Kindle Paperwhite oldu ancak Amazon, EPUB formatını desteklemediği için pazar payını ciddi oranda Kobo ve Barnes&Noble NOOK gibi ürünlerle paylaşmak zorunda kaldı. iOS ve Android tabanlı tabletler her ne kadar salt ekitap okuyucusu kategorisinde değerlendirilmese de, Apple’ın ve Google’ın dijital kitap ve dergicilik tarafında da belirgin şekilde yükselişe geçtiğine şahit oluyoruz.

Dijital dergiler gelecek vadediyor

Adobe, geçtiğimiz günlerde dijital yayıncılık ile ilgili çarpıcı bir rapor paylaştı. Tablet dergiciliğinin küresel taraftaki amiral gemisi konumundaki Adobe DPS (Digital Publishing Suite) ile 2013 yılında toplam 125 milyon kadar yayın dağıtılmış ve bu rakamın sadece yüzde 3’ü Android cihazlar üzerinden geçmiş, geri kalan yüzde 97’si iOS tabanlı cihazlar üzerinden kullanıcılara ulaştırılmış.

Adobe, paylaştığı raporda iOS Newsstand’de yayıncısına en çok para kazandıran dergilerin yüzde 80’inin Adobe DPS ile hazırlandığına da dikkat çekiyor. Tablet cihazların kullanıcılara sunduğu interaktif dergi okuma deneyimi kullanıcıların bu platformlarda daha çok vakit geçirmesine sebep oluyor. Medya ve eğlence sitelerinde herhangi bir kişi tek seferde ortalama 9 dakika vakit geçirirken, üye olunmuş bir dijital dergide bu süre ayda ortalama 45 dakikaya çıkıyor.

2013’teki verilerden 2014’deki dijital yayıncılık pazarına bir tahmin yapacak olursak; DRM teknolojilerindeki yenilikler, bağımsız dijital yayınevlerindeki artış, gelişen alternatif dağıtım kanalları, e-mürekkep teknolojilerindeki gelişmeler ve dijital yayıncılıktaki gelişen yaratıcı reklamcılık uygulamalarının bu sektörün gelişimine yön verecek unsurlar olduğunu söyleyebiliriz.

Başarıya giden yolda bırakmak ve devam etmek arasındaki kritik karar: Dip!

The_dipGeçtiğimiz hafta sonu değerli dostum Hasan Başusta ile iş dünyası ve yeni girişimler üzerine sohbetteydik. Konu girişimler falan olunca parlak fikirler ve başarılı işleri konuşarak başladığımız muhabbet, ister istemez batan projelere de şöyle bir uğrayıverdi. Hayat bu; batmakta var, çıkmakta… Hele Türkiye gibi, belirsizliklerin had safhada olduğu bir ekonomide, uzun vadeli planlar ve projeler yapmak, küçük sermayeli bebek girişimler için hiç ama hiç kolay değil.

Tüm projeler gazla başlar…

Proje ve girişim dünyasıyla ilgili ilk etapta akla gelmeyen en büyük gerçek şudur: Büyük hevesler ve hayallerle başlayan girişimlerin hatırı sayılır çoğunluğu daha ilk yılına gelmeden ya havlu atar, ya da geleceği olmayan bir iş için para yakmaya devam eder; batmak için ertesi yılı bekler. Karar vermek ve daha da önemlisi verilen kararları uygulamak büyük cesaret gerektirir. Zamanında uygulanmış kararlar, ki bu karar dükkanı kapatmak bile olsa, kurumları ve bireyleri daha büyük yıkımlardan kurtarabilir.

İşte tam bu konuları konuşuyorken Hasan, sihirli çantasından (hep o postacı çantasıyla gelir sohbetlere; içinde şekerler, kitaplar, sayfalarca notlar, bir sürü gizemli şeyler falan… ) Seth Godin’in incecik mavi kitabı Dip’i çıkardı ve masaya koydu! ‘’Bunu oku’’ dedi! Cici bir insan olduğum için dostumun dediğini yaptım ve kitabı okudum. Yetmedi; bir daha okudum! Herkese de şiddetle tavsiye ederim. Ama yok, ben okuyamam, vaktim yok diyenleriniz için konuya blog’umda da değineyim istedim.

Gazın bittiği yerde ‘Dip’ başlar!

Büyük hevesler ve hayallerin orijinal fikirlerle harman olup, sonsuz istek ve arzuyla bizi yakmaya başladığı ‘o an’ şirket kurmanın ilk adımıdır. Önce o harika fikrimizi evirir çevirir, düşünür onunla yatıp kalkıp; ‘’işte bu!’’ diye dolanmaya başlarız. ‘’Müthiş fikir bulduk; bu iş çok tutar!’’ diye gezinirken, ailemizden ve yakın çevremizden de fikirle ilgili geri bildirimler alırız. Eh… onlardan da iyi bir geri dönüş alınca hemen fikri hayata geçirmek için planlar, projeler yapmaya başlarız.  Starbucks’ta, Cafe Nero’da buluşmalar, parayı denkleştirmeler filan derken, ‘’Bam!’’ Şirketi kurarız! Rüzgarımız var, orijinal fikrimiz var, e gaz da tamam! Şirketi kurduk ürünü geliştiriyoruz, paraları kodculara, tasarımcılara saçıyoruz, inancımız tam, dünyayı değiştiriyoruz derken içinizden bir yerlerden cılız bir ses size seslenir:

Şşşt… bilader, gazı aldık gidiyoruz ama doğru yolda mıyız, çok mu para harcıyoruz, bu iş gerçekten tutar mı, burada debelenirken kaybettiğimiz fırsat maliyeti ne olacak, e hani sen evlenecektin, baba olacaktın, eve ekmek ve yoğurt getirecektin…’

Çoğu girişimci bu cılız sese ilk etapta kulak vermez, ya da o kadar meşguldür ki duyamaz. Ne var ki, zorluklar artmaya başladığında vazgeçmek ya da devam etmek arasında kaldığımızı hissettiğimiz o an; Dip’in başlangıcıdır.

Tamam mı, devam mı?

Seth Godin’e göre hayatımızın her alanında; yıldızlar ve normal insanları ayırmakla görevli bir ‘dip’ vardır. ‘Dip’,  profesyonel olmak isteyen amatörün ayrıştırıcısıdır. İlk ve tek şarkısıyla patlamak isteyen şarkıcıyla, on albüm yapmış efsane müzisyeni birbirinden ayıran süzgeçtir. CEO olmak isteyip, 3’üncü yılında kurumsalı bırakan Ahmet ile şirketteki 25’nci yılında CEO olmuş Ayşe Hanım’ın arasındaki farktır. ‘Dip’, sektörün standartlarını belirleyen, herkesin geçemeyeceği zorluk kriteridir. Eğer ‘Dip’ olmasaydı ve herkes her işte başarılı olsaydı ne ekonomi, ne de sektör diye bir şey olmazdı. Muhtemelen standart diye bir terim de olmayacaktı!

seth-godin-the-dip

İşte ‘Dip’ böyle bir şey

Her zorluk ‘Dip’ değildir!

Ne var ki, karşılaştığımız her zorluk ‘Dip’ değildir. İçimizden gelen o cılız sesi duymaya başladığınızda ilk yapmamız gereken bunun bir ‘Dip’ olup olmadığını anlamaktır.

Eğer elinizdeki rakamlar ve piyasa şartları bu işe devam etmek için direnç gösterdiğinizde katlanarak artan bir geri dönüşü vaad ediyorsa bu bir ‘Dip’ tir. Dişler ve kemerler sıkılıp yola devam edilmelidir; üç vakte kadar ferahlık vardır.

Eğer yaptığınız işin bir karlılığı yoksa, sadece dükkanı döndürüyorsanız ve bu durumda bir değişiklik olmayacak gibiyse bu bir ‘Dip’ değil, çıkmaz sokaktır; İşi bırakmak gereklidir. Çoğu girişimci hanesinde eksiyi görmeden bırakamaz. Şirket hesabınıza giren ve çıkan para miktarı aynıysa; paradan para kazanacak büyük finansal sistemlere de dahil değilseniz, bu işe devam etmek ne kadar mantıklıdır siz karar verin.

Eğer yaptığınız işte durmadan cepten yiyorsanız ve pazar ısrarla ürününüze tepki göstermiyorsa daha fazla zorlamadan geri çekilmek en güzelidir.

Sıkılmazsanız Dip’ten kurtulmanın yöntemlerini anlatan şu video’ya da bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Yeni bir yetenek kazanmak için ihtiyacımız olan sadece 20 saat!

The first 20 hoursYeni birşeyler öğrenirken bizi zorlayan tek engel ön yargılarımızdır.

Amazon’un e-kitap okuyucusu Kindle Paperwhite hayatıma girdiğinden bu yana kitap okuma tutkum daha da arttı. Bu güzel teknoloji sayesinde okumak istediğim kitapların dijital versiyonları, salondaki koltuğumdan kalkmadan, saniyeler içinde hayatıma girmiş oluyor. Geçtiğimiz haftasonu yine her zamanki gibi koltuğa yayılmış Amazon’un dijital kütüphanesinde dolaşırken, Amerika’lı yazar Josh Kaufman’ın The First 20 Hours adlı kitabına denk geldim. Kitap, edinmek istediğimiz herhangi yeni bir yetenek için 20 saatlik bir çalışmanın yeterli olduğunu savunduğundan, hemen  ilgimi çekti ve indirip okumaya başladım. Kitapta anlatılanlara göre kişi, yeni bir yetenek kazanırken ilk 20 saatlik öğrenme sürecinde çok hızlı bir ilerleme kaydediyor. 20 saatin sonunda öğrenme hızı yavaş yavaş azalıyor ve ilk etapta üstel (exponential) olan öğrenme eğrisi zaman içerisinde neredeyse düz bir çizgiye dönüşüyor.

Malcolm Gladwell’in 10 bin saati, Josh Kaufman’ın 20 saatine karşı

Malcolm Gladwell, Outliers (Çizginin Dışındakiler) kitabında bir konuda uzman seviyesine gelebilmek için tam 10 bin saatlik özverili bir çalışma gerektiğini  savunuyor. Kitabında da Bill Gates’ten, ünlü buz hokeyi oyuncularından falan bahsediyor. Verdiği örnekler, sıradan insanlardan ziyade, daha çok konusunda dünya standartlarında bir noktaya gelebilmiş kişilerden oluşuyor. Josh Kaufman’ın hedefi ve anlatmak istedikleri ise biraz farklı; herhangi bir insanın 20 saat içinde yeni bir yetenek kazanabileceğini savunuyor. Bahsi geçen yetenekler gitar çalmak, şarkı söylemek, yeni bir programla dili öğrenmek ve yemek pişirmek tadında çoğumuzun ‘’ah keşke bende biraz yapabilseydim’’ diyeceği türden şeyler…

Kaufman’a göre yeni bir beceri edinmek için dikkat etmemiz gereken dört minik adım bulunuyor:

1.Öğrenilecek beceriyi anlamlı parçalara ayırmak

Kaufman’a göre yeni bir beceri kazanırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey öğrenilecek yeteneği bölümlere ayırmak ve en temel (gerekli) parçalara öncelik vererek öğrenmeye başlamak. Örneğin gitar çalmayı öğrenecekseniz ilk etapta birkaç akor öğrenmeniz yeterli. Zaten popüler şarkıların çoğu hep aynı birkaç akorun farklı dizilimlerinden oluşuyor. Eğer yeni bir dil öğrenmek istiyorsanız, o dilde en çok kullanılan 5 yüz kelimeyi öğrenerek işe başlayabilirsiniz.

2.Doğrulama yapmak

Kendi kendinizde öğrenme sürecinde referans dokümanları kullanarak, öğrendiklerinizi yine kendi kendinize doğrulamanız gerekiyor. Örneğin gitar çalmayı öğrenirken öğrenmek istediğiniz akorlara internetten bakmak ya da  öğrendiklerinizi doğrulayacağınız referans bir metod kitabı kullanmak gibi.

3.Öğrenmeyi engelleyen bariyerleri kaldırmak

Siz yeni bir yetenek edinmeye çalışırken buna engel olmak için hazır bekleyen birçok bariyer olduğuna eminim. Yeni birşey öğrenirken bizi zorlayan en büyük engel öğrenme yetimize karşı oluşturduğumuz ön yargılarımızdır. Öncelikle bu ön yargılardan kurtulmak gerekiyor. Bunun yanında yeni yeteneğiniz üzerine çalışırken bir süre de olsa cep telefonunu ve sosyal medyayı bir kenara bırakmak verimliliğinizi artıracaktır.

4.En az 20 saat çalışmak

Josh Kaufman’ın kitabında da ifade ettiği üzere yeni bir yetenek için ilk 20 saat çok önemli. Kim günde sadece bir saatini ayırarak 20 günün sonunda gitarıyla minik bir resital verebilmeyi istemez ki!

Josh Kaufman’ın The first 20 hours kitabını okumadan önce, kitabın alternatifi olabilecek kadar başarılı olan aşağıdaki TED videosunu da izlemenizde fayda var. Kaufman, video’da kitabının 20 dakikalık eğlenceli bir özetini anlatmış. Keyifli seyirler.

Başarılı ve mutlu olmanın sırrını bilen var mı?

Neden bazı insanlar daha mutlu ve başarılı?

[Tweet “Cennet bahçesinde herkes mutludur. Hayatında kendi cennetini yaratabilir misin?”]

Başarılı olmak çok garip bir şey. Kim, kime göre neden daha çok başarılı! Sağda solda başarı hikayeleri anlatan abiler ve ablalar kendi değer yargılarına göre ne kadar başarılı ve mutlular? Mutluluk ve başarı hakkında bildiğim tek gerçek; sosyal normlara göre tanımlanmış başarı ve mutluluğun yaşam boyu daim olmayacağıdır. Hayat inişlerle ve çıkışlarla dolu uzun bir yol. İnişler, acılar, başarısızlıklar başarı ve mutluluğun adını koymamızı sağlayan olmazsa olmazlar. Yani başarılı ve mutlu hissedebilmek için bu negatif öğelere ihtiyacımız var.

Peki başarı ve mutluluğu belirleyen faktörler ne?

Başarı ve mutluluk kavramları üzerine filozoflar ve bilim adamları asırlardır kafa patlatıyor. Tüm bunlar nedir ne değildir hala pek net değil. Başarı ve mutluluk kavramları sosyal ve ekonomik normlara dayandırıldığı sürece korkarım hiçbir zaman netleşemeyecek ve tam olarak anlaşılamayacak. Bazı insanlar başarıyı kazanılan para olarak değerlendiriyor. Parası çok olan ve mutsuz hayatlar yaşayan o kadar çok (sözde başarılı) insan var ki! Aşağıda paylaşacağım düşünceler bazılarınıza anlamlı, bazılarınıza da anlamsız gelebileceği gibi yine içinizden kimileri de ‘‘pehhh, bunları ben de biliyorum. Bütün kişisel gelişim ve din kitaplarında aynı şeyler yazıyor zaten, ne var ki bunda!’’ türünden düşüncelere kapılabilir. Doğrudur, zaten bende  bu bilgileri size satmak niyetinde değilim. Ancak birazdan okuyacağınız bu dört temel öğenin bazı sorulara cevap olabilme ihtimaline de şans vermek gerek. En azından bende işe yarıyor.

İnsanı oluşturan 4 temel öğe

İnsan fiziksel, düşünsel, duygusal ve inançsal olmak üzere dört temel mekanizma üzerine oturtulmuş bir canlı. Çoğu kişisel gelişim kitabında bu mekanizmalardan bahsediliyor zaten.  Bu dört mekanizma birbiriyle uyumlu olarak çalıştığında kişi sağlıklı, üretken, mutlu ve huzurlu oluyor. Mekanizmalardan birinde sıkıntı varsa sistem tökezlemeye başlıyor. Gelin isterseniz bu mekanizmaların içeriğine birlikte göz atalım.

Fiziksel mekanizma:

Bedensel ve fiziksel konulardan sorumlu olan bu motorumuz yeme, içme, spor yapma, fiziksel anlamda sağlıklı olmak gibi konuları kontrol etmekle yükümlü. Uzmanlar bedenimize iyi bakmak için az, ama düzenli yemek ve yine düzenli egzersizi öneriyor. Beden mutluysa, zihin de mutlu olmaya başlıyor.

Düşünsel mekanizma:

Düşüncelerimiz ve üretken tarafımızdan sorumlu olan motorumuz. Eğer gündelik problemlerle mücadele ederken yaratıcı çözümler üretebiliyorsak, gün içinde geçmişi ve geleceği kafamıza takmıyor, an’da kalabiliyorsak bu motor da düzgün çalışıyor demektir.

Duygusal mekanizma:

Sevmek, sevilmek, vicdan ve duygusal konularımızdan sorumlu motorumuz. Değer vermek ve değerli hissetmek insanın varlığını pekiştiren iki önemli unsur. İnsan sosyal bir varlık ve aslında herkes birbirine görünmez iplerle bağlı. Öyle ki elinizde tuttuğunuz iPhone’un ekranını anakartına bağlayan Çinli işçiyle ile bile görünmez bir alışverişimiz var. Bir şekilde birbirimizin  hayatına dokunuyoruz. Hepimiz biriz gibi mesajlar verip ruhunuzu daraltmak istemem ama şunu bilin ki Robinson Crusoe o ıssız adada insan gibi yaşamaya devam edebildiyse kader arkadaşı Cuma’ya çok şey borçludur!

İnançsal mekanizma:

İnanmak, şükretmek, hatta dini bütünsellik konularından sorumlu motorumuz. Tanrıya inancınız olsun olmasın, şükretmeye veya teşekkür etmeye başladığınızda, kısacası varlığınız için minnet duymaya başladığınızda, birden bardağın dolu tarafını görmeye başlıyorsunuz. Özellikle kapitalizmin bize dayattığı ‘’sahipsen mutlusun, sahip değilsen mutsuzsun’’ argümanını yerle bir edebilecek çok güçlü bir kavramdan bahsediyorum. Şu an hayatta olmamız bile büyük bir mucize… Hepimiz içimizde milyarlarca hücre ve mikro organizmayla koskoca bir evreni barındırıyoruz içimizde… Sahip olduğumuz yaşam inanılmaz bir hediye ve bu yüzden ne kadar teşekkür etsek ve minnet duysak azdır. Dini inançlar konusunda zihninde bazı soru işaretleri olan biriyseniz, ya da inanmıyorsanız bile çevrenizdekilere bol bol teşekkür edin. Bu teşekkür etme meselesinde de var bir iş! İnsanı fena halde rahatlatıyor.

Bence hayatta gerçekten mutlu ve başarılı olan insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bu dört mekanizmayı birbiriyle uyumlu çalıştırıyor. Sizler bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce de bütünsellik mutlu ve başarılı bir hayatın anahtarı olabilir mi?

Dikkat: Kariyerde hızlı yükselişin sonu uçurum olabilir!

Kapitalizmin son mabedi insan egosu!

Geçenlerde birkaç arkadaşımla kariyer mevzusu üzerine sohbet ediyorduk. Kariyer meselesinin ne kadar subjektif ve boş bir kavram olduğu üzerine muhabbet derinleşirken, konu bir anda Linkedin’deki iş ilanlarına geldi. Dostlarımdan biri, ilanların çoğunun şişirme titrlerden oluştuğundan söz açtı.  Kendisi birkaç şirketle görüşmeye gitmiş ve önerilen maaşların titrlerin altında ezildiğinin farkına varmış. Gerçekten de internetteki iş ilanlarının başlıklarına baktığımızda hemen her şirketin müdür ya da direktör arayışında olduğu anlaşılıyor. İlanların detayına indiğinizdeyse, bazı kurumsallaşmış şirketler hariç,  çoğu şirketin sadece 2 – 3 yıllık iş deneyimi olan gençler için müdürlük hatta direktörlük pozisyonları açtığını görmek mümkün. Bahsi geçen müdürlük ve direktörlüklerin bazılarıysa akla hayale gelmeyecek cinsten…

Kapitalizm ve iş dünyası egolarımızdan besleniyor ama bize ekmek lazım!

‘’Verdiğimiz maaş zayıf, bari çalışanımızın titri tam olsun. Çalışanımız açlık sınırında da yaşasa, kendisini  iyi hissetsin.’’ mantığı ile açılmış direktörlük ve müdürlük pozisyonları ilk bakışta çalışan bünyesinde psikolojik bir rahatlama yaratsa da, maalesef kariyerde bir sonraki adımın önüne de set çekebiliyor.

Teknoloji ve internet insanların sabretme katsayısını düşürdü; haliyle bu durum kariyer dünyasındaki beklentileri de etkiledi. Özellikle genç nesil çok hızlı yükselmek ve hemen parayı bulup emekli olmak derdinde. Bir yıl içerisinde terfi alamayacağını gören genç, hemen özgeçmişini güncelleyip başka bir şirkete zıplamak istiyor. CV’lerdeki şişirme titrler,  kariyer yolunun başında olan gençler için oldukça tehlikeli. Örneğin; kişi bir önceki küçük şirkette direktör ya da müdür titriyle çalışmışsa, bu kişinin daha kurumsal bir şirketteki uzman pozisyonu için, gereğinden fazla kalifiye olarak değerlendirilip, İK Müdürü tarafından elenme riski çok yüksek. İşin acı tarafı bazı kurumsal şirketlerin uzman pozisyonu küçük ölçekli şirketlerdeki müdürlük pozisyonuna göre daha çok maaş ve imkan sağlayabiliyor ve sırf bu içi boş titrler yüzünden genç insanların kurumsal kariyer defterleri henüz açılmadan kapanabiliyor.

Eee, peki biz ne yapalım, nerede çalışalım, nasıl bir işe girelim?

Şişirme titrlerin peşinden koşarak kurumsal kariyerinizi bitirmek ve hayatınızı zindan etmektense sağlam ve yavaş adımlarla ilerlemek en doğrusu. Basamakları hızlı tırmanmak her zaman iyi olmayabilir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde tırmanacak çok fazla basamak olmadığı da bir gerçek. Herhangi bir şirketin Genel Müdürü olduktan sonra hayat daha da zorlaşıyor. Çünkü bu tür stratejik konumlarda en fazla 3-5 yıl kalabilirsiniz. Süreniz dolduğunda başka bir Genel Müdürlük pozisyonu bulmanız da pek kolay değil. Sırf bu yüzden genç yaşta emekli olmak zorunda kalan; restoran ve kafe işletmecisi olarak kariyerine devam eden çok Genel Müdür tanıyorum. Kişisel fikrimi soracak olursanız, bu türlü bir kariyer kurumsal kariyerden çok daha keyifli ve anlamlı bile olabilir! Yine de kariyerde sağlam, ancak yavaş adımlarla ilerlemek kısa vadede sıkıcı ancak uzun süreçte çok daha büyük bir kazanç ve gelecek vaad ediyor. Niyetiniz kurumsal bir kariyer yapmaksa unutmamanız gereken bir konu daha var; kurumsal dünyada çalışan hiç kimsenin yeri garanti değil, sistem her an sizi değiştirip yerinize yedeğinizi koyabilir. O yüzden çok da kafaya takmadan hayata devam etmekte fayda var.

 

Hayat, An’ı yaşamak ve harekete geçmek üzerine…

Neden hayatımızda yeni başlangıçlar yapmak için ertesi haftayı ya da ertesi sabahı bekliyoruz ki! Neden harekete geçmekten bu kadar çok korkuyoruz! Ya da neden geçmişe dair pişmanlıklarımızla an’ı mahvediyoruz.  Bizler an’ı yönetemedikçe, gelecek kaygısının kollarında buluveriyoruz kendimizi.

Metropol insanının baş belası; içi boş kaygılar

İtiraf edelim, hepimiz haddinden fazla kaygılıyız. Ne zaman belirsiz olan geleceğimizi düşünmeye başlasak içimiz daha da sıkılıyor. Oysa biz metropol insanlarının kaygılandıran düşüncelerin hemen hepsinin altı boş ve zihnimiz tarafından üretilen gerçek dışı düşünceler. Ne yaparsak yapalım an’da kalamadığımız sürece geleceği değiştiremeyiz. Hayat, gelecek ve planlar hakkında kaygılanamayacağımız kadar güzel ve kısıtlı.

Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.John Lennon
[Tweet “”Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir””]

Bir kelebek gibi, sadece bir hafta ömrünüz olduğunu düşünün, ne yapardınız? İnsan ömrü evrensel perspektifte bir kelebeğin ömründen milyonlarca kat daha kısa. Kimilerine göre bir kelebeğin ki kadar bile ömrümüz yok, anlayacağınız.

Şimdi kendinizi seçmenin tam zamanı

Sanatçı mı olmak istiyorsun, şimdi ol.  Kitap mı yazmak istiyorsun, şimdi yaz. Düştün mü, kalk yeniden dene, yine mi düştün, yeniden dene… Hayat, kalıbını kıran cesur insanları sever. Şunu unutmayalım ki bu dünyadaki hayatımız bir kelebeğin ömründen bile az ve zaman düşündüğünden de hızlı ilerliyor. Yakında hepimiz öleceğiz.! Ama bedenimiz ölse de dünyada bıraktığımız bilincimiz, düşüncelerimiz ve eserlerimiz yaşamaya devam edecek. İşte bize sonsuz olma fırsatı! Hadi artık ertelemeyelim ve şimdi şu an kendimizi seçip, harekete geçelim!

Yeni bir paylaşım daha…

İşimden arda kalan zamanlarda Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya ile ilgili edindiğim bilgi ve tecrübelerimi, yine sektörün profesyonelleriyle çeşitli eğitim ve seminerler vasıtasıyla paylaşıyorum. Yine böyle bir organizasyon vesilesiyle Bursa’daki iletişim  profesyonelleriyle bir arada bulunma fırsatını elde ettim. Bu buluşma, paylaşımların yanı sıra Hürriyet Bursa Günebakan ekibiyle bir söyleşiye de olanak tanıdı. Hürriyet Bursa Günebakan ekibi ve sayın Sibel Bağcı Uzun’a bu keyifli sohbet için bir kez daha teşekkür ederim.

Bu keyifli röportajı günlüğümün okuyucularıyla da paylaşmak istedim.

Gelecekte dünyayı ülkeler değil şirketler yönetecek!

Hakan Akben, gelecekte dünyayı ülkelerin değil, şirketlerin yöneteceğine dikkat çekiyor…

Hakan Akben, ‘yaratıcı insanların hayatına dokunan’ ve ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ sloganına sahip yazılım firması Adobe Systems’in Türkiye ve MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) Bölgesinden Sorumlu Pazarlama Müdürü olarak görev yapıyor. Gerçekleştirdiği pazarlama aktiviteleriyle şirket içerisinde de bölgesel birçok başarıya atmış birisi.

Kendisini bir yerden tanıyor gibiyseniz hemen açıklık getireyim; Aynı zamanda aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline gelen Silikon Vadisi Teknoloji platformunun da kurucularından. İşinden arda kalan zamanında ise yeni nesil pazarlama ve teknoloji girişimciliği konularında edindiği bilgi ve tecrübelerini yine bu konudaki merak sahibi profesyonellerle paylaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde merak sahibi Uçurtma Kreatif ekibi olarak biz de, Türkiye’de eğitim danışmanlığına farklı bir yön katmayı başaran DB Positive aracılığıyla kapısını çaldık. Doğrusunu söylemek gerekirse genç yaşındaki bilgi birikiminin yanında mütevaziliğiyle de tüm ekibi şaşırttı.

Durum böyle olunca, Hakan Akben’i hem yakından tanımak hem de hayatımızı sarmalayan digital dünya üzerine sohbetimizi genişletilmiş haliyle paylaşmak istedim. Kendisine dost sıcaklığı için tekrar teşekkür ederim.

Google’da arama yaptığımızda karşımıza “Pazarlama profesyoneli, girişimci, teknoloji editörü, televizyon sunucusu ve koordinatörü” olarak çıkıyorsunuz. Bunların hepsini tek tek soracağım ama siz ne isterdiniz Google amcadan?

Google amca benim için çevresindekilere değer katan, iyi bir insandır dese pek şahane olur! (Gülüyor)

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Hangi kuşaksınız mesela?      

Asker bir aileden geliyorum. Babamın mesleği sebebiyle ilk ve orta öğrenimimin çoğunluğu Anadolu kasabalarında geçti. Daha sonra üniversite öğrenimim için Istanbul’a yerleştim. O gün bugündür İstanbulluyum. Asker eşi ve çocuğu olmak zordur ama insanın görgüsünü ve bilgisini çok arttırır. Güzel ülkemize farklı kültür ve sosyal sınıflardan gelen insanların gözünden bakma şansını verdiği için babama ve baba mesleğine ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu yüzden kendimi çok ayrıcalıklı hissederim hep.

Kuşak meselesine gelince, 80’li yılların başında dünyaya geldiğime göre yarı dijital, yarı mekanik bir kuşak benimkisi. Y-Z karışımı olabilir belki!

Bursa bağlantın da var diye biliyorum?

Bursa benim için çok özel bir şehir. Annem Bursalı. Dayım ve ananem halen bu şehirde yaşıyor; tatillerde ve bayramlarda çok sık gelip gidiyorum. Yalnız Bursa demişken söylemeden geçemeyeceğim Tahinli Pide’nin yeri bambaşkadır benim için… Olsa da yesek (gülüyor).

Oyuncaklarımın içini açardım

Teknoloji ile buluştuğunuz ilk anları merak ettim. Cep telefonu, internet gibi?

Teknolojiye olan ilgim 80’lerin sonlarında çok moda olan atari özellikli kol saatiyle tanışmamla başlıyor.  Çok meraklı bir çocuktum, bana alınan bütün oyuncakları parçalayıp, içini açardım. Derken bir Commodore 64 furyası başladı. Benim hiç Commodore 64’üm olmadı ama, arkadaşlarım sağ olsun kurcalamama hiç ses etmediler. Internet ile 90’lı yılların ortasında tanıştım ve ilk ziyaret ettiğim site; www.metallica.com idi. Dün gibi hatırlıyorum, tarayıcıdaki adres çubuğunu zar zor bulmuştum (gülüyor).

Silikon Vadisi artık Amerika’da!

Teknoloji denince akla ilk gelen televizyon programı Silikon Vadisi’nin hikayesini ve mevcut durumunu öğrenmek isterim? 

Silikon Vadisi TV programı ve programın yaratıcısı Dinçer Karaca ile tanışmam kariyerimde bir dönüm noktası olmuştur. Dinçer’den çok şey öğrendim; ilk gerçek işim olan teknoloji editörlüğüne onunla başladım. Yıllar geçti aramızdaki usta-çırak ilişkisi yerini iş ortaklığına ve ağabey-kardeş ilişkisine bıraktı. Geçen yıl Silikon Vadisi Teknoloji platformunu yeniden tasarlayarak hayata geçirdik ve birlikte Skyturk360 kanalında bir teknoloji talk show programı sunduk. Şu an Silikon Vadisi Teknoloji portalı aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline geldi. Dinçer’de eşi ve çocuğuyla Amerika’ya, gerçek Silikon Vadisi’ne taşındı ve çalışmalarına oradan devam ediyor. Kısacası bizim Silikon Vadisi de artık Amerika’da!

Genç ve yaratıcıyız

Adobe Systems’deki göreviniz ve başarılarınızdan söz edersek?

Adobe; Photoshop, Indesign ve After Effects gibi yazılımlarıyla işi yaratıcılık olan herkesin hayallerini gerçeğe dönüştürmesine yardımcı olan, büyük vizyon sahibi bir teknoloji firması. Mottomuz; ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ Böyle büyük bir vizyonun bir parçası olmak çok gurur verici. Türkiye, sahip olduğu genç ve yaratıcı nüfusuyla dünyanın en büyük inovasyon merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip. Bizler de, Adobe Türkiye ekibinin çalışanları olarak, Adobe’nin sahip olduğu en ileri, yenilikçi ve gelişmiş teknolojileri Türk kreatif topluluğunun hizmetine sunmakla sorumluyuz. Başarı çok sübjektif bir olgu. Bu yüzden görevimdeki en büyük başarımın alanında uzman kişilerden oluşan büyük ve gelişen bir takımın oyuncusu olmak diyebilirim.

BOL BOL OKUYUN

Sosyal Medya/ Dijital Pazarlama uzmanı deyince ne anlamalıyız? Bu işin uzmanı olmak için ne gerekli?

Uzmanlık konusu çok tehlikeli! Amerika’lı yazar Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin dışındakiler) kitabında yazdığına göre, bir konuda uzman olmak için tam 10 bin saate ihtiyacımız varmış. Teknoloji ve pazarlama dünyasında her gün yeni bir araç hayatımıza giriyor. Her birinin uzmanı olmak kolay iş değil. Hal böyle olunca uzmanlık kavramı da, en azından bu sektör için, şekil değiştirmiş oluyor. Verdiğim eğitim ve seminerlerde sosyal medya uzmanı olmadığımın altını hep çizerim. Bence iletişim ve pazarlamanın temellerini bilen ve hiç durmadan okuyan, kendisini geliştiren herkes uzman seviyesine gelebilir. Mühim olan o seviyede kalabilmektir ki bunun için çalışmalara devam etmek şart.

Sadece sosyal medya ya da dijital pazarlama alanında değil herhangi bir konuda uzman olmak isteyen herkese naçizane tavsiyem, bol bol okumaları olacaktır. Küçükken kitap okumaktan nefret ederdim, ama şimdilerde konumla ilgili haftada en az bir kitap okuyorum. Bunun yanında takip edilmesi gereken harika blog’lar var.  Bir de benim en sevdiğim, ne öğrendiyseniz pekiştirmek için paylaşmak. Bilgi paylaştıkça özümseniyor. Bunu sürekli yapın, bir bakmışsınız insanlar size uzman demeye başlamış.

YENİ FENOMENLER DOĞUYOR

Sosyal medya kendi kahramanlarını mı yaratıyor yoksa hepimiz superman ya da çok mu güzeliz o dünyada?

Sosyal medya patron ve hükümet güdümündeki geleneksel medyanın yukarıdan aşağı olan iletişim yönünü tersine çeviriyor. Bu, tüm dünyada böyle. Daha açık ifade etmek gerekirse; önümüzde üstüne istediğimizi yazıp çizebileceğimiz kocaman bir duvar var. Eskiden bu duvara sadece sahibi yazı yazabiliyordu. Şimdi herkes bir şeyler yazıp, çizebiliyor bu duvara. Her toplumda olduğu gibi bazı insanların yazı çizi kabiliyetleri daha yüksek olduğu için ortamdan yeni fenomenler doğuyor. Günlük hayatta normal bir insan olup, sosyal medya da Superman’e dönüşme konusu bence psikolog ve sosyologların ilgi alanına giren bir konu.

Artık işverenler işe alacakları kişileri öncesinde bu platformlardan elediklerini itiraf ediyorlar. Sizce ne kadar sağlıklı?

Bence bu pek sağlıklı bir yaklaşım değil. Kimi insanlar sosyal medyada dalga geçmek için varlar, kimileri de hiç olmadıkları insanlar gibi davranıyor. Kimin gerçek kimin sahte olduğunu tam idrak edemediğiniz platformlardan çalışan seçmek bence doğru bir yaklaşım değil. En azından bu çalışan seçerken tek kriter olmamalı.  Profesyonellere yönelik başarılı sosyal ağlar bulunuyor; bu platformlardan çalışan seçmekte bir sıkıntı yok elbette.

GEZİ OLAYLARI KULLNICI SAYISINI ARTIRDI

Toplumsal olaylar sosyal medya kullanımını ne kadar tetikliyor?

Gezi parkı olaylarından sonra etkilemediğini söylemek mümkün mü? Elbette etkiliyor. Gazeteci Serdar Kuzuloğlu kendi bloğu (mserdark.com) da Gezi Parkı direnişi ve o günlerde Twitter kullanım istatistikleriyle ilgili çok çarpıcı bir rapor yayınlamıştı. Raporda; 29 Mayıs tarihinde Türkiye’deki Twitter kullanıcısı 1,8 milyon iken, 30 Mayıs’ta 2,8 milyona, 31 Mayıs tarihinde ise 3,8 milyona yükselmiş. O gün atılan Tweet sayısı ise iki katına çıkarak 7 milyondan 15 milyona yükselmiş. Bu örnek toplumsal olayların sosyal medya kullanımını tetiklediği savını destekler nitelikte.

Satın alma kararını ne kadar etkiliyor?

Bence satın almak tamamen duygusal bir karardır. Bir ürünü satın alırken aslında verdiğimiz şey sadece para değil. O parayı kazanmak için harcadığımız emek, zaman ve duyguları da unutmamak gerek. Asgari ücretle çalışan bir kişinin iPhone alabilmesi için 2 ay katıksız çalışması gerekiyor. Bu çerçeveden bakınca söz konusu olan ödeme birimi bir anda harcanan emek ve zamana dönüyor. Yani konu sadece para değil, o paranın karşılığında hayatımızdan vazgeçtiğimiz şeyler. Hal böyle olunca bir ürün satın alırken bol bol araştırmak, sormak soruşturmak ihtiyacı doğuyor. Ürün satın alırken en önemli parametre tavsiye mekanizması. Sosyal medya tavsiye mekanizmasını destekleyen bir platform. İyi bir sosyal medya stratejisi olan markalar ve kurumlar sosyal medya tavsiye mekanizmasını tetikleyerek kullanıcının satın alma güdüsünü kuvvetlendirip, kendi ürününe dikkat çekebilir. Daha da ileri gitmek gerekirse aynı yaklaşım seçim stratejilerinde ve politikada da rahatlıkla uygulanabilir.

SUİSTİMALE AÇIK BİR ALAN

Yerel seçimler yaklaşıyor biliyorsunuz. Yeni medya seçmen taleplerini ne kadar değiştiriyor?

Bence yeni medya seçmen taleplerini değiştirmiyor. Zaten var olan ve şu ana kadar pek dikkate alınmayan seçmen taleplerinin daha yüksek sesle dile getirilmesini sağlıyor. Sosyal medya yapısı gereği dezenformasyona ve suiistimale oldukça açık bir platform. Bence bu dezenformasyonu, enformasyona nasıl dönüştürülebileceği üzerine ciddi çalışmalar yapılmalı, aksi halde bu güçlü iletişim harikasının önü alınamaz iletişim felaketlerine yol açması içten bile değil.

Hedefleriniz? Bu da bir gün mutlaka olacak dediğiniz öngörüleriniz?

Bence hepimiz ödememiz gereken büyük bir borçla bu dünyaya geliyoruz. Borcumuz da, elimizden geldiğince, dünyaya ve insanlığa hizmet etmek, faydalı olmak. Benim de en büyük idealim bunları yaparak mutlu olmak. Bir gün mutlaka olacak dediğim komplo teorilerinden en büyüğü şöyle; bence gelecekte okul, iş ve çalışma kavramları büsbütün değişecek ve dünyayı ülkeler değil, şirketler yönetecek.

YENİ ZENGİN

Günlük yaşamınızda neler yapıyorsunuz? Teknoloji ile ilgili kısıtlamalarınız var mı?

Motosikletimle gezmeyi, yaz çizi işlerini çok seviyorum. Hatta yeni bir blog açtım, merak edenler ziyaret edebilirler: www.yenizengin.com , bir de lise yıllarımdan beri amatör olarak müzikle ilgileniyorum. Evde, arkadaşlarla gitar çalıp minik kayıtlar yapıp eğleniyoruz. Yaşamımda teknoloji ile ilgili iki tane büyük kısıtlamam var; televizyon izlemiyorum ve cep telefonundan e-posta bakmıyorum.

Değerli bilgiler için teşekkür ederiz.

Vakit ayırdığınız için ben çok teşekkür ederim.

Dijital Ekonominin Orta Direk Yeni Zenginleriyle Tanışın

Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…

[Tweet “Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…”]

Şimdi okuyacağınız bu yazı Digital Age dergisinin Aralık, 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Silikon Vadisi’ne yaptığım son seyahatimde, meşhur Caltrain ile Palo Alto’dan  San Francisco’ya geçerken, trende ilginç bir adamla tanıştım. Otuzlu yaşlarının başlarında son derece spor giyimli ve fit görünen bu adam, telefonda bir arkadaşına Hindistan seyahatini anlatıyordu, sonra konu birden Kite surfing’e geldi, derken konu italyan mutfağı ve aşçılık mevzuna olan ilgisine döndü. Ben de yok artık dedim içimden; bu adam ya çok zengin ya da belgeselci herhalde diye düşündüm. Telefon konuşması bitince muhabbet açmak için sabırsızlanıyordum ve nihayet beklenen an geldi; arkadaşın telefonunu cebine koymasıyla birlikte hemen  ‘Merhaba’ dedim ve tanıştık. Bay Area olarak adlandırılan Silikon Vadisi bölgesinde insanlar muhabbete çok açık ve bu çevredeki herkes büyük ihtimalle teknoloji işinde olduğundan, çekinmeden ne işle meşgul olduğunu soruverdim. Eskiden bir emlakçı olduğunu fakat iki sene önce mobil uygulamalar geliştirmeye başladığını, geçimini bu şekilde sağladığını söyledi. Emlakçılık işinden mobil uygulama geliştirmeye uzanan serüven bana çok ilginç geldi, üstelik herhangi teknik bir altyapısının olmadığının altını çizmişken. ‘’Nasıl yani, hiç kod yazmadan mı yapıyorsun bunları?’’ diye sordum. ‘’Evet, her şeyi out-source ediyorum ve günde sadece birkaç saat çalışıp geri kalan zamanımda da dünyayı falan geziyorum işte…’’ dedi ve gülüştük.

Hastane odasında başlayan girişimcilik

Bundan birkaç sene önce bir basketbol maçından eve dönerken ciddi bir trafik kazası geçirdiğini söyleyen kahramanımız, hastane odasında bir arkadaşının kendisine bıraktığı bir dergi makalesinin hayatını değiştirdiğini söyledi. Mobil uygulamaların geleceği üzerine varsayımların yazıldığı bu makale kendisini çok etkilemiş ve hayatında bir şeylerin değiştirmesi gerektiğini hissetmiş. Sağdan soldan bulduğu 2,000 usd’lik bir yatırımla ilk uygulaması olan Finger Print Security Pro’yu hayata geçirmiş. Hiç durmadan bunun gibi onlarca uygulama yapıp, bir portföy oluşturmuş ve bu portföyü satmış. Şimdi de bu işi yapmaya devam ediyor, üstelik bir yandan da dünyayı gezip, gününü gün ederken. Bu arada kahramanımızın adı: Chad Mureta.  Internette biraz araştırınca mobil uygulama şirketini birkaç milyon dolara sattığını ve yeni uygulamalar geliştirmeye devam ettiğini gördüm ve çok kıskandım.

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Chad, dijital ekonominin yarattığı orta direk yeni zenginlerden sadece biri, bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı yazar ve blogger James Altucher. 20 girişim denemesinin 18’inde batmış, onlarca kitap yazmış ama hiçbiri basılmaya layık görülmemiş. James, dijital dünyanın nimetlerini kullanarak, Amazon üzerinden, yazdığı tüm kitapları yayımlamış ve tahmin edersiniz ki sadece 1,99 USD’ye satılan dijital kitaplarıyla ününe ün katıp, ünlü bir yazar olmuş. Amazon’dan sattığı kitaplarla milyon dolarlık bir servet elde etmemiş olsa da, ismine yaptığı katı ve PR değeri neticesinde James, bu günlerde milyonlarca dolarlık yatırımcı fonunu yönetiyor ve eminim kendisine ve ailesine uygun zamanı ayırarak,  yeterince para kazanıyordur.

Bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı amatör cover grubu Boyce Avenue. Bu arakadaşlar, popüler şarkıların ağlak akustik versiyonlarını çalıp, Mark II gibi kaliteli kameralarla videoya alıp, videonun renklerini falan düzelterek son derece profesyonel görünümlü video klipler hazırlıyor ve Youtube’dan salıveriyorlar.  İnanmazsanız ama her bir videosu Youtube’da milyonlarca görüntüleme alıyor. Bu arkadaşlar herhangi bir plak şirketiyle anlaşmalı değil, zaten konvansiyonel plak  şirketleri bu adamlarla ne yapacağını bilebilir mi,  şüpheliyim. Boyce Avenue, yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle ürettikleri akustik cover videolarıyla küresel bir fan kitlesi de oluşturmuş durumda. Fanlardan gelen taleplerle yerel organizasyon şirketleri Boyce Avenue’nun popülerliğinden faydalanarak, kendi ülkelerinde konser vermelerini sağlıyor. Bu çocuklar güzel de para kazanıyorlar, üstelik Justin Bieber ve Beyonce gibi dünyayı gezerek.

Yeni dünya ile değişen yeni zengin kavramı

Mark Zuckerberg, Jack Dorsey ve Elon Musk’ın başarı hikayeleri Dede Korkut masalları misali dilden dile aktarılırken, rock star girişimci olmak hayaliyle yanıp tutuşan fikir sahipleri, gazı alıp bir sonraki milyar dolarlık şirket olma yolunda adımları atmaya başlıyor. Yalnız bu işler o kadar kolay değil, teknoloji girişimciliğinin ana vatanı silikon vadisinde bile her on girişimden yedi ya da sekiz tanesi bir sonraki yıl kepenk kapatıyor. Çoğu girişimci maalesef milyar dolarlık şirket kurma hayallerinin altında ezilip, yok oluyor. Oysa ki ‘’kim takar milyar doları, bana birkaç milyon dolarlık servet te pekala yeter!’’ diyenlerdenseniz, bir nebze daha şanslısınız demektir. Yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en zengin insanlarıyla aşık atabilmek için ihtiyacımız olan para sadece 7 Milyon dolar’cık. Bu paranın üzerine 500 Milyon dolar daha ekleseniz bile yaşam standardınızda pek bir değişiklik olmuyor. Öte yandan ayda 2,500 dolar’lık bir geliriniz varsa dünyanın en zengin yüzde 1’lik diliminde yerinizi alıveriyorsunuz.

Yeni zengin felsefesi nedir?

”Dijital yeni zengin düşünce biçiminin merkezinde yüz milyonlarca dolarlık bir servet yapmak yok. Bu yeni bir düşünce ve yaşam biçimi; dayandığı temeller ise son derece insani ihtiyaçları merkez alıyor. Az ama etkin çalış, daha çok gez, kendine ve sevdiklerine daha çok vakit ayır, insanlığa ve dünyaya bir faydan olsun kazanç zaten gelir. ”

İnsan ömrünün ortalama seksen yıl olduğunu düşünürsek, hayatımızın ciddi bir bölümü aslında yapmak istemediğimiz ancak hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğumuz sıkıcı işlerle geçiyor. Dünyanın en iyi, en küresel, en çok maaş veren şirketinde CEO bile olsanız sanal olarak iklimlendirilmiş plazalar ve 13-15 inçlik ekranlara hapsolmuş gözlerimiz, müthiş konfor alanın sağladığı güvenlik hissiyle birleşince plaza işçisi olmaktan öteye geçemiyoruz. Plaza yaşamına karşı değilim, hatta işimi çok seviyorum ama biliyorum ki bu müthiş binalardaki herkes, ben dahil, aslında kalıcı süreyle geçici çalışan işçileriz. Hiç birimizin yeri garanti değil, sistem o kadar güzel tasarlanmış ki konfor alanımızın dışına çıkmak, risk almak anlamsız geliyor. Ama unuttuğumuz önemli bir gerçek var, o da her geçen gün daha da yaşlandığımız ve oturduğumuz koltukların birkaç sene sonra gerçek sahibi olan yeni nesle terk etmek zorunda olduğumuz. Benim gibi düşünen birçok yeni zengin adayı, dijital ekonominin nimetlerinden faydalanarak, kendi nişlerini bulup,  Chad Mureta’nın ya da James Altucher’ın ve hatta Boyce Avenue’nın yaptığı gibi dünyaya faydalı olmak ve hiç bitmeyen kişisel gelişim sevdamızı beslemek istiyoruz. Çok değil kısa bir süre sonra dünyayı tek kişilik şirketler değiştirmeye başlayacak. Bence bu değişime hepimiz ayak uydurabiliriz. Neden bir sonraki yeni orta direk dijital zengin biz olmayalım ki?

 

Ofiste verimli bir gün için tavsiyeler

İster altında yüzlerce çalışanı olan bir CEO olun, ister koskoca departmanı tek başına sırtlayan savaşçı ruhlu bir beyaz yakalı. Hepimizin derdi aynı; zamansızlık!

[Tweet “İster bir CEO ol, ister savaşçı ruhlu bir beyaz yakalı. Hepimizin derdi aynı; zamansızlık!”]

Zihnimizi biraz zorlayalım ve bundan 10 – 15 sene geriye küçük bir yolculuk yapalım. Ortaokul, lise ve üniversite yıllarımızı düşünelim. Durun bir dakika! Zamansızlık o yıllarda da baş sorunlardan biriydi; yetişmeyen ödevler, projeler, sınavlar… Zamansızlık, yıllar geçtikçe bünyemize eklenen yeni sorumluluklardan ve gereksiz alışkanlıklarımızdan beslenen kocaman bir çığa dönüşmüş ve sorunlardan kaçıp sığındığımız hayat dağımızın eteklerindeki küçük, keyifli köylerin canını okumaya hazır, pusu kurmuş bizleri bekliyor.

Pareto’nun mirası ve verimliliğin anahtarı [Tweet]

Keşke aynı dönemde yaşasaydık da kendisine bir yemek ısmarlayabilseydim dediğim adamların başında ünlü İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfredo Pareto gelir. Yaşamından geriye bıraktığı meşhur 80-20 kuralı iş yerinde ve özel hayatımızdaki verimliliğimizi nasıl artırabileceğimizi, adeta altın tepside bizlere sunuyor.

‘’Kabaca 80-20 kuralı der ki; çoğu olay için, bir işin sonucunun % 80’i, o işi yapanların % 20’sinden kaynaklanır.’’

[Tweet “80-20 kuralı; bir işin % 80’ini, o işte uğraşanların ancak % 20’si yapar.”]

Bu durumda Vilfredo Pareto’ya göre bir mesai gününde yaptığımız işlerin yüzde 80’i çar-çöp, işe yaramaz, hatta yapmasak da olur türden… Geri kalan yüzde 20’si ise gerçekten işimize katkısı olan, anlamlı aktiviteler. Gelin isterseniz verimliliğimizi artıracak tavsiyelere birlikte göz atalım.

1. Başımızın tatlı belası e-postalarla mesafeyi koruyalım

Çoğu ofis çalışanının şirkete geldiğinde ilk yaptığı iş, e-posta kontrolüdür. Gariptir ki sabah uyandıktan sonra da yaptığımız ilk işlerden biri cep telefonundan e-posta okumaktır. İş yerinde verimli olmanın ilk kuralı güne e-posta ile başlamamak! Bedenin ve zihnin en berrak olduğu sabah saatlerini rutine bağlı bu iş ile heba etmek yerine, daha çok yaratıcılık isteyen planlama odaklı işlere ayırmak sanırım en doğrusu.  Bu arada bazı istisnai durumlar haricinde cepten e-posta okumaya tamamen karşı olduğum da kayıtlara geçsin. Cepten büyük bir merakla okuyup, ‘’Amaaan, yarın işe gidince bilgisayardan cevaplarım.’’ kafasına girdiğimizde yarın o e-postayı yeniden okuyup, zaman kaybedeceğimizi unutmayalım.

Son bir yıldır günde sadece dört defa e-postalarımı kontrol ediyorum; sabah 11:00, öğlen 13:00, 15:00 ve akşamüstü 17:00. Bu arada e-posta uyarı mesajlarını da tamamen kapattım. Bu şekilde önemli işlerle uğraşırken e-postaların aklımı çelmesine engel oluyorum. ‘’Aman, olur mu öyle şey, ben bunu yapamam benim bütün işim e-postalar üzerine dönüyor.’’ diyenler olacaktır elbet. Bu yöntem sayesinde inanın artık iş hayatımı e-postalarım değil, ben yönetiyorum. Şunu da aklınızın bir kenarına yazın; bir iş çok önemli ve acilse zaten sizi ararlar.

2. Sabah saatlerini yaratıcı işlere ayıralım

Her ne kadar Türk iş dünyasının çalışma kültürünün merkezinde kervanı yolda gütme felsefesi olsa da, ehil yöneticiler bu lafa pek kulak asmaz ve sabahın erken saatlerini orta ve uzun vadeli işleri planlamaya ayırır. Kafa ve beden olarak en dinç olduğumuz sabah saatleri bu iş için biçilmiş kaftandır. Unutmayın,  planlamaya daha çok zaman ayırırsanız ivedi ve önemsiz işlerin sizi ve işinizi yönetmesine o kadar engel olursunuz. Haliyle bu durum sinir ve stres katsayımızı da düşürür; hayattan daha çok keyif almamıza yardımcı olur.

3. Ne yapacağımızdan emin değilsek bilgisayarın başına oturmayalım

Teknoloji çok iyi bir hizmetkar ancak, berbat bir efendidir. Eğer elinizde yapılacaklar listesi türünden bir şey yoksa bilgisayar karşısına oturduğunuz anda sizi etkisi altına alır; kendinizin e-posta’lardan sosyal medya sitelerine, haber sitelerinden alış-veriş sitelerine pervasızca savrulup, heba oluşunuza şahit olabilir, hatta tüm günü hiçbir iş yapmadan hayal kırıklığı ve mutsuzlukla geçirebilirsiniz.

4. Dış kaynak kullanımı ve delegasyonun sihirbazı olalım

Babam, ‘’İyi yönetici eli cebinde gezen adamdır.’’ der. Yıllar geçtikçe babamın ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. İşin kölesi olmaktansa, efendisi olmak için planlamaya daha çok vakit ayırmak; projelerin en ince detaylarıyla göğüs göğse mücadele etmektense onları küçük parçalara bölüp, düzenli geri bildirim almak şartıyla ehil kişilere paslamak, sürecin yöneten ve yön veren tarafında olmaya odaklanmak iyi bir yöneticinin en önemli sırrıdır.

5. Karışık ve büyük projeleri küçük parçalara bölüp, çözümleyelim

İş yerindeki proje ya da problem ne kadar büyük ve karışık olursa olsun, bir adım geri atıp resme uzaktan bakmak, projeyi küçük, anlamlı parçalara bölmek ve sırayla bu küçük parçaları teker teker çözerek işi tamamlamak, ehil kişi yaklaşımıdır. İnsanın doğası gereği büyük ve sıkıcı görünen projeler ertelenmeye mahkumdur. Biz bu projeleri erteledikçe onlar zihnimizde devleşir ve projeyle aramızda içinden çıkılmaz psikolojik bir savaş başlar. Bunu çözebilmenin en iyi yolu, projede bebek adımlarıyla da olsa ilerleme kaydettiğimizi görmemizdir. Bu yüzden projeyi küçük anlamlı parçalara bölüp, adım adım her bir parçasını bitirdikçe projeye karşı olan savaşımızda psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş oluruz.

6. ‘’Hayır’’ deme seçeneğine şans verelim

Herkesi memnun etmeye çalıştığınızda kendinizi bir anda oyunun dışında bulabiliyorsunuz. Bu konuda çok ciddiyim. Maalesef hiçbirimizin iş tanımında herkesi memnun etmelisin diye bir madde bulunmuyor. Verimli olmak adına bazı durumlarda çalışma arkadaşlarınıza ya da patronunuza ‘hayır’ demeniz gerekebilir. Burada önemli olan bu konudaki samimiyetinizin gerçek ve üslubunuzun da yumuşak olmasıdır.

7. Ofis içi dedikodulara geçit vermeyelim

İş dünyasının vazgeçilmezleri listesinin en üst sıralarında bulunan şirket ve sektör dedikoduları meselesi işte verimliliği ve çalışan psikolojisini etkileyen baş düşmanlardan biridir.  Dedikodusuz hayat mümkün demiyorum ancak, dedikodu ve duygusal vampirlik yapan iş arkadaşlarıyla mesafeli bir ilişki içinde olmak, işte verimliliğin anahtar kurallarından biridir.

Faydalı olması dileğiyle,

Hakan Akben