Çalışma Prensiplerim

Bu gece dostum İnanç Ayar ile Instagram üzerinden bir canlı yayın yaptık.

Keyifli geçen sohbette çalışma prensiplerimden bahsettim.

Gelen istek üzerine çalışma prensiplerimi blog’umdan da yayımlıyorum.

Bu tür konularda reçeteci olmak istemem. Bu yüzden bu prensipleri alıp olduğu gibi kullanmanızı değil, kendi çalışma prensiplerinizi oluştururken faydalanabileceğiniz bir şablon olarak değerlendirmenizi öneririm.

Prensipler gözünüzde büyümesin. Yazdığım prensiplerin büyük çoğunluğunu uygulamak için hala çetin mücadeleler verdiğimi bilin isterim. Amaç asla mükemmeliyetçilik değil, gayrettir. Bence mükemmeliyetçilik gayretin düşmanıdır.

Kolaylıklar dilerim,

Hakan.

Çalışma Prensiplerim:
  1. Kendini tanı.  Ne yaptığını ve kendinle uzlaşmayla nasıl başa çıktığını kendine anlatırken aslında kime sesleniyorsun?
  2. Kendini Kabullen.  ”Sanat yolculuğu, kendini kabul etme ile başlar – özneldir. Ancak kendinizi kabul ettikten sonra, en yüksek hedef olan başkalarının kabulüne geçebilirsiniz.”-Jeff Koons
  3. Garantici olma.  Kimselerin yapmaya cesaret edemeyeceği yeni, farklı, korkutucu, ilginç ve anlamlı şeyler yap: Güven oluşturmaya ve bağlantı kurmaya odaklan. Amaç, ekonominin (toplumun) içinde inşa edilen bağlantı makinesini anlamak. İnsanları ve fikirleri bir araya getirerek fark yaratmak.
  4. Kararlarında stratejik ol.  Durumsal olma. Neyi yapmak istemediğini bil: Hangi işleri para için yapıyorsun. Hangi işleri hobi olsun diye ‘bedava’ yapıyorsun.
  5. Basit başla.  Bir projeye başlarken gelecek için büyük hayaller kurmak, dev planlar yapmak yerine basit işlere odaklan. Büyük işler yapacak altyapı ve özgüveni ancak böyle, adım adım oluşturabilirsin.
  6. Profesyonel ol. Tutarlı ol. Bir kere karar aldıktan sonra artık sorgulama. Sonuna kadar devam et. Söz ver ve işleri zamanında teslim et. Duygu durumuna göre değil, programına göre çalış. Daima başlama ve bitirme saatin belli olsun.
  7. Teslim et.  Daima teslim edilecek. Bir işin olmalı. Yarım kalan yazılar, videolar, müzikler, konuşmalar ve eğitimlerin hiçbir faydası olmaz.
  8. İyi müşteriler bul.  Sadece iyi ödeme yapan değil; sohbet edebileceğin, zamanına değil, ortaya koyduğun değere göre ödeme yapan, açık iletişim kuran, iyi projeler için zorlayıcı olan müşteriler…
  9. Hikayelerle anlat.  İletişim karşındaki kişinin zihninde resim çizmektir. Meseleleri daima başarı hikayeleriyle, tarihten ve gündelik yaşamdan basit örneklerle açıkla.
  10. Öğrenciler bul.  Öğretmenlik, yaşam boyu öğrenci olma fırsatını sunar. Öğretme şansımın olduğu, yaşamlarına değer katabileceğim, sürekli öğrenme ateşimi diri tutacak öğrencilerimi nerede bulabilirim diye düşün.
  11. Değişime açık ol. Sürekli keşfet. 

 

Korku kaçınılmaz, korkaklık ihtiyari

Bazen, üniversiteliler konuşma yapmam için okullarına davet ediyor.
Vaktim ve söyleyecek bir şeylerim varsa, mutlaka katılıyorum.
Üniversitenin son yıllarına gelmiş ya da iş dünyasına yeni yeni adım atmış gençlerle muhabbete dalınca, mazideki zor günlerim canlanıyor gözümde.

Genç olmak kolay değil. Hiçbir zaman olmadı. Hayaller ve gerçeklerin göğüs göğüse çarpıştığı okul yıllarından yara almadan çıkmak, eminim çok az kişiye nasip olmuştur. Yaralar iyileşse de izleri kalıyor, yaşam okulunun karnesine yazılıyor. Neyse ki, bu okulda çoğu dersin telafisi var. Ancak, hayat okulundan kopya çekerek ya da soruları ezberleyerek mezun olmak, nafile bir çabadan öteye geçmiyor. Tüm kırılganlığına rağmen insan, samimiyetle kalbini ve ruhunu açmadan, yaşam yolunda ilerleyemiyor.

Ne yaşanacaksa yaşanacak, kaçış yok!
Bu yüzden gençler korkak olmamalı. Evet, korkabiliriz. Bende her gün korkuyorum. Fırsatları değerlendirememekten, sevdiklerimi kaybetmekten, sağlığımın bozulmasından ve aklınıza gelebilecek daha birçok aptalca şeyden korkuyorum. Tıpkı hayata gelmiş ve gelecek herkes gibi… Fakat asıl mesele korkaklık! Kimse korkusuz değildir, ama korkularımızın esiri olursak korkak oluruz. Korku ve korkaklık arasındaki ince çizgidir bu. Biri kaçınılmaz, diğeri ihtiyari.

Koşmaya nasıl başladım, hayatımda neler değişti 

Sevgili günlük, uzun zaman oldu seninle konuşmayalı. 2017’de seni biraz kendi haline bıraktım. Malum, işler son derece yoğundu. Yine de bu bir bahane değil. Asıl bahane internet ve sosyal medya ile arama biraz mesafe koymak istemiş olmamdı. İçimden bir şeyler yazmak, paylaşmak pek gelmedi bu sene. Oysa ki iletişimden ekmeğimi kazanıyorken, seni ve sosyal medyayı ihmal ederek, bizim mesleğin en büyük günahlarından birini işlemiş oldum. Korkma, bu süre içinde hiçte boş oturmadım.
Uzun koşulara başladım
Görüşemediğimiz zaman içinde yaşamıma anlam katan önemli bir hadise oldu. Uzun mesafe koşmaya başladım. Koşmak, hele bir de uzun mesafe, hiçte bana göre bir iş değildi. Genel anlamda sabırsız, maymun iştahlı ve acıdan kaçmaya meyilli olduğumdan (aslında hepimiz böyleyiz!), uzun mesafe koşmak pek benim tarzım bir iş değildi. Yaş ve deneyim arttıkça insan, hayatının iplerini, mümkün olduğunca, eline almak istiyor. Bu sebeple geçtiğimiz yıl, birkaç kere 3-4 km’lik koşu denemesi yaptım. Yaptığıma da pişman oldum. Dizlerimdeki ağrılardan kurtulmam aylar sürdü. Koşmaya tövbe ettim. Murakami’nin “Koşmasaydım yazamazdım” kitabıyla karşılaşınca, pek özendim. Özellikle uzun mesafe koşuculuğun odaklanma, sabır ve dayanıklılığı artırmaya yardımcı bir spor olduğuna ikna oldum. Bu yüzden koşmaya bir kere daha şans vermek istedim. Bu sefer bir bilene danışmam gerekiyordu. Talih bu ya, hayat karşıma Erol Dinneden’i çıkarttı. Erol, özel bir adam. 40 yaşından sonra yaşamının iplerini eline almaya karar vermiş, iradesini sporla geliştirerek, obezlikten atletliğe geçiş yapmış bir spor insanı. Ultra Maratonun nirvanası olarak kabul gören UTMB OCC’de koşmuş. Bu aralar Iron-Man’e hazırlık yapıyor.

UTMB Mont-Blanc’in havasını anlamak için şu video’ya da bir göz atmanız yeterli.

Ağrıyan dizlere ayakkabı reçetesi
Erol, dizlerimdeki ağrıların yanlış ayakkabılarla koşmamdan kaynaklanmış olabileceğini söyleyince, içim rahatladı. Siz siz olun, sakın ha, AirMax’lerle koşmaya kalkmayın. Ayakkabının taban yastıklaması koşmak için uygun olmadığından, koşunun tüm yükünü dizlerime bindirmiş. Erol bana düz koşular için kırmızı bir Mizuno Wave Inspire 12, patika koşuları için ise yeşilli bir New Balance Leadville aldırdı. Reklam olmasın ama, doğru ayakkabıların koşu sağlığını direkt etkilediğine ikna oldum.

İlk antrenmandan bir kare. Soldan sağa: Erol, Murat, Hakan.

Whatsapp’ta hemen bir koşu grubu oluşturuldu
Koşmak bireysel bir spor gibi görünse de aslında iyi bir sosyalleşme aracıymış. Erol koşu grubuna beni de dahil etti. 4 kişilik grubun içinde bir bilen eşliğinde gece koşularına başladık. Fenerbahçe sahilinden Bostancı’ya kadar giden 5 kilometrelik parkuru, biraz yürüyerek biraz koşarak, acıları hafifleten muhabbet eşliğinde, kate tmeye başladık. Bu grupla antrenmanlara 28 Eylül’de başlamışım. Geçtiğimiz 4 ayda 21,5 kilometrelik iki zorlu patika koşusuna katıdım ve bitirdim. Şimdi 50 kilometrelik yarışlara girebilir miyim diye düşünüyorum. Ancak, bu da bir tuzak.  Amaç, tüm mesafeleri kat etmek değil; mesafeleri doğru bir ritmle kat edebilecek sabır, irade gücü ve dayanıklılığı oluşturup, sürdürebilmek. 
Uzun koşularla aramda bir sevgi ve nefret ilişkisi var
Çünkü sabır ve güçlü bir irade istiyor. 10 km’lik parkuru sıkılıp bir anda bitiremezsin; nefesin ve gücün yetmez. Sabrın ve iradenle zamanı dilimleyip, mesafeleri kat edersin. Sabır ve irade fakiriysen, yüreğini burkup parkuru tamamlamadan evine dönersin. Sadece koşuda değil, hayatımda da pek çok kez parkuru yarım bırakıp eve döndüm. Yapmak istediğim çok şey var. Hepsi de sabır ve irade isteyen işler. Bu yüzden haftada birkaç kere parkura çıkıp sabır ve irade çalışmaları yapıyorum. Bazen çok zorlanıyorum, ama her bitirdiğimde irade eşiğimi bir tık daha artırdığımı hissediyorum.

İlk patika yarışım Bodrum’daydı. Onlar 50 kilometre, ben 21 km koşuyordum. Yarış anında yollar kesişti anı ölümsüzleştirdik. Ünal (solda), Erol (sağda), ben (ortada)

‘Acı kaçınılmaz, ızdırap çekmek ihtiyari’
Koşulara başladığımdan bu yana ruhsal ve bedensel acı eşiğimin arttığı da bir gerçek. Bazen evimdeki sıcak kanepemde ayaklarımı uzatmışken kendimi faka basıp, buz gibi gecenin karanlığında koşmaya çıkıyorum. Nietzche, mutlu bir yaşamın zorlukları aşma çabasında saklı  olduğunu söyler. Hayatta hepimiz için çok fazla zorluk var. Zorlukları bir kez aşmaya başlayınca, sınırlarınızın hayallerinizin de ötesinde olduğunu idrak etmeye başlıyorsunuz. Zihinlerdeki bariyerlerin tuğlalardan değil, karton briketlerden ibaret olduğunu bir kez gördüğünüzde,  yaşama eskisi gibi bakamıyor insan. Sanki yaşamda bir üst level’a çıkmış, Matrix’in sonunda yeşil kodları görmüş Neo gibi bir his geliyor.

Kitap kulübüyle geçen bir yıl

Birinci yılını başarıyla tamamlamış bir kitap kulübümüz var. Yakın arkadaşım Hasan’ın insiyatifiyle başlayan kitap kulübü adım adım gelişiyor. Kulüp vesilesiyle enteresan arkadaşlar edindim. Benzer hayalleri ve dertleri olan bu insanlarla kısa sürede kaynaştık. Sadece okuduğumuz kitapları değil, hayatlarımız hakkında da birçok meseleyi paylaşmaya başladık. Kitap kulübü, farklı konularda uzmanlıkları olan mini bir ‘Think Tank’ kuruluşu olma yolunda ilerliyor. Yapılan sohbetlerin entelektüel seviyesi bazen çok enteresan noktalara çıkabiliyor. Gün geliyor kitle hareketlerini tetikleyen dinamikleri konuşuyoruz. Bazen hayat ve motivasyon üzerine konuşuyoruz. Homo Deus, Sapiens muhabbetleri havalarda uçuyor. Biyolojiden fiziğe ve beynin sırlarına kadar birçok meseleyi masaya yatırıp, enine boyuna saatlerce tartışıyoruz.
Kitap kulübüne üye olmak gerçekten zor
Üye adedini bir masanın etrafına sığabilecek kişi sayısıyla sınırladık. Bu gerçekten iyi bir fikirdi. Bu şekilde üyeler arasında kaynaşma sağlanıyor, herkesin geniş geniş konuşabileceği zamanı oluyor ve kitap klübündeki her bir sandalyenin değeri daha da önem kazanıyor. Kitap kulübünde yazılı olmayan bazı kurallarımız var. Mesela iki etkinliğe üst üste gelmeyen üyeler moderatör tarafından uyarılıyor. Zaten kulübe yeterince vakit ayıramadığınızda kendi isteğinizle ayrılmak istiyorsunuz. Giden arkadaşın sandalyesi yeni bir üye için ayrılıyor. Kitap kulübüne üye seçerken yazılı olmayan hissi bazı şartlarımız da var. Mesela meraklı olmak, kendini geliştirme arzusuyla yanıp tutuşmak, herhangi bir konuda uzmanlığınızın ya da enteresan fikirlerinizin olması v.b… Yaş sınırı yok. Kulübün 40’a merdiven dayamış üyeleri de 20’li yaşlarında, yeni mezun üyesi de var. Bu çeşitlilik sohbetlere büyük mana katıyor.
Kitap kulübü deneyimi aylar geçtikçe zenginleşti
Artık neredeyse her ay bizim için değerli bir yazarı kulübümüze konuk olarak alıyoruz. İlk konuk yazarımız Ozan Dağdeviren olmuştu. Ozan daha sonra kulübümüzün vazgeçilmez üyelerinden biri oldu. Daha sonra konuk yazar olarak Tunç Kılınç, Yüce Zerey, Mümin Sekman, Tuluhan Tekeli gibi değerli isimleri de kitaplarıyla birlikte ağırladık. Elbette bizlerin fotoğrafa ve fotoğrafçılığa olan bakışını geliştiren Hakan Yaşar’ı da unutmamak gerek. Konuklarımızın yaratıcı süreçlerini, ritüellerini, çalışma yöntemlerini ve kitaplarındaki fikirleri tartıştık. Çıta zamanla daha da yükseldi. Geçtiğimiz hafta iki önemli konuğumuz vardı.
Pentatlonun yıldızı İlke Özyüksel
Hayatımda ilk defa bir olimpiyat sporcusuyla tanıştım. Bu kişi Türkiye’de pek de popüler olmayan bir spor dalında, üstelik kadınlar kategorisinde bizi temsil ediyordu. Henüz gençliğinin baharında, 20 yaşında pırıl pırıl bir genç kız olan İlke Özyüksel’den bahsediyorum. 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye adına modern pentatlonda olimpiyata giden ilk sporcumuz olan İlke, kitap kulübümüzde deneyimlerini paylaştı. İlke’nin hikayesi romanlara konu olacak türden. Son derece başarılı bir sporcu olmasına rağmen hayatta ve spordaki mücadelesi hiç bitmiyor. İlke, hem üniversiteye gidiyor, hem de haftanın her günü antrenmanlarına devam ediyor. Pentatlon multi disipliner bir spor. Koşu, yüzme, ata binme, atıcılık ve eskrim gibi çetin sporların bir kombinasyonu. İlke, antrenör, takım ve sponsorluklar olmaksızın bir başına tüm dünyanın sporcularıyla mücadele ediyor. Hırsı ve sarsılmaz iradesini bir silah gibi kullanarak zorlu engelleri teker teker aşıyor. İlke’nin önünde büyük başarılarla dolu uzun yıllar var. Bizleri gururlandıracak büyük başarılarının takipçisi olacağız.
Ultra maratonun cesur kızı Bakiye Duran
Geçtiğimiz hafta güçlü iradenin ete kemiğe bürünmüş haliyle tanıştım. Bu ay kitap kulübümüzde ‘Cesaret Yalnızdır’ adlı kitabıyla Bakiye Duran konuğumuz oldu. ‘İnsan geleceğine aşıktır’, diyen Bakiye Duran, yaşayan bir efsane. Bakiye abla ile sohbetimizden aklıma kazınanları ayrı bir yazı ile paylaşacağım.
Kitap klübü, benim için yeni ve farklı fikirlerin anlamlı dostluklara temel oluşturduğu sıra dışı bir deneyim oldu. Yeni konular, yazarlar ve kitaplar keşfetmek ve insanları sürekli bir araya toplayabilmek, kitap klübünün başarısı için altın kriterler. Bu kriterler kuvvetli bir moderatörlük ve önderlikle aşılabiliyor. Bu yüzden Hasan’ın hakkını da teslim etmek gerek. Umarım Hasan’da bu konudaki deneyimlerini paylaşır. Bizim kulüp doldu, ama siz de kendi kitap kulübünüzü kurabilirsiniz. Belki buluşmalarınızda bizi de konuk alırsınız…

2016 değerlendirmesi…

Şu an elektrikler kesik. Haliyle kombi de çalışmıyor. Evin içi buz gibi… Çay yok, kahve de… Kettle’da bir bardak su ısıtmanın imkânı da yok. Allahtan tabletin şarjı tam. Yalap şap da olsa GSM’den internete girebiliyorum. Buna da şükür! Dışarıda acı acı siren sesleri yağmur hışırtısına karışmış, karanlığa karışıyor. Az önce önümden iki tane itfaiye aracı geçti. Şu manik elektrik gelgitlerinden sigortalar patladı, yangın çıktı herhalde…

Bugün günlerden 30 Aralık
2016, gitmemek için ayak direten mızmız bir çocuk gibi… Eline geçen her şeyi yerlere fırlatıp, kırıp döküyor. Bu sene ne çok kasvet yaptı! Nice yürekler dağlandı, ocaklara ateşler düştü. Beyinlerimiz yandı, ruhlarımız soğudu ve yalnızlaştı… Buz kesen ümitlerimizin ne meçhulle, ne de yalnızlıkla mücadele edecek gücü ve sabrı kalmadı. Maalesef, 2016 iyi geçmedi. Yine de 2017 meçhulune sarılmaktan başka çaremiz yok. Hoşgeldin 2017! Sana büyük umutlar bağladık…

Not: Saat şu an 20:29. Internet ve telefon bağlantısı da tamamen gitti.

hakan-akben-2017

Benim için 2016…
2016 benim için yapayalnız kaldığım bir yıldı. Bundan zerre şikayetim yok. Bol bol kitap okuyacak ve kendimle uzlaşacak zamanım oldu. Bana göre özetle bu sene, aldığım kararların çoğunu hakkıyla uygulamaya başladığım önemli bir yıldı. Kara kaplı defterime aldığım notları bloğuma da not düşmek istedim.

2016 yılı değerlendirme notlarımdan alıntılar:

  • İş hayatıma solo girişimci olarak devam etmeye karar verdim. Ne bir yöneticim olsun, ne de yönettiğim biri olsun istedim. 21 Temmuz’da İletişim Teknolojileri isimli şirketimi kurdum.
  • Stratejik olarak gelirimi tek bir kanaldan kazanmaya çalışmak yerine, riski dağıtıp farklı alanlarda, birden fazla gelir kaynağı oluşturmaya odaklandım. Bu alandaki çalışmalarım 2017’de de devam edecek.
  • Bilgiye erişme, türetme, farklı tiplerde içerik üretme tarafındaki yeteneklerim ve kurumsal pazarlama deneyimlerim, aldığım projeleri kısa sürede ayağa kaldırmama çok yardımcı oldu.
  • Otomasyon teknolojilerinden dibine kadar faydalandım. Bunun için ciddi zaman ve para ayırdım. Hala da çabalarım devam ediyor. iOS 10 güncellemesinden sonra işimde de tamamen iPad kullanmaya başladım. (Şimdilik %85 oranında diyelim. Ara sıra Photoshop ve Dreamweaver’a ihtiyacım oluyor.)
  • Kısa kaldığım zamanlarda ehil dostlarımdan profesyonel destekler aldım. Birlikte güzel işler yaptık. Yıllar içinde çok yetenekli ve iyi yürekli dostlar biriktirmişim. Çok şanslıyım!
  • Dünyanın en büyük 3 teknoloji şirketine (Adobe, Samsung ve Fujitsu) dijital ve içerik pazarlaması tarafında projeler ve danışmanlıklar yapmaya başladım.
  • Yerelde kendini ispat etmiş, küresel arenada çarpışmaya hazırlanan sağlam birkaç teknoloji girişimine danışmanlık verdim ve destek oldum. Bunlardan biri bana ‘HR Marketing’ konusunda yepyeni ufuklar açtı. Bu proje ve bu alandaki fırsatlar beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.
  • 2,5 senedir köşe yazdığım Digital Age’ten ayrılıp Campaign Türkiye bünyesine katıldım.
  • Ömer Erdem sağolsun, bu sene Serdar Kuzuloğlu’nun ana sahneyi yönettiği Kristal Elma’da ikinci sahneyi bana emanet etti. Benim için büyük bir gurur oldu.
  • Bu yıl Campaign dergisiyle Cannes Lions festivaline de katıldım. Zihin açıcı bir tecrübe oldu.
  • Turkcell’den Türk Telekom’a kadar alanında öncü birçok kurumda dijital pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması konularında eğitimler verdim. İTÜ ve YTÜ’de Mindset bünyesinde dijital pazarlama sertifika programında eğitimler vermeye başladım ve devam ediyorum.
  • Etkinliklerde moderatörlük ve konuşmacılık yapmaya başladım. ‘Dijital çağda hayatta kalma sanatı!’ adlı sunumumu bin kişilik marketing meetup etkinliğinde, katılımcıların beğenisine sundum. Aldığım olumlu geri bildirimler bu tarafa daha çok vakit ayırmam gerektiğini söylüyor. 2017’de bunun gibi birkaç konu belirleyip, hikâye anlatımı kuvvetli tematik konuşmalar yapıyor olacağım.
  • Amatör ruhla, 2,5 saatlik Türkçe ‘Mobil Pazarlamaya Giriş’ video eğitim serisi oluşturdum. Herhangi bir beklentim olmaksızın, bloğumda ve Youtube kanalımda meraklı pazarlamacılar için  paylaştım. Bu projeyi yapmak tam bir ayımı aldı. O yüzden bir bakmanızda fayda var 😉
  • Önümüzdeki yıl sadece çalıştığım markalar için değil, kendi ilgilendiğim konular için de bol bol içerik üretmeyi arzu ediyorum.
  • Bu yıl 42 kitap, sayısız dergi ve internet makalesi okumuşum. Okuduğum, gördüğüm ve izlediğim hemen her şeyi Evernote’ta toplamaya çalıştım. Ancak bu, delice bir emek ve disiplin istiyor. 2008’den bu yana aşk ve nefret ilişkisinde kullanmaya çalıştığım Evernote’ta işe yarar bir sistem oturtmak için çok çaba sarfettim. Sonunda bunun hiç bitmeyecek bir çaba olduğuna ikna oldum. Bu gerçekle yaşamıma devam ediyor, zamanımın ciddi bir kısmını bilgi ambarımı düzenlemekle geçiriyorum.
  • Bu yıl Hasan Başusta ile birlikte Google Drive’daki Excel dosyalarımızda her gün sabah, öğle ve akşam ruh halimize 10 üzerinden notlar verdik. Bizi mutlu eden, üzen ya da motive eden şeyleri atlamadan not aldık. Benim yıl boyu ruh hali ortalamam 7,4 olarak çıktı. Sabahları modum düşük, öğleden sonra ve akşamları yüksek çıktı. Yıllar sonra sabah insanı olmadığıma bu şekilde ikna olmuş bulundum.
  • 2016’nın en büyük olayı yeğenimin aramıza katılmasıydı. ‘Yeğen sevgisi başka hiçbir sevgiye benzemiyormuş,’ diyerek konuyu özetleyeyim.

Gelelim 2017’ye…
Ülkemin güzel insanlarına sağlık, huzur ve başarı getirmesi 2017’den en büyük dileğim ve beklentim. Kendi tarafımdaysa, 2016’da başlattığım insiyatiflerimin geliştiği ve daha çok anlam kazandığı bir yıl olmasını arzu ediyorum.

Yeni yılın hepimize güzellikler getirmesi dileğiyle…

Benim Kristal Elma maceram…

Bloğumda yayınlamak için biraz geç oldu. Ancak yazımın evvela Campaign dergisinde yer almasını bekledim.

2016, büyük ve önemli değişikliklere merhaba dediğim hayli ilginç bir yıl olarak vazifesine devam ediyor. Kurumsaldan çıkıp girişimciliğin yalnız ve dikenli yollarında kendimi bulmaya çalıştığım bir dönemdeyim. Tam bu karmaşanın ortasında hayatıma giren Campaign Dergisi ve Kristal Elma’nın bende ayrı bir önemi var. Sevgili Ömer Erdem’in kaptanlığında memleketin çetin sularında, büyük özveri ve mücadelelerle hazırlandı bu yıl ki Kristal Elma. Bu seneki etkinlikte bana da son derece önemli bir görev düşmüştü. İnternet Ekipleri Amiri Serdar Kuzuloğlu’nun festival sunucusu olduğu salonun hemen arkasındaki ‘Eli Acıman Salonu’nun sunumları ve oturumları bana emanet edildi. Geçen yıl yine Kristal Elma’da küçük bir salonda benzer bir görevim olmuştu. Ancak tahmin edersiniz ki ‘Eli Acıman’ ın adını duyunca heyecanlanmamak elde değil.

 Bu yıl Eli Acıman salonunda 3 gün süren sunuculuğun yanında, biri ana sahnede olmak üzere toplam 8 oturumda moderatörlük de yaptım. Yorucu ama son derece keyifli bir tecrübe olduğunu da belirtmek isterim. Ömer Erdem ve Ertuğ Özdemir’e bu keyifli fırsat için bir kere de buradan teşekkür etmek isterim. 

Unutulmaz Cumartesi toplantıları

Son 6 aydır her Cumartesi sabahı Lift’te yapılan içerik toplantıları ve sevgili Ertuğ Özdemir’in retina yakan mind map’lerini unutamayacağım. Memleket halleri malum. Oldukça zor bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun festivale de yansımaları olmadı değil. Özellikle yabancı konuşmacıların ardı arkası kesilmeyen iptalleri pek zorlayıcı oldu. Neyse ki moraller hiç bozulmadı ve bence müthiş bir Kristal Elma çıktı ortaya. 

Kristal Elma’da yeni yüzler için de yer var 

img_5207

Havas İstanbul CEO’su Erol Batislam ve Bahçeşehir İletişim Fakültesi Öğr. Görev. Doç.Dr. Kemal Suher ile Eğitim vs. Gerçekler panelinden bir kare.

Sektörü konuşmak ve insanları bir araya getirmenin dışında, bu tür etkinliklerin gözden kaçan önemli bir misyonu daha olduğunu düşünüyorum. Yeteneği olan, bir şeyler yapan insanların kendini anlatabileceği bir sahne vermek. Ben dahil eminim pek çok kişi Elon Musk’ın ya da Steve Jobs’ın başarı hikayesini dinlemekten bıkmış usanmıştır. Artık hepimiz sıradan insanların sıra dışı hikayelerini dinlemek istiyoruz. Bu açıdan bakınca bu sene ‘Eli Acıman Salonu’nun tam da bu profilde konuklara ve hikayelere ev sahipliği yaptığını düşünüyorum.

İletişim sektöründe yeni nesil İK 

Şu günlerde her yerde bir ‘yeni nesil’ ve ‘y-z kuşağı’ meselesi konuşuluyor. Bu yeni nesil iş gücünü ekonomiye kazandırabilmek için onların dünyasını ve beklentilerini anlamak gerçekten önemli. Estee Lauder İK Direktörü Revna Besler, Mc Cann İK Yöneticisi Canten Akdağ ve Korn Ferry Hay Group Danışmanı Sezai Kayaoğlu’nun oturumu son derece zihin açıcı ve aydınlatıcıydı. Oturumda yeni nesil İK anlayışı, y-z kuşaklarının beklentileri ve onların iş hayatına adaptasyonunu kolaylaştıracak ipuçları paylaşıldı. 

İyi bir iletişimci olmak için eğitime gerek var mı?

Sektörde birçok kişi reklamcılık ve iletişimin üniversitelerden ziyade sektörün içinde yoğrularak öğrenilebileceğini düşünüyor. Aynı şekilde akademisyenler de sektörün bu tavrından rahatsız. Kısacası her iki tarafta birbirini beğenmiyor. Bu açmazın masaya yatırıldığı oturum da oldukça keyifliydi. Eleğinden birkaç nesil geçmiş deneyimli akademisyen Doç.Dr.Kemal Suher ve Eli Acıman’ın öğrencilerinden Erol Batislam’ın samimi, kafa açıcı sohbeti ve sektöre önerileri izleyenlerden büyük ilgi ve övgü topladı. 

img_4832

Üçüncü gün uykusuzluk ve yorgunluk belirtileri baş göstermeye başladı.

Dünyayı yemiş bitirmişiz ama hala bir umut var

Yaptığımız tercihlerle dünyayı hızla sömürmeye devam ediyoruz. Yapılan araştırmalar toplumumuzun sürdürebilirlik tarafında bilinçli olduğunu doğruluyor. Ancak tercihlerimizde sürdürebilirliğe önem veren markaları göz ardı ediyoruz. Sürdürebilirlik sadece bir iletişim çalışması olmaktan öte, kurumların birçok faaliyetinde göz önünde bulundurması gereken bir konu. Eczacıbaşı’ndan Ata Selçuk ve Borusan Holding’den Şule Yücebıyık iş dünyasında sürdürebilirliğin önemi ve iletişimin buradaki rolü üzerine dikkat çeken paylaşımlarda bulundu. 

Ambalaj tasarımı 

Hayatımıza dokunan, her gün muhattap olduğumuz ambalajların yaratıcılarının dünyasına keyifli bir yolculuk yaptık. Umay Çubukçu tasarımda brief meselesini anlatırken, Burhan Özgören ambalaj tasarım süreçlerine değindi. Ece Sancak’tan ambalaj teknolojisi ve geleceğini dinledik. İpek Devret ise ambalaj tasarımının nihai tüketicideki sosyolojik boyutu üzerine son derece önemli paylaşımlarda bulundu. Benim için son derece keyifli oturumlardan biri oldu. 

Çalışma ortamları değişiyor

Kristal Elma’da ana salonda da keyifli bir moderasyon görevim oldu. İş dünyasında çalışma ortamlarındaki değişim rüzgarlarını konuştuğumuz panelde Atölye’den Atılım Şahin, Kolektif House’dan Ahmet Onur, Wokinton’dan Gökhan Beydoğan ve Virtua’dan Mehmet Demiray ile değişimin farklı bir yüzünü konuştuk. Serbest çalışanların hızla yükseldiği, kurumsal firmaların da serbest çalışmayı desteklediği bir dünyada yepyeni ihtiyaçları adresleyen ilginç bir sektörü, ortak çalışma ofislerini konuştuk. 

Kocaman bir endüstri doğuyor

Benim salonda oturumlar hızla devam ederken, ana salondan göz ucuyla takip ettiğim müthiş bir sunum da aklıma kazınmış durumda. Milyonlarca tutkulu oyun severin yarattığı kocaman bir sektörden, e-spor’dan bahsediyorum. Fast Break dergisi yıllarından beri yakından takip ettiğim Kaan Kural’ın e-spora yönelişinin ardındaki nedenler aklımı kurcalıyordu ki, bu oturum zihnimdeki bir çok soruya cevap oldu. Bir yerlerden videosunu bulursanız muhakkak izleyin. Hatta bana da ulaştırın bir zahmet. Kaan Kural’a Türkiye Oyun Geliştiricileri Derneği’nden Tuğbek Ölek eşlik ettiğini de ekleyelim. 

Ana salondan yükselen alkışlar ve göz yaşları

Hiç şüphe yok ki bu yıl etkinliğe damga vuran en önemli isim Nobel Ödüllü gururumuz Prof.Dr. Aziz Sancar oldu. Benim salondaki oturumlar bitince hemen koşuverdim ana salona. Aziz Sancar’ın konuşmasında bir sürü önemli öğüt ve mesaj vardı. Eğer hala izlemediyseniz lütfen videosunu bulup izleyin. Benim aklıma kazınan ve hala zihnimde yankılanan en önemli mesajı ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ oldu. Her ne olursa olsun hayat çalışana karşı her zaman cömert davranıyor. 

Aziz Sancar’ın her kelimesinden ilham süzülen o müthiş konuşması da şurada dursun.

 

Dijital iletişim danışmanlığı şirketimi kurdum

Hakan Akben Dijital İletişim Danışmanlığı

Şirketimi kurdum. Dijital iletişim alanında proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri vermeye başladım.

2004 yılından bu yana teknoloji sektörü ve iş dünyasının içindeyim. Üniversite yıllarımda teknoloji muhabirliği ile başlayan bilişim sektörü maceram, şansımın da yardımıyla, genç yaşta dünya devi teknoloji şirketlerinde pazarlama müdürü şapkasıyla, Avrupa ve Afrika kıtalarına kadar uzandı. Bir yandan kurumsal hayatım devam ederken, öte yandan da sektör dergilerinde sayısız makaleler yazdım. Dijital iletişimi, içeriği ve pazarlamayı anlatan eğitimler verdim, sunumlar yaptım. Televizyonda canlı yayınlanan bir teknoloji programı bile sundum. Tüm bunları bir başıma yaptığımı söyleyemem. İş dünyasında başarı ve kariyer getiren şeylerin çok azının insanın kendiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şans faktörü tahmin edilenin de ötesinde önemli. Bana inanan, güvenen ve yakınlık hisseden o değerli insanların desteği olmasa, bunların hiçbiri olmazdı. Tüm o güzel insanlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Gerçekten çok şanslıyım.

Noktaları birleştirmek

Arkadaşlarım ve bloğumu takip edenler bilir. Bundan tam 10 ay önce ailemin ve iş arkadaşlarımın ‘oğlum saçmalama, piyasa çok kötü, bu dönemde hiç işten ayrılınır mı,’ sözlerine aldırmadan, gemileri yakıp Samsung’daki işimi bırakmıştım. Dönüp baktığımda ne doğru bir karar verdiğimi bir kere daha anlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kurumsal çalışan olmak kötü bir şey değil. Hatta bence müthiş bir şey. Sadece o elbise bana tam uymadı. Son bir yılda yaptığım işler ve projeler belli bir doygunluğa erişti ve benden hizmet alan kurumlar artık fatura ister hale geldi. Ben de kaçınılmaz olarak şirketimi kurmak durumunda kaldım. Daha önce ortaklı yapılardan dili yanmış biri olarak, bu sefer yoğurdu üfleyerek yedim ve şirket kurulumunu solo girişimci olarak gerçekleştirdim.

Ne iş yapıyorum?

Pazarlama ve dijital iletişim ekseninde proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri veriyorum.

Hizmetlerimin kısa bir özeti

  • Dijital pazarlama ve dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi,
  • Endüstri spesifik, markalara yönelik dijital rekabet analizi, trend raporları ve sunumların oluşturulması,
  • Sosyal, mobil ve web tabanlı dijital ürünlerin hayata geçirilmesi,
  • Sosyal medya, dijital pazarlama ve dijital iletişim kampanyalarının tasarımı ve yönetimi,
  • Terzi işi, sektör odaklı dijital içeriklerin oluşturulması ve yönetimi,
  • B2B dijital pazarlama, B2B içerik pazarlaması,
  • Internet, teknoloji, yeni nesil pazarlama ve iletişim odaklı eğitimler,
  • Etkinlik konuşmacılığı ve moderasyonluğu.

Potansiyel müşterilerime özel bilgiler

  • Halihazırda yerel ve uluslararası kurumlara danışmanlık hizmeti vermekteyim. Müşteri portföyümle ilgili bilgileri internette paylaşmıyorum. Detaylı bilgi almak isterseniz bana e-posta gönderebilirsiniz.
  • Bütçesi ve ölçeği ne olursa olsun; aklımı ve yüreğimi koymak istemeyeceğim hiçbir işi almıyorum. Onlarca çalışanıyla vasat hizmetler sunan bir danışmanlık şirketine dönüşmek, istediğim en son şey.
  • Birlikte çalıştığım kurumlara hakkıyla hizmet verebilmek için danışmanlık projelerinin sayısına da bir limit koydum.
  • Birbirine rakip firmaları portföyümde bulundurmuyorum.
  • Özellikle internet ve teknoloji sektöründe faaliyet gösteren, B2B çalışan, ürün ve servislerini kanal üzerinden müşterilerine ulaştıran kurumlar ve bu tür kurumlara hizmet veren ajanslar; içerik pazarlaması, dijital pazarlama, müşteri ve partner ile dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi konularında benden en üst seviyede faydalanabilir.

Benimle iletişime geçmek isterseniz ne yapmanız gerektiğini çok iyi biliyorsunuz! 🙂

Süper güçlerin en güçlüsü

Seksenli yıllar; dört buçuk yaşındayım. Babamın görevi nedeniyle hiç bilmediğimiz Kıbrıs’ta Değirmenlik köyünde kalıyoruz. Kardeşim daha yeni doğmuş. Onun bebek battaniyesini çengelli iğneyle tutturup kendime süpermen pelerini yapmışım; ordan oraya atlayıp zıplıyorum. Babam endişeli; “Bu herif ben uçuyorum deyip bir gün kafayı gözü yaracak, Bahar,” diyor anneme.

O zamanlar en sevdiğim teknolojik cihaz ITT marka VHS video oynatıcımız ve süpermen vidyo kasetlerim. Her gün birkaç doz süpermen filmi alıyorum bünyeye. Her çocuk gibi ben de özel olduğuma, bir şekilde uçabileceğime inanıyorum. Uçmak, sahip olmak için uğrunda yandığım ve çok çalıştığım bir süper güç. Her gün antrenmandayım. Kafa ve ruh olarak hazırım ama beden pek oralı değil!

Süpermen çizgi roman karakteri olarak ilk yaratıldığında uçamıyormuş. Sadece zıplayabiliyormuş. Ne trajik, uçmak hayal güçleriyle yaşamını kazanan çizgi romancılar için bile ne büyük bir tabu! Uçabilmek süpermene zamanlar çaktırmadan eklenen bir özellikmiş.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Uçuyoruz ne güzel kamikazeee

Yaş ilerlemiş, artık ilkokula başlamışım. Sadece annem ve babam değil, sınıf öğretmenlerim de uçamayacağım yönünde büyük baskılar yapıyor. Bir yaz tatili teknolojinin de gücünü arkama alarak kardeşimi uçurmaya karar veriyorum. Annemle babam bizi babaannemlere emanet edip mini bir tatile çıkıyor. Kardeşimle dedemlerin bodrumunda çevreden topladığımız pimapen çıtaları ve muşambalarla iki buçuk metre uzunluğunda, bize göre dev bir kanat inşa ediyoruz. Yalnız kanat haddinden fazla ağır. Kardeşimi apartmanın yanındaki 1,5 metrelik bir duvara çıkarıyorum. Kanadı takıyoruz ve…

“Hadi atla,” diyorum. Test pilotu hiç oralı değil.

“Atlasana kızım bi’şey olmaz,” diyorum. Tık yok!

Pilot tırsıp yan çiziyor. Çıkıp arkadan itiyorum bende. 1,5 metrelik yükseklikten çat diye aşağıya düşüyor bizim kanatlı melek. Kanadı takıp birkaç kez bende deniyorum. Mesafe problemli! Kanatların altına rüzgâr girmiyor. İlkokul 2’nci sınıf fen bilgisiyle anca bu kadar oluyor, ama ısrarcıyım. Sadık asistanım ve çatal yürekli test pilotum Gözde’yle kanadı bisiklete takmanın yöntemine bakıyoruz. O mereti nasıl takacağız, hiçbir fikrimiz yok. Büyük kuzen bize yardımcı olur mu acaba! O yaz bu problemi çözemiyoruz.

Rahmetli dedem, cici kardeşim ve ben! Dedem iyi adamcağızdı nurlar içinde yatsın.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Ekip bu! Sağdaki çatal yürekli pilot, sadık asistanım kardeşim Gözde. Ben soldayım. Bakmayın öyle utangaç durduğumuza cevval bilim insanlarıyız. Arkadaki de rahmetli Hamdi dedem. Kendisi bilimsel çalışmalarımızdan çok sonra, bodrum katına indiğinde, haberdar oluyor. Bu fotoğraf çekildikten birkaç hafta sonra ortalığı dağıttığımız için pek kızacak! Aman ses etmeyin…

Uçamadım bari nesneleri hareket ettirebileyim

Yaş biraz daha ilerleyince tele-kinetik güçlerim olduğuna dair inancım yeşeriveriyor. Hala ilkokuldayım; insanın beyin gücüyle nesneleri harekete geçirebileceğine olan fikirler akla yatkın geliyor. Walt Disney ve Hollywood çocuk filmlerinin de burada epey etkisi olduğu aşikâr. Bu konuda birkaç belgesel de izleyince inancım tavan yapıyor. Tek ihtiyacım ‘odaklanmak’ ya da en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kısaraktan tele-kinetik enerjimi kendimce odaklıyorum. Cânım kardeşim; bir tek o inanıyor tele-kinetik güçlerime. Bu güçlerimle onu sadık bir köleye dönüştürüyorum.

Ben: “Şimdi televizyonun kumandasını al ve kanalları teker teker geçmeye başla,”

Kardeşim: “Geçmiycem…”

Ben: “Bana karşı mı geliyorsun; şimdi senin beynini eritirim, zuuummm…”

Kardeşim: “Tamam abicim hemen geçiyorum kanalları,”

Ben: “Güzeell… Şimdi git bana mutfaktan bir bardak su getir bakalım…”

İnsan doğası işte; güç müç yok ama naifleri etkisi altına alan müthiş bir “-mış gibi” efekti var.

Yine de gerçeğin acı yüzünden kaçmanın da bir sonu var. Bilyeler ya da tasolarla oynarken süper tele-kinetik güçlerimi kullanmak için epey kasıyorum ama nafile! Bu da tutmuyor. Belki de hoşlaştığım kızların aklına girer; zihinlerini manipüle ederekten bana olan ilgilerini açık etmelerini sağlayabilirim diyorum. O da olmuyor!

Hayaller X-men gerçekler Battal gazi

Çizgi filmler, çizgi romanlar benim çapsız hayal gücümle birleşince ecnebilerin ‘day dreaming’ dediği hadiseler başıma gelmeye başlıyor. Kendi iç dünyamın gerçekliği yerli yersiz dış dünyamı ve fiziksel gerçekliğimi ele geçirmeye başlıyor. Günümün büyük bir çoğunluğunda hayal dünyasındayım.

Annem askeri bir disiplinle yetiştirdi bizi. Akşamları sekiz buçukta yatar, sabahları yatağımızı yapmadan okula gidemezdik. Okul günleri sokağa çıkmamız ve televizyon izlememiz kesinlikle yasaktı. Ancak özel izinle bazı istisnalar yapılabiliyordu. Bu durum, lise yıllarıma kadar böyle sürdü. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum. Bildiğim tek şey, annemin pek övündüğü bu baskı rejiminden kaçmak için kardeşimle birbirinden keyifli oyunlar keşfedip, müthiş eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz.

Yaş yirmilere geldiğinde yepyeni bir süper güç keşfettim

Batman’i bilirsiniz. DC Comics evrenindeki onca süper güçlü kahramanın arasında etten kemikten, senden benden biridir O! Bildiğimiz anlamda hiçbir süper gücü yoktur. Tamam; zengindir, akıllıdır, teknolojiyi dibine kadar kullanır ama eninde sonunda sıradan bir insandır. Batman’in Justice League’de DC evrenindeki pekçok süper kahramana önderlik yaptığını da biliyoruz. Peki bu nasıl oluyor? Sıradan bir insan olan Batman, Süpermen’in ve diğer kahramanların saygısını nasıl kazanıyor, onlara nasıl önderlik yapabiliyor!

Hayal gücü ve irade tüm süper güçlerin atası

Batman’in irade gücü DC evrenindeki tüm süper kahramanları dize getiriyor.

Öyle ki Bane, Batman’in belini kırdığında bile abimiz iradesiyle; çok çalışarak ve kendiyle mücadele ederek imkânsız bir şekilde iyileşmeyi becermişti.

Justice League çizgi roman serisinde aslında Batman gibi normal bir insan olan Green Lantern’in süper güçlerinin kaynağı olan yüzüğünü Batman’e verdiğinde Batman’in hayal gücü ve iradesiyle yüzüğü nasıl kontrol edip, yenilmez olduğunu hatırlayın. (Bilen bilir!)

Batman'in hayal gücü ve iradesi Green Lantern'in yüzüğüyle birleşince olanlar...

Batman’in hayal gücü ve iradesi Green Lantern’in yüzüğüyle birleşince olanlar…

“İradesiz düşünce, zihne arız bir derttir; düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise rüzgârı zaptetmekten zordur. “

Mahatma Gandhi

İrade demişken; insanın irade gücünü kontrol altına alabildiğinde neler yapabileceğinin minik bir örneğine bir göz atın isterim.

Aşağıdaki youtube videosu Lone Survivor filminden. Görüntüler Amerikalı deniz piyadelerin eğitimlerinden gerçek görüntüler. Türkiye’de de benzer sıkı bir eğitimi SAT komandoları alıyor diye biliyorum.

“irade kötü talihi yener,” demiş, Alexis Kivi. Sizce de çocukluğumuzdan beri aradığımız süper güç hayal gücü ve irade olabilir mi?

 

Hayatımı kurtaran kuryeden altın değerinde bir yaşam dersi

Hayatta sahip olduğun ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmak, öğrenmek gerek.

Geçtiğimiz Cumartesi öğlene doğru toplantım bitmişti. Motoruma atladığım gibi Seyrantepe Oto sanayinin dar sokaklarından tırmanarak kendimi ana yola atıverdim. Henüz trafiğin bunaltıcı yüzü kendini göstermeden Kadıköy’e, yani evime gitmek için sabırsızlanıyordum. Motorda çeyrek depo benzin kalmış. Yakıt henüz kritik seviyede değil. Seyrantepe’de benzincinin yanından geçerken hele bir eve gideyim, öğleden sonra depoyu fullerim diye içimden geçirdim ve yola devam ettim.

Balmumcu’dan birinci köprü yoluna girdim. Eski metrobüs yolunu geçip, tam köprünün ayağına girerken ne göreyim! Depo boşalmış, benzinin ışığı yanıyor. Yolda hafif bir yanık kokusu alıyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. Tüm bunlar olurken bir yandan da bildiğim tüm duaları okumaya başladım: “Allahım, ne olur köprünün ortasında durmasın,” diye yalvarırken motor ansızın stop etti. Boğaziçi köprüsünün tam ortasında en sağ şeridin de sağında kalakaldım. Köprü 1,5 km uzunluğunda, neresinden baksanız gişelere daha 700-800 metre var. Tam bir kâbus. Canım motorumu oracıkta bıraksam, bomba imha uzmanları bir saat içinde garibimi fünye ile patlatmaya kalkar, beni de yok yere içeri tıkarlar diye düşündüm. Hiç vakit kaybetmeden motorumu HGS satış binasına doğru ittirmeye başladım.

Ama yol bitmiyor! Ben en sağ şeritteyim. Otobüsler metrobüsler büyük bir gürültüyle yanımdan teğet geçerken bir yandan da rüzgarla mücadele ediyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi yanımdan geçen arabaların içinden meraklı ve acınası bakışlarını fırlatıyor insanlar. Bu mini mahalle baskının tetiklediği adrenalin ile kan ter içinde, büyük bir motivasyonla ittiriyorum motoru.

Vespa kardeşliği

Dakikaların su gibi aktığı iç dünyamda çok seri bir şekilde köprü çıkışındaki HGS binasına yaklaşıyorum. Etrafta polis falan yok. Polisler beni kamerada görüp, “Tamam, bu zararasız ve zavallı bir arkadaş. Biz buna bulaşmayalım,” diye düşünmüş olmalılar. Tam HGS binasına gelirken 2016 model bembeyaz bir Vespa’nın üstünde bıyıklı bir arkadaş yanıma geldi. Motorunda Tamirhane sticker’ı vardı bu arada!

Beyaz Vespa’lı hayırsever: “Benzin mi bitti, bir hortum bulalım benden sana benzin aktaralım,” dedi! “Eyvallah,” dedim. Hortum bulamadık. Beyaz Vespa’lı hayırsever’in vaktini çalmak istemedim: “Sen beni bırak, ben bu düşmanla bir başıma mücadele edeceğim,” dedim. Motoru güvenli bir yere çektikten sonra motorize ekiplerin köprü çıkışındaki merkezlerine doğru yürümeye başladım. Memur arkadaşlar bana direkt yardımcı olamadı ama, Çengelköy’den benzin alabileceğimi, en olmadı karakoldan benzin alabilir kâğıdının verilebileceğini söylediler. Teşekkür ettim.

Keşke tek sorun benzin olsaydı

Millet kendini ateşe vermesin ya da dert çıkarmasın diye benzinciler genellikle kimseye benzin vermiyormuş. Neyse ki ben bir şekilde alabildim. Motora benzini koydum ama motor çalışmıyor. O sırada yoldan geçen harleyci amcalar telaşla el kol yapıyorlar. Çalıştırma diye bağırıyorlar. Ben her marşa bastığımda motorun içinden bir miktar benzin egzos borusuna sıçrıyormuş. Kapağı açtık bir baktık ki meğer benzin tahliye hortumu yırtılmış. Tek dert bu olsa yine iyi! Avrupa yakası semalarından karanlık bir bulut kümesi hızla bize doğru geliyor. Harleyciler patır patır patlayan motor sesleriyle hızla uzaklaştılar. Yağmur insafsızca yağmaya başladı. Yetmedi, doluya döndü. HGS binası kapalı. Binanın yanında balkondan bozma ucuz pimapenle çevrilmiş mini bir alan var. Oraya sığındım. Dolu bitmedi. Yarım saatten uzun süre bekledim. O sırada da benim ustayı arıyorum. Ne yaparız, nasıl kurtarırız beni diye soruyorum: “Dolu var gelemeyiz, dolu bitince karşıya geçen bir arkadaşla sana hortum alet edevat göndeririz, sen değiştirirsin! Bize geldiğinde toparlarız,” dedi. Başka şansım da yoktu, yine “Eyvallah,” dedim.

Kahramanımla tanışma

Ümitsizce ama büyük bir sabırla dolunun bitmesini beklerken iki kurye motoru geldi. “Sanırım bujime su girdi, motor stop etti. Hava biraz toparlayana kadar şurda bekleyeyim,” dedi bıyıklı kurye. “Siz yine şanslısınız köprünün tam ortasında benzin hortumum yırtıldı. Kala kaldım buralarda,” dedim. Artık çaresizlikten mi, eziklikten mi bilmem; yeri geliyor insan başına gelen kötü olayla ve çaresizliğiyle bile böbürlenebiliyor, arkadaş! Azman dolu parçaları yavaşça yerini ince yağmur damlalarına bırakınca bıyıklı kurye yoluna devam etti. Adının Cuma olduğunu söyleyen diğer kuryeci genç arkadaş, “bir bakalım şuna,” dedi ve makus talihime ortak olmak için benimle motora doğru yürümeye başladı.

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul - Urla yolunda...

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul – Urla yolunda…

İşte başlıyoruz

“Abi motorun garantisi devam ediyor mu?”

“Yok yahu, on yaşında bu!”

Cuma, Buck marka çakısını çıkarttı ve benzin hortumlarını kesmeye başladı. O an “Ne yapıyorsun lan,” bile diyemedim. Çaresizlik işte! Hortumlar çürümüştü, benzin filtresini çıkartıp kısalan hortumları bağlayıp idareten beni eve götürecek bir düzen kurmaya çalıştık. Üç dört yıllık motor maceram var, ama motor işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden hiç tanımadığım bir gence motosikletimin kas ve iskelet sistemini devrederken, iş bilmez gibi görünmeyip, karşı tarafa göz dağı vermek adına, abuk subuk yorumlarda bulunmaya başladım. Bir ara kara cehaletimle: “Ama benzin filtresiz olmaz, Cuma,” diye homurdandığımı hatırlıyorum. “Abi sen yolda kalmışsın, seni eve götürmeye çalışıyoruz. Benzin filtresiz de gidebilirsin,” diye hafiften çıkıştı bana. Bir an gülme geldi bana. Cuma, Robinson abisini ıssız HGS adasından kurtarmaya çalışıyordu sonuçta.

Endişeli bekleyiş

Cuma ilginç bir tipti. Survivor Atakan’a benziyordu biraz. Üniversite falan okumamıştır herhalde ama, hayatta kalabilmek için kendince yöntemler geliştirmiş. Meraklı, motor işlerinden iyi anlıyor. Olaylara yaklaşımı hep çözüm odaklı. Her bir problem çözülecek yeni bir meşgale gibiydi onun için. Boruları kestik biçtik, yeniden mandallarla sıkıştırıp, monte ettik. Dualarla kontağı çevirdik, birkaç denemenin sonunda motoru boğmadan çalıştırdık. O kadar mutlu oldum ki, gayri ihtiyari yerimden zıplayıp Cuma’ya sarılır gibi oldum. “Kardeşim, sana minnetarım. Senin için ne yapabilirim, lütfen çekinmeden söyle,” dedim. “Abi, yok ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi. İçimden para vermek geçiyordu ama küçük düşürücü bir şey mi olur acaba diye düşündüğüm sırada; “abi sakın para falan vermeyi aklından geçirme. Ama şu işleri de biraz öğren. İnsan hayatta sahip olduğu her ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmalı, öğrenmeli,” dedi. “Motorunda mini bir alet çantası ve çakı da bulundur bence,” diye ekledi. Eğitimlerde, seminerlerde her fırsatta söylediğim o klişe cümlem geldi aklıma: “Hayatımıza aldığımız her teknoloji bizi bir yerimizden ısıracak. Bunları evvela bir sorgulamalı, nasıl çalışır bir bakmalı!“ Eee, ne oldu Hakan beyciğim, öyle ezberden şiir okumakla olmuyor işte! Kaldın mı köprü ortasında! “Eyvallah, Cuma!” dedim.

Cuma; “abi sana HGS’den ücretsiz geçmeyi de göstereyim mi,” dedi! Merakıma yenik düştüm, “yok kardeş, o eksik kalsın,” diyemedim. Motorlara atladık, geçişimizi yaptık. Acıbadem E5 ayrımında motorcu selamıyla yolları ayırdık.

Ne gündü!

Marketing Meetup etkinliğinin ardından

30 Nisan Cumartesi günü, Doğuş Üniversitesi’nin Acıbadem kampüsünde, Pazarlamasyon ekibinin ev sahipliğinde, heyecan verici bir etkinlik düzenlendi. 1,000’e yakın pazarlama sevdalısının hınca hınç doldurduğu salonda müthiş bir enerji vardı. Pozitif TV ekibi gün boyunca sahnedeki tüm konuşmaları web’den canlı olarak yayınladı.

Sektörün usta ismi Güven Borça’nın konuşmasıyla başlayan etkinlik; Garanti Bankası, Samsung, Migros, N11 ve Nivea Beiersdorf gibi markaların sunumlarıyla devam etti. Etkinliğin şık bir özetini şuradan okuyabilirsiniz.

Marketingmeetup

Bu müthiş organizasyonda ‘Dijital Çağda Hayatta Kalma Sanatı!’ adlı bir konuşma yaptım. Dijitalleşme meselesini dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Salonun konuşmama olan yoğun ilgisi ve katılımı beni çok mutlu etti. Sunum sonrasında bir sürü harika insanla tanıştım ve çok büyük keyif aldım. Konuşmamın videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

Sunumumun ardından dostlarım Hasan Başusta ve Cem Sümbül ile birlikte ‘Başka bir hayat mümkün’ başlığında bir panel gerçekleştirdik. Alternatif yaşam ve kariyer olanaklarını konuştuk. Hasan’ın motor pantolonu hala gözümün önünden gitmiyor 🙂 Panelin videosunu ise şuradan izleyebilirsiniz.

Pazarlamasyon’un genç yetenekleri, sınırlı imkânlara rağmen katılımcılara dolu dolu bir konferans deneyimi yaşatmayı başardı. Sektörde farkındalık yaratmaya çalışan genç yetenekleri daha çok desteklemek ve onları cesaretlendirmek gerek. Markalara da burada biraz vazife düşüyor sanki… Organizasyonda görev alan tüm genç arkadaşları da buradan tek tek tebrik ediyorum. Bir sonraki etkinliği sabırsızlıkla bekliyorum…

Sen dünyadan hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun?

“Sen bir tarihçi olsan, iyi bir tarihçi olursun. Bir ekonomist olsan, iyi bir ekonomist olursun. İyi bir edebiyatçı da olursun. Hatta iyi bir ressam da olursun. İyi bir sosyolog olursun. Senin yeteneğinde ve senin tutkunda bir insan, her ne olmak isterse onun orta çizgisinin üstünde bir yere ulaşabilir. Ama önemli olan, olabileceklerinin en iyisi olmaktır. Kendini bir yönde yoğunlaştırmaktır. Yoksa senin gibi yirmi bilim dalıyla ilgilenen insanlar, sonunda her şeye parmak daldırmış, derinliği olmayan, sığ kişiler olup kalırlar.

Her insan bir potansiyeldir. Diyelim bin tonluk ya da onbin tonluk birikmiş sudur. Bu su boşalınca, geniiiiiş bir alana yayılırsa, bu sudan hiçbir yarar sağlanmaz. Toprağın derinini ıslatmadığı için bitkilere bile yararı olmaz. Ve böyle yaygın bir su, hiçbir iz bırakmadan buğarlaşır. Uçar gider. Bir iz bırakmak için suyun derine inmesi, kendine bir yol, bir kanal, bir vadi açması gerekir. Sen dünyadan hiçbir iz bırakmadan göçüp gitmek mi istiyorsun…”

-Aziz Nesin (Aziz Nesin – Ali Nesin Canım Oğlum Canım babacığım -1 Kitabından)

Parayla aramızı nasıl düzeltiriz?

Parayla olan ilişkimiz yaşamımız boyunca devam eder. Para, başkalarına nasıl davranmamız gerektiği konusundaki belirleyici faktörlerdendir. Para, bizlerin özgürlük, güç, statü, iş ve eşyaya olan bakışını şekillendirir. İnsanları ve akrabaları birbirine bağlar ya da küstürür. Para, modern insanın hayat görüşünü ve kişiliğini aralıksız yoğurmaya devam ediyor. Çoğu insan parayı yeterince iyi anlayamadığından, onunla olan ilişkisini düzgün yönetemez. Bu tür insanlar nicelikçe çok paraları olsa bile, bunu yeterince mal varlığına ve deneyime dönüştüremediği için mutsuz ve depresif hayatlar yaşar.

Parayı anlamak!

Parayla olan ilişkimizi yönetirken belli bir dünya görüşüne sahip olmamız gerektiği bariz bir gerçek. Parayla ilgili düşüncelerimiz çoğunlukla ‘nasıl daha çok kazanırım!’ dan ibaret olduğundan, onunla ilgili tüm dertlerimizi, niceliğini artırarak çözebilirmişiz gibi yaygın ve yanlış bir inanış mevcut. Oysa para ihtiyaçlarımız ve bizler arasında kalan bir katalizördür. İhtiyaçlarımızla arzularımızın yer değiştirdiği noktada ipler kopmaya başlıyor. İhtiyaçlar, bizlerin kendini gerçekleştirme yolunda gerekli araçlar ve deneyimler bütünüyken, arzular sadece keyfe ulaşmayı amaçlar. Parayı sadece keyfe ulaşmak için bir katalizör olarak kullanmaya başladığımızda, peşisıra tatminsizlikler yakamızı bırakmaz ve başlarız ‘paranın niceliğini’ artırmanın yollarını düşünmeye.

Ne kadar zengin ya da fakir hissettiğimiz kendimizi kiminle kıyasladığımıza göre değişir. Bir gün sokakta aç gezenleri görür halimize şükrederiz, ertesi gün boğazda Ferrarisiyle gezen adamı görür yaşadığımız hayata lanet okuruz. Kendimiz ve paramızla ilgili düşünceleri, içinde bulunduğumuz şartlara ve toplumun bakışına göre oluşturuyoruz. Oysa ki özgürlüğün sınırları, başkalarının arzuladığı şeylerle ilgilimizi kestiğiniz noktada başlıyor. İnsanlar kendilerini başka şeylere adadıklarında paraya daha az önem vermeye başlar.

Parasızlık çoğu zaman ne kadar az kazandığınla değil, nasıl harcadığınla ilgilidir

Parasızlık çoğu zaman ne kadar az kazandığınla değil, nasıl harcadığınla ilgilidir

Arzular ve ihtiyaçlar karşı karşıya

Para konusunda doğru bir tavır almak istiyorsak, evvela devamlı arzularımızın peşinden gitme dürtümüzün esiri olmaktan kaçınmalı. Bunun yerine daha çok ihtiyaçlara odaklanmalı. İhtiyaçlar derken sadece temel yaşamsal gereksinimleri kast etmiyorum. Kendimizi gerçekleştirme yolundaki deneyimler ve varlıkları da bu ihtiyaçlara dahil ediyorum. Bunun için arzular ve ihtiyaçları iyi anlamalı ve kilometrelerce uzaklıktan kokularını ayırt edebilmeliyiz.

Elindeki görece daha az parayı çok daha fazla varlık ve deneyime dönüştürme becerisi olan insanlar var.  Ne yalan söyleyeyim, ben de bu gruba henüz dahil değilim. Fakat tanıdığım bazı insanlar, bu topluluğun liderliğine bile soyunabilecek kadar becerikli.

Parayla arayı bulmuş insanlar

Bu tür insanlar bir şeyi satın almadan önce, ihtiyaç ve arzu ayrımını yapabilmek için kendilerine birkaç tipik soru sorar: “Buna ihtiyacım var mı, bu şey ne kadar önemli, bunu aldığımda hayatımda ne değişecek.” Ben de bazen çok istediğim bir şeyi aldığımı ve onunla bir hafta geçirdiğimi hayal ederim. Bazı şeyleri satın almanın verdiği haz ve size sunduğu fadya elinizde poşetle dükkandan çıkana kadardır.

Parayı anlamış ve onunla ilişkisini iyi yönetebilen insanlar, bir deneyim yaratmak için nelerin önemli ya da önemsiz olduğunu çok iyi bilirler. Modayı takip etmez, kendilerine yakışanı giyerler. Üstün zevk sahibi insanlardır, neleri neden sevdiklerini çok iyi bilirler ve hoşlarına giden şeyleri en olmadık zamanlarda, en olmadık yerlerde bulup satın alabilirler. Bir şeyleri satın almak için acele etmezler. Doğru zamanı ve yeri kollarlar ve pek çok zenginden çok daha zengin ve dolu bir hayat yaşarlar.

Endişeler

Bu tür insanlar, çağımızın en büyük hastalıklarından endişe ve kaygı bozukluğu nedir bilmezler. Endişelerin, insanların duygularıyla tetiklenen, gerçekle alakası olmayan negatif düşünce tortuları olduğunu bilirler. Gerçekten de endişeler o anki gerçekliğimizle hiçbir zaman örtüşmez. Ne zaman gelecekle ilgili kaygılanmaya başlasam, Tolstoy’un ‘insan ne ile yaşar’ hikayesi aklıma gelir. Bu hikayede kendisine yıllarca dayanacak deri bir çizme yaptırmak isteyen, dağ gibi kuvvetli ve zengin Lord’un sipariş verdiği çizmeleri göremeden aniden ölümü anlatılır. Gerçekten çok trajik ve hayatın kendisi kadar gerçek bir hikaye. Televizyondaki yaşlanma karşıtı krem reklamlarının tersine hiçbirimiz sonsuza dek yaşamayacağız. O halde parayı dert etmek ve ürkekçe yaşamak neden! O zaman iyi ve anlamlı bir yaşam için hayatı, parayı ve sahip olduklarımızı sorgulamaktan hiç vazgeçmemeli. O halde bu sorgu sürecine parayla olan ilişkimizi de dahil etmeliyiz. Parayı artırmanın yollarından ziyade biraz da mevcutta sahip olunan parayı nasıl harcayacağımız konusuna kafa yormalı. Bu şekilde paranın hayatımıza ve ilişkilerimize kattığı negatif yüklerden bir nebze de olsa arınmak mümkün olacaktır diye düşünüyorum. Bu konuda sizlerin yorumunu da merak ediyorum. Bana mail atabilirsiniz.

Neden beceriksiz ve kötü insanlar hep terfi alır?

“Bu adamın burada ne işi var. Hiçbir konuda bilgi sahibi değil. Üstelik çok sinir bozucu. Biz işimizin ortasındayken gelir iki saçma laf söyler, hepimizi uyuz eder. Sinirleri bozar. Çalışanları birbirine kırar. Arkamızdan dedikodu yapar. Şimdi de hepimiz olduğumuz yerde sayarken o terfi aldı. Bu şirketten nefret ediyorum. Bu büyük bir haksızlık.”

Bu ve benzeri konuşmalara çalıştığım hemen her kurumda şahit oldum. Şirketin en gereksiz, dedikoducu ve sinir bozucu insanları kariyer basamaklarını hızla tırmanırken sadece işini yapmaya çalışan tipler genellilkle olduğu yerde sayar. En olmadık insanlara, en olmadık sorumluluklar verilir. Huşu içinde huzurla çalışmak varken rahatsız tipler kredileri toplar, ehil insanları şirkete küstürürler. Peki neden böyle oluyor?

Haksızlık diye bir şey yok

Sadece iş dünyası değil. Dünyada haksızlık diye bir şey yok. Doğada aslan geyiği yerse hayatına devam eder. Yiyemezse ölür. Geyik iyi koşar ve av olmazsa, aslan geyiği avlayamaz ve açlıktan ölür. O zaman aslana haksızlık olmaz mı! O yüzden haksızlık, haklılık meselelerini bir kenara bırakmalı. Yok öyle bir şey. Orman kuralları, iş dünyasında da aynen geçerli.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Kurumlar hareket ve devinim ister

Büyük ya da küçük fark etmez. Sermaye sahipleri kurumlarında hep hareket ister. Hareket olan yerde bereket vardır gibi düşünülür. Bu yüzden kimsenin huşu içinde çalışması umurlarında değildir. Eğer hedefler tutuyorsa ve herkes huşu içindeyse, sermaye sahipleri daha fazla hareket edilip, daha fazla kazanç sağlanılmasını ister. Sermaye sahipleri, yatırımcılar ve patronlar hep hareket ister.

Patronlar etrafta alkış tutup, haydi haydi diye bağıran erkek ve kadın yöneticiler ister. Sermaye sahipleri,  kimse haydi demezse bu işlerin hiçbirinin yürümeyeceğini çok iyi bilirler. Eğer ısrarcı, yaratıcı, ikna edici ve işleri hızlandıran kişiler yoksa hiçbir şey yürümez. O zamana kadar yapılan tüm işler de çöpe gider. Bu yüzden yöneticiler bazen, etik değerleri zayıf olsa bile, yırtıcı ve başarma arzusu olan kişileri bünyelerinde bulundurmak isterler. Bu insanların devinim enerjisinden faydalanmak isterler. Bu kişilerin enerjileri azaldığında ya da kurum için tehlike arz etmeye başladıkları hissedildiğinde hemen gönderilirler.

Kurumlarda zanaatkârların önü kapalı

Türkiye, girişimciliğin ve üretimin çok az olduğu ülkelerin başında geliyor. Bu yüzden zanaatkâr kılıklı üreten insanların kurumlarda ilerleme şansı pek az. Maalesef maaşını artırmak için altına adam alman gerekir. Bu yüzden birini yönetici olarak işe aldıklarında ses hızıyla altındaki bütün kadroları doldurmaya çalışır. İşinin odağında daha fazla üretmek olan insanların çok az bir kısmı altındaki adamların yöneticisi olmaya meraklıdır. Bu yüzden müdür de olamazlar, maaşlarını da artıramazlar. Gerçi çoğu, müdür de olsa mutlu olamaz. İlginçtir, yurtdışında müdüründen daha çok maaş alan yazılımcılar, tasarımcılar, ürüncüler kısacası asıl derdi üretmek olan kurumsal zanaatkârları çok gördüm. Yönetimsel olarak dikey olan yapı, maaş ve sosyal statü olarak yatayda seyretmediği sürece, yeni nesilleri üretim odaklılığa özendirmek pek mümkün olmayacak gibi… Hoş, kurumsallık denen yapının bence en fazla 20 yılı kaldı! Bakalım zaman neler gösterecek…

San Francisco’yu bir de benden dinleyin

Aklıma esti Aralık ayının son haftası atladım uçağa San Francisco’ya gittim. Hem iş hem eğlence olsun diye güzel bir planlama da yaptım. Bu yazıda iş değil, daha çok San Francisco ile ilgili genel izlenimlerimi paylaşmayı arzu ediyorum. Belki başka bir yazıda da iş meselelerinden bahsederim.

Daha önce başarısızlıkla sonuçlanan bir New York gezisi planım olmuştu. Bu sefer aklıma koyduğum gibi gittim. Aslında San Francisco’ya ilk gidişim de değildi. İşim gereği (canını sevdiğim teknoloji sektörü sağolsun) özellikle Bay Area denen Silikon Vadisi bölgesine gidip gelmişliğim olmuştur. Gidiş gelişlerimde genellikle Palo Alto’da kaldığımdan, San Francisco hep daha çok vakit geçirmek istediğim gizemli bir şehir haline gelmişti.

Buralara gelen herkesin Goldengate ile bir selfie'si olmalı dediler.

Buralara gelen herkesin Goldengate ile bir selfie’si olmalı dediler.

Bildiğiniz üzere San Francisco, Bay Area olarak adlandırılan Silikon Vadisi bölgesinin en büyük şehri. Ben bu şehri kimi yönleriyle biraz İstanbul’a ama daha çok Amsterdam’a benzetiyorum nedense! Herhalde sokaklarındaki ot kokularından olsa gerek…

IMG_0418

San Fancisco’nun sembollerinden Golden Gate köprüsünün öte yanını çok beğendim. Doğası rant uğruna feda edilmemiş.

Gezginlere ipucu: Süper ucuz uçak bileti ve şehirde uygun oteli bulmak

Aklınızda bulunsun, özellikle denizaşırı uçuşlarda 31 Aralık gününü kimse yollarda geçirmek istemediğinden, uçak biletleri çok uygun olabiliyor. Ben daha gidiş tarihini belirlemeden dönüş tarihini 31’i olarak not etmiştim.

10-15 gün kadar kalmak istiyordum. Dönüş tarihini belirledikten sonra kalacak yerlere bakınmaya başladım. Paylaşım ekonomisi diye yırtınırken soluğu önce AirBnB’de aldım. Baktım benim kalmak istediğim yerlerde fiyatlar çok fahiş. Günde 80 dolar verip, üzerine konaklama vergisi vesaire de eklenince aşağı yukarı geceliğine 100 dolar verip, stresle mahçup olarak birinin evinde kalmak istemedim. O yüzden booking.com’daki fırsatların peşinde koştum.

Her şey dahil günlüğü 100 dolar gibi bir rakama şehrin tam göbeğindeki Pickwick Hotel’i gözüme kestirdim. Ben baktığımda neredeyse yüzde 60’a varan bir indirim uygulamışlardı. Yaz döneminde bu odaların günlüğü 300 dolarları bile geçebiliyor. Amerikalıların tatil sezonu süresince 15 gün kalıp maliyetleri yükseltmek yerine 10 gün kalacak şekilde yaptım planlarımı. Şansıma THY’deki biletler 21 Aralık gidiş – 31 Aralık dönüş olarak aldığımda non-stop uçuşla toplam 1,780 TL’ye işi kapatabildim. Çılgınca alış-veriş ve gezmece için daha çok bütçe ayırmak adına on günlük konaklama ve lojistik işini toplamda yaklaşık 5 bin TL gibi bir bütçeyle kotarmış oluyordum ki, bence bu San Francisco için çok iyi bir rakam. Hele doların 3 TL barajını da aştığını düşünürseniz!

Kaldığım otel San Francisco’nun Taksim Meydanı Union Square’e yürüyerek 5 dakika mesafede. Yani bu durumda ben Tarlabaşı’nda bir otelde kalmış gibiydim. Konaklamayı merkeze almak, ulaşım masraflarını da belli oranda düşürdüğü gibi gün boyu enerjimi de optimum seviyede tutmama yardımcı oldu. Bu şekilde, yanıma çok fazla eşya almadan gönlümce dolaşabildim. Yorulunca merkeze dönüp, biraz dinlenip yine sokaklara atıverdim kendimi.

31 Ocak'ta San Francisco International Havalimanı böyleydi.

31 Ocak’ta San Francisco International Havalimanı böyleydi.

Biraz da şehirden bahsedelim

Kaldığım süre boyunca yağmur, güneş, rüzgar her türlü hava durumuna şahit olsam da hava sıcaklığı gündüzleri 13 -16 derece civarındaydı. Akşamlarıysa 8-9 dereceye kadar düşüyordu. Kışları San Francisco İstanbul’a göre biraz daha ılıman olsa bile ben yine de kalın montumu üstümden çıkartmadım. Hava çok sıcak olmasa da sokakta şort ve t-shirt’le gezen, içinden alevler çıkan üç beş kişi de görmedim değil!

Akşam 7 gibi uçaktan inip otele yerleştikten hemen sonra beni karşılayan yağmura aldırmadan attım kendimi sokaklara.

Union Square’de şu koca çam ağacını dikmişlerdi yanında da o meşhur buz pateni pisti. Tıpkı filmlerdeki gibi...

Bu fotoğrafı ikinci günümde çektim. Union Square’de şu koca çam ağacını dikmişlerdi. Yanındaysa o meşhur buz pateni pisti. Tıpkı filmlerdeki gibi…

Dünyanın zenginleri, sokak müzisyenleri ve evsiz amcalarla yanyana

Istanbul nasıl Türkiye’nin genelini temsil etmiyorsa, San Francisco’da Amerika’nın genelini temsil etmiyor. Dünyanın dijital kültür başkenti niteliğindeki bu şehrin belkide en önemli özelliği, her tipten, her dinden ve ırktan insanın yanyana huzur ve barış içinde yaşayabildiği ender yerlerden biri olması. Arada minik tatsızlıklar da oluyordur elbet, ama istisnalar kaideyi bozmaz di mi?

Gezginin notu:
Biz Türkler, memleketten uzaklaşınca yurtdışında bir anda Yunan, Fransız Avrupalı vesaire olmaya pek meyilliyiz. “Nerelisiniz?” diye sorulunca “Istanbul,” demek, “Türküm, ama annem yunan asıllı; biz Selanik göçmeniyiz aslında,” gibi cevapları sıralayıp; içten içe “ben de sizden biriyim,” endişeli gözlerle, “ben de medeniyim, biz de arabaya biniyoruz, deveye değil. Beni de sever misiniz, lütfen beni de aranızı alın, beni de beni de…” deyip, kendini ve temsil ettiğin kültürü karınca boyutlarına indirgemeye meyilliyiz…

Bakın ne diyeceğim; bizim büyükler de Selanik göçmeni ama, biz Yunan değiliz mesela. Çoğumuzun Selanik göçmenliği, Osmanlı’nın balkanları sınırlarına katmasının ardından, zorunlu iskan ettirilen ailelerden olmamızdan kaynaklı. Yani aslında bizler Konyalı, Eskişehirli, Bilecikli falanız… Eğer büyük büyük dedeleriniz Eleni teyzelerle evlenmediyse, muhtemelen siz de benim gibi manavsınız. Biliyorum, asırlardır süre gelen beceriksiz dış politikalarımızın zedelediği ülke imajımızın altında ezildiğimizden yapıyoruz böyle şeyleri… Ama biraz rahat olmak lazım. Sonuçta batı medeniyetinin temellerini atan çoğu baba düşünür hep bizim Ege’den çıkma! 🙂

Efendim ne diyordum. San Francisco, dijital kültür başkenti. Bir yanda milyarları olan adamlar, öte yandan sokaklarda yaşayan evsiz veteranlar. Hepsi yanyana, bu kadar zengin bir şehirde, onca evsiz ve fakirin bulunması ne büyük tezatlık diye düşündüm gelir gelmez. (Los Angeles’ta da böyle düşünmüştüm!) Sonra öğreniyorum ki, çevre illerden ve eyaletlerden belediyeler, San Francisco’da size bakarlar diye bu evsizleri otobüslere uçaklara bindirip, parti parti bu şehre gönderiyormuş.

Amerika, ne yazık ki bir İsveç ya da Hollanda gibi gerçek anlamda sosyal bir devlet değil. Özellikle sağlık hizmetleri çok fena. Öyle ki, bir hastalansanız Türkiye’yi bile mumla arayabilirsiniz. Türkiye’de en azından özel sağlık sigortası ile falan biraz kendinize baktırabiliyorsunuz.

San Francisco’nun Market Street’i yeni dünyayı temsil ediyor

Market Street, sanırım San Francisco’nun en meşhur caddesi. Kilometrelerce uzunlukta, bir ucunda Financial district (Finans merkezleri) diğer ucunda da belediye binaları; arada da tanıdık bildik irili ufaklı teknoloji şirketlerinin merkezleriyle tam bir ‘yeni’ ekonomi merkezi. Bu caddede yürürken ‘yeni’ küresel dünya düzeninin minik bir versiyonunda yeraldığımı düşündüm. Bir köşesinde milyarlarca dolarlık geleneksel şirketler, diğer köşesinde de interneti anlayan yeni neslin büyütmeye çalıştığı start-up’lar, ortasında da dünyanın dört bir yanından gelmiş, birbirine tutunmaya çalışan ırklar ve tabii düzenin atık muamelesi yaptığı evsizler, keşler, sokak sanatçıları.

IMG_0119

Twitter’ın San Francisco’daki merkez ofisi.

Şu minicik ofisten dünya çapında otomasyon servisi veriyorlar. IFTT San Francisco Ofisi (sanırım başka ofisleri de yok!)

Şu minicik ofisten dünya çapında otomasyon servisi veriyorlar. IFTTT San Francisco Ofisi (sanırım başka ofisleri de yok!)

Market Street’te yürürken hayatınızın aşkını ya da işine de rastlayabileceğiniz gibi, teselliyi uyuşturucuda arayan gariban keşlere ve sistemin dışarı attığı insancıklarla da karşılaşabilirsiniz. Hepsi hep beraber, yanyana ama çok yalnız. İşte yeni dünya düzeni! 

San Francisco'nun köprüaltı çocukları.

San Francisco’nun köprüaltı çocukları.

San Francisco’daki herkes cebinizdeki parayı istiyor

Evet, Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde de bu böyle değil mi zaten. Herkes bir şekilde cebimizdeki parayı istiyor. San Francisco’da bunu daha çok hissediyorsunuz. Üstünüze üstünüze gelen koca indirim etiketleri, yolda yürüken size seslenen evsizler. Boş bulunup göz temasında bulunursanız, illa ki dayanamayıp paranızı veriyorsunuz. Türkiye’deki dilencilerin belki minicik bir kısmı evsizdir. Muhtemelen ülkemizdeki dilencileri, başörtüleri ve çarşaflarından ötürü yüzlerini pek göremediğimizden yeterince empati kuramıyoruz. Amerika’da aşırı empati kurup kaç dilenci amcayı ve teyzeyi ya bunlar benim annem ve babam olsaydı diye düşündüğümü hatırlamıyorum.

Powell St. üzerinden Union Square'e giderken. Alış-veriş tam bir çılgınlıktı. Ben bile bişeyler aldım.

Powell St. üzerinden Union Square’e giderken. Alış-veriş tam bir çılgınlıktı. Ben bile bişeyler aldım.

Westfield AVM'nin yemek katı. Oturacak yer yok. Kimse evde yemek yemiyor diye düşündüm.

Westfield AVM’nin yemek katı. Oturacak yer yok. Kimse evde yemek yemiyor diye düşünmüştüm.

Yeni nesin insanlar yeni nesil ürünler istiyor. Kurabiye tadında, patates cipsi kıvamında muhtemelen sağlıksız bir ürün daha...

Yeni nesin insanlar yeni nesil ürünler istiyor. Kurabiye tadında, patates cipsi kıvamında muhtemelen sağlıksız bir ürün daha…

Sokak satıcıları Robert Cialdini’nin İknanın psikolojisi kitabını yalamış yutmuş gibiydi sanki. Derneklerine, kilisesine, evsizler barınağına para isteyen bir sürü insanı başarıyla atlatmıştım ki, telefonda konuşurken boşluğumdan faydalanıp bana dandik bir “Jesus Loves You!” etiketi veren afrika-hintli kırması abinin tuzağına düşene kadar. İyi satışçılar ve pazarlamacılar çok iyi bilir ki, karşınızdaki kişiye öylesine, istemediği, ihtiyacı olmadığı halde, kendinizce minik cömert bir hediye sunarsanız ve o kişi bu hediyeyi alırsa, makul ölçülerdeki tüm isteklerinizi yaptırabilirsiniz. Bana da aynen böyle bişey oldu. Adamın ne yapmaya çalıştığını bildiğim halde bir dolarımı kaptırdım 🙂

Sokak sanatçılarıyla muhabbet

San Francisco’nun sahip olduğu en güzel şeyleden biri de sokak sanatçıları. Müzisyenler, dansçılar, abartı kıyafetlerle dikkat çekmeye çalışan değişik insanlar. Sanatçı olmak, iyi müzikler ve dans figürleri ortaya çıkarmak başka şey, ilgi çekici olmaksa bambaşka bir şey. Hepimizin ilgisinde gözü olan markalar, sosyal medya fenomenleri, sanatçılar, genç kızların arasından sıyrılıp ben de burdayım diyebileceğiniz işler yapmak; işte gerçek sanat bu!

Taksim meydanında şu kıyafetle dolaşabilecek kişiye benden sınırsız çay! :)

Taksim meydanında şu kıyafetle dolaşabilecek kişiye benden sınırsız çay! 🙂

Bucketman Larry ile tanışın

Sokak sanatçısı deyip geçmeyin. Bucketman Larry markalarla işbirliği de yapıyor!

Sokak sanatçısı deyip geçmeyin. Bucketman Larry markalarla işbirliği de yapıyor!

iPad müzisyeni Mr.Jakcson ve inanılmaz Japon davulcu arkadaşı.

iPad müzisyeni Mr.Jakcson ve inanılmaz Japon davulcu arkadaşı, sağdaysa Bucketman Larry.

Saksafon solonun kralı Justin Ward:

Pazarlama ve iletişim işindeyseniz etrafınızda olan bitenleri fark edebilmek çok önemlidir. Cingöz iletişimciler ve pazarlamacılar bu sokak müzisyenlerinin hikayelerinden faydalanıp kendi marka hikayelerini güçlendiriyor. Teknoloji devi Intel’in Mr.Jackson ile gerçekleştirdiği şu reklama bir bakın.

Ev kiraları ve yaşam ateş pahası

San Francisco’da, eğer şehir de yaşamak istiyorsanız gerçekten çok paranızın olması gerekiyor. Tek odalı evlerin kirası 2,000 dolarlardan başlıyor ve limitler neredeyse sınırsınız. Bu yüzden çoğu insan çalışmaya San Francisco’ya geliyor ve Oakland’da ya da Bay Area’daki diğer şehirlerde yaşıyorlar. Oakland ve San Francisco’yu Bay Bridge birleştiriyor. Yine’de mesafeleri ve trafiği düşündüğümüzde Oakland’da oturup San Francisco’da çalışmak, Ataşehir’de oturup Levent’te çalışmak gibi bir şey. Bay Area bölgesinde (Silikon Vadisi bölgesi diyelim) de kiralar pek ucuz değil. Teknoloji ve yeni ekonominin yeni zenginleri ve küresel çalışanları buradaki yaşamın ve kiraların bu kadar pahalı olmasının sebeplerinin başında geliyor. Şehrin sermayesi ve nüfusuyla birlike artan konut talepleri kira fiyatlarını ciddi oranda yukarı çekmiş yıllar içinde.

Ama bazı evler pek güzel hakkını verelim.

Ama bazı evler pek güzel hakkını verelim.

Istanbul’da ayda 10 bin TL kazanan biriyseniz, benzer hayat standartlarıyla San Francisco’da yaşamak için 10 bin dolar yetmeyecektir. 1 litre suyun bile fiyatı 2,5 dolarları buluyor. (Bu konu tartışmaya çok açık!)

San Francisco’yu ve Oakland’ı birleştiren Bay Bridge.

San Francisco’yu ve Oakland’ı birleştiren Bay Bridge.

Bu gerizekalı genç arkadaşımız bir prankster. O elindeki şeyi bana sıkıp beni videoya aldı. Abuk bir facebook şaka videsunda beni görebilirsiniz.

Bu genç apaçi arkadaşımız bir prankster. O elindeki şeyi bana sıkıp beni videoya aldı. Abuk bir facebook şaka videosunda beni görebilirsiniz.

Sosyalleşmek hiç sorun değil, aksanınız size yardımcı olacak

Anneme ve rahmetli dedeme çekmişim herhalde. Muhabbeti çok seviyorum. Verin bana sabahtan akşama kadar konuşayım. Bu yüzden sosyalleşmek hayatımın hiçbir döneminde sorun olmadı. Yalnız çıktığım bu seyahatte de on gün boyunca hiç ama hiç canım sıkılmadı. Zaten gitmeden görüşmek istediğim arkadaşlar ve iş adamı amcalarla mesajlaşmış takvimimi oluşturmuştum. Arada kalan boş zamanlarda da enteresan etkinliklere katılmak istiyordum. Ne bileyim; gelmişken şu meşhur şükran gününde birileri beni de sofrasına davet etsin, şu yoga meditasyon etkinliklerine gideyim, fight club’daki Edward Norton misali grup terapilerine falan gideyim istiyordum. Hemen Meetup.com ve couchsurfing.com sitelerinden uygun etkinliklere kaydımı yaptım.

Bir gece yerel bir komedi şovuna katıldım. Espriler kadın-erkek ilişkilerindeki gariplikler ve pop kültürünü aşağılamak üzere olduğu için beni de delicesine eğlendirdi. Etkinlik sonrası komedyenler sağolsun beni de bir bara içmeye davet etti.

Bunun haricinde bir restoranda düzenlenen şükran günü yemeğine de katıldım. Hindimizi yedik! Birkaç start-up ve pazarlama etkinliğine de katıldım.

Arada güzel kareler de yakaladım sanki.

Arada güzel kareler de yakaladım sanki.

Bilgi herkese açık. San Francisco halk kütüphanesinde kodlama öğrenmeye çalışan evsizler de gördüm.

Bilgi herkese açık. San Francisco halk kütüphanesinde kodlama öğrenmeye çalışan evsizler de gördüm.

San Francisco'da sokakta bisiklet kiralamak çok işe yarıyor. Bir istasyondan alıp, başka istasyonda bırakabiliyorsunuz. Süper bir uygulama.

San Francisco’da sokakta bisiklet kiralamak çok işe yarıyor. Bir istasyondan alıp, başka istasyonda bırakabiliyorsunuz. Süper bir uygulama.

San Francisco'ya kadar gelmişken, bende çok özel yeri olan Adobe'nin SFO ofisine uğramamak olmaz. Birkaç arkadaş görüp, kahvemizi içtik.

San Francisco’ya kadar gelmişken, bende çok özel yeri olan Adobe’nin SFO ofisine uğramamak olmaz. Birkaç arkadaş görüp, kahvemizi içtik.

San Francisco barlarında kızlı erkekli, amcalı teyzeli sosyalleşmek

Birkaç akşam da yerel barlarda kendi kendime takıldım. Barda oturup içkimi yudumlayıp, cep telefonumdan Leo’s adventure oyununu oynayıp ruhuma şerbet dökerken, arada barmenlerle mini muhabbetlerde bulundum. Onlara hayatımda toplasan 10 kere içtiğim rakının ne güzel bir içki olduğunu, biranın kralının da Efes olduğunu anlatmaya çalışırken aksanım bal gibi ele veriyordu benim bir Amerikalı olmadığımı. Böyle olunca da kafalar kalkıyor, yan sandalyelerde oturan amcalar ve ablaların benimle konuşma isteği kabarıveriyordu.

Böyle akşamlardan birinde tesadüfen Amerikalı bir amca ve Türk eşiyle baya bir memleket sohbeti yaptık. Bir başka akşamda yanıma bir işletme profesörü oturdu. O’nunla da yeni medya, yeni ekonomi ve pazarlama üzerine konuştuk. Konuşmanın bir yerinde nasıl olduysa konu eşcinsel evliliklere geldi ve abi bana eşcinsel olduğunu söyledi. Ben de kız arkadaşımı ne kadar çok sevdiğimi anlattım. Hatta şu telefonda oynadığım Leo’s Fortune oyununu sevmemin sebebinin, oyundaki karakterin kız arkadaşımın babasına aşırı derecede benziyor olmasından kaynaklı olduğunu filan söyledim. Güzel muhabbet oldu.

Leo’s Fortune oyununu seviyorum çünkü bu tip benim hatunun babasına çok benziyor.

Leo’s Fortune oyununu seviyorum çünkü, bu tip benim hatunun babasına çok benziyor.

Yine başka bir gece ise ben böyle Kadir İnanır havalarında oturuyorum, barda yanıma bir çocuk geldi. UX tasarımcısıymış, İranlıymış. Bak dedi, yanında iki tane fıstık gibi kız oturuyor, sen hiç bakmıyorsun. Ben şimdi bunlarla tanışıcam ama bunlar iki kişi olduğu için tek gidersem olmaz. Sen benim ‘Wing-man’ im olur musun dedi! Şu koca hayatımda toplasan 10-15 kere bara gidip eğlenmişimdir, o ‘wing-man’ denen şeyin, ne olduğunu anlamadım. Ama bu çocuğun derdi kızlara yazmak, nasıl olsa bana bir zarar gelmez diye düşünüp ‘OK’ dedim. Hakkını vereyim çocukcağız kızlarla soyalleşebilmek için büyük bir efor sarfetti, ama kızlar bir türlü ısınamadı elemana. Bende öyle Kadir İnanır gibi izledim uzaktan. Belki de ‘wing-man’liğimin hakkını mı veremedim, tam anlayamadım o işi! 🙂

Evlenmek isteyen Amerikalı kız da oluyormuş

Sonra yanıma başka bir kız geldi, her zaman ki gibi sen nerelisin muhabbeti. Türküm dedim. “Aa,” dedi; “ben de Istanbul’a gelmiştim bir süre önce.” “Aaa,” dedim ne güzel. “Siz türkler, kadınlarınıza çok değer veriyorsunuz, di mi,” dedi! İşte evlenmek, sahip çıkmak falan filan… Ahh canım dedim içimden. Anahaber bülteni ve gazetelerin 3’ncü sayfasındaki haberleri görmezden gelirsek çok iyi davranıyoruz, demek istedim ama ingilizce mi akşamın o saatinde pervasızca harcamak istedim. Vay be dedim kendi kendime, türk erkeğinin çizdiği şu imaja bak. “Yaniii…” dedim, gönülsüzce… Sonra kız başladı bana içini dökmeye. Neymiş efendim, sevgilisi O’nun evine taşınmasını istemiyormuşmuş, birlikte yaşamak istemiyormuşmuş, evlenmek istemiyormuş… Üzüldüm kızcağıza, milletin ne dertleri var dedim kendi kendime…

San Francisco seyahatimi tek bir blog yazısında toparlamak pek kolay olmayacak. Ben en iyisi bu yazıya ek birkaç yazı daha yazayım ilerleyen günlerde…

Son durak Fisherman's Wharf! Cable Car fotosu olmadan olmaz :)

Son durak Fisherman’s Wharf! Cable Car fotosu olmadan olmaz 🙂

Mahvolan hayallerimizi diriltmek için hala bir ümit var!

Uyarı: Saatlerimiz 04:47’yi gösteriyor. Bu saatte yapacak birşey bulamadığım için blog’a sardım yine. Yazı da biraz fazla uzun oldu. Affedin!

Hiç unutmuyorum televizyonu düzenli izlediğim yıllardı; ya doksanların sonu ya da ikibinlerin başıydı. Ana haber bültenlerinin birinde sokaktan geçen vatandaşlara, yılbaşı ikramiyesini kazansalar ne gibi çılgınca şeyler yapacaklarını soruyordu muhabir. Cevaplar hayli ilginçti. Hemen herkes ev alırım, araba alırım, çocuklarımın eğitimine harcarım diyordu. En yaratıcısı dünyayı gezerim demişti. Sonraki yıllarda yine izlediğim başka bir sokak röportajında sınırsız paranız olsa hangi arabayı alırdınız diye soruyordu muhabir. Cevapların hemen hepsi Mercedes ve BMW idi. Birkaç vatandaş Porsche ve Ferrari kelimelerini güç bela söyleyerek diğerlerinden farklılaşabilmişti sadece… Toplumsal hayal gücümüzün çerçevesini belirleyen zavallı ezber alışkanlığının kafese kapatıp, acımasızca başını ezdiği zavallı hayal etme gücümüzün geldiği son durum, psikolog ve sosyologlar için iyi bir araştırma konusu olabilir.

Tanıdığım hemen herkes işinden memnuniyetsiz. Hemen herkes başka şeyler yapmak, iş kurmak, zengin olmak istiyor. Ancak ne gariptir ki, çoğu kimsenin ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri bile yok! İşi gücü bırakan arkadaşların hemen hepsi, ne yapmak istediğini bilmediğinden ki bence bunu kendini tanımamaya bağlayabiliriz, ses hızında geri dönüyor alıştığı güvenli sulara.

Ne yapmak istediğini bilememe bir hastalık bence…

Bu hastalığın altında bir sürü şey olabilir, ama bunu tetikleyen iki önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki; hayal etme gücündeki eksiklik. ‘Çılgınca hayaller bile kuramama’. Hayallerimizin bile ister istemez ayaklarını yere bastırmaya çalışmalar… Yahu bırakalım bu ağırbaşlı tavırları; iki tur da biz atsak Mars’ın yörüngesinde ölür müyüz! Ne yapmak istediğini bilmeme hastalığımızın bir diğer nedeni de aslında birincinin de sebebi! Kendimizi tanımamıza engel olan geberesice ‘yalnız kalamama’ durumumuz. Bunu da kendine tahammül edememe olarak düşünebiliriz.

Aklıma gelmişken: Ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim. Özetle; ‘sevgi içimizde’ deyip gariban milletin parasını cebe indirmek ayıp geliyor bana. (Pragmatik bilgiler ve fayda sağlayan, motive eden kişisel gelişimcileri ayrı tutuyorum.) Bu konuda fikirlerimi değiştirmek isteyen arkadaşlarla seve seve bir çay, kahve içmek isterim. Bundan daha da fenası televizyona çıkıp din pazarlaması yapıp, haddinden fazla para cukkalamak da pek günah kanımca! Bu din pazarlaması yapan amcalara “Call of Duty’ de adam öldürmek günah mı?” diye sormak yerine; “Kutsal bir görev olan dini anlatmanın karşılığında güzel paralar cukkalamak günah değil mi, sayın hoca efendi,” diye sorulmasını çok isterdim! Belki bir gün kendimi tutamaz ben bağlanırım, adını vermek istemeyen seyirci kılığında, sorarım bu soruyu hepimiz adına.

Ne diyordum! Efendim ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim ama, şunu hepimiz gibi çok iyi görüyorum; hiçbirmizin (en azından çoğumuzun) kendine tahammülü yok. Bu yüzden hep beraber yalnız triplerinde sosyal medyaya sarılmışız. İşin garibi kendimize tahamülümüz yok, kendimizde de çok fazla eksik görüyoruz, bu eksikleri başkalarının özlü sözlerini paylaşıp beğeni kapmaya çalışarak kapatmaya çalışıyoruz. En azından ben böyle düşünüyorum, sevgili okur. Yoksa sosyal medyada ‘like canavarı’ olmak için binbir takla atıp, takipçiler satın alıp, bulduğumuz her renkli kapıda selfie’ler çekip Instagram’da neden paylaşalım! İnsan bu; hangi konuda eksikse o konuya çok kafayı takıyor işte… Kendini beğenmeyenler, sevmeyenler, değersiz hissedenler daha çok ilgi çekmek, sevildiğini görmek istiyor. Dikkatinizi çekerim, daha çok sevilmek demedim, ‘sevildiğini görmek’ dedim. Yoksa neden hastanelere gidip Facebook’tan check-in yapsın bu insancıklar. Aşağıda gelen o yorumlar, gerçek benliği ele geçirmeye çalışan kişisel reyting makinesinden bozma alter egomuzu besleyen aburcuburdan başka birşey değil!

Bizi terkeden hayallerimiz değil 

Eminim siz de çocukken çok fazla hayal kuruyordunuz. Hatta mesleğinizle ilgili, yaşamak istediğiniz hayatla ilgili inanılmaz hayalleriniz vardı. Bu hayalleri kolaylıkla gözlerinizin önünde canlandırabiliyorsunuz. Hemen şimdi en büyük ve çılgın hayalinizi düşünün. Sonra bu hayalinizi gerçekleştirdiğiniz anı gözünüzde canlandırın. Adım adım geriye doğru gidin; bu hayale giden o yolda başınızdan geçmiş maceralarınızı da gözünüzde canlandırın. Eğer bunu kolaylıkla yapabiliyorsanız, tebrikler. Kesinlike bu yazının muhattabı değilsiniz. Hemen bilgisayarınızı kapatıp kendinize benden güzel bir çay söyleyin.

Ya gerçekleştiremediyseniz!

O halde dünyamıza hoş geldiniz. Geçenlerde fikirlerine çok değer verdiğim arkadaşlarımdan Olcayto Cengiz’le bir kahve içtik. O’na sektörden ya da dışarıdan kimleri beğendiğini sorduğumda bana en çok Einstein’ı sevdiğini söyledi. Nedenini de hemen ekledi; “Einstein’ın çok ünlü bir lafı var, ama çoğu kişi tarafından yanlış anlaşılıyor,” dedi. Neymiş efendim o laf: “Imagination is more important than knowledge”. Bunu Türkçe’ye “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” diye çeviriyorlar, dedi. “Aslında burada imagination’dan kastedilenin hayal gücü değil, ‘muhayyel’dir,” dedi. ‘Muhayyel’ hayal gücüyle yaratılan demek. Yani bir nevi gözünde canlandırabilmek. Kaba tabirle görsel olarak düşünebilmek! Einstein, Newton fiziğini darmadağan eden Kuantum fiziğinin temellerini İsviçre’deki Patent enstitüsündeki minicik masasında pencereden gördüğü saat kulesine bakıp, muhayyele dalarken yapmamış mıydı!

Hayallerimizi küçülten şey de ne?

Çocukken ve ilk gençlik yıllarımda inanılmaz hayalciydim. Benim gibi birkaç hayalci arkadaşımla biraraya geldiğimde yapmaktan en keyif aldığımız şey, izlediğimiz bilim kurgu filmlerini birbirimize anlatmaktı. Bunu öyle oturarak falan değil, oyun oynarak, ayakta, yürüyerek falan yapıyorduk. Anlatılan filmleri dinlerken resmen içimizde yaşıyorduk. Biri izlediği şeyi abartarak bize anlatırken herkes kendi hayal gücüne göre zihninde filmi yeniden çeviriveriyordu. Filmin video kasetini filan bulursak izleyince çok garip hissediyordum. Çoğu sahne tıpkı benim hayal ettiğim gibi çekilmiş olmuyordu! 🙂 Hayal gücümü tetikleyen şeyler sadece filmler değildi. Bazen bir film afişi, gökyüzündeki garip şekilli bulutlar, okul kitaplığındaki masallar ve daha nice şeyler…

Yıllar geçtikçe hayatın gerçekliği palavraları, artık büyümek zorunda olduğumuz söylemlerinden beslenen sözde yükümlülükler ve mahalle baskısı, hayal kurmayı resmen kilit altına almak için elinden geleni ardına koymadı. O zamanlarda da walkman’imle yaptığım uzun yürüyüşler, hayallere dalma seanslarıma derman oluyordu. Sanki bir video klibin ya da filmin içindeymişçesine bangır bangır müzik dinleyerek yolda yürümeler, insanlara, etraftaki nesnelere ve olaylara farklı senaryolarla, bambaşka anlamlarla bakmak gibisi yoktu… Hala da yok! 🙂

Muhayyel yeteneğini geliştirmek için mini öneriler

Düzenli işe gitmediğim şu günlerimden vakit bulup, derin ve keyifli düşünce seanslarına kendimi kaptırıp çocukluğuma ve iç dünyamın derinlerine yolculuklar düzenliyorum. Dışardan bakıldığında şizofrenik gibi görünse de zihnim hiç olmadığı kadar berrak şu günlerde… Bu aralar belkide hayatımda hiç olmadığım kadar yalnızım, ama bu yalnızlıktan hiç ama hiç şikayetçi değilim. Nereye gidersek gidelim, kendimizle olan sorunları çözemeden, kendimizle uzlaşmadan yapılan tüm yolculuklar huzursuz ve tatminsiz oluyor. İşte bu yalnızlık sürecinde zaten arada bir sığındığım adını yeni öğrendiğim eski dostum ‘muhayyel’ ile aramı düzeltmeye çalışıyorum. Sizlere ‘muhayyel’ ile uzlaşma yolunda uyguladığım birkaç mini taktiği de paylaşmak isterim.

Görsel düşünmeye çalışıyorum. Birilerini dinlerken, toplantıdayken ya da birşeyleri okurken bana doğru akan bilgileri zihnimde görselleştirmeye çalışıyorum. Normalde de görsel düşünen biriyim ama bu yeteneğimi daha da çok geliştirmeye çalışıyorum. Bunu bir çeşit oyun gibi düşününce çok daha keyifli oluyor. Kişileri, olayları, konuları zihnimde yarattığım senaryolarla, elle tutulur, gözle görülür olacak şekilde aklımla görselleştiriyorum.

Kitap okurken, ya da müzik dinlerken de bu görselleştirme çalışmalarını yapıyorum. Mesela diyelim Atatürk’ün Nutuk’unu yeniden okuyorum. Nutuk’ta geçen insanların, paşaların, karakterlerin internetten fotolarını bulup basıyorum. Karakterler zihnimde daha da kalıcı yer alıyor. Çünkü onlar artık yüzleri olmayan isimler değil. Zihnimde kanlı canlı tipler! Bu şekilde olayları anlaması da kolay oluyor.

Yıllar önce en yakın arkadaşım bana Iron Maiden’ın ‘Best of the Beast’ kasetini vermişti. Kulaklığı takıp, o müzikleri dinlerken, müziğin içinde özenle yerleştirilmiş gitar soloları ve melodileri hemen oluşan ve kaybolan renkli motifler olarak gödüğümü hatırlıyorum. Eğer gitar hero oynadıysanız ne demek istediğimi anlarsınız! Bu yazı böyle uzar gider. O yüzden müsadenizle ben güneşin doğuşunu izlemeye gidiyorum! Unutmayın sevgi içimizde! 😛

İçindeki çocuğu mutlu etmek; bir saatin hikayesi

Okura not: Birazdan okuyacağınız bu blog yazısı kahramınız Hakan Efendi’nın günlüğü ile yaptığı sıradışı zamansız monoloğu içermektedir. Olur da okurken sıkılırsanız falan, ekranı hemen kapatıp benden kendinize güzel bir çay söyleyin ve en sevdiğiniz arkadaşınızı telefonla arayıp rahatlamaya çalışın.

Sevgili günlük,

Saatler sabahın 4:35’ini gösteriyor. Zaten sallantıda olan uyku düzenim geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğimiz San Francisco seyahatinden sonra iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Geceleri uyuyamamalar, kafalarda uçuşan şukela düşünceler ve durdurak bilmeyen hep birşeyler yaratma isteğimle geldim sana… Bu saatte yapacak pek bir işim olmadığından, maalesef gevezeliklerime katlanmak durumunda kalacaksın, sevgili günlük…

Biliyorsun, hem kafayı toparlamak, hem de yeni iş fırsatlarını ve trendleri yerinde gözlemlemek bahanesiyle, kendimizi kandırıp, güzel bir seyahat planı oluşturmuştuk. Hatun da sağolsun hep destek, tam destek olduğu için pılı pırtı toplayıp vurmuştuk kendimizi yollara… Ya bak aklıma ne geldi; San Francisco seyahatimizle ilgili notları önümüzdeki günlerde şöyle güzel bir blog yazısında toplayalım. Hem düşünceler toparlanmış olur, hem de gitmeyi düşünenler için de mini bir kaynak olur. Ne dersin?

Gelelim asıl konumuza…

Ailem ve dostlarım gibi sen de çok iyi biliyorsun ki, saatlere karşı küçüklüğümden bu yana çok büyük ilgim ve zaafım var. Hatta teknolojiye olan merakımın kökünde bile saatler yatıyor diyebilirim. Dün gibi hatırlıyorum; daha ilkokula bile başlamamıştım. Kuzenim Tolga’nın çok şahane bir Casio saati vardı. Sende belki hatırlarsın; hani üstünde oyun oynanan türden birşeydi. İşte o saatin hastasıydım ben. O saatten bende hiç olmadı ama, yıllar içinde harçlığımı biriktirerek bir tane Casio databank satın alabilmiştim. Daha sonra zaman içinde kazandığım paralarla mini bir saat koleksiyonu oluşturacak kadar saatim oldu. Koleksiyon dediğime bakma, öyle çok pahalı şeylerden bahsetmiyorum; akıllı saatler ve türevi şeyleri saymazsak; birkaç Swatch, babamdan yadigar Casio databank, hala severek kullandığım Casio Protek ve Suunto Core Red Crush outdoor saatlerim, bir de kız arkadaşımla vitrinleri dolaşırken; ‘’Bence her erkeğin şöyle klasik bir takım elbise saati olmalı,’’ dediği için o an gaza gelip aldığım o klasik Tissot. Ama bu mini koleksiyonumun en nadide parçası geçen sene aramıza katılan Omega Moonwatch (Speedmaster Professional) oldu. İzin ver, sana bunun sonu mutlulukla biten hüzünlü hikâyesini anlatayım.

Her şey bununla başladı

İşte her şey bununla başladı

Ben aslında astronot olacaktım da…

Herkesin hayatına damga vuran birkaç film vardır elbet. Hiç şüphe yok ki Apollo 13 benim hayatımı değiştiren ender filmlerden biridir. O filmi izledikten sonra deli manyak gibi astronot olmak istemiştim. Eğer astronot olamazsam en azından mühendis olayım diye düşünmüştüm. Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri de astronotların taktığı o saat olmuştu.

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

O dönem internet falan da yok tabii (yani var da halka inmemiş!). Sordum, araştırdım; nedir o saat diye… Meğer Omega Speedmaster’mış. Sinemada elime saatin bir broşürü de geçmişti. O yaşta, gördüğüm her saatçinin vitrininde o saati aradım ama bulamadım. Saatçilere sordum, bana güldüler; ‘’Evladım o saat seni aşar, çok pahalıdır,’’ dediler. O yaşta insanda para mefhumu da olmuyor tabii; ‘’Altı üstü bir saat işte, ne kadar pahalı olabilir ki,’’ diye soruyorum, kimseden ses çıkmıyor. Memur çocuğu olduğum için küçük yaşta anadan babadan pek bir şey istememeyi öğrenmiştim. Filmlerde millet çınar ağacının altına gider and içer, yemin verir; ben de lojmanın basket potasının altına gittim ve kendime bir söz verdim; ‘’Bir gün büyük adam olucam ve ben de kendime bir tane Omega Speedmaster alıcam,’’ dedim.

Bu filmi izleyen astronot ya da en azından mühendis olur

 

Sevgili günlük, bilmem sen de böyle düşünür müsün ama, insanı var eden ve mücadeleye sürükleyen en önemli ve yüce duygulardan biri de yoksunluktur. Kendini yoksun, eksik hissedince zaten kaybedecek neyim var ki deyip, dalıveriyorsun korkusuzca. Aslında düşününce ne komik, altı üstü bir saat işte…

Zaman geçti okullar bitti, meslek hayatına atıldım. Kariyerimsi şeyler yaparken şansımın da yardımıyla görece güzel paralar kazanmaya başladım ve herkes gibi kendime güzel, keyifli bir hayat kurdum. Bunu yaparken hobilerime ve kendime yatırım yapmaktan hiç çekinmedim. Ohh canıma değsin sevgili günlük, gittim Led Zeppelin’in gitaristi Jimmy Page’in Gibson Goldtop gitarının aynından da aldım, gitmek istediğim yerlere de gittim, almak istediğim eğitimleri de, kitapları da, oyuncakları da hiç acımadan aldım. Arada acılar ve sıkıntılar da olmadı değil, ama geriye dönüp baktığımda bana verilen fırsatları en iyi şekilde değerlendirdiğimi, hayatın bana gerçekten çok iyi davrandığını görüyor ve yatıp kalkıp tanrıya şükrediyorum.

Neyse işte, içimde kalan, gerçekleştirmek istediğim ne varsa sırayla hayata geçirmiştim ki, geçen sene ”Parası neyse vereyim de şu saati de alayım,” dedim. Gittim aldım.

Satın alma kararı 20 sene önce verildi. Bugün satın alındı #omega #moonwatch

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Aslında daha önce de alabilirdim ama, sahip olduklarımdan maksimum keyif ve tad almak için bu tür şeyleri sindire sindire, zamana yayarak yapmayı daha çok seviyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın, bu saati alabilmek çok matah bir şey değil. Bir Panaeria, bir Patek Philippe kadar pahalı bir saat değil ama, hikayesi ve sembolik bir değeri var benim için. Bir kere ilk 1957 yılında ortaya çıkmış bu model. Nasa’nın gerçekleştirdiği altı Ay (Apollo görevleri) operasyonunda da bizzat kullanılmış. Nasa, uzun bir süre uzay görevlerine çıkan astronotlara hep bu saatten vermiş. Daha sonra öğrendim ki bizim kız da bu saatin hayranıymış. Ama sevgili günlük, biliyor musun bütün bunlardan çok daha önemli bir şey var. Ara sıra kolumu uzatıp bu saate baktığımda 12 yaşımdaki kaygılı halimi görüyor ve ona şunu söylüyorum; ‘’Merak etme, büyüdün ve adam oldun. Şimdi keyifle basket oynamaya devam edebilirsin!’’

Bir gün sahip olduğumuz her şeyi kaybedeceğiz. Elde avuçta sadece güzel anılar ve bilincimizin minik bir kısmını yansıtan birkaç yazı ve fotoğraf kalırsa ne ala… Belki de bu yüzden uyuyamıyorum sevgili günlük, geriye minicikte olsa birşeyler bırakabilmek için…


Sana bir sır vereyim mi sevgili günlük, şunu izlerken hala heyecanlanıyorum…

mutlu çocuklar

Kendimi yenmeye değil, kendimle uzlaşmaya geldim

Samsung’daki beş yıldızlı işimden ayrıldığımdan bu yana 1,5 ay süre geçti. Zaman ne hızlı geçiyor. Bu süre zarfında verdiğim birkaç mini danışmanlık ve eğitim haricinde banka hesabımı mutlu edecek pek bir iş yapmadım. Daha ziyade kendimi anlamak ve kendimle uzlaşmak için geleceğime yatırım yaptım. Bir süre daha buna devam etmeyi arzu ediyorum. Hatta, aklımı başımdan alacak, yoğun bir işte çalışmaya başlarsam bile bu uzlaşma sürecinin peşini bırakmaya niyetli değilim.

Gerçekten biz büyüdük ve kirlendi dünya

Kafalar yoğun, öncelikler ise maddi kaygılar ve egoları beslemek olduğunda, insan en çok kendinden uzaklaşıyor. Hiç yapmayacağı şeyler yapmaya meyilleniyor. Oysa, altı yaşımızdaki o minik kaşif hallerimiz öyle miydi! İşimiz gücümüz merak etmek, soru sormak, kendimizi ve dünyayı anlamaya çalışmak değil miydi? Ne ara değiştik ve kendimize düşman olduk, hiç bilmiyorum.

Çocukken planlar yapmadan, kendi içimizden geldiği gibi yaşıyorduk günlerimizi! Yakın arkadaşlarım çocuklarıyla yaşadıkları şaşırtıcı diyalogları benimle her paylaştığında, hayat ve kendimizle ilgili bilmek istediğimiz tüm soruların cevaplarının, küçüklüğümüzde saklı olduğuna bir kere daha ikna oluyorum. Ne güzel ki, hepsinin çocukları dostlarımın yaşam koçu oluvermiş; onlara “insan olmak ve hayatın temelleri” adlı zorunlu derste eşlik ediyor. Gerçi el birliğiyle “insan olmak ve hayatın temelleri” adlı bu dersi müfredattan kaldırıp, yerine “Menfaatler dünyası ve nasıl daha çok para kazanırsın” adlı dersi koymuştuk ama, gün gelir belki yine zorunlu ders olur “insan olmak ve hayatın temelleri”.

Kendini yenen dünyayı yener derler, ama bence olay bu da değil!

Ben sadece kendimle uzlaşmak istiyorum. Kendimi yenmeye çalışmak kendime işkence etmekten başka bir şey değil! Mesela şu aralar dünyada çok popüler olan sabahın 5’inde uyanma trendi var. Uyku meselesi çok kişisel bir mevzu. Kimi insanlar 10’da yatar 5’te kalkar. Kimileri de 3’te yatar 10’da kalkar. Sen, özünde olmayan bir şeyi kendine empoze etmeye çalışarak, ancak kendine işkence edersin. Üstelik bu işkence sadece bedene değil, ruhuna da zarar verir. Sabahın 5’inde uyanamayıp, tüm gün pişmanlığınla mücadele edersin. Sabahın 5’inde uyanman gerekiyorsa zaten uyanırsın da; mesela sabahın 5’indeki uçağı kaçırmazsın, çok heyecan verici bir projeyle uğraşıyorsan kendini kaptırır uyumazsın bile… Lise yıllarımda saatleri kurup az uyanmadım gecenin 3’lerinde, NBA maçlarını izlemek için… Maçlar bitince sabahın 6’sında da basket oynamaya çıkardık. Bu da kendiliğinden olan bir şeydi; işte kendinle uzlaşmak böyle bir şey. Zorlama yok, sınırlar çizilmiş ve akıyor her şey.

*Görsel: http://www.savethechildren.ca

Yeni, güzel ve değişik haberler

Merhabalar,

Kafaları karıştıran ülke gündemini bir kenara koyarsak, görüşmeyeli herkesin keyifler yerindedir diye ümit ediyorum. Yeni tasarımıyla üç haftayı geride bırakan yenizengin.com siz değerli dostlarımızdan ve arkadaşlarımızdan güzel yorumlar ve fikirler almaya devam ediyor. Önemli  düşünceleriniz ve desteklerinizi çekinmeden paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Son birkaç haftada yenizengin.com’un yeniden gündemime girmesiyle hayatımın seyri de değişmeye başladı. Kısaca bu haberleri sizlerle de paylaşmak isterim.

Samsung’dan ayrıldım

Bazılarınız belki biliyordur. Adobe’den sonra Samsung’da B2B pazarlama bölümünde çalışmaya başlamıştım. Samsung harika ürünleri olan, birbirinden yetenekli insanların çalıştığı müthiş bir yer. Interbrands 2015’e göre dünyanın 7 numarası. Lakin, büyük bir hevesle başladığım işimde geride bıraktığım bir buçuk yılda, kendimi gerçekleştirme amacımdan ve ideallerimden uzaklaştığımı söyleyen iç sesimi daha fazla bastıramadım. Uykusuz geceler, uzun düşünce seansları sonunda, artık kendimden kaçacak duraklar da kalmayınca, en iyisinin bırakmak olduğuna ikna oldum. Geçen Salı Samsung ile yolları ayırdık. Yeni zengin hayatıma merhaba diyorum anlayacağınız.

Aklımı ve gönlümü çelecek bir iş fırsatı çıkmadığı sürece bol bol okumak, yazmak, eğitim seminerleri vermek ve yenilikçi pazarlama projeleri yapmayı arzu ediyorum. Bakalım neler olacak.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş…

Dünle beraber gitti cancağazım ne varsa düne ait,

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

-Mevlana

Kristal Elma Reklam ve Yaratıcılık Festivalindeydim

Lift Content Factory ekibinin düzenlediği, bu sene 27’ncisi düzenlenen Kristal Elma Festivali ‘nde Crystal salonunun moderasyonluk işi 3 gün boyunca bana emanet edildi. Gerçekten heyecan verici ve biraz da yorucu bir deneyim oldu. Reklam ve yaratıcılık sektörünün usta isimleriyle tanışmak, tanıdık bildik dostları yeniden görmek ve uzun bir aradan sonra yeniden sahnelerde olmak gerçekten harikaydı.

Türkiye’nin en kapsamlı oyunlaştırma kitabı yolda

Canım arkadaşım Ercan Altuğ Yılmaz, konunun uzmanı müthiş insanların katkılarıyla,  Türkiye’nin en kapsamlı oyunlaştırma kitabını yazdı. İki gün önce kitabın baskıya gidecek son halini benimle de paylaştı. Kitap tam 350 sayfa! Oyunlaştırmaya dair hemen her şeyin konunun uzmanları tarafından irdelendiği bu kitapta, Türkiye’den ve dünyadan en iyi ve en kötü örnekler kapsamlı şekilde irdelenmiş. Kitapta benim de biraz katkım ve beş sayfalık bir röportajım var. Pazarlamada oyunlaştırma trendleri üzerine düşüncelerimi paylaştığım bu kaynak, kitapçılara düşer düşmez haber vereceğim. Hatta yenizengin newsletter’a üye olan bazı şanslı kişilere direkt göndereceğim 🙂

Perakende.tv’de Burak Günbal’ın konuğu oldum

Burak Günbal müthiş biri! Eğer henüz tanışmadıysanız, hemen şimdi kesinlikle takibe başlayın. Çok bilgili ve alçak gönüllü biri… O’nunla ilgili beni en çok etkileyen şey; kendi konusunda içeriği bağlama eksiksiz şekilde oturtmayı başarmış nadir insanlardan biri olmasıydı. O’nun gibi biriyle tanışmanın bana ilham verdiğini söylersem kesinlikle abartmış olmam.

Burak ile dijital pazarlama trendleri ve teknoloji-insan ilişkisine yönelik kısa bir sohbet yaptık. Heyecandan mı, yoksa yorgunluktan mı bilmem ama saatte 185 km hızla başladığım ve yer yer cümleleri toparlamakta zorlandığım bu güzel söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz.

Sizin tarafta keyifler nasıl? Aşağıdaki yorum alanından yazarak ya da bana direkt e-mail atarak bu aralar neler yaptığnızı paylaşın. Gerçekten çok merak ediyorum. Belki birlikte de bir şeyler yapabiliriz…

Nasıl sıfır kodlamayla mobil uygulama yaptım

Mobil uygulamaları üç sebepten ötürü çok seviyorum:

  • Herhangi bir app fikrinizi prototip şeklinde dahi olsa minicik bir maliyetle hızlıca pazara sunabiliyorsunuz,
  • Dijital/mobil deneyimler (eğer kitlesini bulursa) pazarda çok hızlı şekilde yolunu bulabiliyor,
  • Bu alanda başarılı olmuş örnekler ve hikayeler insanın ümitlerini yeşertiyor.

Bundan birkaç ay önce eskilerden çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum. Konu hobilerden açılınca bana boş zamanlarında geliştirdiği mobil uygulamalarından bahsetti. Gösterdiği uygulamalar Appstore’da yüzlercesini bulabileceğiniz türden sıradan şeylerdi ancak, belli ki kitlesini bulmuş ve birilerinin ihtiyacına cevap olabilmişti. Nasıl uygulamalardı bunlar diye merak ederseniz hemen söyleyeyim; Youtube video downloader, Dropbox’ta rehber-sms yedekleme ve Youtube katalog uygulamaları türünden basit şeyler. Çevremde pek çok arkadaşım benzer mikro girişimlere zaman ayırıyor. Çoğu başladığı işi bitiremiyor ama, bir kısmı da milyon dolar kazanamasa da aylık ev kirasını ödeyebilecek kadar gelir elde edebiliyor. Hemen söyleyeyim; gelir meselesi işin kreması, asıl olan çabalamak ve uğraşmak. Çünkü kafayı birşeye takınca güzelleşiveriyor insan; hayata bakışı değişiyor, fırsatları görebiliyor.

E o zaman bir uygulama da ben patlatayım dedim

İşim gereği bazı pazarlama kampanyalarının mobil projelerini yönetme şansım oldu. Yani proje yönetiminden biraz anladığımı söyleyebilirim. Bunun haricinde kişisel birkaç app işinden Maya hanımın (kardeşimin tatlı köpeğinin) mama parasını çıkarmışlığım da vardır. “Benim neyim eksik. Ben de bir çizgi film uygulaması patlatayım,” dedim. Yazılım kökenli olmamama rağmen, yıllar içinde orta düzeyde bir kod okur yazarlığı becerisi edinmişliğimin haklı gururunu hep yaşadım. Yalnız sınırlı vaktim olduğundan bu sefer işi uzmanına bırakıp hızlıca sonuca gitmek istedim. Bu mini projede edindiğim tecrübeleri, uygulamanın kendisi ve kaynak kodlarıyla birlikte kısaca sizlerle paylaşacağım. Hadi bakalım, başlıyoruz.

Annemin kamerasından ben ve maya hanım.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Çerçeveyi çizebilmek işin paretosu

80’e 20 kuralı yani Pareto ilkesini eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Özetlemek gerekirse; herhangi bir işin yüzde 80’inini o işi yapanların sadece yüzde 20’si gerçekleştirir. Yani her işin yüzde 80’lik çıktısı yüzde 20’lik bir girdiden gelir. Ama hangi yüzde 20’sidir, bu konu genellikle biraz muallakta kalır. Benim projemin paretosu yapmak istediğim App’in çerçevesini çizebilmek ve uygun iş gücünü bulabilmek idi. Olabildiğince yalın ve temiz bir şekilde işi bitirmek istiyordum.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

15 dolar’a hazır kod satın aldım

Uygulamaları sıfırdan yazdırmak genelde maliyetli olur. Zaten çoğu yazılımcı da kod kütüphanelerinden hazır kodlar kullanarak işe başlar. Talep olunca pazarda her türlü ihtiyaca yönelik çözümler bulmak da kolaylaşıyor. Internette hazır mobil uygulama kodları satın alabileceğiniz bir sürü pazar yeri var. Bu kodların bazıları da açık kaynak uygulamalarından. Uygulamaların özelliklerine bakıp, demosunu telefonunuza indirip, arayüzü ve  kullanım kolaylığı hakkında fikir edinebiliyorsunuz. Öte yandan daha önce satın alanların yorumlarını okuyup hangi kodun işinizi görebileceğine dair bilgi de edinebiliyor, ihtiyacınıza en uygun kod öbeklerini kolayca satın alabiliyorsunuz. Ben http://codecanyon.net/ üzerinden Fortin Video Channel App diye bir uygulamayı 15 dolar’a satın aldım. (Uygulamaya şimdi baktım da pazardan kaldırmışlar).

Yazılımcımı buldum ve işe başladık

Programcılar tarafında projenin kapsamına göre birçok seçenek var. Upwork.com (Eski Odesk) ve Freelancer.com gibi siteler üzerinden küresel yazılımcılarla da çalışabiliyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden yazılımcılarla çalışmak bazı durumlarda maliyet avantajı sağlasa da dil bariyeri, -mış gibi yapmalar ve yalan dolan işin içine girince paranızı çöpe atmak işten bile olmuyor. Hintliler bu piyasayı neredeyse ele geçirmiş durumda. Bireysel yazılımcılar olduğu gibi, bu tür platformlar üzerinden proje desteği veren kurumsal yazılım firmaları da mevcut. Yazılım firmaları ile çalışmak, bireysellerle çalışmak yerine daha çok tercih edilebilir. Çünkü bu şekilde güven unsurunu bir nebze de olsa sağlama alabiliyorsunuz. Allah korusun yazılımıcınızın amcası filan ölür de projeyi yarım bırakırsa bir başka yazılımcı hemen projeyi devralabilir (Bazı Hintlilerin beyninizi yakacak türden yalanlar söyleyebildiğine şahit oldum!). Anlayacağınız yazılım firmaları proje yönetimi tarafında yine bireylere göre daha iyi hizmet veriyor. Ama her güzel şeyin bir bedeli olduğunu da unutmamak gerek.

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Ben projenin çok basit olması ve zaman kaybettirici işe alım süreçleriyle uğraşmamak adına minik bir bütçeyle  yakın çevremdeki yazılım firmalarındaki canavar stajyerlerle çalışmayı tercih ettim. (Yazarın notu: Gerçek şu ki stajyer arkadaş müşteri yönetimi deneyimini artırmak için kodları gönüllü olarak editlemek istemişti. Ne olursa olsun her emeğin bir karşılığı olmalı. Bu yüzden harçlık niteliğinde çok cüzzi bir ödeme yaptım. Ödeme yaptığım rakamı sadece fikir vermesi için burada paylaşıyorum. 150 TL kadar.)

Genç insanlarla çalışmaktan çoğu zaman keyif alıyorum. Enerjileri ve yaratıcılıkları beni çok motive ediyor. Lakin, deneyimsiz mühendislerle çalışırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Ne istediğinizi çok net bir şekilde ifade etmelisiniz. Deneyimsiz yazılımcılar proje içinde küçük detaylarda takılmaya ve problemlerle boğuşup projeye karşı motivasyonlarını kaybetmeye meyillidir. Bu açmazı çözebilmek için bence en güzel taktik, projeyi anlamlı parçalara ayırarak adım adım ilerlemektir. Bunu yapabilmek için her şeyin kafanızda çok net olması gerekiyor. Olmasa da olur bir sürü cici özellik ekleyip projeyi yavaşlatmak yerine MVP (minimum viable product) mantığında çalışmak gerekiyor. Bu arada Kaan Akın‘ın bu konuda çok güzel yazıları var. Yalın girişim ile ilgili şu yazısına mutlaka göz atın derim.

Birkaç yazışmadan sonra uygulama bitince şöyle birşey oldu.

custom_gallery
images not found

Uygulamayı bitirdik ama Playstore reddetti

Uygulamayı hızlıca bitirdik ve Playstore’a gönderdik fakat, içerik ile ilgili yönetmeliklerde güncelleme olduğu için uygulamamız reddedildi. Google sanırım Youtube API V3 ile gelen update ile içerik yönetmeliğini de güncellemiş  ve uygulamaları içerik lisanlarını sorgulamadan mağazaya koymuyor. İşin ilginç tarafı Playstore’da çok sayıda uygulama içerik lisanlarını resmen katlediyor. Sanırım Google ilk zamanalarda Playstore’daki uygulama sayısının artmasını istediği için bu kadar sert yönetmelikler yürürlükte değildi. Playstore’da neredeyse 1,5 milyon uygulama olduğu için artık işi sıkı tutuyorlar. Neyse bende Google ile cenkleşmek istemediğimden app’imi geri çektim.

Eğer kullanmak isterseniz debug edilmiş versiyonunu şuradan Android’li telefonlarınıza indirip, kullanabilirsiniz.

Evet, bundan sonra söz sizde. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanına yazmaktan veya bu yazıyı kendi sosyal ağınızda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Umarım bu yazı hobi amaçlı dahi olsa mobil uygulama geliştirmek isteyen kişiler için faydalı olmuştur.

Görüşmek üzere…

*Kapak Görseli: Tommaso Nervegna/ CC

Atatürk’ün en büyük vasiyetini anladık mı?

Acı ama gerçek; Atatürkçü gençliğimizin büyük bir kısmı O’nu tanımıyor ve geriye bıraktığı en önemli şeyden bihaber.

Maalesef, Atatürkçü olmak kola adını kazımakla ya da arabanın arkasına imzasını yapıştırmakla olmuyor. Nasıl Kur’an’ı okuyup anlamadan mümin olunamıyorsa,  Atatürk’ün Nutkunu okumadan da Atatürkçü olunmuyor. Evet, yılda ortalama bir kitap bile okuyamayan bir milletin 600 sayfalık bir külliyatı okuyup anlamaya çalışmasını beklemek pek gerçekçi değil. O zaman Atatürkçüyüm dememelisin, ya da değilsen bile Atatürk’e ve icraatlarına laf atmamalısın. Çünkü ne olduklarını bile bilmiyorsun! Herkes şapkasını önüne alıp, iç muhasebesini yapmadan ve  kendi düşüncesini oluşturmadan (kulaktan dolma bilgilerle) herhangi bir konuda hiçbir topa (olumlu ya da olmusuz) girmemeli!

Atatürk’ü anlamak belki o kadar kolay değil; öyle ki yakın arkadaşları (Başta İsmet inönü ve  Fevzi Çakmak olmak üzere…) kendisini doğru dürüst anlayamamış. Atatürk’ün vefatından sonra geride kalanların, O’nun bıraktığı mirası anlayıp ne derece sahip çıktığı günümüze kadar süren bir tartışma konusu.

Ama bir de şuradan bakalım!

Celal Şengör’ün Dahi Diktatör kitabında ilginç bir bölüm var. İnönü şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor. Orada, arkadaşlarının arasında gerçeği söylüyor aslında, “Hiçbiriniz, hiçbir işi layıkıyla yapamıyorsunuz.” Bu söz aslında sadece İsmet Paşa ve arkadaşlarına değil, sanki günümüz Türk gençliğine de söylenmiş gibi… Biz ödevimizi layıkıyla yapabiliyor muyuz?

Önce ödevimizi bilelim

Atatürk tüm hayatı boyunca medeni bir toplum yaratmak için uğraştı. Atatürk medeniyeti şöyle tanımlıyor: “İçindeki insanların kişisel otoriteye bağlanmadan birbirleriyle birlikte yaşayabildikleri bir toplum, medeni bir toplumdur.” Daha da basite indirgersek, medeniyet birlikte yaşayabilme becerisidir. Evet, medeni olmak bir beceridir. Atatürk, bizlerin bu beceriyi kazanmasını istiyor. İlk ödevimiz bu!

Atatürk toplumdaki cinsler, etnik ve dini unsurlar arasındaki farkları mümkün olduğu kadar törpülemeye çalışıyor ki, herkes bir potada birbiriyle konuşan insanlar haline gelebilsin. Aksi halde ülkü birliği ve millet olmak mümkün değil. Millet olmadığın zaman kendini dışarıya karşı koruman ise hiç mümkün değil!  

Atatürk’ü anlamak O’nun bıraktığı her şeye körü körüne bağlanmak demek değildir

Atatürk, bizlerin ezberci düşüncelerden, yeni bir önder arayışından, doktrinlerden ve dayatmalardan uzak durmamızı, aklımızı kullanmamızı istemiş.  Her konuyu kendi döneminin şartları çerçevesinde değerlendirip, hareket etmek en akılcı yoldur. Artık dünyamız Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi değil; sahip olduğumuz teknoloji, imkanlar dünyanın ve ülkelerin çerçevesini de haliyle değiştirdi. Atatürk güçlü ve medeni bir toplum olarak hayatımıza devam edebilmemiz için bizlerden aklımızı kullanmamızı istiyor. Bıraktığı en büyük miras, her dönemin şartına göre millet olarak hayatta kalmamızı sağlayacak akılcı düşünce sisteminden başka bir şey değil.

Atatürk’ü anlamaya çalışmak akılcı olmaya çalışmaktır

Atatürk ilerli görüşlü bir lider olduğu için, Türk milletine (Türk milleti: Türkiye Cumhuriyetini kuran halkların tamamına verilen addır. Bu halklar; Rum, Çerkez, Türk, Kürd, Ermeni, Boşnak, Arnavut v.b…) hiçbir kişisel, kurumsal otorite tesirinde kalmamamızı her türlü sıkıntıdan kurtuluş için daima aklımızı kullanmamızı istemiş.  

İşte Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük vasiyet bu; medeni ve akılcı bir toplum olmamız!

 

Esaretin bedeli

Dışa bağımlı mutluluk köleliktir. Asıl mutluluk insanın kendinde saklıdır. Ne yazık ki şu günlerde kimse kendiyle başbaşa kalmaya tahammül edemiyor. Hep bir oyalama ve oyalanma halindeyiz. Otobüs beklerken bile boş duramıyoruz. Kimi oyalıyoruz, neden oyalanıyoruz? Hakiki mutluluk, maddi zenginlikten çok daha zor. Mutluluğa şah damarın kadar yakın olmak istiyorsan; yüreğinin ve zihninin zindanlarında çürümeye hazır olmalısın.

Yöneticinizle iyi geçinmek için tavsiyeler -1

Başarılı bir iş hayatı için öneriler sıralayabilecek müthiş bir kurumsal kariyerim yok. Zaten başarı denen şeyin bize anlatıldığı standart versiyonuna da inanmıyorum. Öte yandan başarılı adamların hikayelerini dinlemekten de çok sıkıldım. Hep aynı şeyler değil mi allahaşkına! “Fikrim vardı, hayata geçirdim, bu kadar sattık, şu kadar büyüdük, çok para kazandık ama fazlasıyla da acılar çektik. İşin hakkını verdik orası ayrı…” Bir kere o hikayelerin çoğu cepteki iki lirayla başlamıyor. Birileri birilerinin elinden tutuyor, paralar kazanılıyor ya da batılıyor. Sonra hikayeleştirilip, paketlenip seminerlerde yeniden satılıyor. Lakin bu müthiş zihinler kendini parlatmakla uğraşırken dünyanın çözüm bekleyen çok daha büyük sorunları oracıkta beklemeye devam ediyor.

Gariptir ki kariyer ve başarı gibi kelimelerin içinde insanı baskı altına alan ve zorlayan çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. “Başarılı mısın, ne kadar başarılısın, başarmalısın, neden başaramadın, kariyerin var mı, müdür müsün, kaçıncı dereceden memursun?” Kariyer ve başarının, absürd referans noktalarıyla sistemin işine geldiği gibi yazıldığı, sopa ve havuç olarak kullanıldığı her çeşidine karşıyım ben.

Nerede o eski insanlar?

Bana kalırsa kanaatkar olabilmek şu günlerdeki en çetin başarı. Biri bana açıklayabilir mi; kim, kime göre ve neye göre daha başarılı veya başarısız! Tek başarı kriterimiz kazandığımız para mı olmalı? Böyle düşündüğümüz için artık kimse zanaatkar olmak istemiyor. Tarım bitti, madencelik tarihimiz facialar ile dolu, etin kilosu da 50 lira olmuş bu arada. Dünyanın insan egosundan daha büyük dertleri yok mu?

Kimim ben?

Bence sen kimsin sorusunun cevabı da 9.Dereceden devlet memuruyum ya da kasabım, müdürüm vs.. olmamalı. Yaptığımız iş her koşulda kişiliğimizin aynası olamaz. Hele Türkiye gibi mesleklerin popülerlik indeksine göre seçildiği ya da seçilemediği bir yerde… Kendimizi kandırmayalım. Şu ana kadar elde ettiğimiz pek az başarının veya kariyerin gerçek kimliğimize faydası oldu. 

Hayal kırıklığına uğrayanlar, endişe eden, korkanlar veya tutkularının esiri olanlar ruhlarını özgür kılamazlar.Konfüçyüs

Kariyeri salladık, peki ya iş?

İnsan kariyer odaklı olmasa bile elindeki işi en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Zaten çalışmak mutluluğun olmazsa olmaz koşuludur. Severek yapılan iş, insanı sıkılmaktan, kötü alışkanlıklardan ve açlıktan korur.

Kurumsal insanlar olarak çok değerli hayatlarımızın büyük bir bölümünü iş yerinde geçiriyoruz. Ortalama bir Türk beyaz yakalı işçi suni olarak iklimlendirilmiş yaşam alanı olan ofisinde, haftaiçi her gün sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar mesai yapar ve hayatta kalması için gerekli olan maaş gününü bekleyerek  yıllarını geçirir. Bu süre zarfında gün boyu bir sürü şakalar, eğlenceler, hayal kırıklıları ve sıkıntılara göğüs gererek, aldığı eğitim ve sosyal çevresinin beklentilerine karşı kendini ispat edip, tüneldeki ışığı görmek ve özgürlüğüne kavuşmak için çabalar durur.

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke...

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke…

Mutluğunun sırrı müdüründe saklı

Kurumsal hayata dair bir kariyer hedefiniz olsun  ya da olmasın başınız ağrımadan keyifle üretmek ve çalışmanın en önemli şartlardan biri müdürünüzle iyi geçiniyor olmaktır. Siz müdürünüzün halinden anlarsanız, o da sizi anlayacaktır ve işinizi rahat bir şekilde yerine getirmeniz için elinden geleni yapacaktır. Sonuçta sizin başarınız müdürünüzün de başarısıdır. Akıllı yöneticiler bunu çok iyi bilir ve çalışanının mutlulukla ürettiği faydadan sonuna kadar faydalanmak ister.

Pekiyi, kurumsal dünyada yöneticinizle iyi geçinmek için nelere dikkat etmelisiniz. Konuyu daha fazla uzatmadan kendimce  önemli olduğunu düşündüğüm 5 maddeyi paylaşıyorum:

1. Saygı görmek için önce sen saygı göster

2. Ne söylediğine değil, nasıl söylediğine dikkat et

3. Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış

4. Halden anla; unutma müdürün de bir müdürü var

5. Egoları büyük olan yönetilmeye mahkumdur

 

 

 

Dijital çağda entelektüel ergenlik

Digitalage Dergisi Mayıs – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız her şey mi demek?

Teknolojiye kendimizi bu kadar kaptırabileceğimizi kim bilebilirdi ki!

Her gün sayısız haber Facebook ve Twitter feed’inizden akıp geçiyor. Metroda, otobüste hatta sevgilimizle yemekteyken bile tespih çeker gibi Candy Crush oynuyoruz. Dijital yetkinliklerini artıran markalar bizlere henüz satın almayı bile hayal etmediğimiz ama iki ay sonra kesinlikle sahip olacağımız ürünlerin reklamlarını internetteki ayak izlerimizi takip ederek önümüze çıkartıyor. Hepsi bizi bizden daha iyi tanıyor olabilir mi?

Bilgi çağında yaşam o kadar hızlı ki, insanın biyolojik ritmini bozarcasına, doğru düzgün hazmetmeden bir iki diş darbesiyle midemize indirdiğimiz koca hamburgerler gibi, akıl süzgecimizle yoğuramadığımız, hatta hiçbir zaman öğütemeyeceğimiz koca koca bilgi küpleri toplumu ve bizleri acımasızca şekillendiriyor. Gündemler hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Bir süre sonra hepimiz birer gündem arsızına dönüşüp, yarım saatte bir değişim arar halde buluyoruz kendimizi. Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız, her şey mi demek?

Rakamlarla yeni dijital dünya

Şu an 7,2 milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık 3 milyarı interneti aktif olarak kullanıyor. 2 milyar kişinin de aktif bir sosyal medya hesabı mevcut. 3,65 milyar cep telefonu kullanıcısının da yaklaşık 1,7 milyarı sosyal medyayı cebinden takip ediyor. Dijital veriler ve bu verilerin her yerden tüketimi hız kazandıkça dijital okur yazarlığın da önemi hissedilir derecede artmaya başladı. Türkiye’de de bazı eğitim kurumlarında bir takım çalışmalar yapılmaya başlandığını duyuyoruz. Çocuklarımız dijital okur yazarlığı okullarda öğrenecek, peki ya biz yetişkinler ne yapacağız?

Entelektüel buhrana giriş

Biraz kafası çalışan her insan, hayatının belli bir döneminde kendini ve yaşamı sorgulamaya başlar. Bir başka deyişle entelektüel bir ergenlik dönemine girer. Yaşamı hakkında hakikati arayan günümüz insanı, bu dijital bilgi karmaşasının yarattığı sonsuz parazit içerisinde kendini bulmaya çalışırken çok fazla acı çekiyor. Koca koca adamlar olduk, hala mutsuz ve umutsuz dolaşıyoruz. Hayattan ne istediğimizi bilmiyoruz. Bence bu sıkıntıları biraz da bu dijital karmaşa tetikliyor.

Tolstoy’a kulak verin

Dünya edebiyatının mihenk taşlarından Lev Nikolayeviç Tolstoy bile orta yaşlarına geldiğinde entelektüel bunalımdan nasibini almış ve kendi gerçeğinin peşine düşmüş. Bunu yaparken izlediği yolu çok çarpıcı bulduğum için paylaşmak isterim. Kendini anlama yolunda ilk olarak basit sorular sormuş. Sonra bu sorulara asırlar önce cevap vermiş yazarlar, alimler ve düşünürlerin eserlerinden alıntılar yaptığı bir günlük oluşturmuş. Gündelik yaşamının karmaşası içinde huzurunu kaybettiğini ya da rotasından çıktığını hissettiği her an referans bilgileriyle donattığı kalesine çekilip kendini arındırmış. Daha sonra bu fikirleri “Calendar of wisdom” (Bilgelik Takvimi) adlı kitabında toparlayıp, bizler için geride mini bir yaşam rehberi bırakmış.

Tolstoy ve çalışma odası

Tolstoy ve çalışma odası

Belki de dijital evrimin ortasında yaşayan bizlerin de yapması gereken tam olarak bu. Eğer özgür olmadığınızı hissediyorsanız içinizdeki nedene bakın. Kendinize referans bilgilerden oluşan analog ya da dijital bir bilgelik kalesi inşa edin. Anlık haberlerin ve çerez niteliğindeki içeriklerin enerjinizi tüketmesine izin vermeyin. Yapabiliyorsanız televizyonu kapatın, Twitter’da herkesi değil bazı listeleri takip edin ve bazı günler kendinize dijital diyetler uygulayın. Hayatınıza referans olacak entelektüel kalenizi oluşturun. Bunu yaparken bir şeyi sakın unutmayın; büyük ve gerçek şeyler daima sade ve alçak gönüllüdür. Değersiz ve sizi geri çeken boş yüklerin hamallığından sakının.

Bizden neden astronot çıkmıyor?

Digitalage Dergisi Nisan – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir neslin sempatik ve naif adımlarının kısa öyküsü.

Geçenlerde elime bir soru kitabı geçti. (Question book; yazarları Mikael Krogerus ve Roman Tschappeler). İçinde aşağı yukarı 600 kadar soru var. Soruların doğru ya da yanlış cevapları yok. Sadece senin kendine vereceğin dürüst ya da havalı cevapların var. Hiç ölmeyecekmiş gibi arsızca, durmadan geleceğe uzanmaya çalıştığımız totaliter hayatlarımıza şöyle bir dışarıdan bakınca, genç ve çocuk halime ne kadar da ayıp etmişim diye düşünmeden edemedim. Yıllarca kendimden kaçıp, tüm soruların cevabını dışarıda aramaya çalışarak ne çok haksızlık etmişim kendime. Oysa mutluluk hiçte uzak değilmiş, psikologlar boşuna çocukluğa inmiyormuş!

Neyse efendim, ne anlatıyordum… Ben bu kitabı aldım, bir haftasonu oturdum başladım sorulara cevap vermeye. “Küçükken ne olmak istiyordun, istediğini oldun mu?” sorusu gelince beni aldı bir hüzün. Küçükken pazarlamacı ya da iletişimci olmak istiyorum diyen bir çocuk yoktur herhalde; ben de hepiniz gibi astronot olmak istiyordum. Memleketin havasından mı yoksa suyundan mı bilinmez, bizden astronot çıkmıyor arkadaş. Oysa kızlı erkekli hepimiz astronot olmak istemedik mi bir dönem. Hatta içimizden bazıları yılmadan çalıştı ve uzay mühendisi bile oldu. Maalesef bu üstün uzay mühendisliği becerilerini plazada Exceldoldurarak heba eden güzel insanlar da var tanıdığım.

Astronot kimdir?

En kaba tabirle yer yüzünden 100 km uzaya çıkmış her babayiğide astronot deniyor. Ama yeryüzünden o kadar tepeye çıkmak pek kolay iş değil. Bunun için ne diplomalar, ne talimler yapmak gerek. Bir Türk olarak o meşhur ticari zekâmızla “Jetleri sizden alalım, uzaya bir Türk gönderin” diye ABD’lilerle yaptığımız o ilginç pazarlığı da unutmamak gerek. Uzaya henüz giden bir Türk olmadığına göre jetleri de başka yerden aldık herhalde. Ne gerek var diplomaya, talime alırsın bir ısıtıcı gidersin uzaya bile dedik bir dönem. Bu arada o kampanyada kazanan Nevşehirli arkadaşı uzaya gönderdiler mi, ben orasını da kaçırmışım! Tüm bunlar uzayı kursağında kalmış bir çocukluk hevesi olarak içinde besleyen bir nesil için sempatik ve naif adımlar. Ama bize daha fazlası gerek.

Uzaya gidemedik ama…

Gelin size uzay yolculukları ve astronotlarla ilgili birkaç çarpıcı bilgi paylaşayım. İlk astronoteğitimleri ABD’de 1959 yılında başlamış. 500 aday arasından 7 askeri personel ilk astronotlar olarak seçilerek tarihe geçmiş. 2013 yılı verilerine göre ABD’de 282 erkek ve 48 kadın astronot yetiştirilmiş. Uzayda en çok vakit geçiren Michael Fincke, tam 382 gün kalmış. Uzaya en çok gidip gelen Astronotlar ise Franklin Chang ve Jerry Ross, tam yedi kere gidip gelmişler. 2013 yılıNASA verilerine göre 50 aktif ve 35 idari işlere bakan astronot bulunuyor. 196 astronot emekli olmuş veya istifa etmiş, 49’u da vefat etmiş.

Uzaya giden ilk plastik manken Ivan Ivanovich 12 Nisan 1961 tarihinde Rus kozmonot Yuri Gagarin’den önce uzaya çıkmış. Hem de tam iki defa. Uzayda astronotların hayatını kurtaran bir numaralı yardımcı selo bant imiş. Aklınızda bulunsun. Apollo astronotlarının tamamı ay toprağının yanmış barut kokusuna benzediğini söylemiş. Alınan numuneler detaylıca incelendiğinde bilim adamları böyle bir kokunun söz konusu olmadığını raporlamışlar.

Yine de bir ümit var

Bu yazıyı hazırlarken Türkiye’den uzaya gidecek ilk kişinin İTÜ’de Uzay Mühendisliği bölümünde okuyan Halil Kayıkçı isimli bir kardeşimiz olduğunu öğrendim. Kendisi bundan birkaç sene önceApollo Uzay Akademisi‘ne kabul edilmiş ve 60 farklı ülkeden 107 kişinin yer aldığı kampta uzaya gitmeye hak kazanan 23 kişiden biri olmayı başarmış. Yazılanlara göre bu yılın sonunda ya da 2016’nın başında uzaya gidecek. Ne mutlu! Beş dakikalığına da olsa “uzay görmüş bir uzay mühendisimiz olacak” artık.

“Businesswise likeable but, less to the point”

Hypogo, yeterince başlayamamak, bu durum içerisinde sıkışıp kalmak anlamına gelir. Şaşırtıcı bir biçimde, madalyonun diğer yüzünde doğrular yer alır. Bazı insanlar korkuyla yüzleşir ve başka bir şeyle uğraşarak korkularını gizler. Karşılarına çıkan büyük bir engel ve daha sonra karşılarına çıkacak olan daha büyük engeller için hayıflanır ve başlamakta geç kalır. Pazartesi zeplin şirketi işine başlarlar ve Çarşamba günü fikir değiştirip Stirling motoru için patent başvurusu yaparlar, eğer bir ya da iki gün içinde bu sonuç vermezse, hafta sonu itibariyle yapacakları işin evlere noter hizmeti olmasına karar verirler. Devamlı sorular soran, bölen, durmadan notlar alan ve yüzünüze sinir bozucu bir biçimde bakan kişi aslında kendini sabote ediyor, yani gizleniyordur. Bu hypergo düşünce şekli devamlı bir yerden bir yere seyahat etmek kadar garantili olacaktır zira devamlı hayaller kuran ve bunu sürekli tekrarlayan biriyseniz, tabii ki işlerinizle ilgilenemezsiniz. İlk nedeni  deli olmanızdır ve ikincisi son yaptığınız şeyden sorumlu tutulmamak için hep yeni bir atılım peşinde olmanızdır. Seth Godin

Geçtiğimiz Çarşamba çalıştığım kurumda bölüm liderimizin önderliğinde sene sonu değerlendirme toplantısı yaptık. Eminim çoğu şirket bu tür şeyler yapıyordur. 60 kişi 40 metrekarelik toplantı odasında sabahtan akşama kadar hem geçtiğimiz seneyi hem de gelecek yılın önceliklerini ve stratejilerini tartıştık. Bölüm liderimizin toplantı aralarına serpiştirdiği kişisel gelişim videolarıyla kâh güldük, kâh gaza geldik. Şirket motivasyon toplantılarının vazgeçilmez 3’lüsü Rocky, Any given sunday ve Stephen R.Covey günümüze neşe ve motivasyon kattı. Ortamdaki oksijen oranının tek haneli rakamlara indiğini hissettiğimiz her an, onar dakikalık aralar vererek günü çıkartıyorduk. Buraya kadar her şey normal. Bir beyaz yakalı olarak on yılı aşkın süredir bu tür motivasyon  toplantılarında dinleyici olarak yer alıyorum. Hatta benzer sunum taktiklerini eğitimlerimde çokça kullanmışlığım da vardır. Lakin o gün çok ilginç bir şey oldu; tabir-i caizse balyozu resmen kafaya yedim.

Bölüm liderimiz elinde balya balya boş A4 kağıtlarla masaya yaklaştı. Diğer elindeyse üzerinde kurumumuzun adı ve adresi yazan zarflar vardı. Önce zarfları dağıttı. Hepimiz zarfın üstüne adımızı yazdık. Sonra beyaz kağıtlar geldi. Hepimiz beyaz kağıtları 12 eş parçaya böldük. Böldüğümüz minik kağıtların ön yüzüne “+” arka yüzüneyse “-” işareti koyduk. Zarflar toplandı; beyaz kağıtlar hala önümüzde… Toplanan zarflar rastgele salondakiler arasında paylaştırıldı. Herkes önündeki minik kağıtlarda “+” ile yazılı yere zarf sahibinin hoşuna giden bir özelliğini “-” yazan yereyse geliştirilmesini düşündüğü bir özelliğini yazmaya başladı. Şirkette 7’nci ayımdayım. Bizimkisi hızla büyüyen bir bölüm, birbirini tanımayan insanlar da var. Dostane ve centilmence bir süreç olacaktır bu; kimse kimse hakkında negatif bir şey yazmaz diye düşünüyordum. (Bazı arkadaşlar çok fena yorumlar almış gerçi!)   

Neyse süreç tamamlandıktan sonra herkesin zarfı kendisine geri döndü; elbette içinde “+” ve “-” yorumların olduğu kağıtlarla birlikte…

Sağolsun tüm arkadaşlar benim iletişimi kuvvetli, hoşsohbet, işinin ehli biri olarak yazmışlar. “-” yön tarafındaysa; pazarlamacı olarak yeni gelenlerle daha çok kaynaşmamı yazan ve “çok yardımseverdir, pek hayır diyemez” notları dışında görünürde geliştirmemi gerektiren pek bir konu bulunmuyordu. Herkesin 12 kağıdı vardı. Bende bir kağıt daha vardı fazladan. “+” yerine ingilizce aynen şu şekilde; “Business wise likeable”. “-” tarafındaysa “less to the point” yazıyordu.

Bunu kim yazdı bilmiyorum ama derinlere gömmeye çalıştığım, görünmesini pek istemediğim ve bir süredir de kurtulmaya çalıştığım bir yönümü görmüş yüce biri olduğu kesin!

Ben çok okuyan, çok araştıran ve çok düşünen biriyim. Kaygılı da bir tipimdir. Bu sebeple kafam genelde çok karışıktır. Herkes gibi kendim için en iyisini isterim. Elimdeki işi olabilecek en güzel ve en iyi şekilde yapmak isterim. Lakin kaygı ve aşırı bilgi benim iş bitiriciliğimin önüne büyük setler çekiyor şu günlerde… Özellikle kendi kişisel işlerime pek konsantre olamıyorum. Mesela bu blog ve uzun süredir aklımın bir köşesinde duran mobil uygulama projelerim gibi… Başkaları için  çalışırken dışarıdan gelen baskı ve motivasyon ile işler ister istemez bir sonuca bağlanıyor ve zamanında bitiveriyor. Lakin kendi işlerim söz konusu olduğunda biraz fazla öteliyor ve sallanıyorum. Oysa kişisel işlerimle ilgili motivasyonu zayıf biri değilim! Seth Godin “Poke the Box” kitabında benim gibilere Hypogo denildiğini yazmış. Seth Godin, Hypogo sendromundaki kişiler için aynen yukarıdaki tanımı yapmış. Bu benim için gerçekten utanç verici. Bunu buraya yazabilecek cesareti ve samimiyeti kendimde bulmak inanın kolay değil.

Neyse durum bu; “Business wise likeable but, less to the point.”  Önümüzdeki yıl bu “less to the point” olma meselesinin üzerine biraz çalışsam iyi olacak. Aksi halde elimde bir avuç  güzel ama boş hayallerle heba edeceğim yıllarımı. Sürekli ve sürdürülebilir olmakla ilgili de sıkıntılarım olduğunu biliyorum. Çok fazla kasmadan bebek adımlarıyla, ama düzenli adımlarla, bu durumları aşabileceğime inanıyorum. Kendime güvenim tam. 🙂

Sizin tarafta durumlar nasıl? Sizin kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz ve 2015 yılında toparlarsam iyi olacak diye düşündüğünüz kişisel hedefleriniz var mı? Çok özel değilse aşağıda paylaşabilir ya da bana mail atabilirsiniz. Söz veriyorum aramızda kalacak! 😉

Günde sadece bir saatinizi vererek bir haftada büyük dünya tarihini öğrenin

Geçenlerde bir numaralı devlet büyüğümüz öyle bir laf etti ki resmen yer yerinden oynadı. Memleketin gazetecileri ve tarihçileri günlerce bunu tartışırken, yabancı basın da bir güzel dalgasını geçti. Evet, “Amerika’yı ilk müslümanlar keşfetti!” mevzusundan bahsediyorum.

Kıraathane sohbetlerinin, tartışma programı temasıyla ekranlara taşındığı günümüz Türkiye’sinde gündem bir oraya bir buraya savrulurken, bazı arkadaşlarımın bu savı savunduğuna da şahit olmadım değil!

Tarih öğrenmek zahmetli iş; biraz okumak lazım 

“Tarihini bilmeyen yok olmaya mahkumdur. “demiş büyük önder Atatürk. Tarih tekerrürden ibarettir, günü anlamak için düne bakmalı derler. Günümüz dünyasının toplumsal ve siyasal çıkmazlarını geçmişin izlerini takip ederek anlamak ve çözmeye çalışmak bilinen en eski ve yaygın yöntem. Ne var ki, çoğumuz tarihe karşı o kadar kayıtsız ve duyarsızlaştırılmışız ki; dizi kültürüne yedirilmiş apartma tarih verilerinin gerçekliğini savunarak cehaletimizi beslemekten geri durmuyoruz.

2 milyon yıllık insanlık tarihini anlamak kolay iş değil. Herkes tarihe ilgi duyacak diye bir zorunluluk da yok. Lakin, vatandaş ve birey olmanın bazı minik sorumlulukları da beraberinde getirdiği bir gerçek. Eğer yapabilirseniz, önümüzdeki bir hafta boyunca günde sadece bir saatinizi şu belgesel serisini izlemek için ayırmanızı öneririm.

BBC bizler için hiçbir masraftan kaçınmayıp müthiş bir prodüksiyon yapmış. Keyifli seyirler.

Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 1: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 2: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 3: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 4: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 5: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 6: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 7: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 8: 

Neden fikir çok ama proje yok?

Bu yazı Digital Age Dergisinin Temmuz 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.

Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister?

Hep söylediğimiz bir şey var. Artık teknoloji gelişti ve her şey elimizin altında. Bundan on sene önce belki yüz bin dolarlar gerektiren donanım ve nitelikli insan kaynağı artık çok daha ucuz ve sadece birkaç tık ötemizde; yaşasın Hindistan, Romanya ve uzak ülkelerdeki ucuz ve nitelikli insan gücü! Girişimcilik dünyada bu kadar popülerken, hatta ay, güneş ve galaksideki tüm gezegenler resmen aynı hizadayken, nasıl oluyor da hayatımızı kolaylaştıracak yeterince teknolojik çözüm güzel memleketimizden çıkmıyor? Üstelik beyin fırtınalarının önlenemez kasırgalara dönüştüğü kahvehane sohbetlerinde çarpıştırdığımız onca değerli fikir varken! Aynı sorundan muzdarip biri olarak bu konuyu enine boyuna düşündüm, araştırdım ve dostlar arasında bol bol sohbetini yaptım. Sonunda kendi üzerimde uygulamaya başladığım bir reçete oluşturdum. İşte, tanılar ve teşhisleri.

Eylemsizliğe güç veren başarısızlık korkusu

Bazılarımızın bünyesinde azıcık tembellik olduğu bir gerçek. Yine de bu eylemsizlik durumunu sadece tembelliğe bağlamak bünyeye haksızlık olur. Tek hamlede yıldız girişimci olma hayali, girişimcilik denildiğinde bize gösterilen ABD’li örnekler, “fikrim yeterince iyi mi değil mi,” sorguları, “ben bu girişime ayıracağım vakitte sevgilimle aramı düzeltirim” türünden kıyaslamalar ve hep o kafada net olmayan, kaçırdığımızı düşündüğümüz büyük fırsat maliyetleri. İşte tüm bu sorgulamalar ve kaygılar birleşince o güzel fikirler kara kaplı minik not defterinin içinde unutulmaya yüz tutmuş fikir kırıntıları olarak, acımasızca bayatlamaya bırakılıyor.

Ülkenin ezberci eğitim sistemini suçlamak kolay. Çoğumuz 10 adımda girişimcilik rehberini arıyoruz; oysa 10 adımda hayatı yaşamayı kim ister! İster büyük, ister küçük bir projeye başlayın bilmeniz gereken en önemli şey; proje yapmanın bir süreç yönetimi meselesi olduğudur. Öyle ki düzenli ve sık atılan minik adımlar; düzensiz atılan büyük adımlara göre daha makbuldür.

Woody Allen’ın bu konuda verdiği ilginç bir röportaj vardı: Gençken son derece düzensiz çalıştığını ve tek hamlede köşeyi dönecek parlak projelerin peşinde koşmaktan yorulduğunu, artık sürdürülebilir küçük adımlarla filmlerine ve projelerine devam ettiğini, bu şekilde çok daha başarılı ve her şeyden önemlisi huzurlu ve enerjik olduğundan bahsediyordu.

Mükemmellik arayışı zaman maliyetine karşı

Ertelemek kötüdür; insanı yorar, suçluluk duygusu başta olmak üzere daha adını bile koyamadığımız bir sürü olumsuz ruh haliyle mücadeleye kapı aralar. Hayatımın büyük bir bölümünü sırf mükemmellik takıntım yüzünden projelerimi erteleyerek geçirdim. Bu gizli hastalık yüzünden okuldayken ödevlerimi teslim etmez, hatta bazen sınava girmezdim. Siz siz olun, sakın mükemmellik tuzağına düşmeyin. Bir projeye başladığınızda eğer proje büyükse onu anlamlı parçalara bölüp bitirerek; iş arkadaşlarınızdan, çevrenizden hatta eğer varsa müşterilerinizden hızlı geri bildirim almaya bakın. Sonra yeniden revize ederek tekrar insanların önüne atın. Örneğin bir internet sitesi mi kuracaksınız, doğru temadan emin değil misiniz, koyun internete bırakın insanlar sizin için seçsin en güzelini. Ya da internetten zeytinyağı mı satmak istiyorsunuz ve bu iş tutar mı tutmaz mı diye merak mı ediyorsunuz! Hemen bir görsel bulun, iki satır tanıtım metni yazın, verin Facebook’ta 50 liralık hedefli ilan gösterimi. Bakın bakalım, satın alma butonuna kaç kişi tıklayacak? Fikirleri hızlıca test edip hemen geri bildirim almak, zamana yayılmış başarısızlıktan daha az maliyetli olacaktır. Unutmayın, bu dünyada geri dönüşü ve telafisi olmayan en büyük maliyet zamanımızdır. Bu büyük maliyet kalemini kaygılar, sorgular ya da mükemmellik arayışları uğruna heba etmemeli.

 

 

Teknolojiye rağmen mutlu olmanın yolları

Bilim adamları asırlardır mutlu olmanın yolları üzerine araştırmalar yapıyor. Dışarıda huzurumuzu ve moralimizi bozacak bir sürü etken var. İş yerindeki sorunlar, ödenmesi gereken faturalar, politikacıların garip söylemleri, dalgalı ekonomi, rutin ailevi problemler ve daha adını bile koyamadığımız bir sürü dış etken yüzünden dert küpü gibi yaşayıveriyoruz hayatı. Etrafımdaki çoğu metropol insanı yalnızlıktan şikayet edip duruyor ama, asıl dertleri yalnızlık değil; tam tersi hiç yalnız kalamamak. Kendiyle olamamak.

Yalnızlıktan şikayet edip, hiç yalnız kalamamak

En son ne zaman kendinizle baş başa kalıp keyifli bir zaman geçirdiniz. Bir dakika, burada gerçekten kendinizle olmaktan söz ediyorum. Elinde akıllı telefonunla şuursuzca Instagram’da dolaştığın, e-postalarına gömüldüğün, web’den haber takip ettiğin ya da evde bir başına oturup televizyonda Survivor izlediğin saatlerden bahsetmiyorum. Ben, gerçekten o bilgisayarını, iPad’ini ve iPhone’unu çantandan çıkartmadığın, elinde bomboş bir kağıt ve en güzel kaleminle içini döktüğün, kendinle konuştuğun anlardan söz ediyorum.  Mutlu olmanın yolları nedir diye hep düşünüyoruz ama bilimsel olarak da kanıtlanmış bir gerçek var; insan hayatta ve sağlıklı olduğuna şükredince bir anda gözündeki perdeler iniyor.  Bu yüzdendir ki, hastanenin acil servisinden çıktığımızda sahip olduğumuz güzel aile için,  yiyebildiğimiz ekmeğe ve her şeyden önemlisi sağlıkla nefes alabildiğimiz için şükran duyuyoruz. Bir süre için dış dünyadaki sanal dertler de bir anda gözümüzde küçülüyor.

Dışa bağımlı mutluluk geçicidir… Kurşun geçirmez, stabil bir ruh hali için dışarıya olan bağımlılığı azaltmak ve huzuru içeride aramak gerekir.

Eğer düzenli olarak kendiyle konuşabilen, hayatını gözden geçirebilen ve kendiyle yalnız kalıp, kendini tanımak için özveri ve sabır gösteren o küçük yüzdelik dilimin parçasıysanız sizi içten tebrik ediyorum. Şu hayatta hepimizden öndesiniz!

İnsan, sahip olduğu milyarlarca hücre ile sonsuz evrenin küçük bir kopyası gibi… Sahip olduğumuz her hücre büyük bir bilincin bir parçası olarak üstüne düşen görevi en mükemmel şekilde yapıyor ve bizim hayatta kusursuz bir şekilde var olmamızı sağlıyor. İçimizde kocaman bir evreni barındırıyorken, tüm soruların cevabını dışarıda aramak ne kadar anlamlı!

Sizce mutlu olmanın yolları nedir? Lütfen düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanından paylaşın ve bize yeni bakış açıları kazandırmaktan kendinizi alı koymayın…

Para, üretkenlik ve mutluluk üçgeninde hayatın anlamını arayan yeni dijital insan modeli

Hayatlarımıza kayıtsız şartsız kabul ettiğimiz teknolojilerin kontrolünü ele aldığımız noktada daha verimli ve zengin bir yaşam mümkün.

Bilmiyorum farkında mısınız ama  Alttan gelen yeni nesil ise çok sabırsız ve sıkılgan; eğer bir sene içinde müdür vesaire olamayacağını sezerse başka bir şirkete zıplamak için fırsat kolluyor. Para, pul, teknoloji bir sürü şeyimiz var ama neden hâlâ kendimizi yaşamın zenginliklerinden yoksun hissediyoruz!

Teknoloji ve depresyon ilişkisi

Çoğu zaman hiç sorgulamaksızın hayatımıza aldığımız teknolojilere resmen eti senin kemiği benim misali yaşamlarımızı emanet ediyoruz. Bilgiye erişimdeki kolaylık ve hız verimliliğimizi artıracakken, önemli bir rapor hazırlarken birkaç dakika içinde kendimizi Facebook’ta haberlere ve güzeller galerisine tıklarken buluveriyoruz. Konsantrasyon seviyemiz ve odağımız yerlerde. Ofisteki günümüzün çoğu reaktif düzende e-posta cevaplamakla, uzun ve verimsiz toplantılarla geçiyor. Verimlilik ümidiyle satın aldığımız akıllı cihazların efendisi olacağımıza görünmez zincirlerle bağlı birer köle konumunda Angry Birds oynayarak ziyan ediyoruz hayatları.

Daha bundan elli sene önce aya hesap makinesiyle giden insanlığın cebine Asimov’un romanlarındaki teknolojilerin girmesiyle toplumda gizli bir travma oluştuğu bir gerçek. İş işten geçmeden hayatımızdaki teknolojilerin kontrolünü ele almamız gerekiyor. İş dünyası hızla kurumsal düzenden bireysel düzene geçerken sahip olduğumuz teknolojilerin bizleri eğlendirmenin yanında, yaşamlarımızı daha verimli ve anlamlı kılmak gibi görevleri olduğunu unutuyoruz.

Yeni endüstrilerin yükselen değerleri bireyler

İletişim ve otomasyon teknolojilerinin tabana yayılmasıyla kurumlar ve bireyler arasındaki iş gücü kapasite farkının giderek azalmaya başladığı bir gerçek. Dünya hızla tek kişilik şirketler dönemine giriş yaptı. Farkında mısınız bilmiyorum ama kurumsalı bırakıp, freelance dünyasına giriş yapan ya da girişimciliği denemek isteyen çok fazla insan var.

İnsanların özgürleşme içgüdüsü endüstride bireyselleşmenin önünü açıyor. Bu durum tabana yayılan iletişim ve otomasyon teknolojilerinin de desteğiyle toplumda yeni bir sınıfın tanımlanmasını şart koşuyor. 4 Hour Work Week (4 Saatlik Hafta – İnkılap Yayınları) kitabının yazarı Tim Ferriss kitabında bu topluluğa yeni (dijital) zengin adını vermiş. Bu yeni zengin kabilesi kendi işini kurup milyar dolarlar kazanan girişimci patronlardan farklı; ister kurumsal bir çalışan olsun, işini bırakmış bir freenlancer, iletişim ve otomasyon teknolojilerinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak iş yerinde verimliliğini artıran, kısa zamanda daha fazla iş yapıp, geri kalan zamanında da hayatı doya doya yaşayan insanlardan bahsediyorum.

Teknoloji, verimlilik ve mutluluk üçgeninde daha anlamlı ve keyifli bir yaşam mümkün. Bende bu davada üzerime düşen görevi yerine getirmek adına kurumsal dünyay a bir süre ara verip hem Digital Age bünyesindeki köşemden, hem de blog’um yenizengin.com üzerinden uygulanabilir yeni dijital iş modellerini ve kurumsal çalışanların iş yerinde verimlilik ve mutluluk katsayısını artıracak teknikler ve teknolojiler üzerine yaptığım araştırmaları paylaşıyor olacağım. Konuya ilgisi olan kişilerle tanışmak ve görüşmeyi çok isterim. Daha mutlu ve verimli bir yaşam dileğiyle…

Kredi: Bu yazım Digital Age dergisinin Nisan 2014 sayısındaki köşemde yer almıştır.

Photo Credit: Philip J.Briggs

Yeni girişimcilik ekonomisi de web balonu gibi patlayacak ama…

Dünya şu günlerde hiç olmadığı kadar garip. Endüstri hızla değişiyor; girişimcilik, şirkletler, çalışan profillleri, beklentiler… Her şeyin merkezinde yine kapital var. Ancak kapital bile kendi içinde parçalara bölünmüş; entellektüel, teknoloji ve girişimcilik kapitali en az finansal kapital kadar değer kazanmış durumda. Google’ın hayatımızın integral bir parçası olması, bilgiye erişimdeki hız, ana akım medyanın girişimciliği dünyanın her yerinde pompalaması, hepimizin içindeki Jack Dorsey ve Mark Zuckerberg’i şöyle bir dürtüyor. Tanıdığım hemen herkes o ya da bu sebepten kendi işini kurmak, şu dünyaya minik bir çizik atmak, sıradışı ve ölümsüz olmak derdinde. Hatta bazıları dünyayı değiştirmekten filan bahsediyor. Hiç şüphe yok ki artık damarlarımızda akan internet yüzünden ‘Dünyayı değiştirmek’ söylemini bile fazlasıyla küçümser olduk. Oysa bundan 10 yıl önce herkesin derdi eve ekmek götürmek, aile kurmak, başını sokacağı bir ev ve ayağını yerden kesecek bir araba almak değil miydi? Ne ara dünyayı değiştirmeyi kafaya takar olduk! Keşke bu söylemin altını doldurabilsek.

Ekonomik buhrana giriş

Dünya’da ekonomiler sıkıştığında yeni endüstriler doğar; eğer bu sıkışıklık makro ölçekte buhranlara dönüşürse dışa bağımlı kırılgan ekonomilerde savaş patlak verir. Zavallıllar birbirini öldürürken birileri daha çok para kazanır. Dünyada aklımızın ve hayalimizin alamayacağı kadar çok para bir yerden başka bir yere akarken, bizim yine hayal bile edemeyeceğimiz pozisyonlardaki müdürler dünyanın 100 yıl sonrasını şekillendirmekle uğraşır. Bakın bu konuda çok ciddiyim; sizin müdürünüzün müdürü, hatta CEO’nuzun müdürünün bile müdürü ve onun bile müdürü var. Kimse en tepede kimin olduğunu asla bilemez. Zaten en tepedekiler de Time dergisine kapak olup, yılın adamı pozunu vermez. Bu işleri altındaki adamlarına bırakır!

Ülkemizde patlak veren yolsuzluk olayında, ihtimal dahilinde bile bahsi geçen paralar, Silikon Vadisi’ndeki girişimci ve yatırımcı kapitalden bile yüksek! Hiçbir inovatif çalışmanın yapılmadığı, fasulye fiyatlarının bile Çin ve Hindistan’daki çiftçiye bağlı olduğu bir ülkeye, bir yerlerden bu paralar ucundan kıyısından geliyorsa, kimselerin dokunup, kokusunu bile alamadığı o büyük gizli sermayeyi siz düşünün! Yazımı komplo teorileri üzerine kurgulamak istemiyorum ancak, insanlığın bir uykudan uyanıp başka bir rüyada uyanması gerçeği de olasılıklar dahilinde!

Teknoloji girişimciliği modası

Söylediğim gibi ekonomi, piyasada para akışını sağlayacak yeni motivasyonlar arar, bunun için yepyeni platformlar geliştirilir. Sermaye sahipleri, hatta devlet bu platformların geliştirilmesine destek olur. Çünkü, platform değiştirmeden insanları para harcamaya motive etmek kolay olmaz. Nedeni ise oldukça basit; kurulan her platformdan en çok pastayı kurucular, öncü girişimciler ve yatırımcılar alır, geride kalanlara ise sadece kırıntılar kalır. Tıpkı saadet zincileri gibi! Bu yüzden bir sektör satüre olmaya başlayınca hemen küllerinden yeni bir sektör doğması gerekir. Teknoloji girişimciliği modası da bu şekilde hayata geçti. Düşünsenize, amerikan vahşi kapitalizminde terlikleriyle dolanan üniversiteli bir gencin başarısı tesadüfi olabilir mi! Teknoloji girişimciliği hızla şekil değiştiriyor ve öncüler yeni alt sektörler keşfedip kendi eko sistemine rant sağlıyor. Geriden gelenlere ise içi boş hayaller ve büyük hayal kırıklıkları bırakılıyor. İnternette web dönemi hızla sönerken, mobil ve uygulama devriminin yükselen trend olması tesadüf mü? Steve Jobs’ın gölgelerde kalan ve en iyi yaptığı şey; sektörel platformları değiştirerek, eskiden yeniyi türetmesi değil midir?

Müzik endüstrisini elinde tutan şirketlerin birer birer iTunes’un çatısına girdiği gibi, web’in her alanda her geçen gün mobile kayması, cep telefonu teknolojilerinin de hızla yerini giyilebilir teknolojilere bırakması bize hiçbir trendin sonsuza kadar devam etmeyeceğini apaçık gösteriyor. Mühim olan yeni platformlarda ve sektörlerde öncü pozisyonlarda yer alabilmek. Hatta ülkede bu kadar para varken, devlet desteği ile mobil sosyal platformların gelişmesine ve giyilebilir teknolojiler için çalışmalara destek verilse ne kadar şahane olur, değil mi?

 

Başarıya giden yolda bırakmak ve devam etmek arasındaki kritik karar: Dip!

The_dipGeçtiğimiz hafta sonu değerli dostum Hasan Başusta ile iş dünyası ve yeni girişimler üzerine sohbetteydik. Konu girişimler falan olunca parlak fikirler ve başarılı işleri konuşarak başladığımız muhabbet, ister istemez batan projelere de şöyle bir uğrayıverdi. Hayat bu; batmakta var, çıkmakta… Hele Türkiye gibi, belirsizliklerin had safhada olduğu bir ekonomide, uzun vadeli planlar ve projeler yapmak, küçük sermayeli bebek girişimler için hiç ama hiç kolay değil.

Tüm projeler gazla başlar…

Proje ve girişim dünyasıyla ilgili ilk etapta akla gelmeyen en büyük gerçek şudur: Büyük hevesler ve hayallerle başlayan girişimlerin hatırı sayılır çoğunluğu daha ilk yılına gelmeden ya havlu atar, ya da geleceği olmayan bir iş için para yakmaya devam eder; batmak için ertesi yılı bekler. Karar vermek ve daha da önemlisi verilen kararları uygulamak büyük cesaret gerektirir. Zamanında uygulanmış kararlar, ki bu karar dükkanı kapatmak bile olsa, kurumları ve bireyleri daha büyük yıkımlardan kurtarabilir.

İşte tam bu konuları konuşuyorken Hasan, sihirli çantasından (hep o postacı çantasıyla gelir sohbetlere; içinde şekerler, kitaplar, sayfalarca notlar, bir sürü gizemli şeyler falan… ) Seth Godin’in incecik mavi kitabı Dip’i çıkardı ve masaya koydu! ‘’Bunu oku’’ dedi! Cici bir insan olduğum için dostumun dediğini yaptım ve kitabı okudum. Yetmedi; bir daha okudum! Herkese de şiddetle tavsiye ederim. Ama yok, ben okuyamam, vaktim yok diyenleriniz için konuya blog’umda da değineyim istedim.

Gazın bittiği yerde ‘Dip’ başlar!

Büyük hevesler ve hayallerin orijinal fikirlerle harman olup, sonsuz istek ve arzuyla bizi yakmaya başladığı ‘o an’ şirket kurmanın ilk adımıdır. Önce o harika fikrimizi evirir çevirir, düşünür onunla yatıp kalkıp; ‘’işte bu!’’ diye dolanmaya başlarız. ‘’Müthiş fikir bulduk; bu iş çok tutar!’’ diye gezinirken, ailemizden ve yakın çevremizden de fikirle ilgili geri bildirimler alırız. Eh… onlardan da iyi bir geri dönüş alınca hemen fikri hayata geçirmek için planlar, projeler yapmaya başlarız.  Starbucks’ta, Cafe Nero’da buluşmalar, parayı denkleştirmeler filan derken, ‘’Bam!’’ Şirketi kurarız! Rüzgarımız var, orijinal fikrimiz var, e gaz da tamam! Şirketi kurduk ürünü geliştiriyoruz, paraları kodculara, tasarımcılara saçıyoruz, inancımız tam, dünyayı değiştiriyoruz derken içinizden bir yerlerden cılız bir ses size seslenir:

Şşşt… bilader, gazı aldık gidiyoruz ama doğru yolda mıyız, çok mu para harcıyoruz, bu iş gerçekten tutar mı, burada debelenirken kaybettiğimiz fırsat maliyeti ne olacak, e hani sen evlenecektin, baba olacaktın, eve ekmek ve yoğurt getirecektin…’

Çoğu girişimci bu cılız sese ilk etapta kulak vermez, ya da o kadar meşguldür ki duyamaz. Ne var ki, zorluklar artmaya başladığında vazgeçmek ya da devam etmek arasında kaldığımızı hissettiğimiz o an; Dip’in başlangıcıdır.

Tamam mı, devam mı?

Seth Godin’e göre hayatımızın her alanında; yıldızlar ve normal insanları ayırmakla görevli bir ‘dip’ vardır. ‘Dip’,  profesyonel olmak isteyen amatörün ayrıştırıcısıdır. İlk ve tek şarkısıyla patlamak isteyen şarkıcıyla, on albüm yapmış efsane müzisyeni birbirinden ayıran süzgeçtir. CEO olmak isteyip, 3’üncü yılında kurumsalı bırakan Ahmet ile şirketteki 25’nci yılında CEO olmuş Ayşe Hanım’ın arasındaki farktır. ‘Dip’, sektörün standartlarını belirleyen, herkesin geçemeyeceği zorluk kriteridir. Eğer ‘Dip’ olmasaydı ve herkes her işte başarılı olsaydı ne ekonomi, ne de sektör diye bir şey olmazdı. Muhtemelen standart diye bir terim de olmayacaktı!

seth-godin-the-dip

İşte ‘Dip’ böyle bir şey

Her zorluk ‘Dip’ değildir!

Ne var ki, karşılaştığımız her zorluk ‘Dip’ değildir. İçimizden gelen o cılız sesi duymaya başladığınızda ilk yapmamız gereken bunun bir ‘Dip’ olup olmadığını anlamaktır.

Eğer elinizdeki rakamlar ve piyasa şartları bu işe devam etmek için direnç gösterdiğinizde katlanarak artan bir geri dönüşü vaad ediyorsa bu bir ‘Dip’ tir. Dişler ve kemerler sıkılıp yola devam edilmelidir; üç vakte kadar ferahlık vardır.

Eğer yaptığınız işin bir karlılığı yoksa, sadece dükkanı döndürüyorsanız ve bu durumda bir değişiklik olmayacak gibiyse bu bir ‘Dip’ değil, çıkmaz sokaktır; İşi bırakmak gereklidir. Çoğu girişimci hanesinde eksiyi görmeden bırakamaz. Şirket hesabınıza giren ve çıkan para miktarı aynıysa; paradan para kazanacak büyük finansal sistemlere de dahil değilseniz, bu işe devam etmek ne kadar mantıklıdır siz karar verin.

Eğer yaptığınız işte durmadan cepten yiyorsanız ve pazar ısrarla ürününüze tepki göstermiyorsa daha fazla zorlamadan geri çekilmek en güzelidir.

Sıkılmazsanız Dip’ten kurtulmanın yöntemlerini anlatan şu video’ya da bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Başarılı ve mutlu olmanın sırrını bilen var mı?

Neden bazı insanlar daha mutlu ve başarılı?

[Tweet “Cennet bahçesinde herkes mutludur. Hayatında kendi cennetini yaratabilir misin?”]

Başarılı olmak çok garip bir şey. Kim, kime göre neden daha çok başarılı! Sağda solda başarı hikayeleri anlatan abiler ve ablalar kendi değer yargılarına göre ne kadar başarılı ve mutlular? Mutluluk ve başarı hakkında bildiğim tek gerçek; sosyal normlara göre tanımlanmış başarı ve mutluluğun yaşam boyu daim olmayacağıdır. Hayat inişlerle ve çıkışlarla dolu uzun bir yol. İnişler, acılar, başarısızlıklar başarı ve mutluluğun adını koymamızı sağlayan olmazsa olmazlar. Yani başarılı ve mutlu hissedebilmek için bu negatif öğelere ihtiyacımız var.

Peki başarı ve mutluluğu belirleyen faktörler ne?

Başarı ve mutluluk kavramları üzerine filozoflar ve bilim adamları asırlardır kafa patlatıyor. Tüm bunlar nedir ne değildir hala pek net değil. Başarı ve mutluluk kavramları sosyal ve ekonomik normlara dayandırıldığı sürece korkarım hiçbir zaman netleşemeyecek ve tam olarak anlaşılamayacak. Bazı insanlar başarıyı kazanılan para olarak değerlendiriyor. Parası çok olan ve mutsuz hayatlar yaşayan o kadar çok (sözde başarılı) insan var ki! Aşağıda paylaşacağım düşünceler bazılarınıza anlamlı, bazılarınıza da anlamsız gelebileceği gibi yine içinizden kimileri de ‘‘pehhh, bunları ben de biliyorum. Bütün kişisel gelişim ve din kitaplarında aynı şeyler yazıyor zaten, ne var ki bunda!’’ türünden düşüncelere kapılabilir. Doğrudur, zaten bende  bu bilgileri size satmak niyetinde değilim. Ancak birazdan okuyacağınız bu dört temel öğenin bazı sorulara cevap olabilme ihtimaline de şans vermek gerek. En azından bende işe yarıyor.

İnsanı oluşturan 4 temel öğe

İnsan fiziksel, düşünsel, duygusal ve inançsal olmak üzere dört temel mekanizma üzerine oturtulmuş bir canlı. Çoğu kişisel gelişim kitabında bu mekanizmalardan bahsediliyor zaten.  Bu dört mekanizma birbiriyle uyumlu olarak çalıştığında kişi sağlıklı, üretken, mutlu ve huzurlu oluyor. Mekanizmalardan birinde sıkıntı varsa sistem tökezlemeye başlıyor. Gelin isterseniz bu mekanizmaların içeriğine birlikte göz atalım.

Fiziksel mekanizma:

Bedensel ve fiziksel konulardan sorumlu olan bu motorumuz yeme, içme, spor yapma, fiziksel anlamda sağlıklı olmak gibi konuları kontrol etmekle yükümlü. Uzmanlar bedenimize iyi bakmak için az, ama düzenli yemek ve yine düzenli egzersizi öneriyor. Beden mutluysa, zihin de mutlu olmaya başlıyor.

Düşünsel mekanizma:

Düşüncelerimiz ve üretken tarafımızdan sorumlu olan motorumuz. Eğer gündelik problemlerle mücadele ederken yaratıcı çözümler üretebiliyorsak, gün içinde geçmişi ve geleceği kafamıza takmıyor, an’da kalabiliyorsak bu motor da düzgün çalışıyor demektir.

Duygusal mekanizma:

Sevmek, sevilmek, vicdan ve duygusal konularımızdan sorumlu motorumuz. Değer vermek ve değerli hissetmek insanın varlığını pekiştiren iki önemli unsur. İnsan sosyal bir varlık ve aslında herkes birbirine görünmez iplerle bağlı. Öyle ki elinizde tuttuğunuz iPhone’un ekranını anakartına bağlayan Çinli işçiyle ile bile görünmez bir alışverişimiz var. Bir şekilde birbirimizin  hayatına dokunuyoruz. Hepimiz biriz gibi mesajlar verip ruhunuzu daraltmak istemem ama şunu bilin ki Robinson Crusoe o ıssız adada insan gibi yaşamaya devam edebildiyse kader arkadaşı Cuma’ya çok şey borçludur!

İnançsal mekanizma:

İnanmak, şükretmek, hatta dini bütünsellik konularından sorumlu motorumuz. Tanrıya inancınız olsun olmasın, şükretmeye veya teşekkür etmeye başladığınızda, kısacası varlığınız için minnet duymaya başladığınızda, birden bardağın dolu tarafını görmeye başlıyorsunuz. Özellikle kapitalizmin bize dayattığı ‘’sahipsen mutlusun, sahip değilsen mutsuzsun’’ argümanını yerle bir edebilecek çok güçlü bir kavramdan bahsediyorum. Şu an hayatta olmamız bile büyük bir mucize… Hepimiz içimizde milyarlarca hücre ve mikro organizmayla koskoca bir evreni barındırıyoruz içimizde… Sahip olduğumuz yaşam inanılmaz bir hediye ve bu yüzden ne kadar teşekkür etsek ve minnet duysak azdır. Dini inançlar konusunda zihninde bazı soru işaretleri olan biriyseniz, ya da inanmıyorsanız bile çevrenizdekilere bol bol teşekkür edin. Bu teşekkür etme meselesinde de var bir iş! İnsanı fena halde rahatlatıyor.

Bence hayatta gerçekten mutlu ve başarılı olan insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bu dört mekanizmayı birbiriyle uyumlu çalıştırıyor. Sizler bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce de bütünsellik mutlu ve başarılı bir hayatın anahtarı olabilir mi?

Dikkat: Kariyerde hızlı yükselişin sonu uçurum olabilir!

Kapitalizmin son mabedi insan egosu!

Geçenlerde birkaç arkadaşımla kariyer mevzusu üzerine sohbet ediyorduk. Kariyer meselesinin ne kadar subjektif ve boş bir kavram olduğu üzerine muhabbet derinleşirken, konu bir anda Linkedin’deki iş ilanlarına geldi. Dostlarımdan biri, ilanların çoğunun şişirme titrlerden oluştuğundan söz açtı.  Kendisi birkaç şirketle görüşmeye gitmiş ve önerilen maaşların titrlerin altında ezildiğinin farkına varmış. Gerçekten de internetteki iş ilanlarının başlıklarına baktığımızda hemen her şirketin müdür ya da direktör arayışında olduğu anlaşılıyor. İlanların detayına indiğinizdeyse, bazı kurumsallaşmış şirketler hariç,  çoğu şirketin sadece 2 – 3 yıllık iş deneyimi olan gençler için müdürlük hatta direktörlük pozisyonları açtığını görmek mümkün. Bahsi geçen müdürlük ve direktörlüklerin bazılarıysa akla hayale gelmeyecek cinsten…

Kapitalizm ve iş dünyası egolarımızdan besleniyor ama bize ekmek lazım!

‘’Verdiğimiz maaş zayıf, bari çalışanımızın titri tam olsun. Çalışanımız açlık sınırında da yaşasa, kendisini  iyi hissetsin.’’ mantığı ile açılmış direktörlük ve müdürlük pozisyonları ilk bakışta çalışan bünyesinde psikolojik bir rahatlama yaratsa da, maalesef kariyerde bir sonraki adımın önüne de set çekebiliyor.

Teknoloji ve internet insanların sabretme katsayısını düşürdü; haliyle bu durum kariyer dünyasındaki beklentileri de etkiledi. Özellikle genç nesil çok hızlı yükselmek ve hemen parayı bulup emekli olmak derdinde. Bir yıl içerisinde terfi alamayacağını gören genç, hemen özgeçmişini güncelleyip başka bir şirkete zıplamak istiyor. CV’lerdeki şişirme titrler,  kariyer yolunun başında olan gençler için oldukça tehlikeli. Örneğin; kişi bir önceki küçük şirkette direktör ya da müdür titriyle çalışmışsa, bu kişinin daha kurumsal bir şirketteki uzman pozisyonu için, gereğinden fazla kalifiye olarak değerlendirilip, İK Müdürü tarafından elenme riski çok yüksek. İşin acı tarafı bazı kurumsal şirketlerin uzman pozisyonu küçük ölçekli şirketlerdeki müdürlük pozisyonuna göre daha çok maaş ve imkan sağlayabiliyor ve sırf bu içi boş titrler yüzünden genç insanların kurumsal kariyer defterleri henüz açılmadan kapanabiliyor.

Eee, peki biz ne yapalım, nerede çalışalım, nasıl bir işe girelim?

Şişirme titrlerin peşinden koşarak kurumsal kariyerinizi bitirmek ve hayatınızı zindan etmektense sağlam ve yavaş adımlarla ilerlemek en doğrusu. Basamakları hızlı tırmanmak her zaman iyi olmayabilir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde tırmanacak çok fazla basamak olmadığı da bir gerçek. Herhangi bir şirketin Genel Müdürü olduktan sonra hayat daha da zorlaşıyor. Çünkü bu tür stratejik konumlarda en fazla 3-5 yıl kalabilirsiniz. Süreniz dolduğunda başka bir Genel Müdürlük pozisyonu bulmanız da pek kolay değil. Sırf bu yüzden genç yaşta emekli olmak zorunda kalan; restoran ve kafe işletmecisi olarak kariyerine devam eden çok Genel Müdür tanıyorum. Kişisel fikrimi soracak olursanız, bu türlü bir kariyer kurumsal kariyerden çok daha keyifli ve anlamlı bile olabilir! Yine de kariyerde sağlam, ancak yavaş adımlarla ilerlemek kısa vadede sıkıcı ancak uzun süreçte çok daha büyük bir kazanç ve gelecek vaad ediyor. Niyetiniz kurumsal bir kariyer yapmaksa unutmamanız gereken bir konu daha var; kurumsal dünyada çalışan hiç kimsenin yeri garanti değil, sistem her an sizi değiştirip yerinize yedeğinizi koyabilir. O yüzden çok da kafaya takmadan hayata devam etmekte fayda var.

 

Hayat, An’ı yaşamak ve harekete geçmek üzerine…

Neden hayatımızda yeni başlangıçlar yapmak için ertesi haftayı ya da ertesi sabahı bekliyoruz ki! Neden harekete geçmekten bu kadar çok korkuyoruz! Ya da neden geçmişe dair pişmanlıklarımızla an’ı mahvediyoruz.  Bizler an’ı yönetemedikçe, gelecek kaygısının kollarında buluveriyoruz kendimizi.

Metropol insanının baş belası; içi boş kaygılar

İtiraf edelim, hepimiz haddinden fazla kaygılıyız. Ne zaman belirsiz olan geleceğimizi düşünmeye başlasak içimiz daha da sıkılıyor. Oysa biz metropol insanlarının kaygılandıran düşüncelerin hemen hepsinin altı boş ve zihnimiz tarafından üretilen gerçek dışı düşünceler. Ne yaparsak yapalım an’da kalamadığımız sürece geleceği değiştiremeyiz. Hayat, gelecek ve planlar hakkında kaygılanamayacağımız kadar güzel ve kısıtlı.

Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.John Lennon
[Tweet “”Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir””]

Bir kelebek gibi, sadece bir hafta ömrünüz olduğunu düşünün, ne yapardınız? İnsan ömrü evrensel perspektifte bir kelebeğin ömründen milyonlarca kat daha kısa. Kimilerine göre bir kelebeğin ki kadar bile ömrümüz yok, anlayacağınız.

Şimdi kendinizi seçmenin tam zamanı

Sanatçı mı olmak istiyorsun, şimdi ol.  Kitap mı yazmak istiyorsun, şimdi yaz. Düştün mü, kalk yeniden dene, yine mi düştün, yeniden dene… Hayat, kalıbını kıran cesur insanları sever. Şunu unutmayalım ki bu dünyadaki hayatımız bir kelebeğin ömründen bile az ve zaman düşündüğünden de hızlı ilerliyor. Yakında hepimiz öleceğiz.! Ama bedenimiz ölse de dünyada bıraktığımız bilincimiz, düşüncelerimiz ve eserlerimiz yaşamaya devam edecek. İşte bize sonsuz olma fırsatı! Hadi artık ertelemeyelim ve şimdi şu an kendimizi seçip, harekete geçelim!

Yeni bir paylaşım daha…

İşimden arda kalan zamanlarda Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya ile ilgili edindiğim bilgi ve tecrübelerimi, yine sektörün profesyonelleriyle çeşitli eğitim ve seminerler vasıtasıyla paylaşıyorum. Yine böyle bir organizasyon vesilesiyle Bursa’daki iletişim  profesyonelleriyle bir arada bulunma fırsatını elde ettim. Bu buluşma, paylaşımların yanı sıra Hürriyet Bursa Günebakan ekibiyle bir söyleşiye de olanak tanıdı. Hürriyet Bursa Günebakan ekibi ve sayın Sibel Bağcı Uzun’a bu keyifli sohbet için bir kez daha teşekkür ederim.

Bu keyifli röportajı günlüğümün okuyucularıyla da paylaşmak istedim.

Gelecekte dünyayı ülkeler değil şirketler yönetecek!

Hakan Akben, gelecekte dünyayı ülkelerin değil, şirketlerin yöneteceğine dikkat çekiyor…

Hakan Akben, ‘yaratıcı insanların hayatına dokunan’ ve ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ sloganına sahip yazılım firması Adobe Systems’in Türkiye ve MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) Bölgesinden Sorumlu Pazarlama Müdürü olarak görev yapıyor. Gerçekleştirdiği pazarlama aktiviteleriyle şirket içerisinde de bölgesel birçok başarıya atmış birisi.

Kendisini bir yerden tanıyor gibiyseniz hemen açıklık getireyim; Aynı zamanda aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline gelen Silikon Vadisi Teknoloji platformunun da kurucularından. İşinden arda kalan zamanında ise yeni nesil pazarlama ve teknoloji girişimciliği konularında edindiği bilgi ve tecrübelerini yine bu konudaki merak sahibi profesyonellerle paylaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde merak sahibi Uçurtma Kreatif ekibi olarak biz de, Türkiye’de eğitim danışmanlığına farklı bir yön katmayı başaran DB Positive aracılığıyla kapısını çaldık. Doğrusunu söylemek gerekirse genç yaşındaki bilgi birikiminin yanında mütevaziliğiyle de tüm ekibi şaşırttı.

Durum böyle olunca, Hakan Akben’i hem yakından tanımak hem de hayatımızı sarmalayan digital dünya üzerine sohbetimizi genişletilmiş haliyle paylaşmak istedim. Kendisine dost sıcaklığı için tekrar teşekkür ederim.

Google’da arama yaptığımızda karşımıza “Pazarlama profesyoneli, girişimci, teknoloji editörü, televizyon sunucusu ve koordinatörü” olarak çıkıyorsunuz. Bunların hepsini tek tek soracağım ama siz ne isterdiniz Google amcadan?

Google amca benim için çevresindekilere değer katan, iyi bir insandır dese pek şahane olur! (Gülüyor)

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Hangi kuşaksınız mesela?      

Asker bir aileden geliyorum. Babamın mesleği sebebiyle ilk ve orta öğrenimimin çoğunluğu Anadolu kasabalarında geçti. Daha sonra üniversite öğrenimim için Istanbul’a yerleştim. O gün bugündür İstanbulluyum. Asker eşi ve çocuğu olmak zordur ama insanın görgüsünü ve bilgisini çok arttırır. Güzel ülkemize farklı kültür ve sosyal sınıflardan gelen insanların gözünden bakma şansını verdiği için babama ve baba mesleğine ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu yüzden kendimi çok ayrıcalıklı hissederim hep.

Kuşak meselesine gelince, 80’li yılların başında dünyaya geldiğime göre yarı dijital, yarı mekanik bir kuşak benimkisi. Y-Z karışımı olabilir belki!

Bursa bağlantın da var diye biliyorum?

Bursa benim için çok özel bir şehir. Annem Bursalı. Dayım ve ananem halen bu şehirde yaşıyor; tatillerde ve bayramlarda çok sık gelip gidiyorum. Yalnız Bursa demişken söylemeden geçemeyeceğim Tahinli Pide’nin yeri bambaşkadır benim için… Olsa da yesek (gülüyor).

Oyuncaklarımın içini açardım

Teknoloji ile buluştuğunuz ilk anları merak ettim. Cep telefonu, internet gibi?

Teknolojiye olan ilgim 80’lerin sonlarında çok moda olan atari özellikli kol saatiyle tanışmamla başlıyor.  Çok meraklı bir çocuktum, bana alınan bütün oyuncakları parçalayıp, içini açardım. Derken bir Commodore 64 furyası başladı. Benim hiç Commodore 64’üm olmadı ama, arkadaşlarım sağ olsun kurcalamama hiç ses etmediler. Internet ile 90’lı yılların ortasında tanıştım ve ilk ziyaret ettiğim site; www.metallica.com idi. Dün gibi hatırlıyorum, tarayıcıdaki adres çubuğunu zar zor bulmuştum (gülüyor).

Silikon Vadisi artık Amerika’da!

Teknoloji denince akla ilk gelen televizyon programı Silikon Vadisi’nin hikayesini ve mevcut durumunu öğrenmek isterim? 

Silikon Vadisi TV programı ve programın yaratıcısı Dinçer Karaca ile tanışmam kariyerimde bir dönüm noktası olmuştur. Dinçer’den çok şey öğrendim; ilk gerçek işim olan teknoloji editörlüğüne onunla başladım. Yıllar geçti aramızdaki usta-çırak ilişkisi yerini iş ortaklığına ve ağabey-kardeş ilişkisine bıraktı. Geçen yıl Silikon Vadisi Teknoloji platformunu yeniden tasarlayarak hayata geçirdik ve birlikte Skyturk360 kanalında bir teknoloji talk show programı sunduk. Şu an Silikon Vadisi Teknoloji portalı aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline geldi. Dinçer’de eşi ve çocuğuyla Amerika’ya, gerçek Silikon Vadisi’ne taşındı ve çalışmalarına oradan devam ediyor. Kısacası bizim Silikon Vadisi de artık Amerika’da!

Genç ve yaratıcıyız

Adobe Systems’deki göreviniz ve başarılarınızdan söz edersek?

Adobe; Photoshop, Indesign ve After Effects gibi yazılımlarıyla işi yaratıcılık olan herkesin hayallerini gerçeğe dönüştürmesine yardımcı olan, büyük vizyon sahibi bir teknoloji firması. Mottomuz; ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ Böyle büyük bir vizyonun bir parçası olmak çok gurur verici. Türkiye, sahip olduğu genç ve yaratıcı nüfusuyla dünyanın en büyük inovasyon merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip. Bizler de, Adobe Türkiye ekibinin çalışanları olarak, Adobe’nin sahip olduğu en ileri, yenilikçi ve gelişmiş teknolojileri Türk kreatif topluluğunun hizmetine sunmakla sorumluyuz. Başarı çok sübjektif bir olgu. Bu yüzden görevimdeki en büyük başarımın alanında uzman kişilerden oluşan büyük ve gelişen bir takımın oyuncusu olmak diyebilirim.

BOL BOL OKUYUN

Sosyal Medya/ Dijital Pazarlama uzmanı deyince ne anlamalıyız? Bu işin uzmanı olmak için ne gerekli?

Uzmanlık konusu çok tehlikeli! Amerika’lı yazar Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin dışındakiler) kitabında yazdığına göre, bir konuda uzman olmak için tam 10 bin saate ihtiyacımız varmış. Teknoloji ve pazarlama dünyasında her gün yeni bir araç hayatımıza giriyor. Her birinin uzmanı olmak kolay iş değil. Hal böyle olunca uzmanlık kavramı da, en azından bu sektör için, şekil değiştirmiş oluyor. Verdiğim eğitim ve seminerlerde sosyal medya uzmanı olmadığımın altını hep çizerim. Bence iletişim ve pazarlamanın temellerini bilen ve hiç durmadan okuyan, kendisini geliştiren herkes uzman seviyesine gelebilir. Mühim olan o seviyede kalabilmektir ki bunun için çalışmalara devam etmek şart.

Sadece sosyal medya ya da dijital pazarlama alanında değil herhangi bir konuda uzman olmak isteyen herkese naçizane tavsiyem, bol bol okumaları olacaktır. Küçükken kitap okumaktan nefret ederdim, ama şimdilerde konumla ilgili haftada en az bir kitap okuyorum. Bunun yanında takip edilmesi gereken harika blog’lar var.  Bir de benim en sevdiğim, ne öğrendiyseniz pekiştirmek için paylaşmak. Bilgi paylaştıkça özümseniyor. Bunu sürekli yapın, bir bakmışsınız insanlar size uzman demeye başlamış.

YENİ FENOMENLER DOĞUYOR

Sosyal medya kendi kahramanlarını mı yaratıyor yoksa hepimiz superman ya da çok mu güzeliz o dünyada?

Sosyal medya patron ve hükümet güdümündeki geleneksel medyanın yukarıdan aşağı olan iletişim yönünü tersine çeviriyor. Bu, tüm dünyada böyle. Daha açık ifade etmek gerekirse; önümüzde üstüne istediğimizi yazıp çizebileceğimiz kocaman bir duvar var. Eskiden bu duvara sadece sahibi yazı yazabiliyordu. Şimdi herkes bir şeyler yazıp, çizebiliyor bu duvara. Her toplumda olduğu gibi bazı insanların yazı çizi kabiliyetleri daha yüksek olduğu için ortamdan yeni fenomenler doğuyor. Günlük hayatta normal bir insan olup, sosyal medya da Superman’e dönüşme konusu bence psikolog ve sosyologların ilgi alanına giren bir konu.

Artık işverenler işe alacakları kişileri öncesinde bu platformlardan elediklerini itiraf ediyorlar. Sizce ne kadar sağlıklı?

Bence bu pek sağlıklı bir yaklaşım değil. Kimi insanlar sosyal medyada dalga geçmek için varlar, kimileri de hiç olmadıkları insanlar gibi davranıyor. Kimin gerçek kimin sahte olduğunu tam idrak edemediğiniz platformlardan çalışan seçmek bence doğru bir yaklaşım değil. En azından bu çalışan seçerken tek kriter olmamalı.  Profesyonellere yönelik başarılı sosyal ağlar bulunuyor; bu platformlardan çalışan seçmekte bir sıkıntı yok elbette.

GEZİ OLAYLARI KULLNICI SAYISINI ARTIRDI

Toplumsal olaylar sosyal medya kullanımını ne kadar tetikliyor?

Gezi parkı olaylarından sonra etkilemediğini söylemek mümkün mü? Elbette etkiliyor. Gazeteci Serdar Kuzuloğlu kendi bloğu (mserdark.com) da Gezi Parkı direnişi ve o günlerde Twitter kullanım istatistikleriyle ilgili çok çarpıcı bir rapor yayınlamıştı. Raporda; 29 Mayıs tarihinde Türkiye’deki Twitter kullanıcısı 1,8 milyon iken, 30 Mayıs’ta 2,8 milyona, 31 Mayıs tarihinde ise 3,8 milyona yükselmiş. O gün atılan Tweet sayısı ise iki katına çıkarak 7 milyondan 15 milyona yükselmiş. Bu örnek toplumsal olayların sosyal medya kullanımını tetiklediği savını destekler nitelikte.

Satın alma kararını ne kadar etkiliyor?

Bence satın almak tamamen duygusal bir karardır. Bir ürünü satın alırken aslında verdiğimiz şey sadece para değil. O parayı kazanmak için harcadığımız emek, zaman ve duyguları da unutmamak gerek. Asgari ücretle çalışan bir kişinin iPhone alabilmesi için 2 ay katıksız çalışması gerekiyor. Bu çerçeveden bakınca söz konusu olan ödeme birimi bir anda harcanan emek ve zamana dönüyor. Yani konu sadece para değil, o paranın karşılığında hayatımızdan vazgeçtiğimiz şeyler. Hal böyle olunca bir ürün satın alırken bol bol araştırmak, sormak soruşturmak ihtiyacı doğuyor. Ürün satın alırken en önemli parametre tavsiye mekanizması. Sosyal medya tavsiye mekanizmasını destekleyen bir platform. İyi bir sosyal medya stratejisi olan markalar ve kurumlar sosyal medya tavsiye mekanizmasını tetikleyerek kullanıcının satın alma güdüsünü kuvvetlendirip, kendi ürününe dikkat çekebilir. Daha da ileri gitmek gerekirse aynı yaklaşım seçim stratejilerinde ve politikada da rahatlıkla uygulanabilir.

SUİSTİMALE AÇIK BİR ALAN

Yerel seçimler yaklaşıyor biliyorsunuz. Yeni medya seçmen taleplerini ne kadar değiştiriyor?

Bence yeni medya seçmen taleplerini değiştirmiyor. Zaten var olan ve şu ana kadar pek dikkate alınmayan seçmen taleplerinin daha yüksek sesle dile getirilmesini sağlıyor. Sosyal medya yapısı gereği dezenformasyona ve suiistimale oldukça açık bir platform. Bence bu dezenformasyonu, enformasyona nasıl dönüştürülebileceği üzerine ciddi çalışmalar yapılmalı, aksi halde bu güçlü iletişim harikasının önü alınamaz iletişim felaketlerine yol açması içten bile değil.

Hedefleriniz? Bu da bir gün mutlaka olacak dediğiniz öngörüleriniz?

Bence hepimiz ödememiz gereken büyük bir borçla bu dünyaya geliyoruz. Borcumuz da, elimizden geldiğince, dünyaya ve insanlığa hizmet etmek, faydalı olmak. Benim de en büyük idealim bunları yaparak mutlu olmak. Bir gün mutlaka olacak dediğim komplo teorilerinden en büyüğü şöyle; bence gelecekte okul, iş ve çalışma kavramları büsbütün değişecek ve dünyayı ülkeler değil, şirketler yönetecek.

YENİ ZENGİN

Günlük yaşamınızda neler yapıyorsunuz? Teknoloji ile ilgili kısıtlamalarınız var mı?

Motosikletimle gezmeyi, yaz çizi işlerini çok seviyorum. Hatta yeni bir blog açtım, merak edenler ziyaret edebilirler: www.yenizengin.com , bir de lise yıllarımdan beri amatör olarak müzikle ilgileniyorum. Evde, arkadaşlarla gitar çalıp minik kayıtlar yapıp eğleniyoruz. Yaşamımda teknoloji ile ilgili iki tane büyük kısıtlamam var; televizyon izlemiyorum ve cep telefonundan e-posta bakmıyorum.

Değerli bilgiler için teşekkür ederiz.

Vakit ayırdığınız için ben çok teşekkür ederim.

Dijital Ekonominin Orta Direk Yeni Zenginleriyle Tanışın

Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…

[Tweet “Kalıcı süreyle geçici çalışan plaza insanlığının bir sonraki adımı…”]

Şimdi okuyacağınız bu yazı Digital Age dergisinin Aralık, 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Silikon Vadisi’ne yaptığım son seyahatimde, meşhur Caltrain ile Palo Alto’dan  San Francisco’ya geçerken, trende ilginç bir adamla tanıştım. Otuzlu yaşlarının başlarında son derece spor giyimli ve fit görünen bu adam, telefonda bir arkadaşına Hindistan seyahatini anlatıyordu, sonra konu birden Kite surfing’e geldi, derken konu italyan mutfağı ve aşçılık mevzuna olan ilgisine döndü. Ben de yok artık dedim içimden; bu adam ya çok zengin ya da belgeselci herhalde diye düşündüm. Telefon konuşması bitince muhabbet açmak için sabırsızlanıyordum ve nihayet beklenen an geldi; arkadaşın telefonunu cebine koymasıyla birlikte hemen  ‘Merhaba’ dedim ve tanıştık. Bay Area olarak adlandırılan Silikon Vadisi bölgesinde insanlar muhabbete çok açık ve bu çevredeki herkes büyük ihtimalle teknoloji işinde olduğundan, çekinmeden ne işle meşgul olduğunu soruverdim. Eskiden bir emlakçı olduğunu fakat iki sene önce mobil uygulamalar geliştirmeye başladığını, geçimini bu şekilde sağladığını söyledi. Emlakçılık işinden mobil uygulama geliştirmeye uzanan serüven bana çok ilginç geldi, üstelik herhangi teknik bir altyapısının olmadığının altını çizmişken. ‘’Nasıl yani, hiç kod yazmadan mı yapıyorsun bunları?’’ diye sordum. ‘’Evet, her şeyi out-source ediyorum ve günde sadece birkaç saat çalışıp geri kalan zamanımda da dünyayı falan geziyorum işte…’’ dedi ve gülüştük.

Hastane odasında başlayan girişimcilik

Bundan birkaç sene önce bir basketbol maçından eve dönerken ciddi bir trafik kazası geçirdiğini söyleyen kahramanımız, hastane odasında bir arkadaşının kendisine bıraktığı bir dergi makalesinin hayatını değiştirdiğini söyledi. Mobil uygulamaların geleceği üzerine varsayımların yazıldığı bu makale kendisini çok etkilemiş ve hayatında bir şeylerin değiştirmesi gerektiğini hissetmiş. Sağdan soldan bulduğu 2,000 usd’lik bir yatırımla ilk uygulaması olan Finger Print Security Pro’yu hayata geçirmiş. Hiç durmadan bunun gibi onlarca uygulama yapıp, bir portföy oluşturmuş ve bu portföyü satmış. Şimdi de bu işi yapmaya devam ediyor, üstelik bir yandan da dünyayı gezip, gününü gün ederken. Bu arada kahramanımızın adı: Chad Mureta.  Internette biraz araştırınca mobil uygulama şirketini birkaç milyon dolara sattığını ve yeni uygulamalar geliştirmeye devam ettiğini gördüm ve çok kıskandım.

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Digitalage dergisindeki yazımın basılı versiyonu

Chad, dijital ekonominin yarattığı orta direk yeni zenginlerden sadece biri, bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı yazar ve blogger James Altucher. 20 girişim denemesinin 18’inde batmış, onlarca kitap yazmış ama hiçbiri basılmaya layık görülmemiş. James, dijital dünyanın nimetlerini kullanarak, Amazon üzerinden, yazdığı tüm kitapları yayımlamış ve tahmin edersiniz ki sadece 1,99 USD’ye satılan dijital kitaplarıyla ününe ün katıp, ünlü bir yazar olmuş. Amazon’dan sattığı kitaplarla milyon dolarlık bir servet elde etmemiş olsa da, ismine yaptığı katı ve PR değeri neticesinde James, bu günlerde milyonlarca dolarlık yatırımcı fonunu yönetiyor ve eminim kendisine ve ailesine uygun zamanı ayırarak,  yeterince para kazanıyordur.

Bir başka ilginç örnek ise Amerika’lı amatör cover grubu Boyce Avenue. Bu arakadaşlar, popüler şarkıların ağlak akustik versiyonlarını çalıp, Mark II gibi kaliteli kameralarla videoya alıp, videonun renklerini falan düzelterek son derece profesyonel görünümlü video klipler hazırlıyor ve Youtube’dan salıveriyorlar.  İnanmazsanız ama her bir videosu Youtube’da milyonlarca görüntüleme alıyor. Bu arkadaşlar herhangi bir plak şirketiyle anlaşmalı değil, zaten konvansiyonel plak  şirketleri bu adamlarla ne yapacağını bilebilir mi,  şüpheliyim. Boyce Avenue, yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen enerjileriyle ürettikleri akustik cover videolarıyla küresel bir fan kitlesi de oluşturmuş durumda. Fanlardan gelen taleplerle yerel organizasyon şirketleri Boyce Avenue’nun popülerliğinden faydalanarak, kendi ülkelerinde konser vermelerini sağlıyor. Bu çocuklar güzel de para kazanıyorlar, üstelik Justin Bieber ve Beyonce gibi dünyayı gezerek.

Yeni dünya ile değişen yeni zengin kavramı

Mark Zuckerberg, Jack Dorsey ve Elon Musk’ın başarı hikayeleri Dede Korkut masalları misali dilden dile aktarılırken, rock star girişimci olmak hayaliyle yanıp tutuşan fikir sahipleri, gazı alıp bir sonraki milyar dolarlık şirket olma yolunda adımları atmaya başlıyor. Yalnız bu işler o kadar kolay değil, teknoloji girişimciliğinin ana vatanı silikon vadisinde bile her on girişimden yedi ya da sekiz tanesi bir sonraki yıl kepenk kapatıyor. Çoğu girişimci maalesef milyar dolarlık şirket kurma hayallerinin altında ezilip, yok oluyor. Oysa ki ‘’kim takar milyar doları, bana birkaç milyon dolarlık servet te pekala yeter!’’ diyenlerdenseniz, bir nebze daha şanslısınız demektir. Yapılan bir araştırmaya göre dünyanın en zengin insanlarıyla aşık atabilmek için ihtiyacımız olan para sadece 7 Milyon dolar’cık. Bu paranın üzerine 500 Milyon dolar daha ekleseniz bile yaşam standardınızda pek bir değişiklik olmuyor. Öte yandan ayda 2,500 dolar’lık bir geliriniz varsa dünyanın en zengin yüzde 1’lik diliminde yerinizi alıveriyorsunuz.

Yeni zengin felsefesi nedir?

”Dijital yeni zengin düşünce biçiminin merkezinde yüz milyonlarca dolarlık bir servet yapmak yok. Bu yeni bir düşünce ve yaşam biçimi; dayandığı temeller ise son derece insani ihtiyaçları merkez alıyor. Az ama etkin çalış, daha çok gez, kendine ve sevdiklerine daha çok vakit ayır, insanlığa ve dünyaya bir faydan olsun kazanç zaten gelir. ”

İnsan ömrünün ortalama seksen yıl olduğunu düşünürsek, hayatımızın ciddi bir bölümü aslında yapmak istemediğimiz ancak hayatta kalmak için yapmak zorunda olduğumuz sıkıcı işlerle geçiyor. Dünyanın en iyi, en küresel, en çok maaş veren şirketinde CEO bile olsanız sanal olarak iklimlendirilmiş plazalar ve 13-15 inçlik ekranlara hapsolmuş gözlerimiz, müthiş konfor alanın sağladığı güvenlik hissiyle birleşince plaza işçisi olmaktan öteye geçemiyoruz. Plaza yaşamına karşı değilim, hatta işimi çok seviyorum ama biliyorum ki bu müthiş binalardaki herkes, ben dahil, aslında kalıcı süreyle geçici çalışan işçileriz. Hiç birimizin yeri garanti değil, sistem o kadar güzel tasarlanmış ki konfor alanımızın dışına çıkmak, risk almak anlamsız geliyor. Ama unuttuğumuz önemli bir gerçek var, o da her geçen gün daha da yaşlandığımız ve oturduğumuz koltukların birkaç sene sonra gerçek sahibi olan yeni nesle terk etmek zorunda olduğumuz. Benim gibi düşünen birçok yeni zengin adayı, dijital ekonominin nimetlerinden faydalanarak, kendi nişlerini bulup,  Chad Mureta’nın ya da James Altucher’ın ve hatta Boyce Avenue’nın yaptığı gibi dünyaya faydalı olmak ve hiç bitmeyen kişisel gelişim sevdamızı beslemek istiyoruz. Çok değil kısa bir süre sonra dünyayı tek kişilik şirketler değiştirmeye başlayacak. Bence bu değişime hepimiz ayak uydurabiliriz. Neden bir sonraki yeni orta direk dijital zengin biz olmayalım ki?