Çalışma Prensiplerim

Bu gece dostum İnanç Ayar ile Instagram üzerinden bir canlı yayın yaptık.

Keyifli geçen sohbette çalışma prensiplerimden bahsettim.

Gelen istek üzerine çalışma prensiplerimi blog’umdan da yayımlıyorum.

Bu tür konularda reçeteci olmak istemem. Bu yüzden bu prensipleri alıp olduğu gibi kullanmanızı değil, kendi çalışma prensiplerinizi oluştururken faydalanabileceğiniz bir şablon olarak değerlendirmenizi öneririm.

Prensipler gözünüzde büyümesin. Yazdığım prensiplerin büyük çoğunluğunu uygulamak için hala çetin mücadeleler verdiğimi bilin isterim. Amaç asla mükemmeliyetçilik değil, gayrettir. Bence mükemmeliyetçilik gayretin düşmanıdır.

Kolaylıklar dilerim,

Hakan.

Çalışma Prensiplerim:
  1. Kendini tanı.  Ne yaptığını ve kendinle uzlaşmayla nasıl başa çıktığını kendine anlatırken aslında kime sesleniyorsun?
  2. Kendini Kabullen.  ”Sanat yolculuğu, kendini kabul etme ile başlar – özneldir. Ancak kendinizi kabul ettikten sonra, en yüksek hedef olan başkalarının kabulüne geçebilirsiniz.”-Jeff Koons
  3. Garantici olma.  Kimselerin yapmaya cesaret edemeyeceği yeni, farklı, korkutucu, ilginç ve anlamlı şeyler yap: Güven oluşturmaya ve bağlantı kurmaya odaklan. Amaç, ekonominin (toplumun) içinde inşa edilen bağlantı makinesini anlamak. İnsanları ve fikirleri bir araya getirerek fark yaratmak.
  4. Kararlarında stratejik ol.  Durumsal olma. Neyi yapmak istemediğini bil: Hangi işleri para için yapıyorsun. Hangi işleri hobi olsun diye ‘bedava’ yapıyorsun.
  5. Basit başla.  Bir projeye başlarken gelecek için büyük hayaller kurmak, dev planlar yapmak yerine basit işlere odaklan. Büyük işler yapacak altyapı ve özgüveni ancak böyle, adım adım oluşturabilirsin.
  6. Profesyonel ol. Tutarlı ol. Bir kere karar aldıktan sonra artık sorgulama. Sonuna kadar devam et. Söz ver ve işleri zamanında teslim et. Duygu durumuna göre değil, programına göre çalış. Daima başlama ve bitirme saatin belli olsun.
  7. Teslim et.  Daima teslim edilecek. Bir işin olmalı. Yarım kalan yazılar, videolar, müzikler, konuşmalar ve eğitimlerin hiçbir faydası olmaz.
  8. İyi müşteriler bul.  Sadece iyi ödeme yapan değil; sohbet edebileceğin, zamanına değil, ortaya koyduğun değere göre ödeme yapan, açık iletişim kuran, iyi projeler için zorlayıcı olan müşteriler…
  9. Hikayelerle anlat.  İletişim karşındaki kişinin zihninde resim çizmektir. Meseleleri daima başarı hikayeleriyle, tarihten ve gündelik yaşamdan basit örneklerle açıkla.
  10. Öğrenciler bul.  Öğretmenlik, yaşam boyu öğrenci olma fırsatını sunar. Öğretme şansımın olduğu, yaşamlarına değer katabileceğim, sürekli öğrenme ateşimi diri tutacak öğrencilerimi nerede bulabilirim diye düşün.
  11. Değişime açık ol. Sürekli keşfet. 

 

Korku kaçınılmaz, korkaklık ihtiyari

Bazen, üniversiteliler konuşma yapmam için okullarına davet ediyor.
Vaktim ve söyleyecek bir şeylerim varsa, mutlaka katılıyorum.
Üniversitenin son yıllarına gelmiş ya da iş dünyasına yeni yeni adım atmış gençlerle muhabbete dalınca, mazideki zor günlerim canlanıyor gözümde.

Genç olmak kolay değil. Hiçbir zaman olmadı. Hayaller ve gerçeklerin göğüs göğüse çarpıştığı okul yıllarından yara almadan çıkmak, eminim çok az kişiye nasip olmuştur. Yaralar iyileşse de izleri kalıyor, yaşam okulunun karnesine yazılıyor. Neyse ki, bu okulda çoğu dersin telafisi var. Ancak, hayat okulundan kopya çekerek ya da soruları ezberleyerek mezun olmak, nafile bir çabadan öteye geçmiyor. Tüm kırılganlığına rağmen insan, samimiyetle kalbini ve ruhunu açmadan, yaşam yolunda ilerleyemiyor.

Ne yaşanacaksa yaşanacak, kaçış yok!
Bu yüzden gençler korkak olmamalı. Evet, korkabiliriz. Bende her gün korkuyorum. Fırsatları değerlendirememekten, sevdiklerimi kaybetmekten, sağlığımın bozulmasından ve aklınıza gelebilecek daha birçok aptalca şeyden korkuyorum. Tıpkı hayata gelmiş ve gelecek herkes gibi… Fakat asıl mesele korkaklık! Kimse korkusuz değildir, ama korkularımızın esiri olursak korkak oluruz. Korku ve korkaklık arasındaki ince çizgidir bu. Biri kaçınılmaz, diğeri ihtiyari.

Koşmaya nasıl başladım, hayatımda neler değişti 

Sevgili günlük, uzun zaman oldu seninle konuşmayalı. 2017’de seni biraz kendi haline bıraktım. Malum, işler son derece yoğundu. Yine de bu bir bahane değil. Asıl bahane internet ve sosyal medya ile arama biraz mesafe koymak istemiş olmamdı. İçimden bir şeyler yazmak, paylaşmak pek gelmedi bu sene. Oysa ki iletişimden ekmeğimi kazanıyorken, seni ve sosyal medyayı ihmal ederek, bizim mesleğin en büyük günahlarından birini işlemiş oldum. Korkma, bu süre içinde hiçte boş oturmadım.
Uzun koşulara başladım
Görüşemediğimiz zaman içinde yaşamıma anlam katan önemli bir hadise oldu. Uzun mesafe koşmaya başladım. Koşmak, hele bir de uzun mesafe, hiçte bana göre bir iş değildi. Genel anlamda sabırsız, maymun iştahlı ve acıdan kaçmaya meyilli olduğumdan (aslında hepimiz böyleyiz!), uzun mesafe koşmak pek benim tarzım bir iş değildi. Yaş ve deneyim arttıkça insan, hayatının iplerini, mümkün olduğunca, eline almak istiyor. Bu sebeple geçtiğimiz yıl, birkaç kere 3-4 km’lik koşu denemesi yaptım. Yaptığıma da pişman oldum. Dizlerimdeki ağrılardan kurtulmam aylar sürdü. Koşmaya tövbe ettim. Murakami’nin “Koşmasaydım yazamazdım” kitabıyla karşılaşınca, pek özendim. Özellikle uzun mesafe koşuculuğun odaklanma, sabır ve dayanıklılığı artırmaya yardımcı bir spor olduğuna ikna oldum. Bu yüzden koşmaya bir kere daha şans vermek istedim. Bu sefer bir bilene danışmam gerekiyordu. Talih bu ya, hayat karşıma Erol Dinneden’i çıkarttı. Erol, özel bir adam. 40 yaşından sonra yaşamının iplerini eline almaya karar vermiş, iradesini sporla geliştirerek, obezlikten atletliğe geçiş yapmış bir spor insanı. Ultra Maratonun nirvanası olarak kabul gören UTMB OCC’de koşmuş. Bu aralar Iron-Man’e hazırlık yapıyor.

UTMB Mont-Blanc’in havasını anlamak için şu video’ya da bir göz atmanız yeterli.

Ağrıyan dizlere ayakkabı reçetesi
Erol, dizlerimdeki ağrıların yanlış ayakkabılarla koşmamdan kaynaklanmış olabileceğini söyleyince, içim rahatladı. Siz siz olun, sakın ha, AirMax’lerle koşmaya kalkmayın. Ayakkabının taban yastıklaması koşmak için uygun olmadığından, koşunun tüm yükünü dizlerime bindirmiş. Erol bana düz koşular için kırmızı bir Mizuno Wave Inspire 12, patika koşuları için ise yeşilli bir New Balance Leadville aldırdı. Reklam olmasın ama, doğru ayakkabıların koşu sağlığını direkt etkilediğine ikna oldum.

İlk antrenmandan bir kare. Soldan sağa: Erol, Murat, Hakan.

Whatsapp’ta hemen bir koşu grubu oluşturuldu
Koşmak bireysel bir spor gibi görünse de aslında iyi bir sosyalleşme aracıymış. Erol koşu grubuna beni de dahil etti. 4 kişilik grubun içinde bir bilen eşliğinde gece koşularına başladık. Fenerbahçe sahilinden Bostancı’ya kadar giden 5 kilometrelik parkuru, biraz yürüyerek biraz koşarak, acıları hafifleten muhabbet eşliğinde, kate tmeye başladık. Bu grupla antrenmanlara 28 Eylül’de başlamışım. Geçtiğimiz 4 ayda 21,5 kilometrelik iki zorlu patika koşusuna katıdım ve bitirdim. Şimdi 50 kilometrelik yarışlara girebilir miyim diye düşünüyorum. Ancak, bu da bir tuzak.  Amaç, tüm mesafeleri kat etmek değil; mesafeleri doğru bir ritmle kat edebilecek sabır, irade gücü ve dayanıklılığı oluşturup, sürdürebilmek. 
Uzun koşularla aramda bir sevgi ve nefret ilişkisi var
Çünkü sabır ve güçlü bir irade istiyor. 10 km’lik parkuru sıkılıp bir anda bitiremezsin; nefesin ve gücün yetmez. Sabrın ve iradenle zamanı dilimleyip, mesafeleri kat edersin. Sabır ve irade fakiriysen, yüreğini burkup parkuru tamamlamadan evine dönersin. Sadece koşuda değil, hayatımda da pek çok kez parkuru yarım bırakıp eve döndüm. Yapmak istediğim çok şey var. Hepsi de sabır ve irade isteyen işler. Bu yüzden haftada birkaç kere parkura çıkıp sabır ve irade çalışmaları yapıyorum. Bazen çok zorlanıyorum, ama her bitirdiğimde irade eşiğimi bir tık daha artırdığımı hissediyorum.

İlk patika yarışım Bodrum’daydı. Onlar 50 kilometre, ben 21 km koşuyordum. Yarış anında yollar kesişti anı ölümsüzleştirdik. Ünal (solda), Erol (sağda), ben (ortada)

‘Acı kaçınılmaz, ızdırap çekmek ihtiyari’
Koşulara başladığımdan bu yana ruhsal ve bedensel acı eşiğimin arttığı da bir gerçek. Bazen evimdeki sıcak kanepemde ayaklarımı uzatmışken kendimi faka basıp, buz gibi gecenin karanlığında koşmaya çıkıyorum. Nietzche, mutlu bir yaşamın zorlukları aşma çabasında saklı  olduğunu söyler. Hayatta hepimiz için çok fazla zorluk var. Zorlukları bir kez aşmaya başlayınca, sınırlarınızın hayallerinizin de ötesinde olduğunu idrak etmeye başlıyorsunuz. Zihinlerdeki bariyerlerin tuğlalardan değil, karton briketlerden ibaret olduğunu bir kez gördüğünüzde,  yaşama eskisi gibi bakamıyor insan. Sanki yaşamda bir üst level’a çıkmış, Matrix’in sonunda yeşil kodları görmüş Neo gibi bir his geliyor.

Kitap kulübüyle geçen bir yıl

Birinci yılını başarıyla tamamlamış bir kitap kulübümüz var. Yakın arkadaşım Hasan’ın insiyatifiyle başlayan kitap kulübü adım adım gelişiyor. Kulüp vesilesiyle enteresan arkadaşlar edindim. Benzer hayalleri ve dertleri olan bu insanlarla kısa sürede kaynaştık. Sadece okuduğumuz kitapları değil, hayatlarımız hakkında da birçok meseleyi paylaşmaya başladık. Kitap kulübü, farklı konularda uzmanlıkları olan mini bir ‘Think Tank’ kuruluşu olma yolunda ilerliyor. Yapılan sohbetlerin entelektüel seviyesi bazen çok enteresan noktalara çıkabiliyor. Gün geliyor kitle hareketlerini tetikleyen dinamikleri konuşuyoruz. Bazen hayat ve motivasyon üzerine konuşuyoruz. Homo Deus, Sapiens muhabbetleri havalarda uçuyor. Biyolojiden fiziğe ve beynin sırlarına kadar birçok meseleyi masaya yatırıp, enine boyuna saatlerce tartışıyoruz.
Kitap kulübüne üye olmak gerçekten zor
Üye adedini bir masanın etrafına sığabilecek kişi sayısıyla sınırladık. Bu gerçekten iyi bir fikirdi. Bu şekilde üyeler arasında kaynaşma sağlanıyor, herkesin geniş geniş konuşabileceği zamanı oluyor ve kitap klübündeki her bir sandalyenin değeri daha da önem kazanıyor. Kitap kulübünde yazılı olmayan bazı kurallarımız var. Mesela iki etkinliğe üst üste gelmeyen üyeler moderatör tarafından uyarılıyor. Zaten kulübe yeterince vakit ayıramadığınızda kendi isteğinizle ayrılmak istiyorsunuz. Giden arkadaşın sandalyesi yeni bir üye için ayrılıyor. Kitap kulübüne üye seçerken yazılı olmayan hissi bazı şartlarımız da var. Mesela meraklı olmak, kendini geliştirme arzusuyla yanıp tutuşmak, herhangi bir konuda uzmanlığınızın ya da enteresan fikirlerinizin olması v.b… Yaş sınırı yok. Kulübün 40’a merdiven dayamış üyeleri de 20’li yaşlarında, yeni mezun üyesi de var. Bu çeşitlilik sohbetlere büyük mana katıyor.
Kitap kulübü deneyimi aylar geçtikçe zenginleşti
Artık neredeyse her ay bizim için değerli bir yazarı kulübümüze konuk olarak alıyoruz. İlk konuk yazarımız Ozan Dağdeviren olmuştu. Ozan daha sonra kulübümüzün vazgeçilmez üyelerinden biri oldu. Daha sonra konuk yazar olarak Tunç Kılınç, Yüce Zerey, Mümin Sekman, Tuluhan Tekeli gibi değerli isimleri de kitaplarıyla birlikte ağırladık. Elbette bizlerin fotoğrafa ve fotoğrafçılığa olan bakışını geliştiren Hakan Yaşar’ı da unutmamak gerek. Konuklarımızın yaratıcı süreçlerini, ritüellerini, çalışma yöntemlerini ve kitaplarındaki fikirleri tartıştık. Çıta zamanla daha da yükseldi. Geçtiğimiz hafta iki önemli konuğumuz vardı.
Pentatlonun yıldızı İlke Özyüksel
Hayatımda ilk defa bir olimpiyat sporcusuyla tanıştım. Bu kişi Türkiye’de pek de popüler olmayan bir spor dalında, üstelik kadınlar kategorisinde bizi temsil ediyordu. Henüz gençliğinin baharında, 20 yaşında pırıl pırıl bir genç kız olan İlke Özyüksel’den bahsediyorum. 2016 Rio Olimpiyat Oyunları’nda Türkiye adına modern pentatlonda olimpiyata giden ilk sporcumuz olan İlke, kitap kulübümüzde deneyimlerini paylaştı. İlke’nin hikayesi romanlara konu olacak türden. Son derece başarılı bir sporcu olmasına rağmen hayatta ve spordaki mücadelesi hiç bitmiyor. İlke, hem üniversiteye gidiyor, hem de haftanın her günü antrenmanlarına devam ediyor. Pentatlon multi disipliner bir spor. Koşu, yüzme, ata binme, atıcılık ve eskrim gibi çetin sporların bir kombinasyonu. İlke, antrenör, takım ve sponsorluklar olmaksızın bir başına tüm dünyanın sporcularıyla mücadele ediyor. Hırsı ve sarsılmaz iradesini bir silah gibi kullanarak zorlu engelleri teker teker aşıyor. İlke’nin önünde büyük başarılarla dolu uzun yıllar var. Bizleri gururlandıracak büyük başarılarının takipçisi olacağız.
Ultra maratonun cesur kızı Bakiye Duran
Geçtiğimiz hafta güçlü iradenin ete kemiğe bürünmüş haliyle tanıştım. Bu ay kitap kulübümüzde ‘Cesaret Yalnızdır’ adlı kitabıyla Bakiye Duran konuğumuz oldu. ‘İnsan geleceğine aşıktır’, diyen Bakiye Duran, yaşayan bir efsane. Bakiye abla ile sohbetimizden aklıma kazınanları ayrı bir yazı ile paylaşacağım.
Kitap klübü, benim için yeni ve farklı fikirlerin anlamlı dostluklara temel oluşturduğu sıra dışı bir deneyim oldu. Yeni konular, yazarlar ve kitaplar keşfetmek ve insanları sürekli bir araya toplayabilmek, kitap klübünün başarısı için altın kriterler. Bu kriterler kuvvetli bir moderatörlük ve önderlikle aşılabiliyor. Bu yüzden Hasan’ın hakkını da teslim etmek gerek. Umarım Hasan’da bu konudaki deneyimlerini paylaşır. Bizim kulüp doldu, ama siz de kendi kitap kulübünüzü kurabilirsiniz. Belki buluşmalarınızda bizi de konuk alırsınız…

2016 değerlendirmesi…

Şu an elektrikler kesik. Haliyle kombi de çalışmıyor. Evin içi buz gibi… Çay yok, kahve de… Kettle’da bir bardak su ısıtmanın imkânı da yok. Allahtan tabletin şarjı tam. Yalap şap da olsa GSM’den internete girebiliyorum. Buna da şükür! Dışarıda acı acı siren sesleri yağmur hışırtısına karışmış, karanlığa karışıyor. Az önce önümden iki tane itfaiye aracı geçti. Şu manik elektrik gelgitlerinden sigortalar patladı, yangın çıktı herhalde…

Bugün günlerden 30 Aralık
2016, gitmemek için ayak direten mızmız bir çocuk gibi… Eline geçen her şeyi yerlere fırlatıp, kırıp döküyor. Bu sene ne çok kasvet yaptı! Nice yürekler dağlandı, ocaklara ateşler düştü. Beyinlerimiz yandı, ruhlarımız soğudu ve yalnızlaştı… Buz kesen ümitlerimizin ne meçhulle, ne de yalnızlıkla mücadele edecek gücü ve sabrı kalmadı. Maalesef, 2016 iyi geçmedi. Yine de 2017 meçhulune sarılmaktan başka çaremiz yok. Hoşgeldin 2017! Sana büyük umutlar bağladık…

Not: Saat şu an 20:29. Internet ve telefon bağlantısı da tamamen gitti.

hakan-akben-2017

Benim için 2016…
2016 benim için yapayalnız kaldığım bir yıldı. Bundan zerre şikayetim yok. Bol bol kitap okuyacak ve kendimle uzlaşacak zamanım oldu. Bana göre özetle bu sene, aldığım kararların çoğunu hakkıyla uygulamaya başladığım önemli bir yıldı. Kara kaplı defterime aldığım notları bloğuma da not düşmek istedim.

2016 yılı değerlendirme notlarımdan alıntılar:

  • İş hayatıma solo girişimci olarak devam etmeye karar verdim. Ne bir yöneticim olsun, ne de yönettiğim biri olsun istedim. 21 Temmuz’da İletişim Teknolojileri isimli şirketimi kurdum.
  • Stratejik olarak gelirimi tek bir kanaldan kazanmaya çalışmak yerine, riski dağıtıp farklı alanlarda, birden fazla gelir kaynağı oluşturmaya odaklandım. Bu alandaki çalışmalarım 2017’de de devam edecek.
  • Bilgiye erişme, türetme, farklı tiplerde içerik üretme tarafındaki yeteneklerim ve kurumsal pazarlama deneyimlerim, aldığım projeleri kısa sürede ayağa kaldırmama çok yardımcı oldu.
  • Otomasyon teknolojilerinden dibine kadar faydalandım. Bunun için ciddi zaman ve para ayırdım. Hala da çabalarım devam ediyor. iOS 10 güncellemesinden sonra işimde de tamamen iPad kullanmaya başladım. (Şimdilik %85 oranında diyelim. Ara sıra Photoshop ve Dreamweaver’a ihtiyacım oluyor.)
  • Kısa kaldığım zamanlarda ehil dostlarımdan profesyonel destekler aldım. Birlikte güzel işler yaptık. Yıllar içinde çok yetenekli ve iyi yürekli dostlar biriktirmişim. Çok şanslıyım!
  • Dünyanın en büyük 3 teknoloji şirketine (Adobe, Samsung ve Fujitsu) dijital ve içerik pazarlaması tarafında projeler ve danışmanlıklar yapmaya başladım.
  • Yerelde kendini ispat etmiş, küresel arenada çarpışmaya hazırlanan sağlam birkaç teknoloji girişimine danışmanlık verdim ve destek oldum. Bunlardan biri bana ‘HR Marketing’ konusunda yepyeni ufuklar açtı. Bu proje ve bu alandaki fırsatlar beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.
  • 2,5 senedir köşe yazdığım Digital Age’ten ayrılıp Campaign Türkiye bünyesine katıldım.
  • Ömer Erdem sağolsun, bu sene Serdar Kuzuloğlu’nun ana sahneyi yönettiği Kristal Elma’da ikinci sahneyi bana emanet etti. Benim için büyük bir gurur oldu.
  • Bu yıl Campaign dergisiyle Cannes Lions festivaline de katıldım. Zihin açıcı bir tecrübe oldu.
  • Turkcell’den Türk Telekom’a kadar alanında öncü birçok kurumda dijital pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması konularında eğitimler verdim. İTÜ ve YTÜ’de Mindset bünyesinde dijital pazarlama sertifika programında eğitimler vermeye başladım ve devam ediyorum.
  • Etkinliklerde moderatörlük ve konuşmacılık yapmaya başladım. ‘Dijital çağda hayatta kalma sanatı!’ adlı sunumumu bin kişilik marketing meetup etkinliğinde, katılımcıların beğenisine sundum. Aldığım olumlu geri bildirimler bu tarafa daha çok vakit ayırmam gerektiğini söylüyor. 2017’de bunun gibi birkaç konu belirleyip, hikâye anlatımı kuvvetli tematik konuşmalar yapıyor olacağım.
  • Amatör ruhla, 2,5 saatlik Türkçe ‘Mobil Pazarlamaya Giriş’ video eğitim serisi oluşturdum. Herhangi bir beklentim olmaksızın, bloğumda ve Youtube kanalımda meraklı pazarlamacılar için  paylaştım. Bu projeyi yapmak tam bir ayımı aldı. O yüzden bir bakmanızda fayda var 😉
  • Önümüzdeki yıl sadece çalıştığım markalar için değil, kendi ilgilendiğim konular için de bol bol içerik üretmeyi arzu ediyorum.
  • Bu yıl 42 kitap, sayısız dergi ve internet makalesi okumuşum. Okuduğum, gördüğüm ve izlediğim hemen her şeyi Evernote’ta toplamaya çalıştım. Ancak bu, delice bir emek ve disiplin istiyor. 2008’den bu yana aşk ve nefret ilişkisinde kullanmaya çalıştığım Evernote’ta işe yarar bir sistem oturtmak için çok çaba sarfettim. Sonunda bunun hiç bitmeyecek bir çaba olduğuna ikna oldum. Bu gerçekle yaşamıma devam ediyor, zamanımın ciddi bir kısmını bilgi ambarımı düzenlemekle geçiriyorum.
  • Bu yıl Hasan Başusta ile birlikte Google Drive’daki Excel dosyalarımızda her gün sabah, öğle ve akşam ruh halimize 10 üzerinden notlar verdik. Bizi mutlu eden, üzen ya da motive eden şeyleri atlamadan not aldık. Benim yıl boyu ruh hali ortalamam 7,4 olarak çıktı. Sabahları modum düşük, öğleden sonra ve akşamları yüksek çıktı. Yıllar sonra sabah insanı olmadığıma bu şekilde ikna olmuş bulundum.
  • 2016’nın en büyük olayı yeğenimin aramıza katılmasıydı. ‘Yeğen sevgisi başka hiçbir sevgiye benzemiyormuş,’ diyerek konuyu özetleyeyim.

Gelelim 2017’ye…
Ülkemin güzel insanlarına sağlık, huzur ve başarı getirmesi 2017’den en büyük dileğim ve beklentim. Kendi tarafımdaysa, 2016’da başlattığım insiyatiflerimin geliştiği ve daha çok anlam kazandığı bir yıl olmasını arzu ediyorum.

Yeni yılın hepimize güzellikler getirmesi dileğiyle…

Benim Kristal Elma maceram…

Bloğumda yayınlamak için biraz geç oldu. Ancak yazımın evvela Campaign dergisinde yer almasını bekledim.

2016, büyük ve önemli değişikliklere merhaba dediğim hayli ilginç bir yıl olarak vazifesine devam ediyor. Kurumsaldan çıkıp girişimciliğin yalnız ve dikenli yollarında kendimi bulmaya çalıştığım bir dönemdeyim. Tam bu karmaşanın ortasında hayatıma giren Campaign Dergisi ve Kristal Elma’nın bende ayrı bir önemi var. Sevgili Ömer Erdem’in kaptanlığında memleketin çetin sularında, büyük özveri ve mücadelelerle hazırlandı bu yıl ki Kristal Elma. Bu seneki etkinlikte bana da son derece önemli bir görev düşmüştü. İnternet Ekipleri Amiri Serdar Kuzuloğlu’nun festival sunucusu olduğu salonun hemen arkasındaki ‘Eli Acıman Salonu’nun sunumları ve oturumları bana emanet edildi. Geçen yıl yine Kristal Elma’da küçük bir salonda benzer bir görevim olmuştu. Ancak tahmin edersiniz ki ‘Eli Acıman’ ın adını duyunca heyecanlanmamak elde değil.

 Bu yıl Eli Acıman salonunda 3 gün süren sunuculuğun yanında, biri ana sahnede olmak üzere toplam 8 oturumda moderatörlük de yaptım. Yorucu ama son derece keyifli bir tecrübe olduğunu da belirtmek isterim. Ömer Erdem ve Ertuğ Özdemir’e bu keyifli fırsat için bir kere de buradan teşekkür etmek isterim. 

Unutulmaz Cumartesi toplantıları

Son 6 aydır her Cumartesi sabahı Lift’te yapılan içerik toplantıları ve sevgili Ertuğ Özdemir’in retina yakan mind map’lerini unutamayacağım. Memleket halleri malum. Oldukça zor bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun festivale de yansımaları olmadı değil. Özellikle yabancı konuşmacıların ardı arkası kesilmeyen iptalleri pek zorlayıcı oldu. Neyse ki moraller hiç bozulmadı ve bence müthiş bir Kristal Elma çıktı ortaya. 

Kristal Elma’da yeni yüzler için de yer var 

img_5207

Havas İstanbul CEO’su Erol Batislam ve Bahçeşehir İletişim Fakültesi Öğr. Görev. Doç.Dr. Kemal Suher ile Eğitim vs. Gerçekler panelinden bir kare.

Sektörü konuşmak ve insanları bir araya getirmenin dışında, bu tür etkinliklerin gözden kaçan önemli bir misyonu daha olduğunu düşünüyorum. Yeteneği olan, bir şeyler yapan insanların kendini anlatabileceği bir sahne vermek. Ben dahil eminim pek çok kişi Elon Musk’ın ya da Steve Jobs’ın başarı hikayesini dinlemekten bıkmış usanmıştır. Artık hepimiz sıradan insanların sıra dışı hikayelerini dinlemek istiyoruz. Bu açıdan bakınca bu sene ‘Eli Acıman Salonu’nun tam da bu profilde konuklara ve hikayelere ev sahipliği yaptığını düşünüyorum.

İletişim sektöründe yeni nesil İK 

Şu günlerde her yerde bir ‘yeni nesil’ ve ‘y-z kuşağı’ meselesi konuşuluyor. Bu yeni nesil iş gücünü ekonomiye kazandırabilmek için onların dünyasını ve beklentilerini anlamak gerçekten önemli. Estee Lauder İK Direktörü Revna Besler, Mc Cann İK Yöneticisi Canten Akdağ ve Korn Ferry Hay Group Danışmanı Sezai Kayaoğlu’nun oturumu son derece zihin açıcı ve aydınlatıcıydı. Oturumda yeni nesil İK anlayışı, y-z kuşaklarının beklentileri ve onların iş hayatına adaptasyonunu kolaylaştıracak ipuçları paylaşıldı. 

İyi bir iletişimci olmak için eğitime gerek var mı?

Sektörde birçok kişi reklamcılık ve iletişimin üniversitelerden ziyade sektörün içinde yoğrularak öğrenilebileceğini düşünüyor. Aynı şekilde akademisyenler de sektörün bu tavrından rahatsız. Kısacası her iki tarafta birbirini beğenmiyor. Bu açmazın masaya yatırıldığı oturum da oldukça keyifliydi. Eleğinden birkaç nesil geçmiş deneyimli akademisyen Doç.Dr.Kemal Suher ve Eli Acıman’ın öğrencilerinden Erol Batislam’ın samimi, kafa açıcı sohbeti ve sektöre önerileri izleyenlerden büyük ilgi ve övgü topladı. 

img_4832

Üçüncü gün uykusuzluk ve yorgunluk belirtileri baş göstermeye başladı.

Dünyayı yemiş bitirmişiz ama hala bir umut var

Yaptığımız tercihlerle dünyayı hızla sömürmeye devam ediyoruz. Yapılan araştırmalar toplumumuzun sürdürebilirlik tarafında bilinçli olduğunu doğruluyor. Ancak tercihlerimizde sürdürebilirliğe önem veren markaları göz ardı ediyoruz. Sürdürebilirlik sadece bir iletişim çalışması olmaktan öte, kurumların birçok faaliyetinde göz önünde bulundurması gereken bir konu. Eczacıbaşı’ndan Ata Selçuk ve Borusan Holding’den Şule Yücebıyık iş dünyasında sürdürebilirliğin önemi ve iletişimin buradaki rolü üzerine dikkat çeken paylaşımlarda bulundu. 

Ambalaj tasarımı 

Hayatımıza dokunan, her gün muhattap olduğumuz ambalajların yaratıcılarının dünyasına keyifli bir yolculuk yaptık. Umay Çubukçu tasarımda brief meselesini anlatırken, Burhan Özgören ambalaj tasarım süreçlerine değindi. Ece Sancak’tan ambalaj teknolojisi ve geleceğini dinledik. İpek Devret ise ambalaj tasarımının nihai tüketicideki sosyolojik boyutu üzerine son derece önemli paylaşımlarda bulundu. Benim için son derece keyifli oturumlardan biri oldu. 

Çalışma ortamları değişiyor

Kristal Elma’da ana salonda da keyifli bir moderasyon görevim oldu. İş dünyasında çalışma ortamlarındaki değişim rüzgarlarını konuştuğumuz panelde Atölye’den Atılım Şahin, Kolektif House’dan Ahmet Onur, Wokinton’dan Gökhan Beydoğan ve Virtua’dan Mehmet Demiray ile değişimin farklı bir yüzünü konuştuk. Serbest çalışanların hızla yükseldiği, kurumsal firmaların da serbest çalışmayı desteklediği bir dünyada yepyeni ihtiyaçları adresleyen ilginç bir sektörü, ortak çalışma ofislerini konuştuk. 

Kocaman bir endüstri doğuyor

Benim salonda oturumlar hızla devam ederken, ana salondan göz ucuyla takip ettiğim müthiş bir sunum da aklıma kazınmış durumda. Milyonlarca tutkulu oyun severin yarattığı kocaman bir sektörden, e-spor’dan bahsediyorum. Fast Break dergisi yıllarından beri yakından takip ettiğim Kaan Kural’ın e-spora yönelişinin ardındaki nedenler aklımı kurcalıyordu ki, bu oturum zihnimdeki bir çok soruya cevap oldu. Bir yerlerden videosunu bulursanız muhakkak izleyin. Hatta bana da ulaştırın bir zahmet. Kaan Kural’a Türkiye Oyun Geliştiricileri Derneği’nden Tuğbek Ölek eşlik ettiğini de ekleyelim. 

Ana salondan yükselen alkışlar ve göz yaşları

Hiç şüphe yok ki bu yıl etkinliğe damga vuran en önemli isim Nobel Ödüllü gururumuz Prof.Dr. Aziz Sancar oldu. Benim salondaki oturumlar bitince hemen koşuverdim ana salona. Aziz Sancar’ın konuşmasında bir sürü önemli öğüt ve mesaj vardı. Eğer hala izlemediyseniz lütfen videosunu bulup izleyin. Benim aklıma kazınan ve hala zihnimde yankılanan en önemli mesajı ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ oldu. Her ne olursa olsun hayat çalışana karşı her zaman cömert davranıyor. 

Aziz Sancar’ın her kelimesinden ilham süzülen o müthiş konuşması da şurada dursun.

 

Dijital iletişim danışmanlığı şirketimi kurdum

Hakan Akben Dijital İletişim Danışmanlığı

Şirketimi kurdum. Dijital iletişim alanında proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri vermeye başladım.

2004 yılından bu yana teknoloji sektörü ve iş dünyasının içindeyim. Üniversite yıllarımda teknoloji muhabirliği ile başlayan bilişim sektörü maceram, şansımın da yardımıyla, genç yaşta dünya devi teknoloji şirketlerinde pazarlama müdürü şapkasıyla, Avrupa ve Afrika kıtalarına kadar uzandı. Bir yandan kurumsal hayatım devam ederken, öte yandan da sektör dergilerinde sayısız makaleler yazdım. Dijital iletişimi, içeriği ve pazarlamayı anlatan eğitimler verdim, sunumlar yaptım. Televizyonda canlı yayınlanan bir teknoloji programı bile sundum. Tüm bunları bir başıma yaptığımı söyleyemem. İş dünyasında başarı ve kariyer getiren şeylerin çok azının insanın kendiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şans faktörü tahmin edilenin de ötesinde önemli. Bana inanan, güvenen ve yakınlık hisseden o değerli insanların desteği olmasa, bunların hiçbiri olmazdı. Tüm o güzel insanlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Gerçekten çok şanslıyım.

Noktaları birleştirmek

Arkadaşlarım ve bloğumu takip edenler bilir. Bundan tam 10 ay önce ailemin ve iş arkadaşlarımın ‘oğlum saçmalama, piyasa çok kötü, bu dönemde hiç işten ayrılınır mı,’ sözlerine aldırmadan, gemileri yakıp Samsung’daki işimi bırakmıştım. Dönüp baktığımda ne doğru bir karar verdiğimi bir kere daha anlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kurumsal çalışan olmak kötü bir şey değil. Hatta bence müthiş bir şey. Sadece o elbise bana tam uymadı. Son bir yılda yaptığım işler ve projeler belli bir doygunluğa erişti ve benden hizmet alan kurumlar artık fatura ister hale geldi. Ben de kaçınılmaz olarak şirketimi kurmak durumunda kaldım. Daha önce ortaklı yapılardan dili yanmış biri olarak, bu sefer yoğurdu üfleyerek yedim ve şirket kurulumunu solo girişimci olarak gerçekleştirdim.

Ne iş yapıyorum?

Pazarlama ve dijital iletişim ekseninde proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri veriyorum.

Hizmetlerimin kısa bir özeti

  • Dijital pazarlama ve dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi,
  • Endüstri spesifik, markalara yönelik dijital rekabet analizi, trend raporları ve sunumların oluşturulması,
  • Sosyal, mobil ve web tabanlı dijital ürünlerin hayata geçirilmesi,
  • Sosyal medya, dijital pazarlama ve dijital iletişim kampanyalarının tasarımı ve yönetimi,
  • Terzi işi, sektör odaklı dijital içeriklerin oluşturulması ve yönetimi,
  • B2B dijital pazarlama, B2B içerik pazarlaması,
  • Internet, teknoloji, yeni nesil pazarlama ve iletişim odaklı eğitimler,
  • Etkinlik konuşmacılığı ve moderasyonluğu.

Potansiyel müşterilerime özel bilgiler

  • Halihazırda yerel ve uluslararası kurumlara danışmanlık hizmeti vermekteyim. Müşteri portföyümle ilgili bilgileri internette paylaşmıyorum. Detaylı bilgi almak isterseniz bana e-posta gönderebilirsiniz.
  • Bütçesi ve ölçeği ne olursa olsun; aklımı ve yüreğimi koymak istemeyeceğim hiçbir işi almıyorum. Onlarca çalışanıyla vasat hizmetler sunan bir danışmanlık şirketine dönüşmek, istediğim en son şey.
  • Birlikte çalıştığım kurumlara hakkıyla hizmet verebilmek için danışmanlık projelerinin sayısına da bir limit koydum.
  • Birbirine rakip firmaları portföyümde bulundurmuyorum.
  • Özellikle internet ve teknoloji sektöründe faaliyet gösteren, B2B çalışan, ürün ve servislerini kanal üzerinden müşterilerine ulaştıran kurumlar ve bu tür kurumlara hizmet veren ajanslar; içerik pazarlaması, dijital pazarlama, müşteri ve partner ile dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi konularında benden en üst seviyede faydalanabilir.

Benimle iletişime geçmek isterseniz ne yapmanız gerektiğini çok iyi biliyorsunuz! 🙂

Süper güçlerin en güçlüsü

Seksenli yıllar; dört buçuk yaşındayım. Babamın görevi nedeniyle hiç bilmediğimiz Kıbrıs’ta Değirmenlik köyünde kalıyoruz. Kardeşim daha yeni doğmuş. Onun bebek battaniyesini çengelli iğneyle tutturup kendime süpermen pelerini yapmışım; ordan oraya atlayıp zıplıyorum. Babam endişeli; “Bu herif ben uçuyorum deyip bir gün kafayı gözü yaracak, Bahar,” diyor anneme.

O zamanlar en sevdiğim teknolojik cihaz ITT marka VHS video oynatıcımız ve süpermen vidyo kasetlerim. Her gün birkaç doz süpermen filmi alıyorum bünyeye. Her çocuk gibi ben de özel olduğuma, bir şekilde uçabileceğime inanıyorum. Uçmak, sahip olmak için uğrunda yandığım ve çok çalıştığım bir süper güç. Her gün antrenmandayım. Kafa ve ruh olarak hazırım ama beden pek oralı değil!

Süpermen çizgi roman karakteri olarak ilk yaratıldığında uçamıyormuş. Sadece zıplayabiliyormuş. Ne trajik, uçmak hayal güçleriyle yaşamını kazanan çizgi romancılar için bile ne büyük bir tabu! Uçabilmek süpermene zamanlar çaktırmadan eklenen bir özellikmiş.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Uçuyoruz ne güzel kamikazeee

Yaş ilerlemiş, artık ilkokula başlamışım. Sadece annem ve babam değil, sınıf öğretmenlerim de uçamayacağım yönünde büyük baskılar yapıyor. Bir yaz tatili teknolojinin de gücünü arkama alarak kardeşimi uçurmaya karar veriyorum. Annemle babam bizi babaannemlere emanet edip mini bir tatile çıkıyor. Kardeşimle dedemlerin bodrumunda çevreden topladığımız pimapen çıtaları ve muşambalarla iki buçuk metre uzunluğunda, bize göre dev bir kanat inşa ediyoruz. Yalnız kanat haddinden fazla ağır. Kardeşimi apartmanın yanındaki 1,5 metrelik bir duvara çıkarıyorum. Kanadı takıyoruz ve…

“Hadi atla,” diyorum. Test pilotu hiç oralı değil.

“Atlasana kızım bi’şey olmaz,” diyorum. Tık yok!

Pilot tırsıp yan çiziyor. Çıkıp arkadan itiyorum bende. 1,5 metrelik yükseklikten çat diye aşağıya düşüyor bizim kanatlı melek. Kanadı takıp birkaç kez bende deniyorum. Mesafe problemli! Kanatların altına rüzgâr girmiyor. İlkokul 2’nci sınıf fen bilgisiyle anca bu kadar oluyor, ama ısrarcıyım. Sadık asistanım ve çatal yürekli test pilotum Gözde’yle kanadı bisiklete takmanın yöntemine bakıyoruz. O mereti nasıl takacağız, hiçbir fikrimiz yok. Büyük kuzen bize yardımcı olur mu acaba! O yaz bu problemi çözemiyoruz.

Rahmetli dedem, cici kardeşim ve ben! Dedem iyi adamcağızdı nurlar içinde yatsın.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Ekip bu! Sağdaki çatal yürekli pilot, sadık asistanım kardeşim Gözde. Ben soldayım. Bakmayın öyle utangaç durduğumuza cevval bilim insanlarıyız. Arkadaki de rahmetli Hamdi dedem. Kendisi bilimsel çalışmalarımızdan çok sonra, bodrum katına indiğinde, haberdar oluyor. Bu fotoğraf çekildikten birkaç hafta sonra ortalığı dağıttığımız için pek kızacak! Aman ses etmeyin…

Uçamadım bari nesneleri hareket ettirebileyim

Yaş biraz daha ilerleyince tele-kinetik güçlerim olduğuna dair inancım yeşeriveriyor. Hala ilkokuldayım; insanın beyin gücüyle nesneleri harekete geçirebileceğine olan fikirler akla yatkın geliyor. Walt Disney ve Hollywood çocuk filmlerinin de burada epey etkisi olduğu aşikâr. Bu konuda birkaç belgesel de izleyince inancım tavan yapıyor. Tek ihtiyacım ‘odaklanmak’ ya da en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kısaraktan tele-kinetik enerjimi kendimce odaklıyorum. Cânım kardeşim; bir tek o inanıyor tele-kinetik güçlerime. Bu güçlerimle onu sadık bir köleye dönüştürüyorum.

Ben: “Şimdi televizyonun kumandasını al ve kanalları teker teker geçmeye başla,”

Kardeşim: “Geçmiycem…”

Ben: “Bana karşı mı geliyorsun; şimdi senin beynini eritirim, zuuummm…”

Kardeşim: “Tamam abicim hemen geçiyorum kanalları,”

Ben: “Güzeell… Şimdi git bana mutfaktan bir bardak su getir bakalım…”

İnsan doğası işte; güç müç yok ama naifleri etkisi altına alan müthiş bir “-mış gibi” efekti var.

Yine de gerçeğin acı yüzünden kaçmanın da bir sonu var. Bilyeler ya da tasolarla oynarken süper tele-kinetik güçlerimi kullanmak için epey kasıyorum ama nafile! Bu da tutmuyor. Belki de hoşlaştığım kızların aklına girer; zihinlerini manipüle ederekten bana olan ilgilerini açık etmelerini sağlayabilirim diyorum. O da olmuyor!

Hayaller X-men gerçekler Battal gazi

Çizgi filmler, çizgi romanlar benim çapsız hayal gücümle birleşince ecnebilerin ‘day dreaming’ dediği hadiseler başıma gelmeye başlıyor. Kendi iç dünyamın gerçekliği yerli yersiz dış dünyamı ve fiziksel gerçekliğimi ele geçirmeye başlıyor. Günümün büyük bir çoğunluğunda hayal dünyasındayım.

Annem askeri bir disiplinle yetiştirdi bizi. Akşamları sekiz buçukta yatar, sabahları yatağımızı yapmadan okula gidemezdik. Okul günleri sokağa çıkmamız ve televizyon izlememiz kesinlikle yasaktı. Ancak özel izinle bazı istisnalar yapılabiliyordu. Bu durum, lise yıllarıma kadar böyle sürdü. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum. Bildiğim tek şey, annemin pek övündüğü bu baskı rejiminden kaçmak için kardeşimle birbirinden keyifli oyunlar keşfedip, müthiş eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz.

Yaş yirmilere geldiğinde yepyeni bir süper güç keşfettim

Batman’i bilirsiniz. DC Comics evrenindeki onca süper güçlü kahramanın arasında etten kemikten, senden benden biridir O! Bildiğimiz anlamda hiçbir süper gücü yoktur. Tamam; zengindir, akıllıdır, teknolojiyi dibine kadar kullanır ama eninde sonunda sıradan bir insandır. Batman’in Justice League’de DC evrenindeki pekçok süper kahramana önderlik yaptığını da biliyoruz. Peki bu nasıl oluyor? Sıradan bir insan olan Batman, Süpermen’in ve diğer kahramanların saygısını nasıl kazanıyor, onlara nasıl önderlik yapabiliyor!

Hayal gücü ve irade tüm süper güçlerin atası

Batman’in irade gücü DC evrenindeki tüm süper kahramanları dize getiriyor.

Öyle ki Bane, Batman’in belini kırdığında bile abimiz iradesiyle; çok çalışarak ve kendiyle mücadele ederek imkânsız bir şekilde iyileşmeyi becermişti.

Justice League çizgi roman serisinde aslında Batman gibi normal bir insan olan Green Lantern’in süper güçlerinin kaynağı olan yüzüğünü Batman’e verdiğinde Batman’in hayal gücü ve iradesiyle yüzüğü nasıl kontrol edip, yenilmez olduğunu hatırlayın. (Bilen bilir!)

Batman'in hayal gücü ve iradesi Green Lantern'in yüzüğüyle birleşince olanlar...

Batman’in hayal gücü ve iradesi Green Lantern’in yüzüğüyle birleşince olanlar…

“İradesiz düşünce, zihne arız bir derttir; düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise rüzgârı zaptetmekten zordur. “

Mahatma Gandhi

İrade demişken; insanın irade gücünü kontrol altına alabildiğinde neler yapabileceğinin minik bir örneğine bir göz atın isterim.

Aşağıdaki youtube videosu Lone Survivor filminden. Görüntüler Amerikalı deniz piyadelerin eğitimlerinden gerçek görüntüler. Türkiye’de de benzer sıkı bir eğitimi SAT komandoları alıyor diye biliyorum.

“irade kötü talihi yener,” demiş, Alexis Kivi. Sizce de çocukluğumuzdan beri aradığımız süper güç hayal gücü ve irade olabilir mi?

 

Hayatımı kurtaran kuryeden altın değerinde bir yaşam dersi

Hayatta sahip olduğun ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmak, öğrenmek gerek.

Geçtiğimiz Cumartesi öğlene doğru toplantım bitmişti. Motoruma atladığım gibi Seyrantepe Oto sanayinin dar sokaklarından tırmanarak kendimi ana yola atıverdim. Henüz trafiğin bunaltıcı yüzü kendini göstermeden Kadıköy’e, yani evime gitmek için sabırsızlanıyordum. Motorda çeyrek depo benzin kalmış. Yakıt henüz kritik seviyede değil. Seyrantepe’de benzincinin yanından geçerken hele bir eve gideyim, öğleden sonra depoyu fullerim diye içimden geçirdim ve yola devam ettim.

Balmumcu’dan birinci köprü yoluna girdim. Eski metrobüs yolunu geçip, tam köprünün ayağına girerken ne göreyim! Depo boşalmış, benzinin ışığı yanıyor. Yolda hafif bir yanık kokusu alıyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. Tüm bunlar olurken bir yandan da bildiğim tüm duaları okumaya başladım: “Allahım, ne olur köprünün ortasında durmasın,” diye yalvarırken motor ansızın stop etti. Boğaziçi köprüsünün tam ortasında en sağ şeridin de sağında kalakaldım. Köprü 1,5 km uzunluğunda, neresinden baksanız gişelere daha 700-800 metre var. Tam bir kâbus. Canım motorumu oracıkta bıraksam, bomba imha uzmanları bir saat içinde garibimi fünye ile patlatmaya kalkar, beni de yok yere içeri tıkarlar diye düşündüm. Hiç vakit kaybetmeden motorumu HGS satış binasına doğru ittirmeye başladım.

Ama yol bitmiyor! Ben en sağ şeritteyim. Otobüsler metrobüsler büyük bir gürültüyle yanımdan teğet geçerken bir yandan da rüzgarla mücadele ediyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi yanımdan geçen arabaların içinden meraklı ve acınası bakışlarını fırlatıyor insanlar. Bu mini mahalle baskının tetiklediği adrenalin ile kan ter içinde, büyük bir motivasyonla ittiriyorum motoru.

Vespa kardeşliği

Dakikaların su gibi aktığı iç dünyamda çok seri bir şekilde köprü çıkışındaki HGS binasına yaklaşıyorum. Etrafta polis falan yok. Polisler beni kamerada görüp, “Tamam, bu zararasız ve zavallı bir arkadaş. Biz buna bulaşmayalım,” diye düşünmüş olmalılar. Tam HGS binasına gelirken 2016 model bembeyaz bir Vespa’nın üstünde bıyıklı bir arkadaş yanıma geldi. Motorunda Tamirhane sticker’ı vardı bu arada!

Beyaz Vespa’lı hayırsever: “Benzin mi bitti, bir hortum bulalım benden sana benzin aktaralım,” dedi! “Eyvallah,” dedim. Hortum bulamadık. Beyaz Vespa’lı hayırsever’in vaktini çalmak istemedim: “Sen beni bırak, ben bu düşmanla bir başıma mücadele edeceğim,” dedim. Motoru güvenli bir yere çektikten sonra motorize ekiplerin köprü çıkışındaki merkezlerine doğru yürümeye başladım. Memur arkadaşlar bana direkt yardımcı olamadı ama, Çengelköy’den benzin alabileceğimi, en olmadı karakoldan benzin alabilir kâğıdının verilebileceğini söylediler. Teşekkür ettim.

Keşke tek sorun benzin olsaydı

Millet kendini ateşe vermesin ya da dert çıkarmasın diye benzinciler genellikle kimseye benzin vermiyormuş. Neyse ki ben bir şekilde alabildim. Motora benzini koydum ama motor çalışmıyor. O sırada yoldan geçen harleyci amcalar telaşla el kol yapıyorlar. Çalıştırma diye bağırıyorlar. Ben her marşa bastığımda motorun içinden bir miktar benzin egzos borusuna sıçrıyormuş. Kapağı açtık bir baktık ki meğer benzin tahliye hortumu yırtılmış. Tek dert bu olsa yine iyi! Avrupa yakası semalarından karanlık bir bulut kümesi hızla bize doğru geliyor. Harleyciler patır patır patlayan motor sesleriyle hızla uzaklaştılar. Yağmur insafsızca yağmaya başladı. Yetmedi, doluya döndü. HGS binası kapalı. Binanın yanında balkondan bozma ucuz pimapenle çevrilmiş mini bir alan var. Oraya sığındım. Dolu bitmedi. Yarım saatten uzun süre bekledim. O sırada da benim ustayı arıyorum. Ne yaparız, nasıl kurtarırız beni diye soruyorum: “Dolu var gelemeyiz, dolu bitince karşıya geçen bir arkadaşla sana hortum alet edevat göndeririz, sen değiştirirsin! Bize geldiğinde toparlarız,” dedi. Başka şansım da yoktu, yine “Eyvallah,” dedim.

Kahramanımla tanışma

Ümitsizce ama büyük bir sabırla dolunun bitmesini beklerken iki kurye motoru geldi. “Sanırım bujime su girdi, motor stop etti. Hava biraz toparlayana kadar şurda bekleyeyim,” dedi bıyıklı kurye. “Siz yine şanslısınız köprünün tam ortasında benzin hortumum yırtıldı. Kala kaldım buralarda,” dedim. Artık çaresizlikten mi, eziklikten mi bilmem; yeri geliyor insan başına gelen kötü olayla ve çaresizliğiyle bile böbürlenebiliyor, arkadaş! Azman dolu parçaları yavaşça yerini ince yağmur damlalarına bırakınca bıyıklı kurye yoluna devam etti. Adının Cuma olduğunu söyleyen diğer kuryeci genç arkadaş, “bir bakalım şuna,” dedi ve makus talihime ortak olmak için benimle motora doğru yürümeye başladı.

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul - Urla yolunda...

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul – Urla yolunda…

İşte başlıyoruz

“Abi motorun garantisi devam ediyor mu?”

“Yok yahu, on yaşında bu!”

Cuma, Buck marka çakısını çıkarttı ve benzin hortumlarını kesmeye başladı. O an “Ne yapıyorsun lan,” bile diyemedim. Çaresizlik işte! Hortumlar çürümüştü, benzin filtresini çıkartıp kısalan hortumları bağlayıp idareten beni eve götürecek bir düzen kurmaya çalıştık. Üç dört yıllık motor maceram var, ama motor işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden hiç tanımadığım bir gence motosikletimin kas ve iskelet sistemini devrederken, iş bilmez gibi görünmeyip, karşı tarafa göz dağı vermek adına, abuk subuk yorumlarda bulunmaya başladım. Bir ara kara cehaletimle: “Ama benzin filtresiz olmaz, Cuma,” diye homurdandığımı hatırlıyorum. “Abi sen yolda kalmışsın, seni eve götürmeye çalışıyoruz. Benzin filtresiz de gidebilirsin,” diye hafiften çıkıştı bana. Bir an gülme geldi bana. Cuma, Robinson abisini ıssız HGS adasından kurtarmaya çalışıyordu sonuçta.

Endişeli bekleyiş

Cuma ilginç bir tipti. Survivor Atakan’a benziyordu biraz. Üniversite falan okumamıştır herhalde ama, hayatta kalabilmek için kendince yöntemler geliştirmiş. Meraklı, motor işlerinden iyi anlıyor. Olaylara yaklaşımı hep çözüm odaklı. Her bir problem çözülecek yeni bir meşgale gibiydi onun için. Boruları kestik biçtik, yeniden mandallarla sıkıştırıp, monte ettik. Dualarla kontağı çevirdik, birkaç denemenin sonunda motoru boğmadan çalıştırdık. O kadar mutlu oldum ki, gayri ihtiyari yerimden zıplayıp Cuma’ya sarılır gibi oldum. “Kardeşim, sana minnetarım. Senin için ne yapabilirim, lütfen çekinmeden söyle,” dedim. “Abi, yok ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi. İçimden para vermek geçiyordu ama küçük düşürücü bir şey mi olur acaba diye düşündüğüm sırada; “abi sakın para falan vermeyi aklından geçirme. Ama şu işleri de biraz öğren. İnsan hayatta sahip olduğu her ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmalı, öğrenmeli,” dedi. “Motorunda mini bir alet çantası ve çakı da bulundur bence,” diye ekledi. Eğitimlerde, seminerlerde her fırsatta söylediğim o klişe cümlem geldi aklıma: “Hayatımıza aldığımız her teknoloji bizi bir yerimizden ısıracak. Bunları evvela bir sorgulamalı, nasıl çalışır bir bakmalı!“ Eee, ne oldu Hakan beyciğim, öyle ezberden şiir okumakla olmuyor işte! Kaldın mı köprü ortasında! “Eyvallah, Cuma!” dedim.

Cuma; “abi sana HGS’den ücretsiz geçmeyi de göstereyim mi,” dedi! Merakıma yenik düştüm, “yok kardeş, o eksik kalsın,” diyemedim. Motorlara atladık, geçişimizi yaptık. Acıbadem E5 ayrımında motorcu selamıyla yolları ayırdık.

Ne gündü!