2016 değerlendirmesi…

Şu an elektrikler kesik. Haliyle kombi de çalışmıyor. Evin içi buz gibi… Çay yok, kahve de… Kettle’da bir bardak su ısıtmanın imkânı da yok. Allahtan tabletin şarjı tam. Yalap şap da olsa GSM’den internete girebiliyorum. Buna da şükür! Dışarıda acı acı siren sesleri yağmur hışırtısına karışmış, karanlığa karışıyor. Az önce önümden iki tane itfaiye aracı geçti. Şu manik elektrik gelgitlerinden sigortalar patladı, yangın çıktı herhalde…

Bugün günlerden 30 Aralık
2016, gitmemek için ayak direten mızmız bir çocuk gibi… Eline geçen her şeyi yerlere fırlatıp, kırıp döküyor. Bu sene ne çok kasvet yaptı! Nice yürekler dağlandı, ocaklara ateşler düştü. Beyinlerimiz yandı, ruhlarımız soğudu ve yalnızlaştı… Buz kesen ümitlerimizin ne meçhulle, ne de yalnızlıkla mücadele edecek gücü ve sabrı kalmadı. Maalesef, 2016 iyi geçmedi. Yine de 2017 meçhulune sarılmaktan başka çaremiz yok. Hoşgeldin 2017! Sana büyük umutlar bağladık…

Not: Saat şu an 20:29. Internet ve telefon bağlantısı da tamamen gitti.

hakan-akben-2017

Benim için 2016…
2016 benim için yapayalnız kaldığım bir yıldı. Bundan zerre şikayetim yok. Bol bol kitap okuyacak ve kendimle uzlaşacak zamanım oldu. Bana göre özetle bu sene, aldığım kararların çoğunu hakkıyla uygulamaya başladığım önemli bir yıldı. Kara kaplı defterime aldığım notları bloğuma da not düşmek istedim.

2016 yılı değerlendirme notlarımdan alıntılar:

  • İş hayatıma solo girişimci olarak devam etmeye karar verdim. Ne bir yöneticim olsun, ne de yönettiğim biri olsun istedim. 21 Temmuz’da İletişim Teknolojileri isimli şirketimi kurdum.
  • Stratejik olarak gelirimi tek bir kanaldan kazanmaya çalışmak yerine, riski dağıtıp farklı alanlarda, birden fazla gelir kaynağı oluşturmaya odaklandım. Bu alandaki çalışmalarım 2017’de de devam edecek.
  • Bilgiye erişme, türetme, farklı tiplerde içerik üretme tarafındaki yeteneklerim ve kurumsal pazarlama deneyimlerim, aldığım projeleri kısa sürede ayağa kaldırmama çok yardımcı oldu.
  • Otomasyon teknolojilerinden dibine kadar faydalandım. Bunun için ciddi zaman ve para ayırdım. Hala da çabalarım devam ediyor. iOS 10 güncellemesinden sonra işimde de tamamen iPad kullanmaya başladım. (Şimdilik %85 oranında diyelim. Ara sıra Photoshop ve Dreamweaver’a ihtiyacım oluyor.)
  • Kısa kaldığım zamanlarda ehil dostlarımdan profesyonel destekler aldım. Birlikte güzel işler yaptık. Yıllar içinde çok yetenekli ve iyi yürekli dostlar biriktirmişim. Çok şanslıyım!
  • Dünyanın en büyük 3 teknoloji şirketine (Adobe, Samsung ve Fujitsu) dijital ve içerik pazarlaması tarafında projeler ve danışmanlıklar yapmaya başladım.
  • Yerelde kendini ispat etmiş, küresel arenada çarpışmaya hazırlanan sağlam birkaç teknoloji girişimine danışmanlık verdim ve destek oldum. Bunlardan biri bana ‘HR Marketing’ konusunda yepyeni ufuklar açtı. Bu proje ve bu alandaki fırsatlar beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.
  • 2,5 senedir köşe yazdığım Digital Age’ten ayrılıp Campaign Türkiye bünyesine katıldım.
  • Ömer Erdem sağolsun, bu sene Serdar Kuzuloğlu’nun ana sahneyi yönettiği Kristal Elma’da ikinci sahneyi bana emanet etti. Benim için büyük bir gurur oldu.
  • Bu yıl Campaign dergisiyle Cannes Lions festivaline de katıldım. Zihin açıcı bir tecrübe oldu.
  • Turkcell’den Türk Telekom’a kadar alanında öncü birçok kurumda dijital pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması konularında eğitimler verdim. İTÜ ve YTÜ’de Mindset bünyesinde dijital pazarlama sertifika programında eğitimler vermeye başladım ve devam ediyorum.
  • Etkinliklerde moderatörlük ve konuşmacılık yapmaya başladım. ‘Dijital çağda hayatta kalma sanatı!’ adlı sunumumu bin kişilik marketing meetup etkinliğinde, katılımcıların beğenisine sundum. Aldığım olumlu geri bildirimler bu tarafa daha çok vakit ayırmam gerektiğini söylüyor. 2017’de bunun gibi birkaç konu belirleyip, hikâye anlatımı kuvvetli tematik konuşmalar yapıyor olacağım.
  • Amatör ruhla, 2,5 saatlik Türkçe ‘Mobil Pazarlamaya Giriş’ video eğitim serisi oluşturdum. Herhangi bir beklentim olmaksızın, bloğumda ve Youtube kanalımda meraklı pazarlamacılar için  paylaştım. Bu projeyi yapmak tam bir ayımı aldı. O yüzden bir bakmanızda fayda var 😉
  • Önümüzdeki yıl sadece çalıştığım markalar için değil, kendi ilgilendiğim konular için de bol bol içerik üretmeyi arzu ediyorum.
  • Bu yıl 42 kitap, sayısız dergi ve internet makalesi okumuşum. Okuduğum, gördüğüm ve izlediğim hemen her şeyi Evernote’ta toplamaya çalıştım. Ancak bu, delice bir emek ve disiplin istiyor. 2008’den bu yana aşk ve nefret ilişkisinde kullanmaya çalıştığım Evernote’ta işe yarar bir sistem oturtmak için çok çaba sarfettim. Sonunda bunun hiç bitmeyecek bir çaba olduğuna ikna oldum. Bu gerçekle yaşamıma devam ediyor, zamanımın ciddi bir kısmını bilgi ambarımı düzenlemekle geçiriyorum.
  • Bu yıl Hasan Başusta ile birlikte Google Drive’daki Excel dosyalarımızda her gün sabah, öğle ve akşam ruh halimize 10 üzerinden notlar verdik. Bizi mutlu eden, üzen ya da motive eden şeyleri atlamadan not aldık. Benim yıl boyu ruh hali ortalamam 7,4 olarak çıktı. Sabahları modum düşük, öğleden sonra ve akşamları yüksek çıktı. Yıllar sonra sabah insanı olmadığıma bu şekilde ikna olmuş bulundum.
  • 2016’nın en büyük olayı yeğenimin aramıza katılmasıydı. ‘Yeğen sevgisi başka hiçbir sevgiye benzemiyormuş,’ diyerek konuyu özetleyeyim.

Gelelim 2017’ye…
Ülkemin güzel insanlarına sağlık, huzur ve başarı getirmesi 2017’den en büyük dileğim ve beklentim. Kendi tarafımdaysa, 2016’da başlattığım insiyatiflerimin geliştiği ve daha çok anlam kazandığı bir yıl olmasını arzu ediyorum.

Yeni yılın hepimize güzellikler getirmesi dileğiyle…

Benim Kristal Elma maceram…

Bloğumda yayınlamak için biraz geç oldu. Ancak yazımın evvela Campaign dergisinde yer almasını bekledim.

2016, büyük ve önemli değişikliklere merhaba dediğim hayli ilginç bir yıl olarak vazifesine devam ediyor. Kurumsaldan çıkıp girişimciliğin yalnız ve dikenli yollarında kendimi bulmaya çalıştığım bir dönemdeyim. Tam bu karmaşanın ortasında hayatıma giren Campaign Dergisi ve Kristal Elma’nın bende ayrı bir önemi var. Sevgili Ömer Erdem’in kaptanlığında memleketin çetin sularında, büyük özveri ve mücadelelerle hazırlandı bu yıl ki Kristal Elma. Bu seneki etkinlikte bana da son derece önemli bir görev düşmüştü. İnternet Ekipleri Amiri Serdar Kuzuloğlu’nun festival sunucusu olduğu salonun hemen arkasındaki ‘Eli Acıman Salonu’nun sunumları ve oturumları bana emanet edildi. Geçen yıl yine Kristal Elma’da küçük bir salonda benzer bir görevim olmuştu. Ancak tahmin edersiniz ki ‘Eli Acıman’ ın adını duyunca heyecanlanmamak elde değil.

 Bu yıl Eli Acıman salonunda 3 gün süren sunuculuğun yanında, biri ana sahnede olmak üzere toplam 8 oturumda moderatörlük de yaptım. Yorucu ama son derece keyifli bir tecrübe olduğunu da belirtmek isterim. Ömer Erdem ve Ertuğ Özdemir’e bu keyifli fırsat için bir kere de buradan teşekkür etmek isterim. 

Unutulmaz Cumartesi toplantıları

Son 6 aydır her Cumartesi sabahı Lift’te yapılan içerik toplantıları ve sevgili Ertuğ Özdemir’in retina yakan mind map’lerini unutamayacağım. Memleket halleri malum. Oldukça zor bir dönemden geçiyoruz. Bu durumun festivale de yansımaları olmadı değil. Özellikle yabancı konuşmacıların ardı arkası kesilmeyen iptalleri pek zorlayıcı oldu. Neyse ki moraller hiç bozulmadı ve bence müthiş bir Kristal Elma çıktı ortaya. 

Kristal Elma’da yeni yüzler için de yer var 

img_5207

Havas İstanbul CEO’su Erol Batislam ve Bahçeşehir İletişim Fakültesi Öğr. Görev. Doç.Dr. Kemal Suher ile Eğitim vs. Gerçekler panelinden bir kare.

Sektörü konuşmak ve insanları bir araya getirmenin dışında, bu tür etkinliklerin gözden kaçan önemli bir misyonu daha olduğunu düşünüyorum. Yeteneği olan, bir şeyler yapan insanların kendini anlatabileceği bir sahne vermek. Ben dahil eminim pek çok kişi Elon Musk’ın ya da Steve Jobs’ın başarı hikayesini dinlemekten bıkmış usanmıştır. Artık hepimiz sıradan insanların sıra dışı hikayelerini dinlemek istiyoruz. Bu açıdan bakınca bu sene ‘Eli Acıman Salonu’nun tam da bu profilde konuklara ve hikayelere ev sahipliği yaptığını düşünüyorum.

İletişim sektöründe yeni nesil İK 

Şu günlerde her yerde bir ‘yeni nesil’ ve ‘y-z kuşağı’ meselesi konuşuluyor. Bu yeni nesil iş gücünü ekonomiye kazandırabilmek için onların dünyasını ve beklentilerini anlamak gerçekten önemli. Estee Lauder İK Direktörü Revna Besler, Mc Cann İK Yöneticisi Canten Akdağ ve Korn Ferry Hay Group Danışmanı Sezai Kayaoğlu’nun oturumu son derece zihin açıcı ve aydınlatıcıydı. Oturumda yeni nesil İK anlayışı, y-z kuşaklarının beklentileri ve onların iş hayatına adaptasyonunu kolaylaştıracak ipuçları paylaşıldı. 

İyi bir iletişimci olmak için eğitime gerek var mı?

Sektörde birçok kişi reklamcılık ve iletişimin üniversitelerden ziyade sektörün içinde yoğrularak öğrenilebileceğini düşünüyor. Aynı şekilde akademisyenler de sektörün bu tavrından rahatsız. Kısacası her iki tarafta birbirini beğenmiyor. Bu açmazın masaya yatırıldığı oturum da oldukça keyifliydi. Eleğinden birkaç nesil geçmiş deneyimli akademisyen Doç.Dr.Kemal Suher ve Eli Acıman’ın öğrencilerinden Erol Batislam’ın samimi, kafa açıcı sohbeti ve sektöre önerileri izleyenlerden büyük ilgi ve övgü topladı. 

img_4832

Üçüncü gün uykusuzluk ve yorgunluk belirtileri baş göstermeye başladı.

Dünyayı yemiş bitirmişiz ama hala bir umut var

Yaptığımız tercihlerle dünyayı hızla sömürmeye devam ediyoruz. Yapılan araştırmalar toplumumuzun sürdürebilirlik tarafında bilinçli olduğunu doğruluyor. Ancak tercihlerimizde sürdürebilirliğe önem veren markaları göz ardı ediyoruz. Sürdürebilirlik sadece bir iletişim çalışması olmaktan öte, kurumların birçok faaliyetinde göz önünde bulundurması gereken bir konu. Eczacıbaşı’ndan Ata Selçuk ve Borusan Holding’den Şule Yücebıyık iş dünyasında sürdürebilirliğin önemi ve iletişimin buradaki rolü üzerine dikkat çeken paylaşımlarda bulundu. 

Ambalaj tasarımı 

Hayatımıza dokunan, her gün muhattap olduğumuz ambalajların yaratıcılarının dünyasına keyifli bir yolculuk yaptık. Umay Çubukçu tasarımda brief meselesini anlatırken, Burhan Özgören ambalaj tasarım süreçlerine değindi. Ece Sancak’tan ambalaj teknolojisi ve geleceğini dinledik. İpek Devret ise ambalaj tasarımının nihai tüketicideki sosyolojik boyutu üzerine son derece önemli paylaşımlarda bulundu. Benim için son derece keyifli oturumlardan biri oldu. 

Çalışma ortamları değişiyor

Kristal Elma’da ana salonda da keyifli bir moderasyon görevim oldu. İş dünyasında çalışma ortamlarındaki değişim rüzgarlarını konuştuğumuz panelde Atölye’den Atılım Şahin, Kolektif House’dan Ahmet Onur, Wokinton’dan Gökhan Beydoğan ve Virtua’dan Mehmet Demiray ile değişimin farklı bir yüzünü konuştuk. Serbest çalışanların hızla yükseldiği, kurumsal firmaların da serbest çalışmayı desteklediği bir dünyada yepyeni ihtiyaçları adresleyen ilginç bir sektörü, ortak çalışma ofislerini konuştuk. 

Kocaman bir endüstri doğuyor

Benim salonda oturumlar hızla devam ederken, ana salondan göz ucuyla takip ettiğim müthiş bir sunum da aklıma kazınmış durumda. Milyonlarca tutkulu oyun severin yarattığı kocaman bir sektörden, e-spor’dan bahsediyorum. Fast Break dergisi yıllarından beri yakından takip ettiğim Kaan Kural’ın e-spora yönelişinin ardındaki nedenler aklımı kurcalıyordu ki, bu oturum zihnimdeki bir çok soruya cevap oldu. Bir yerlerden videosunu bulursanız muhakkak izleyin. Hatta bana da ulaştırın bir zahmet. Kaan Kural’a Türkiye Oyun Geliştiricileri Derneği’nden Tuğbek Ölek eşlik ettiğini de ekleyelim. 

Ana salondan yükselen alkışlar ve göz yaşları

Hiç şüphe yok ki bu yıl etkinliğe damga vuran en önemli isim Nobel Ödüllü gururumuz Prof.Dr. Aziz Sancar oldu. Benim salondaki oturumlar bitince hemen koşuverdim ana salona. Aziz Sancar’ın konuşmasında bir sürü önemli öğüt ve mesaj vardı. Eğer hala izlemediyseniz lütfen videosunu bulup izleyin. Benim aklıma kazınan ve hala zihnimde yankılanan en önemli mesajı ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ oldu. Her ne olursa olsun hayat çalışana karşı her zaman cömert davranıyor. 

Aziz Sancar’ın her kelimesinden ilham süzülen o müthiş konuşması da şurada dursun.

 

Dijital iletişim danışmanlığı şirketimi kurdum

Hakan Akben Dijital İletişim Danışmanlığı

Şirketimi kurdum. Dijital iletişim alanında proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri vermeye başladım.

2004 yılından bu yana teknoloji sektörü ve iş dünyasının içindeyim. Üniversite yıllarımda teknoloji muhabirliği ile başlayan bilişim sektörü maceram, şansımın da yardımıyla, genç yaşta dünya devi teknoloji şirketlerinde pazarlama müdürü şapkasıyla, Avrupa ve Afrika kıtalarına kadar uzandı. Bir yandan kurumsal hayatım devam ederken, öte yandan da sektör dergilerinde sayısız makaleler yazdım. Dijital iletişimi, içeriği ve pazarlamayı anlatan eğitimler verdim, sunumlar yaptım. Televizyonda canlı yayınlanan bir teknoloji programı bile sundum. Tüm bunları bir başıma yaptığımı söyleyemem. İş dünyasında başarı ve kariyer getiren şeylerin çok azının insanın kendiyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Şans faktörü tahmin edilenin de ötesinde önemli. Bana inanan, güvenen ve yakınlık hisseden o değerli insanların desteği olmasa, bunların hiçbiri olmazdı. Tüm o güzel insanlara ne kadar teşekkür etsem azdır. Gerçekten çok şanslıyım.

Noktaları birleştirmek

Arkadaşlarım ve bloğumu takip edenler bilir. Bundan tam 10 ay önce ailemin ve iş arkadaşlarımın ‘oğlum saçmalama, piyasa çok kötü, bu dönemde hiç işten ayrılınır mı,’ sözlerine aldırmadan, gemileri yakıp Samsung’daki işimi bırakmıştım. Dönüp baktığımda ne doğru bir karar verdiğimi bir kere daha anlıyorum. Yanlış anlaşılmasın, kurumsal çalışan olmak kötü bir şey değil. Hatta bence müthiş bir şey. Sadece o elbise bana tam uymadı. Son bir yılda yaptığım işler ve projeler belli bir doygunluğa erişti ve benden hizmet alan kurumlar artık fatura ister hale geldi. Ben de kaçınılmaz olarak şirketimi kurmak durumunda kaldım. Daha önce ortaklı yapılardan dili yanmış biri olarak, bu sefer yoğurdu üfleyerek yedim ve şirket kurulumunu solo girişimci olarak gerçekleştirdim.

Ne iş yapıyorum?

Pazarlama ve dijital iletişim ekseninde proje, eğitim ve danışmanlık hizmetleri veriyorum.

Hizmetlerimin kısa bir özeti

  • Dijital pazarlama ve dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi,
  • Endüstri spesifik, markalara yönelik dijital rekabet analizi, trend raporları ve sunumların oluşturulması,
  • Sosyal, mobil ve web tabanlı dijital ürünlerin hayata geçirilmesi,
  • Sosyal medya, dijital pazarlama ve dijital iletişim kampanyalarının tasarımı ve yönetimi,
  • Terzi işi, sektör odaklı dijital içeriklerin oluşturulması ve yönetimi,
  • B2B dijital pazarlama, B2B içerik pazarlaması,
  • Internet, teknoloji, yeni nesil pazarlama ve iletişim odaklı eğitimler,
  • Etkinlik konuşmacılığı ve moderasyonluğu.

Potansiyel müşterilerime özel bilgiler

  • Halihazırda yerel ve uluslararası kurumlara danışmanlık hizmeti vermekteyim. Müşteri portföyümle ilgili bilgileri internette paylaşmıyorum. Detaylı bilgi almak isterseniz bana e-posta gönderebilirsiniz.
  • Bütçesi ve ölçeği ne olursa olsun; aklımı ve yüreğimi koymak istemeyeceğim hiçbir işi almıyorum. Onlarca çalışanıyla vasat hizmetler sunan bir danışmanlık şirketine dönüşmek, istediğim en son şey.
  • Birlikte çalıştığım kurumlara hakkıyla hizmet verebilmek için danışmanlık projelerinin sayısına da bir limit koydum.
  • Birbirine rakip firmaları portföyümde bulundurmuyorum.
  • Özellikle internet ve teknoloji sektöründe faaliyet gösteren, B2B çalışan, ürün ve servislerini kanal üzerinden müşterilerine ulaştıran kurumlar ve bu tür kurumlara hizmet veren ajanslar; içerik pazarlaması, dijital pazarlama, müşteri ve partner ile dijital iletişim stratejilerinin tasarlanması ve yönetimi konularında benden en üst seviyede faydalanabilir.

Benimle iletişime geçmek isterseniz ne yapmanız gerektiğini çok iyi biliyorsunuz! 🙂

Süper güçlerin en güçlüsü

Seksenli yıllar; dört buçuk yaşındayım. Babamın görevi nedeniyle hiç bilmediğimiz Kıbrıs’ta Değirmenlik köyünde kalıyoruz. Kardeşim daha yeni doğmuş. Onun bebek battaniyesini çengelli iğneyle tutturup kendime süpermen pelerini yapmışım; ordan oraya atlayıp zıplıyorum. Babam endişeli; “Bu herif ben uçuyorum deyip bir gün kafayı gözü yaracak, Bahar,” diyor anneme.

O zamanlar en sevdiğim teknolojik cihaz ITT marka VHS video oynatıcımız ve süpermen vidyo kasetlerim. Her gün birkaç doz süpermen filmi alıyorum bünyeye. Her çocuk gibi ben de özel olduğuma, bir şekilde uçabileceğime inanıyorum. Uçmak, sahip olmak için uğrunda yandığım ve çok çalıştığım bir süper güç. Her gün antrenmandayım. Kafa ve ruh olarak hazırım ama beden pek oralı değil!

Süpermen çizgi roman karakteri olarak ilk yaratıldığında uçamıyormuş. Sadece zıplayabiliyormuş. Ne trajik, uçmak hayal güçleriyle yaşamını kazanan çizgi romancılar için bile ne büyük bir tabu! Uçabilmek süpermene zamanlar çaktırmadan eklenen bir özellikmiş.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Şu müthiş cihazın benim üzerinde emeği çoktur. Bunu insanlığa kazandıran o mühendislerin herbiriyle tanışıp, fotoğraf çektirmek isterdim. Fotoğrafı internetten buldum. Bizim ki hala İzmir’deki evin deposunda. Kim vurduya gitmeden el koyup mütevazi ’Tarihi dijital ciciler’ müzeme eklemeyi planlıyorum.

Uçuyoruz ne güzel kamikazeee

Yaş ilerlemiş, artık ilkokula başlamışım. Sadece annem ve babam değil, sınıf öğretmenlerim de uçamayacağım yönünde büyük baskılar yapıyor. Bir yaz tatili teknolojinin de gücünü arkama alarak kardeşimi uçurmaya karar veriyorum. Annemle babam bizi babaannemlere emanet edip mini bir tatile çıkıyor. Kardeşimle dedemlerin bodrumunda çevreden topladığımız pimapen çıtaları ve muşambalarla iki buçuk metre uzunluğunda, bize göre dev bir kanat inşa ediyoruz. Yalnız kanat haddinden fazla ağır. Kardeşimi apartmanın yanındaki 1,5 metrelik bir duvara çıkarıyorum. Kanadı takıyoruz ve…

“Hadi atla,” diyorum. Test pilotu hiç oralı değil.

“Atlasana kızım bi’şey olmaz,” diyorum. Tık yok!

Pilot tırsıp yan çiziyor. Çıkıp arkadan itiyorum bende. 1,5 metrelik yükseklikten çat diye aşağıya düşüyor bizim kanatlı melek. Kanadı takıp birkaç kez bende deniyorum. Mesafe problemli! Kanatların altına rüzgâr girmiyor. İlkokul 2’nci sınıf fen bilgisiyle anca bu kadar oluyor, ama ısrarcıyım. Sadık asistanım ve çatal yürekli test pilotum Gözde’yle kanadı bisiklete takmanın yöntemine bakıyoruz. O mereti nasıl takacağız, hiçbir fikrimiz yok. Büyük kuzen bize yardımcı olur mu acaba! O yaz bu problemi çözemiyoruz.

Rahmetli dedem, cici kardeşim ve ben! Dedem iyi adamcağızdı nurlar içinde yatsın.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Ekip bu! Sağdaki çatal yürekli pilot, sadık asistanım kardeşim Gözde. Ben soldayım. Bakmayın öyle utangaç durduğumuza cevval bilim insanlarıyız. Arkadaki de rahmetli Hamdi dedem. Kendisi bilimsel çalışmalarımızdan çok sonra, bodrum katına indiğinde, haberdar oluyor. Bu fotoğraf çekildikten birkaç hafta sonra ortalığı dağıttığımız için pek kızacak! Aman ses etmeyin…

Uçamadım bari nesneleri hareket ettirebileyim

Yaş biraz daha ilerleyince tele-kinetik güçlerim olduğuna dair inancım yeşeriveriyor. Hala ilkokuldayım; insanın beyin gücüyle nesneleri harekete geçirebileceğine olan fikirler akla yatkın geliyor. Walt Disney ve Hollywood çocuk filmlerinin de burada epey etkisi olduğu aşikâr. Bu konuda birkaç belgesel de izleyince inancım tavan yapıyor. Tek ihtiyacım ‘odaklanmak’ ya da en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Gözlerimi kısaraktan tele-kinetik enerjimi kendimce odaklıyorum. Cânım kardeşim; bir tek o inanıyor tele-kinetik güçlerime. Bu güçlerimle onu sadık bir köleye dönüştürüyorum.

Ben: “Şimdi televizyonun kumandasını al ve kanalları teker teker geçmeye başla,”

Kardeşim: “Geçmiycem…”

Ben: “Bana karşı mı geliyorsun; şimdi senin beynini eritirim, zuuummm…”

Kardeşim: “Tamam abicim hemen geçiyorum kanalları,”

Ben: “Güzeell… Şimdi git bana mutfaktan bir bardak su getir bakalım…”

İnsan doğası işte; güç müç yok ama naifleri etkisi altına alan müthiş bir “-mış gibi” efekti var.

Yine de gerçeğin acı yüzünden kaçmanın da bir sonu var. Bilyeler ya da tasolarla oynarken süper tele-kinetik güçlerimi kullanmak için epey kasıyorum ama nafile! Bu da tutmuyor. Belki de hoşlaştığım kızların aklına girer; zihinlerini manipüle ederekten bana olan ilgilerini açık etmelerini sağlayabilirim diyorum. O da olmuyor!

Hayaller X-men gerçekler Battal gazi

Çizgi filmler, çizgi romanlar benim çapsız hayal gücümle birleşince ecnebilerin ‘day dreaming’ dediği hadiseler başıma gelmeye başlıyor. Kendi iç dünyamın gerçekliği yerli yersiz dış dünyamı ve fiziksel gerçekliğimi ele geçirmeye başlıyor. Günümün büyük bir çoğunluğunda hayal dünyasındayım.

Annem askeri bir disiplinle yetiştirdi bizi. Akşamları sekiz buçukta yatar, sabahları yatağımızı yapmadan okula gidemezdik. Okul günleri sokağa çıkmamız ve televizyon izlememiz kesinlikle yasaktı. Ancak özel izinle bazı istisnalar yapılabiliyordu. Bu durum, lise yıllarıma kadar böyle sürdü. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilemiyorum. Bildiğim tek şey, annemin pek övündüğü bu baskı rejiminden kaçmak için kardeşimle birbirinden keyifli oyunlar keşfedip, müthiş eğlenceli zamanlar geçirdiğimiz.

Yaş yirmilere geldiğinde yepyeni bir süper güç keşfettim

Batman’i bilirsiniz. DC Comics evrenindeki onca süper güçlü kahramanın arasında etten kemikten, senden benden biridir O! Bildiğimiz anlamda hiçbir süper gücü yoktur. Tamam; zengindir, akıllıdır, teknolojiyi dibine kadar kullanır ama eninde sonunda sıradan bir insandır. Batman’in Justice League’de DC evrenindeki pekçok süper kahramana önderlik yaptığını da biliyoruz. Peki bu nasıl oluyor? Sıradan bir insan olan Batman, Süpermen’in ve diğer kahramanların saygısını nasıl kazanıyor, onlara nasıl önderlik yapabiliyor!

Hayal gücü ve irade tüm süper güçlerin atası

Batman’in irade gücü DC evrenindeki tüm süper kahramanları dize getiriyor.

Öyle ki Bane, Batman’in belini kırdığında bile abimiz iradesiyle; çok çalışarak ve kendiyle mücadele ederek imkânsız bir şekilde iyileşmeyi becermişti.

Justice League çizgi roman serisinde aslında Batman gibi normal bir insan olan Green Lantern’in süper güçlerinin kaynağı olan yüzüğünü Batman’e verdiğinde Batman’in hayal gücü ve iradesiyle yüzüğü nasıl kontrol edip, yenilmez olduğunu hatırlayın. (Bilen bilir!)

Batman'in hayal gücü ve iradesi Green Lantern'in yüzüğüyle birleşince olanlar...

Batman’in hayal gücü ve iradesi Green Lantern’in yüzüğüyle birleşince olanlar…

“İradesiz düşünce, zihne arız bir derttir; düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir; bu ise rüzgârı zaptetmekten zordur. “

Mahatma Gandhi

İrade demişken; insanın irade gücünü kontrol altına alabildiğinde neler yapabileceğinin minik bir örneğine bir göz atın isterim.

Aşağıdaki youtube videosu Lone Survivor filminden. Görüntüler Amerikalı deniz piyadelerin eğitimlerinden gerçek görüntüler. Türkiye’de de benzer sıkı bir eğitimi SAT komandoları alıyor diye biliyorum.

“irade kötü talihi yener,” demiş, Alexis Kivi. Sizce de çocukluğumuzdan beri aradığımız süper güç hayal gücü ve irade olabilir mi?

 

Hayatımı kurtaran kuryeden altın değerinde bir yaşam dersi

Hayatta sahip olduğun ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmak, öğrenmek gerek.

Geçtiğimiz Cumartesi öğlene doğru toplantım bitmişti. Motoruma atladığım gibi Seyrantepe Oto sanayinin dar sokaklarından tırmanarak kendimi ana yola atıverdim. Henüz trafiğin bunaltıcı yüzü kendini göstermeden Kadıköy’e, yani evime gitmek için sabırsızlanıyordum. Motorda çeyrek depo benzin kalmış. Yakıt henüz kritik seviyede değil. Seyrantepe’de benzincinin yanından geçerken hele bir eve gideyim, öğleden sonra depoyu fullerim diye içimden geçirdim ve yola devam ettim.

Balmumcu’dan birinci köprü yoluna girdim. Eski metrobüs yolunu geçip, tam köprünün ayağına girerken ne göreyim! Depo boşalmış, benzinin ışığı yanıyor. Yolda hafif bir yanık kokusu alıyorum. Aklımdan binbir düşünce geçiyor. Tüm bunlar olurken bir yandan da bildiğim tüm duaları okumaya başladım: “Allahım, ne olur köprünün ortasında durmasın,” diye yalvarırken motor ansızın stop etti. Boğaziçi köprüsünün tam ortasında en sağ şeridin de sağında kalakaldım. Köprü 1,5 km uzunluğunda, neresinden baksanız gişelere daha 700-800 metre var. Tam bir kâbus. Canım motorumu oracıkta bıraksam, bomba imha uzmanları bir saat içinde garibimi fünye ile patlatmaya kalkar, beni de yok yere içeri tıkarlar diye düşündüm. Hiç vakit kaybetmeden motorumu HGS satış binasına doğru ittirmeye başladım.

Ama yol bitmiyor! Ben en sağ şeritteyim. Otobüsler metrobüsler büyük bir gürültüyle yanımdan teğet geçerken bir yandan da rüzgarla mücadele ediyorum. Bunlar da yetmezmiş gibi yanımdan geçen arabaların içinden meraklı ve acınası bakışlarını fırlatıyor insanlar. Bu mini mahalle baskının tetiklediği adrenalin ile kan ter içinde, büyük bir motivasyonla ittiriyorum motoru.

Vespa kardeşliği

Dakikaların su gibi aktığı iç dünyamda çok seri bir şekilde köprü çıkışındaki HGS binasına yaklaşıyorum. Etrafta polis falan yok. Polisler beni kamerada görüp, “Tamam, bu zararasız ve zavallı bir arkadaş. Biz buna bulaşmayalım,” diye düşünmüş olmalılar. Tam HGS binasına gelirken 2016 model bembeyaz bir Vespa’nın üstünde bıyıklı bir arkadaş yanıma geldi. Motorunda Tamirhane sticker’ı vardı bu arada!

Beyaz Vespa’lı hayırsever: “Benzin mi bitti, bir hortum bulalım benden sana benzin aktaralım,” dedi! “Eyvallah,” dedim. Hortum bulamadık. Beyaz Vespa’lı hayırsever’in vaktini çalmak istemedim: “Sen beni bırak, ben bu düşmanla bir başıma mücadele edeceğim,” dedim. Motoru güvenli bir yere çektikten sonra motorize ekiplerin köprü çıkışındaki merkezlerine doğru yürümeye başladım. Memur arkadaşlar bana direkt yardımcı olamadı ama, Çengelköy’den benzin alabileceğimi, en olmadı karakoldan benzin alabilir kâğıdının verilebileceğini söylediler. Teşekkür ettim.

Keşke tek sorun benzin olsaydı

Millet kendini ateşe vermesin ya da dert çıkarmasın diye benzinciler genellikle kimseye benzin vermiyormuş. Neyse ki ben bir şekilde alabildim. Motora benzini koydum ama motor çalışmıyor. O sırada yoldan geçen harleyci amcalar telaşla el kol yapıyorlar. Çalıştırma diye bağırıyorlar. Ben her marşa bastığımda motorun içinden bir miktar benzin egzos borusuna sıçrıyormuş. Kapağı açtık bir baktık ki meğer benzin tahliye hortumu yırtılmış. Tek dert bu olsa yine iyi! Avrupa yakası semalarından karanlık bir bulut kümesi hızla bize doğru geliyor. Harleyciler patır patır patlayan motor sesleriyle hızla uzaklaştılar. Yağmur insafsızca yağmaya başladı. Yetmedi, doluya döndü. HGS binası kapalı. Binanın yanında balkondan bozma ucuz pimapenle çevrilmiş mini bir alan var. Oraya sığındım. Dolu bitmedi. Yarım saatten uzun süre bekledim. O sırada da benim ustayı arıyorum. Ne yaparız, nasıl kurtarırız beni diye soruyorum: “Dolu var gelemeyiz, dolu bitince karşıya geçen bir arkadaşla sana hortum alet edevat göndeririz, sen değiştirirsin! Bize geldiğinde toparlarız,” dedi. Başka şansım da yoktu, yine “Eyvallah,” dedim.

Kahramanımla tanışma

Ümitsizce ama büyük bir sabırla dolunun bitmesini beklerken iki kurye motoru geldi. “Sanırım bujime su girdi, motor stop etti. Hava biraz toparlayana kadar şurda bekleyeyim,” dedi bıyıklı kurye. “Siz yine şanslısınız köprünün tam ortasında benzin hortumum yırtıldı. Kala kaldım buralarda,” dedim. Artık çaresizlikten mi, eziklikten mi bilmem; yeri geliyor insan başına gelen kötü olayla ve çaresizliğiyle bile böbürlenebiliyor, arkadaş! Azman dolu parçaları yavaşça yerini ince yağmur damlalarına bırakınca bıyıklı kurye yoluna devam etti. Adının Cuma olduğunu söyleyen diğer kuryeci genç arkadaş, “bir bakalım şuna,” dedi ve makus talihime ortak olmak için benimle motora doğru yürümeye başladı.

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul - Urla yolunda...

Cahil cesaretinin gözünü seveyim. Sene 2013, motor tamirinden zerre anlamayan ben, İstanbul – Urla yolunda…

İşte başlıyoruz

“Abi motorun garantisi devam ediyor mu?”

“Yok yahu, on yaşında bu!”

Cuma, Buck marka çakısını çıkarttı ve benzin hortumlarını kesmeye başladı. O an “Ne yapıyorsun lan,” bile diyemedim. Çaresizlik işte! Hortumlar çürümüştü, benzin filtresini çıkartıp kısalan hortumları bağlayıp idareten beni eve götürecek bir düzen kurmaya çalıştık. Üç dört yıllık motor maceram var, ama motor işlerinden hiç anlamam. Bu yüzden hiç tanımadığım bir gence motosikletimin kas ve iskelet sistemini devrederken, iş bilmez gibi görünmeyip, karşı tarafa göz dağı vermek adına, abuk subuk yorumlarda bulunmaya başladım. Bir ara kara cehaletimle: “Ama benzin filtresiz olmaz, Cuma,” diye homurdandığımı hatırlıyorum. “Abi sen yolda kalmışsın, seni eve götürmeye çalışıyoruz. Benzin filtresiz de gidebilirsin,” diye hafiften çıkıştı bana. Bir an gülme geldi bana. Cuma, Robinson abisini ıssız HGS adasından kurtarmaya çalışıyordu sonuçta.

Endişeli bekleyiş

Cuma ilginç bir tipti. Survivor Atakan’a benziyordu biraz. Üniversite falan okumamıştır herhalde ama, hayatta kalabilmek için kendince yöntemler geliştirmiş. Meraklı, motor işlerinden iyi anlıyor. Olaylara yaklaşımı hep çözüm odaklı. Her bir problem çözülecek yeni bir meşgale gibiydi onun için. Boruları kestik biçtik, yeniden mandallarla sıkıştırıp, monte ettik. Dualarla kontağı çevirdik, birkaç denemenin sonunda motoru boğmadan çalıştırdık. O kadar mutlu oldum ki, gayri ihtiyari yerimden zıplayıp Cuma’ya sarılır gibi oldum. “Kardeşim, sana minnetarım. Senin için ne yapabilirim, lütfen çekinmeden söyle,” dedim. “Abi, yok ben hiçbir şey istemiyorum,” dedi. İçimden para vermek geçiyordu ama küçük düşürücü bir şey mi olur acaba diye düşündüğüm sırada; “abi sakın para falan vermeyi aklından geçirme. Ama şu işleri de biraz öğren. İnsan hayatta sahip olduğu her ne varsa ucundan kıyısından da olsa ne işe yarar, nasıl çalışır bir bakmalı, öğrenmeli,” dedi. “Motorunda mini bir alet çantası ve çakı da bulundur bence,” diye ekledi. Eğitimlerde, seminerlerde her fırsatta söylediğim o klişe cümlem geldi aklıma: “Hayatımıza aldığımız her teknoloji bizi bir yerimizden ısıracak. Bunları evvela bir sorgulamalı, nasıl çalışır bir bakmalı!“ Eee, ne oldu Hakan beyciğim, öyle ezberden şiir okumakla olmuyor işte! Kaldın mı köprü ortasında! “Eyvallah, Cuma!” dedim.

Cuma; “abi sana HGS’den ücretsiz geçmeyi de göstereyim mi,” dedi! Merakıma yenik düştüm, “yok kardeş, o eksik kalsın,” diyemedim. Motorlara atladık, geçişimizi yaptık. Acıbadem E5 ayrımında motorcu selamıyla yolları ayırdık.

Ne gündü!

Marketing Meetup etkinliğinin ardından

30 Nisan Cumartesi günü, Doğuş Üniversitesi’nin Acıbadem kampüsünde, Pazarlamasyon ekibinin ev sahipliğinde, heyecan verici bir etkinlik düzenlendi. 1,000’e yakın pazarlama sevdalısının hınca hınç doldurduğu salonda müthiş bir enerji vardı. Pozitif TV ekibi gün boyunca sahnedeki tüm konuşmaları web’den canlı olarak yayınladı.

Sektörün usta ismi Güven Borça’nın konuşmasıyla başlayan etkinlik; Garanti Bankası, Samsung, Migros, N11 ve Nivea Beiersdorf gibi markaların sunumlarıyla devam etti. Etkinliğin şık bir özetini şuradan okuyabilirsiniz.

Marketingmeetup

Bu müthiş organizasyonda ‘Dijital Çağda Hayatta Kalma Sanatı!’ adlı bir konuşma yaptım. Dijitalleşme meselesini dilimin döndüğünce anlatmaya çalıştım. Salonun konuşmama olan yoğun ilgisi ve katılımı beni çok mutlu etti. Sunum sonrasında bir sürü harika insanla tanıştım ve çok büyük keyif aldım. Konuşmamın videosunu şuradan izleyebilirsiniz.

Sunumumun ardından dostlarım Hasan Başusta ve Cem Sümbül ile birlikte ‘Başka bir hayat mümkün’ başlığında bir panel gerçekleştirdik. Alternatif yaşam ve kariyer olanaklarını konuştuk. Hasan’ın motor pantolonu hala gözümün önünden gitmiyor 🙂 Panelin videosunu ise şuradan izleyebilirsiniz.

Pazarlamasyon’un genç yetenekleri, sınırlı imkânlara rağmen katılımcılara dolu dolu bir konferans deneyimi yaşatmayı başardı. Sektörde farkındalık yaratmaya çalışan genç yetenekleri daha çok desteklemek ve onları cesaretlendirmek gerek. Markalara da burada biraz vazife düşüyor sanki… Organizasyonda görev alan tüm genç arkadaşları da buradan tek tek tebrik ediyorum. Bir sonraki etkinliği sabırsızlıkla bekliyorum…

Neden beceriksiz ve kötü insanlar hep terfi alır?

“Bu adamın burada ne işi var. Hiçbir konuda bilgi sahibi değil. Üstelik çok sinir bozucu. Biz işimizin ortasındayken gelir iki saçma laf söyler, hepimizi uyuz eder. Sinirleri bozar. Çalışanları birbirine kırar. Arkamızdan dedikodu yapar. Şimdi de hepimiz olduğumuz yerde sayarken o terfi aldı. Bu şirketten nefret ediyorum. Bu büyük bir haksızlık.”

Bu ve benzeri konuşmalara çalıştığım hemen her kurumda şahit oldum. Şirketin en gereksiz, dedikoducu ve sinir bozucu insanları kariyer basamaklarını hızla tırmanırken sadece işini yapmaya çalışan tipler genellilkle olduğu yerde sayar. En olmadık insanlara, en olmadık sorumluluklar verilir. Huşu içinde huzurla çalışmak varken rahatsız tipler kredileri toplar, ehil insanları şirkete küstürürler. Peki neden böyle oluyor?

Haksızlık diye bir şey yok

Sadece iş dünyası değil. Dünyada haksızlık diye bir şey yok. Doğada aslan geyiği yerse hayatına devam eder. Yiyemezse ölür. Geyik iyi koşar ve av olmazsa, aslan geyiği avlayamaz ve açlıktan ölür. O zaman aslana haksızlık olmaz mı! O yüzden haksızlık, haklılık meselelerini bir kenara bırakmalı. Yok öyle bir şey. Orman kuralları, iş dünyasında da aynen geçerli.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Maalesef doğada haksızlık diye bir şey yok.

Kurumlar hareket ve devinim ister

Büyük ya da küçük fark etmez. Sermaye sahipleri kurumlarında hep hareket ister. Hareket olan yerde bereket vardır gibi düşünülür. Bu yüzden kimsenin huşu içinde çalışması umurlarında değildir. Eğer hedefler tutuyorsa ve herkes huşu içindeyse, sermaye sahipleri daha fazla hareket edilip, daha fazla kazanç sağlanılmasını ister. Sermaye sahipleri, yatırımcılar ve patronlar hep hareket ister.

Patronlar etrafta alkış tutup, haydi haydi diye bağıran erkek ve kadın yöneticiler ister. Sermaye sahipleri,  kimse haydi demezse bu işlerin hiçbirinin yürümeyeceğini çok iyi bilirler. Eğer ısrarcı, yaratıcı, ikna edici ve işleri hızlandıran kişiler yoksa hiçbir şey yürümez. O zamana kadar yapılan tüm işler de çöpe gider. Bu yüzden yöneticiler bazen, etik değerleri zayıf olsa bile, yırtıcı ve başarma arzusu olan kişileri bünyelerinde bulundurmak isterler. Bu insanların devinim enerjisinden faydalanmak isterler. Bu kişilerin enerjileri azaldığında ya da kurum için tehlike arz etmeye başladıkları hissedildiğinde hemen gönderilirler.

Kurumlarda zanaatkârların önü kapalı

Türkiye, girişimciliğin ve üretimin çok az olduğu ülkelerin başında geliyor. Bu yüzden zanaatkâr kılıklı üreten insanların kurumlarda ilerleme şansı pek az. Maalesef maaşını artırmak için altına adam alman gerekir. Bu yüzden birini yönetici olarak işe aldıklarında ses hızıyla altındaki bütün kadroları doldurmaya çalışır. İşinin odağında daha fazla üretmek olan insanların çok az bir kısmı altındaki adamların yöneticisi olmaya meraklıdır. Bu yüzden müdür de olamazlar, maaşlarını da artıramazlar. Gerçi çoğu, müdür de olsa mutlu olamaz. İlginçtir, yurtdışında müdüründen daha çok maaş alan yazılımcılar, tasarımcılar, ürüncüler kısacası asıl derdi üretmek olan kurumsal zanaatkârları çok gördüm. Yönetimsel olarak dikey olan yapı, maaş ve sosyal statü olarak yatayda seyretmediği sürece, yeni nesilleri üretim odaklılığa özendirmek pek mümkün olmayacak gibi… Hoş, kurumsallık denen yapının bence en fazla 20 yılı kaldı! Bakalım zaman neler gösterecek…

Mahvolan hayallerimizi diriltmek için hala bir ümit var!

Uyarı: Saatlerimiz 04:47’yi gösteriyor. Bu saatte yapacak birşey bulamadığım için blog’a sardım yine. Yazı da biraz fazla uzun oldu. Affedin!

Hiç unutmuyorum televizyonu düzenli izlediğim yıllardı; ya doksanların sonu ya da ikibinlerin başıydı. Ana haber bültenlerinin birinde sokaktan geçen vatandaşlara, yılbaşı ikramiyesini kazansalar ne gibi çılgınca şeyler yapacaklarını soruyordu muhabir. Cevaplar hayli ilginçti. Hemen herkes ev alırım, araba alırım, çocuklarımın eğitimine harcarım diyordu. En yaratıcısı dünyayı gezerim demişti. Sonraki yıllarda yine izlediğim başka bir sokak röportajında sınırsız paranız olsa hangi arabayı alırdınız diye soruyordu muhabir. Cevapların hemen hepsi Mercedes ve BMW idi. Birkaç vatandaş Porsche ve Ferrari kelimelerini güç bela söyleyerek diğerlerinden farklılaşabilmişti sadece… Toplumsal hayal gücümüzün çerçevesini belirleyen zavallı ezber alışkanlığının kafese kapatıp, acımasızca başını ezdiği zavallı hayal etme gücümüzün geldiği son durum, psikolog ve sosyologlar için iyi bir araştırma konusu olabilir.

Tanıdığım hemen herkes işinden memnuniyetsiz. Hemen herkes başka şeyler yapmak, iş kurmak, zengin olmak istiyor. Ancak ne gariptir ki, çoğu kimsenin ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri bile yok! İşi gücü bırakan arkadaşların hemen hepsi, ne yapmak istediğini bilmediğinden ki bence bunu kendini tanımamaya bağlayabiliriz, ses hızında geri dönüyor alıştığı güvenli sulara.

Ne yapmak istediğini bilememe bir hastalık bence…

Bu hastalığın altında bir sürü şey olabilir, ama bunu tetikleyen iki önemli faktör olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki; hayal etme gücündeki eksiklik. ‘Çılgınca hayaller bile kuramama’. Hayallerimizin bile ister istemez ayaklarını yere bastırmaya çalışmalar… Yahu bırakalım bu ağırbaşlı tavırları; iki tur da biz atsak Mars’ın yörüngesinde ölür müyüz! Ne yapmak istediğini bilmeme hastalığımızın bir diğer nedeni de aslında birincinin de sebebi! Kendimizi tanımamıza engel olan geberesice ‘yalnız kalamama’ durumumuz. Bunu da kendine tahammül edememe olarak düşünebiliriz.

Aklıma gelmişken: Ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim. Özetle; ‘sevgi içimizde’ deyip gariban milletin parasını cebe indirmek ayıp geliyor bana. (Pragmatik bilgiler ve fayda sağlayan, motive eden kişisel gelişimcileri ayrı tutuyorum.) Bu konuda fikirlerimi değiştirmek isteyen arkadaşlarla seve seve bir çay, kahve içmek isterim. Bundan daha da fenası televizyona çıkıp din pazarlaması yapıp, haddinden fazla para cukkalamak da pek günah kanımca! Bu din pazarlaması yapan amcalara “Call of Duty’ de adam öldürmek günah mı?” diye sormak yerine; “Kutsal bir görev olan dini anlatmanın karşılığında güzel paralar cukkalamak günah değil mi, sayın hoca efendi,” diye sorulmasını çok isterdim! Belki bir gün kendimi tutamaz ben bağlanırım, adını vermek istemeyen seyirci kılığında, sorarım bu soruyu hepimiz adına.

Ne diyordum! Efendim ben bir kişisel gelişim uzmanı değilim ama, şunu hepimiz gibi çok iyi görüyorum; hiçbirmizin (en azından çoğumuzun) kendine tahammülü yok. Bu yüzden hep beraber yalnız triplerinde sosyal medyaya sarılmışız. İşin garibi kendimize tahamülümüz yok, kendimizde de çok fazla eksik görüyoruz, bu eksikleri başkalarının özlü sözlerini paylaşıp beğeni kapmaya çalışarak kapatmaya çalışıyoruz. En azından ben böyle düşünüyorum, sevgili okur. Yoksa sosyal medyada ‘like canavarı’ olmak için binbir takla atıp, takipçiler satın alıp, bulduğumuz her renkli kapıda selfie’ler çekip Instagram’da neden paylaşalım! İnsan bu; hangi konuda eksikse o konuya çok kafayı takıyor işte… Kendini beğenmeyenler, sevmeyenler, değersiz hissedenler daha çok ilgi çekmek, sevildiğini görmek istiyor. Dikkatinizi çekerim, daha çok sevilmek demedim, ‘sevildiğini görmek’ dedim. Yoksa neden hastanelere gidip Facebook’tan check-in yapsın bu insancıklar. Aşağıda gelen o yorumlar, gerçek benliği ele geçirmeye çalışan kişisel reyting makinesinden bozma alter egomuzu besleyen aburcuburdan başka birşey değil!

Bizi terkeden hayallerimiz değil 

Eminim siz de çocukken çok fazla hayal kuruyordunuz. Hatta mesleğinizle ilgili, yaşamak istediğiniz hayatla ilgili inanılmaz hayalleriniz vardı. Bu hayalleri kolaylıkla gözlerinizin önünde canlandırabiliyorsunuz. Hemen şimdi en büyük ve çılgın hayalinizi düşünün. Sonra bu hayalinizi gerçekleştirdiğiniz anı gözünüzde canlandırın. Adım adım geriye doğru gidin; bu hayale giden o yolda başınızdan geçmiş maceralarınızı da gözünüzde canlandırın. Eğer bunu kolaylıkla yapabiliyorsanız, tebrikler. Kesinlike bu yazının muhattabı değilsiniz. Hemen bilgisayarınızı kapatıp kendinize benden güzel bir çay söyleyin.

Ya gerçekleştiremediyseniz!

O halde dünyamıza hoş geldiniz. Geçenlerde fikirlerine çok değer verdiğim arkadaşlarımdan Olcayto Cengiz’le bir kahve içtik. O’na sektörden ya da dışarıdan kimleri beğendiğini sorduğumda bana en çok Einstein’ı sevdiğini söyledi. Nedenini de hemen ekledi; “Einstein’ın çok ünlü bir lafı var, ama çoğu kişi tarafından yanlış anlaşılıyor,” dedi. Neymiş efendim o laf: “Imagination is more important than knowledge”. Bunu Türkçe’ye “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir” diye çeviriyorlar, dedi. “Aslında burada imagination’dan kastedilenin hayal gücü değil, ‘muhayyel’dir,” dedi. ‘Muhayyel’ hayal gücüyle yaratılan demek. Yani bir nevi gözünde canlandırabilmek. Kaba tabirle görsel olarak düşünebilmek! Einstein, Newton fiziğini darmadağan eden Kuantum fiziğinin temellerini İsviçre’deki Patent enstitüsündeki minicik masasında pencereden gördüğü saat kulesine bakıp, muhayyele dalarken yapmamış mıydı!

Hayallerimizi küçülten şey de ne?

Çocukken ve ilk gençlik yıllarımda inanılmaz hayalciydim. Benim gibi birkaç hayalci arkadaşımla biraraya geldiğimde yapmaktan en keyif aldığımız şey, izlediğimiz bilim kurgu filmlerini birbirimize anlatmaktı. Bunu öyle oturarak falan değil, oyun oynarak, ayakta, yürüyerek falan yapıyorduk. Anlatılan filmleri dinlerken resmen içimizde yaşıyorduk. Biri izlediği şeyi abartarak bize anlatırken herkes kendi hayal gücüne göre zihninde filmi yeniden çeviriveriyordu. Filmin video kasetini filan bulursak izleyince çok garip hissediyordum. Çoğu sahne tıpkı benim hayal ettiğim gibi çekilmiş olmuyordu! 🙂 Hayal gücümü tetikleyen şeyler sadece filmler değildi. Bazen bir film afişi, gökyüzündeki garip şekilli bulutlar, okul kitaplığındaki masallar ve daha nice şeyler…

Yıllar geçtikçe hayatın gerçekliği palavraları, artık büyümek zorunda olduğumuz söylemlerinden beslenen sözde yükümlülükler ve mahalle baskısı, hayal kurmayı resmen kilit altına almak için elinden geleni ardına koymadı. O zamanlarda da walkman’imle yaptığım uzun yürüyüşler, hayallere dalma seanslarıma derman oluyordu. Sanki bir video klibin ya da filmin içindeymişçesine bangır bangır müzik dinleyerek yolda yürümeler, insanlara, etraftaki nesnelere ve olaylara farklı senaryolarla, bambaşka anlamlarla bakmak gibisi yoktu… Hala da yok! 🙂

Muhayyel yeteneğini geliştirmek için mini öneriler

Düzenli işe gitmediğim şu günlerimden vakit bulup, derin ve keyifli düşünce seanslarına kendimi kaptırıp çocukluğuma ve iç dünyamın derinlerine yolculuklar düzenliyorum. Dışardan bakıldığında şizofrenik gibi görünse de zihnim hiç olmadığı kadar berrak şu günlerde… Bu aralar belkide hayatımda hiç olmadığım kadar yalnızım, ama bu yalnızlıktan hiç ama hiç şikayetçi değilim. Nereye gidersek gidelim, kendimizle olan sorunları çözemeden, kendimizle uzlaşmadan yapılan tüm yolculuklar huzursuz ve tatminsiz oluyor. İşte bu yalnızlık sürecinde zaten arada bir sığındığım adını yeni öğrendiğim eski dostum ‘muhayyel’ ile aramı düzeltmeye çalışıyorum. Sizlere ‘muhayyel’ ile uzlaşma yolunda uyguladığım birkaç mini taktiği de paylaşmak isterim.

Görsel düşünmeye çalışıyorum. Birilerini dinlerken, toplantıdayken ya da birşeyleri okurken bana doğru akan bilgileri zihnimde görselleştirmeye çalışıyorum. Normalde de görsel düşünen biriyim ama bu yeteneğimi daha da çok geliştirmeye çalışıyorum. Bunu bir çeşit oyun gibi düşününce çok daha keyifli oluyor. Kişileri, olayları, konuları zihnimde yarattığım senaryolarla, elle tutulur, gözle görülür olacak şekilde aklımla görselleştiriyorum.

Kitap okurken, ya da müzik dinlerken de bu görselleştirme çalışmalarını yapıyorum. Mesela diyelim Atatürk’ün Nutuk’unu yeniden okuyorum. Nutuk’ta geçen insanların, paşaların, karakterlerin internetten fotolarını bulup basıyorum. Karakterler zihnimde daha da kalıcı yer alıyor. Çünkü onlar artık yüzleri olmayan isimler değil. Zihnimde kanlı canlı tipler! Bu şekilde olayları anlaması da kolay oluyor.

Yıllar önce en yakın arkadaşım bana Iron Maiden’ın ‘Best of the Beast’ kasetini vermişti. Kulaklığı takıp, o müzikleri dinlerken, müziğin içinde özenle yerleştirilmiş gitar soloları ve melodileri hemen oluşan ve kaybolan renkli motifler olarak gödüğümü hatırlıyorum. Eğer gitar hero oynadıysanız ne demek istediğimi anlarsınız! Bu yazı böyle uzar gider. O yüzden müsadenizle ben güneşin doğuşunu izlemeye gidiyorum! Unutmayın sevgi içimizde! 😛

İçindeki çocuğu mutlu etmek; bir saatin hikayesi

Okura not: Birazdan okuyacağınız bu blog yazısı kahramınız Hakan Efendi’nın günlüğü ile yaptığı sıradışı zamansız monoloğu içermektedir. Olur da okurken sıkılırsanız falan, ekranı hemen kapatıp benden kendinize güzel bir çay söyleyin ve en sevdiğiniz arkadaşınızı telefonla arayıp rahatlamaya çalışın.

Sevgili günlük,

Saatler sabahın 4:35’ini gösteriyor. Zaten sallantıda olan uyku düzenim geçtiğimiz hafta gerçekleştirdiğimiz San Francisco seyahatinden sonra iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı. Geceleri uyuyamamalar, kafalarda uçuşan şukela düşünceler ve durdurak bilmeyen hep birşeyler yaratma isteğimle geldim sana… Bu saatte yapacak pek bir işim olmadığından, maalesef gevezeliklerime katlanmak durumunda kalacaksın, sevgili günlük…

Biliyorsun, hem kafayı toparlamak, hem de yeni iş fırsatlarını ve trendleri yerinde gözlemlemek bahanesiyle, kendimizi kandırıp, güzel bir seyahat planı oluşturmuştuk. Hatun da sağolsun hep destek, tam destek olduğu için pılı pırtı toplayıp vurmuştuk kendimizi yollara… Ya bak aklıma ne geldi; San Francisco seyahatimizle ilgili notları önümüzdeki günlerde şöyle güzel bir blog yazısında toplayalım. Hem düşünceler toparlanmış olur, hem de gitmeyi düşünenler için de mini bir kaynak olur. Ne dersin?

Gelelim asıl konumuza…

Ailem ve dostlarım gibi sen de çok iyi biliyorsun ki, saatlere karşı küçüklüğümden bu yana çok büyük ilgim ve zaafım var. Hatta teknolojiye olan merakımın kökünde bile saatler yatıyor diyebilirim. Dün gibi hatırlıyorum; daha ilkokula bile başlamamıştım. Kuzenim Tolga’nın çok şahane bir Casio saati vardı. Sende belki hatırlarsın; hani üstünde oyun oynanan türden birşeydi. İşte o saatin hastasıydım ben. O saatten bende hiç olmadı ama, yıllar içinde harçlığımı biriktirerek bir tane Casio databank satın alabilmiştim. Daha sonra zaman içinde kazandığım paralarla mini bir saat koleksiyonu oluşturacak kadar saatim oldu. Koleksiyon dediğime bakma, öyle çok pahalı şeylerden bahsetmiyorum; akıllı saatler ve türevi şeyleri saymazsak; birkaç Swatch, babamdan yadigar Casio databank, hala severek kullandığım Casio Protek ve Suunto Core Red Crush outdoor saatlerim, bir de kız arkadaşımla vitrinleri dolaşırken; ‘’Bence her erkeğin şöyle klasik bir takım elbise saati olmalı,’’ dediği için o an gaza gelip aldığım o klasik Tissot. Ama bu mini koleksiyonumun en nadide parçası geçen sene aramıza katılan Omega Moonwatch (Speedmaster Professional) oldu. İzin ver, sana bunun sonu mutlulukla biten hüzünlü hikâyesini anlatayım.

Her şey bununla başladı

İşte her şey bununla başladı

Ben aslında astronot olacaktım da…

Herkesin hayatına damga vuran birkaç film vardır elbet. Hiç şüphe yok ki Apollo 13 benim hayatımı değiştiren ender filmlerden biridir. O filmi izledikten sonra deli manyak gibi astronot olmak istemiştim. Eğer astronot olamazsam en azından mühendis olayım diye düşünmüştüm. Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri de astronotların taktığı o saat olmuştu.

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

Buzz Aldrin ve Omega Speedmaster

O dönem internet falan da yok tabii (yani var da halka inmemiş!). Sordum, araştırdım; nedir o saat diye… Meğer Omega Speedmaster’mış. Sinemada elime saatin bir broşürü de geçmişti. O yaşta, gördüğüm her saatçinin vitrininde o saati aradım ama bulamadım. Saatçilere sordum, bana güldüler; ‘’Evladım o saat seni aşar, çok pahalıdır,’’ dediler. O yaşta insanda para mefhumu da olmuyor tabii; ‘’Altı üstü bir saat işte, ne kadar pahalı olabilir ki,’’ diye soruyorum, kimseden ses çıkmıyor. Memur çocuğu olduğum için küçük yaşta anadan babadan pek bir şey istememeyi öğrenmiştim. Filmlerde millet çınar ağacının altına gider and içer, yemin verir; ben de lojmanın basket potasının altına gittim ve kendime bir söz verdim; ‘’Bir gün büyük adam olucam ve ben de kendime bir tane Omega Speedmaster alıcam,’’ dedim.

Bu filmi izleyen astronot ya da en azından mühendis olur

 

Sevgili günlük, bilmem sen de böyle düşünür müsün ama, insanı var eden ve mücadeleye sürükleyen en önemli ve yüce duygulardan biri de yoksunluktur. Kendini yoksun, eksik hissedince zaten kaybedecek neyim var ki deyip, dalıveriyorsun korkusuzca. Aslında düşününce ne komik, altı üstü bir saat işte…

Zaman geçti okullar bitti, meslek hayatına atıldım. Kariyerimsi şeyler yaparken şansımın da yardımıyla görece güzel paralar kazanmaya başladım ve herkes gibi kendime güzel, keyifli bir hayat kurdum. Bunu yaparken hobilerime ve kendime yatırım yapmaktan hiç çekinmedim. Ohh canıma değsin sevgili günlük, gittim Led Zeppelin’in gitaristi Jimmy Page’in Gibson Goldtop gitarının aynından da aldım, gitmek istediğim yerlere de gittim, almak istediğim eğitimleri de, kitapları da, oyuncakları da hiç acımadan aldım. Arada acılar ve sıkıntılar da olmadı değil, ama geriye dönüp baktığımda bana verilen fırsatları en iyi şekilde değerlendirdiğimi, hayatın bana gerçekten çok iyi davrandığını görüyor ve yatıp kalkıp tanrıya şükrediyorum.

Neyse işte, içimde kalan, gerçekleştirmek istediğim ne varsa sırayla hayata geçirmiştim ki, geçen sene ”Parası neyse vereyim de şu saati de alayım,” dedim. Gittim aldım.

Satın alma kararı 20 sene önce verildi. Bugün satın alındı #omega #moonwatch

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Aslında daha önce de alabilirdim ama, sahip olduklarımdan maksimum keyif ve tad almak için bu tür şeyleri sindire sindire, zamana yayarak yapmayı daha çok seviyorum. Bu arada yanlış anlaşılmasın, bu saati alabilmek çok matah bir şey değil. Bir Panaeria, bir Patek Philippe kadar pahalı bir saat değil ama, hikayesi ve sembolik bir değeri var benim için. Bir kere ilk 1957 yılında ortaya çıkmış bu model. Nasa’nın gerçekleştirdiği altı Ay (Apollo görevleri) operasyonunda da bizzat kullanılmış. Nasa, uzun bir süre uzay görevlerine çıkan astronotlara hep bu saatten vermiş. Daha sonra öğrendim ki bizim kız da bu saatin hayranıymış. Ama sevgili günlük, biliyor musun bütün bunlardan çok daha önemli bir şey var. Ara sıra kolumu uzatıp bu saate baktığımda 12 yaşımdaki kaygılı halimi görüyor ve ona şunu söylüyorum; ‘’Merak etme, büyüdün ve adam oldun. Şimdi keyifle basket oynamaya devam edebilirsin!’’

Bir gün sahip olduğumuz her şeyi kaybedeceğiz. Elde avuçta sadece güzel anılar ve bilincimizin minik bir kısmını yansıtan birkaç yazı ve fotoğraf kalırsa ne ala… Belki de bu yüzden uyuyamıyorum sevgili günlük, geriye minicikte olsa birşeyler bırakabilmek için…


Sana bir sır vereyim mi sevgili günlük, şunu izlerken hala heyecanlanıyorum…

mutlu çocuklar

Kendimi yenmeye değil, kendimle uzlaşmaya geldim

Samsung’daki beş yıldızlı işimden ayrıldığımdan bu yana 1,5 ay süre geçti. Zaman ne hızlı geçiyor. Bu süre zarfında verdiğim birkaç mini danışmanlık ve eğitim haricinde banka hesabımı mutlu edecek pek bir iş yapmadım. Daha ziyade kendimi anlamak ve kendimle uzlaşmak için geleceğime yatırım yaptım. Bir süre daha buna devam etmeyi arzu ediyorum. Hatta, aklımı başımdan alacak, yoğun bir işte çalışmaya başlarsam bile bu uzlaşma sürecinin peşini bırakmaya niyetli değilim.

Gerçekten biz büyüdük ve kirlendi dünya

Kafalar yoğun, öncelikler ise maddi kaygılar ve egoları beslemek olduğunda, insan en çok kendinden uzaklaşıyor. Hiç yapmayacağı şeyler yapmaya meyilleniyor. Oysa, altı yaşımızdaki o minik kaşif hallerimiz öyle miydi! İşimiz gücümüz merak etmek, soru sormak, kendimizi ve dünyayı anlamaya çalışmak değil miydi? Ne ara değiştik ve kendimize düşman olduk, hiç bilmiyorum.

Çocukken planlar yapmadan, kendi içimizden geldiği gibi yaşıyorduk günlerimizi! Yakın arkadaşlarım çocuklarıyla yaşadıkları şaşırtıcı diyalogları benimle her paylaştığında, hayat ve kendimizle ilgili bilmek istediğimiz tüm soruların cevaplarının, küçüklüğümüzde saklı olduğuna bir kere daha ikna oluyorum. Ne güzel ki, hepsinin çocukları dostlarımın yaşam koçu oluvermiş; onlara “insan olmak ve hayatın temelleri” adlı zorunlu derste eşlik ediyor. Gerçi el birliğiyle “insan olmak ve hayatın temelleri” adlı bu dersi müfredattan kaldırıp, yerine “Menfaatler dünyası ve nasıl daha çok para kazanırsın” adlı dersi koymuştuk ama, gün gelir belki yine zorunlu ders olur “insan olmak ve hayatın temelleri”.

Kendini yenen dünyayı yener derler, ama bence olay bu da değil!

Ben sadece kendimle uzlaşmak istiyorum. Kendimi yenmeye çalışmak kendime işkence etmekten başka bir şey değil! Mesela şu aralar dünyada çok popüler olan sabahın 5’inde uyanma trendi var. Uyku meselesi çok kişisel bir mevzu. Kimi insanlar 10’da yatar 5’te kalkar. Kimileri de 3’te yatar 10’da kalkar. Sen, özünde olmayan bir şeyi kendine empoze etmeye çalışarak, ancak kendine işkence edersin. Üstelik bu işkence sadece bedene değil, ruhuna da zarar verir. Sabahın 5’inde uyanamayıp, tüm gün pişmanlığınla mücadele edersin. Sabahın 5’inde uyanman gerekiyorsa zaten uyanırsın da; mesela sabahın 5’indeki uçağı kaçırmazsın, çok heyecan verici bir projeyle uğraşıyorsan kendini kaptırır uyumazsın bile… Lise yıllarımda saatleri kurup az uyanmadım gecenin 3’lerinde, NBA maçlarını izlemek için… Maçlar bitince sabahın 6’sında da basket oynamaya çıkardık. Bu da kendiliğinden olan bir şeydi; işte kendinle uzlaşmak böyle bir şey. Zorlama yok, sınırlar çizilmiş ve akıyor her şey.

*Görsel: http://www.savethechildren.ca

Yeni, güzel ve değişik haberler

Merhabalar,

Kafaları karıştıran ülke gündemini bir kenara koyarsak, görüşmeyeli herkesin keyifler yerindedir diye ümit ediyorum. Yeni tasarımıyla üç haftayı geride bırakan yenizengin.com siz değerli dostlarımızdan ve arkadaşlarımızdan güzel yorumlar ve fikirler almaya devam ediyor. Önemli  düşünceleriniz ve desteklerinizi çekinmeden paylaştığınız için çok teşekkür ederim.

Son birkaç haftada yenizengin.com’un yeniden gündemime girmesiyle hayatımın seyri de değişmeye başladı. Kısaca bu haberleri sizlerle de paylaşmak isterim.

Samsung’dan ayrıldım

Bazılarınız belki biliyordur. Adobe’den sonra Samsung’da B2B pazarlama bölümünde çalışmaya başlamıştım. Samsung harika ürünleri olan, birbirinden yetenekli insanların çalıştığı müthiş bir yer. Interbrands 2015’e göre dünyanın 7 numarası. Lakin, büyük bir hevesle başladığım işimde geride bıraktığım bir buçuk yılda, kendimi gerçekleştirme amacımdan ve ideallerimden uzaklaştığımı söyleyen iç sesimi daha fazla bastıramadım. Uykusuz geceler, uzun düşünce seansları sonunda, artık kendimden kaçacak duraklar da kalmayınca, en iyisinin bırakmak olduğuna ikna oldum. Geçen Salı Samsung ile yolları ayırdık. Yeni zengin hayatıma merhaba diyorum anlayacağınız.

Aklımı ve gönlümü çelecek bir iş fırsatı çıkmadığı sürece bol bol okumak, yazmak, eğitim seminerleri vermek ve yenilikçi pazarlama projeleri yapmayı arzu ediyorum. Bakalım neler olacak.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,

Bulanmadan donmadan akmak ne hoş…

Dünle beraber gitti cancağazım ne varsa düne ait,

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

-Mevlana

Kristal Elma Reklam ve Yaratıcılık Festivalindeydim

Lift Content Factory ekibinin düzenlediği, bu sene 27’ncisi düzenlenen Kristal Elma Festivali ‘nde Crystal salonunun moderasyonluk işi 3 gün boyunca bana emanet edildi. Gerçekten heyecan verici ve biraz da yorucu bir deneyim oldu. Reklam ve yaratıcılık sektörünün usta isimleriyle tanışmak, tanıdık bildik dostları yeniden görmek ve uzun bir aradan sonra yeniden sahnelerde olmak gerçekten harikaydı.

Türkiye’nin en kapsamlı oyunlaştırma kitabı yolda

Canım arkadaşım Ercan Altuğ Yılmaz, konunun uzmanı müthiş insanların katkılarıyla,  Türkiye’nin en kapsamlı oyunlaştırma kitabını yazdı. İki gün önce kitabın baskıya gidecek son halini benimle de paylaştı. Kitap tam 350 sayfa! Oyunlaştırmaya dair hemen her şeyin konunun uzmanları tarafından irdelendiği bu kitapta, Türkiye’den ve dünyadan en iyi ve en kötü örnekler kapsamlı şekilde irdelenmiş. Kitapta benim de biraz katkım ve beş sayfalık bir röportajım var. Pazarlamada oyunlaştırma trendleri üzerine düşüncelerimi paylaştığım bu kaynak, kitapçılara düşer düşmez haber vereceğim. Hatta yenizengin newsletter’a üye olan bazı şanslı kişilere direkt göndereceğim 🙂

Perakende.tv’de Burak Günbal’ın konuğu oldum

Burak Günbal müthiş biri! Eğer henüz tanışmadıysanız, hemen şimdi kesinlikle takibe başlayın. Çok bilgili ve alçak gönüllü biri… O’nunla ilgili beni en çok etkileyen şey; kendi konusunda içeriği bağlama eksiksiz şekilde oturtmayı başarmış nadir insanlardan biri olmasıydı. O’nun gibi biriyle tanışmanın bana ilham verdiğini söylersem kesinlikle abartmış olmam.

Burak ile dijital pazarlama trendleri ve teknoloji-insan ilişkisine yönelik kısa bir sohbet yaptık. Heyecandan mı, yoksa yorgunluktan mı bilmem ama saatte 185 km hızla başladığım ve yer yer cümleleri toparlamakta zorlandığım bu güzel söyleşiyi buradan izleyebilirsiniz.

Sizin tarafta keyifler nasıl? Aşağıdaki yorum alanından yazarak ya da bana direkt e-mail atarak bu aralar neler yaptığnızı paylaşın. Gerçekten çok merak ediyorum. Belki birlikte de bir şeyler yapabiliriz…

Atatürk’ün en büyük vasiyetini anladık mı?

Acı ama gerçek; Atatürkçü gençliğimizin büyük bir kısmı O’nu tanımıyor ve geriye bıraktığı en önemli şeyden bihaber.

Maalesef, Atatürkçü olmak kola adını kazımakla ya da arabanın arkasına imzasını yapıştırmakla olmuyor. Nasıl Kur’an’ı okuyup anlamadan mümin olunamıyorsa,  Atatürk’ün Nutkunu okumadan da Atatürkçü olunmuyor. Evet, yılda ortalama bir kitap bile okuyamayan bir milletin 600 sayfalık bir külliyatı okuyup anlamaya çalışmasını beklemek pek gerçekçi değil. O zaman Atatürkçüyüm dememelisin, ya da değilsen bile Atatürk’e ve icraatlarına laf atmamalısın. Çünkü ne olduklarını bile bilmiyorsun! Herkes şapkasını önüne alıp, iç muhasebesini yapmadan ve  kendi düşüncesini oluşturmadan (kulaktan dolma bilgilerle) herhangi bir konuda hiçbir topa (olumlu ya da olmusuz) girmemeli!

Atatürk’ü anlamak belki o kadar kolay değil; öyle ki yakın arkadaşları (Başta İsmet inönü ve  Fevzi Çakmak olmak üzere…) kendisini doğru dürüst anlayamamış. Atatürk’ün vefatından sonra geride kalanların, O’nun bıraktığı mirası anlayıp ne derece sahip çıktığı günümüze kadar süren bir tartışma konusu.

Ama bir de şuradan bakalım!

Celal Şengör’ün Dahi Diktatör kitabında ilginç bir bölüm var. İnönü şöyle diyor Atatürk’e, “Gazeteler dedikodu yapıyorlar. Bu memleketi daha ne kadar on bir sarhoş idare edecek” diyorlar. Atatürk şöyle cevap veriyor: “Pardon?” diyor, “On bir sarhoş mu? Halt etmişler. Bu memleketi sadece bir sarhoş idare ediyor” diyor. Orada, arkadaşlarının arasında gerçeği söylüyor aslında, “Hiçbiriniz, hiçbir işi layıkıyla yapamıyorsunuz.” Bu söz aslında sadece İsmet Paşa ve arkadaşlarına değil, sanki günümüz Türk gençliğine de söylenmiş gibi… Biz ödevimizi layıkıyla yapabiliyor muyuz?

Önce ödevimizi bilelim

Atatürk tüm hayatı boyunca medeni bir toplum yaratmak için uğraştı. Atatürk medeniyeti şöyle tanımlıyor: “İçindeki insanların kişisel otoriteye bağlanmadan birbirleriyle birlikte yaşayabildikleri bir toplum, medeni bir toplumdur.” Daha da basite indirgersek, medeniyet birlikte yaşayabilme becerisidir. Evet, medeni olmak bir beceridir. Atatürk, bizlerin bu beceriyi kazanmasını istiyor. İlk ödevimiz bu!

Atatürk toplumdaki cinsler, etnik ve dini unsurlar arasındaki farkları mümkün olduğu kadar törpülemeye çalışıyor ki, herkes bir potada birbiriyle konuşan insanlar haline gelebilsin. Aksi halde ülkü birliği ve millet olmak mümkün değil. Millet olmadığın zaman kendini dışarıya karşı koruman ise hiç mümkün değil!  

Atatürk’ü anlamak O’nun bıraktığı her şeye körü körüne bağlanmak demek değildir

Atatürk, bizlerin ezberci düşüncelerden, yeni bir önder arayışından, doktrinlerden ve dayatmalardan uzak durmamızı, aklımızı kullanmamızı istemiş.  Her konuyu kendi döneminin şartları çerçevesinde değerlendirip, hareket etmek en akılcı yoldur. Artık dünyamız Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki gibi değil; sahip olduğumuz teknoloji, imkanlar dünyanın ve ülkelerin çerçevesini de haliyle değiştirdi. Atatürk güçlü ve medeni bir toplum olarak hayatımıza devam edebilmemiz için bizlerden aklımızı kullanmamızı istiyor. Bıraktığı en büyük miras, her dönemin şartına göre millet olarak hayatta kalmamızı sağlayacak akılcı düşünce sisteminden başka bir şey değil.

Atatürk’ü anlamaya çalışmak akılcı olmaya çalışmaktır

Atatürk ilerli görüşlü bir lider olduğu için, Türk milletine (Türk milleti: Türkiye Cumhuriyetini kuran halkların tamamına verilen addır. Bu halklar; Rum, Çerkez, Türk, Kürd, Ermeni, Boşnak, Arnavut v.b…) hiçbir kişisel, kurumsal otorite tesirinde kalmamamızı her türlü sıkıntıdan kurtuluş için daima aklımızı kullanmamızı istemiş.  

İşte Atatürk’ün bizlere bıraktığı en büyük vasiyet bu; medeni ve akılcı bir toplum olmamız!

 

Dijital çağda entelektüel ergenlik

Digitalage Dergisi Mayıs – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız her şey mi demek?

Teknolojiye kendimizi bu kadar kaptırabileceğimizi kim bilebilirdi ki!

Her gün sayısız haber Facebook ve Twitter feed’inizden akıp geçiyor. Metroda, otobüste hatta sevgilimizle yemekteyken bile tespih çeker gibi Candy Crush oynuyoruz. Dijital yetkinliklerini artıran markalar bizlere henüz satın almayı bile hayal etmediğimiz ama iki ay sonra kesinlikle sahip olacağımız ürünlerin reklamlarını internetteki ayak izlerimizi takip ederek önümüze çıkartıyor. Hepsi bizi bizden daha iyi tanıyor olabilir mi?

Bilgi çağında yaşam o kadar hızlı ki, insanın biyolojik ritmini bozarcasına, doğru düzgün hazmetmeden bir iki diş darbesiyle midemize indirdiğimiz koca hamburgerler gibi, akıl süzgecimizle yoğuramadığımız, hatta hiçbir zaman öğütemeyeceğimiz koca koca bilgi küpleri toplumu ve bizleri acımasızca şekillendiriyor. Gündemler hiç olmadığı kadar hızlı değişiyor. Bir süre sonra hepimiz birer gündem arsızına dönüşüp, yarım saatte bir değişim arar halde buluyoruz kendimizi. Dijital çağda önümüze gelen hazır çoğu bilginin entelektüel bir derinliği de yok. Her şey birbirine benziyor; çok yüzeysel ve hızlı. Pekiyi, yaşamda hız, her şey mi demek?

Rakamlarla yeni dijital dünya

Şu an 7,2 milyarlık dünya nüfusunun yaklaşık 3 milyarı interneti aktif olarak kullanıyor. 2 milyar kişinin de aktif bir sosyal medya hesabı mevcut. 3,65 milyar cep telefonu kullanıcısının da yaklaşık 1,7 milyarı sosyal medyayı cebinden takip ediyor. Dijital veriler ve bu verilerin her yerden tüketimi hız kazandıkça dijital okur yazarlığın da önemi hissedilir derecede artmaya başladı. Türkiye’de de bazı eğitim kurumlarında bir takım çalışmalar yapılmaya başlandığını duyuyoruz. Çocuklarımız dijital okur yazarlığı okullarda öğrenecek, peki ya biz yetişkinler ne yapacağız?

Entelektüel buhrana giriş

Biraz kafası çalışan her insan, hayatının belli bir döneminde kendini ve yaşamı sorgulamaya başlar. Bir başka deyişle entelektüel bir ergenlik dönemine girer. Yaşamı hakkında hakikati arayan günümüz insanı, bu dijital bilgi karmaşasının yarattığı sonsuz parazit içerisinde kendini bulmaya çalışırken çok fazla acı çekiyor. Koca koca adamlar olduk, hala mutsuz ve umutsuz dolaşıyoruz. Hayattan ne istediğimizi bilmiyoruz. Bence bu sıkıntıları biraz da bu dijital karmaşa tetikliyor.

Tolstoy’a kulak verin

Dünya edebiyatının mihenk taşlarından Lev Nikolayeviç Tolstoy bile orta yaşlarına geldiğinde entelektüel bunalımdan nasibini almış ve kendi gerçeğinin peşine düşmüş. Bunu yaparken izlediği yolu çok çarpıcı bulduğum için paylaşmak isterim. Kendini anlama yolunda ilk olarak basit sorular sormuş. Sonra bu sorulara asırlar önce cevap vermiş yazarlar, alimler ve düşünürlerin eserlerinden alıntılar yaptığı bir günlük oluşturmuş. Gündelik yaşamının karmaşası içinde huzurunu kaybettiğini ya da rotasından çıktığını hissettiği her an referans bilgileriyle donattığı kalesine çekilip kendini arındırmış. Daha sonra bu fikirleri “Calendar of wisdom” (Bilgelik Takvimi) adlı kitabında toparlayıp, bizler için geride mini bir yaşam rehberi bırakmış.

Tolstoy ve çalışma odası

Tolstoy ve çalışma odası

Belki de dijital evrimin ortasında yaşayan bizlerin de yapması gereken tam olarak bu. Eğer özgür olmadığınızı hissediyorsanız içinizdeki nedene bakın. Kendinize referans bilgilerden oluşan analog ya da dijital bir bilgelik kalesi inşa edin. Anlık haberlerin ve çerez niteliğindeki içeriklerin enerjinizi tüketmesine izin vermeyin. Yapabiliyorsanız televizyonu kapatın, Twitter’da herkesi değil bazı listeleri takip edin ve bazı günler kendinize dijital diyetler uygulayın. Hayatınıza referans olacak entelektüel kalenizi oluşturun. Bunu yaparken bir şeyi sakın unutmayın; büyük ve gerçek şeyler daima sade ve alçak gönüllüdür. Değersiz ve sizi geri çeken boş yüklerin hamallığından sakının.

“Businesswise likeable but, less to the point”

Hypogo, yeterince başlayamamak, bu durum içerisinde sıkışıp kalmak anlamına gelir. Şaşırtıcı bir biçimde, madalyonun diğer yüzünde doğrular yer alır. Bazı insanlar korkuyla yüzleşir ve başka bir şeyle uğraşarak korkularını gizler. Karşılarına çıkan büyük bir engel ve daha sonra karşılarına çıkacak olan daha büyük engeller için hayıflanır ve başlamakta geç kalır. Pazartesi zeplin şirketi işine başlarlar ve Çarşamba günü fikir değiştirip Stirling motoru için patent başvurusu yaparlar, eğer bir ya da iki gün içinde bu sonuç vermezse, hafta sonu itibariyle yapacakları işin evlere noter hizmeti olmasına karar verirler. Devamlı sorular soran, bölen, durmadan notlar alan ve yüzünüze sinir bozucu bir biçimde bakan kişi aslında kendini sabote ediyor, yani gizleniyordur. Bu hypergo düşünce şekli devamlı bir yerden bir yere seyahat etmek kadar garantili olacaktır zira devamlı hayaller kuran ve bunu sürekli tekrarlayan biriyseniz, tabii ki işlerinizle ilgilenemezsiniz. İlk nedeni  deli olmanızdır ve ikincisi son yaptığınız şeyden sorumlu tutulmamak için hep yeni bir atılım peşinde olmanızdır. Seth Godin

Geçtiğimiz Çarşamba çalıştığım kurumda bölüm liderimizin önderliğinde sene sonu değerlendirme toplantısı yaptık. Eminim çoğu şirket bu tür şeyler yapıyordur. 60 kişi 40 metrekarelik toplantı odasında sabahtan akşama kadar hem geçtiğimiz seneyi hem de gelecek yılın önceliklerini ve stratejilerini tartıştık. Bölüm liderimizin toplantı aralarına serpiştirdiği kişisel gelişim videolarıyla kâh güldük, kâh gaza geldik. Şirket motivasyon toplantılarının vazgeçilmez 3’lüsü Rocky, Any given sunday ve Stephen R.Covey günümüze neşe ve motivasyon kattı. Ortamdaki oksijen oranının tek haneli rakamlara indiğini hissettiğimiz her an, onar dakikalık aralar vererek günü çıkartıyorduk. Buraya kadar her şey normal. Bir beyaz yakalı olarak on yılı aşkın süredir bu tür motivasyon  toplantılarında dinleyici olarak yer alıyorum. Hatta benzer sunum taktiklerini eğitimlerimde çokça kullanmışlığım da vardır. Lakin o gün çok ilginç bir şey oldu; tabir-i caizse balyozu resmen kafaya yedim.

Bölüm liderimiz elinde balya balya boş A4 kağıtlarla masaya yaklaştı. Diğer elindeyse üzerinde kurumumuzun adı ve adresi yazan zarflar vardı. Önce zarfları dağıttı. Hepimiz zarfın üstüne adımızı yazdık. Sonra beyaz kağıtlar geldi. Hepimiz beyaz kağıtları 12 eş parçaya böldük. Böldüğümüz minik kağıtların ön yüzüne “+” arka yüzüneyse “-” işareti koyduk. Zarflar toplandı; beyaz kağıtlar hala önümüzde… Toplanan zarflar rastgele salondakiler arasında paylaştırıldı. Herkes önündeki minik kağıtlarda “+” ile yazılı yere zarf sahibinin hoşuna giden bir özelliğini “-” yazan yereyse geliştirilmesini düşündüğü bir özelliğini yazmaya başladı. Şirkette 7’nci ayımdayım. Bizimkisi hızla büyüyen bir bölüm, birbirini tanımayan insanlar da var. Dostane ve centilmence bir süreç olacaktır bu; kimse kimse hakkında negatif bir şey yazmaz diye düşünüyordum. (Bazı arkadaşlar çok fena yorumlar almış gerçi!)   

Neyse süreç tamamlandıktan sonra herkesin zarfı kendisine geri döndü; elbette içinde “+” ve “-” yorumların olduğu kağıtlarla birlikte…

Sağolsun tüm arkadaşlar benim iletişimi kuvvetli, hoşsohbet, işinin ehli biri olarak yazmışlar. “-” yön tarafındaysa; pazarlamacı olarak yeni gelenlerle daha çok kaynaşmamı yazan ve “çok yardımseverdir, pek hayır diyemez” notları dışında görünürde geliştirmemi gerektiren pek bir konu bulunmuyordu. Herkesin 12 kağıdı vardı. Bende bir kağıt daha vardı fazladan. “+” yerine ingilizce aynen şu şekilde; “Business wise likeable”. “-” tarafındaysa “less to the point” yazıyordu.

Bunu kim yazdı bilmiyorum ama derinlere gömmeye çalıştığım, görünmesini pek istemediğim ve bir süredir de kurtulmaya çalıştığım bir yönümü görmüş yüce biri olduğu kesin!

Ben çok okuyan, çok araştıran ve çok düşünen biriyim. Kaygılı da bir tipimdir. Bu sebeple kafam genelde çok karışıktır. Herkes gibi kendim için en iyisini isterim. Elimdeki işi olabilecek en güzel ve en iyi şekilde yapmak isterim. Lakin kaygı ve aşırı bilgi benim iş bitiriciliğimin önüne büyük setler çekiyor şu günlerde… Özellikle kendi kişisel işlerime pek konsantre olamıyorum. Mesela bu blog ve uzun süredir aklımın bir köşesinde duran mobil uygulama projelerim gibi… Başkaları için  çalışırken dışarıdan gelen baskı ve motivasyon ile işler ister istemez bir sonuca bağlanıyor ve zamanında bitiveriyor. Lakin kendi işlerim söz konusu olduğunda biraz fazla öteliyor ve sallanıyorum. Oysa kişisel işlerimle ilgili motivasyonu zayıf biri değilim! Seth Godin “Poke the Box” kitabında benim gibilere Hypogo denildiğini yazmış. Seth Godin, Hypogo sendromundaki kişiler için aynen yukarıdaki tanımı yapmış. Bu benim için gerçekten utanç verici. Bunu buraya yazabilecek cesareti ve samimiyeti kendimde bulmak inanın kolay değil.

Neyse durum bu; “Business wise likeable but, less to the point.”  Önümüzdeki yıl bu “less to the point” olma meselesinin üzerine biraz çalışsam iyi olacak. Aksi halde elimde bir avuç  güzel ama boş hayallerle heba edeceğim yıllarımı. Sürekli ve sürdürülebilir olmakla ilgili de sıkıntılarım olduğunu biliyorum. Çok fazla kasmadan bebek adımlarıyla, ama düzenli adımlarla, bu durumları aşabileceğime inanıyorum. Kendime güvenim tam. 🙂

Sizin tarafta durumlar nasıl? Sizin kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz ve 2015 yılında toparlarsam iyi olacak diye düşündüğünüz kişisel hedefleriniz var mı? Çok özel değilse aşağıda paylaşabilir ya da bana mail atabilirsiniz. Söz veriyorum aramızda kalacak! 😉

Günde sadece bir saatinizi vererek bir haftada büyük dünya tarihini öğrenin

Geçenlerde bir numaralı devlet büyüğümüz öyle bir laf etti ki resmen yer yerinden oynadı. Memleketin gazetecileri ve tarihçileri günlerce bunu tartışırken, yabancı basın da bir güzel dalgasını geçti. Evet, “Amerika’yı ilk müslümanlar keşfetti!” mevzusundan bahsediyorum.

Kıraathane sohbetlerinin, tartışma programı temasıyla ekranlara taşındığı günümüz Türkiye’sinde gündem bir oraya bir buraya savrulurken, bazı arkadaşlarımın bu savı savunduğuna da şahit olmadım değil!

Tarih öğrenmek zahmetli iş; biraz okumak lazım 

“Tarihini bilmeyen yok olmaya mahkumdur. “demiş büyük önder Atatürk. Tarih tekerrürden ibarettir, günü anlamak için düne bakmalı derler. Günümüz dünyasının toplumsal ve siyasal çıkmazlarını geçmişin izlerini takip ederek anlamak ve çözmeye çalışmak bilinen en eski ve yaygın yöntem. Ne var ki, çoğumuz tarihe karşı o kadar kayıtsız ve duyarsızlaştırılmışız ki; dizi kültürüne yedirilmiş apartma tarih verilerinin gerçekliğini savunarak cehaletimizi beslemekten geri durmuyoruz.

2 milyon yıllık insanlık tarihini anlamak kolay iş değil. Herkes tarihe ilgi duyacak diye bir zorunluluk da yok. Lakin, vatandaş ve birey olmanın bazı minik sorumlulukları da beraberinde getirdiği bir gerçek. Eğer yapabilirseniz, önümüzdeki bir hafta boyunca günde sadece bir saatinizi şu belgesel serisini izlemek için ayırmanızı öneririm.

BBC bizler için hiçbir masraftan kaçınmayıp müthiş bir prodüksiyon yapmış. Keyifli seyirler.

Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 1: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 2: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 3: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 4: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 5: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 6: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 7: 

 Büyük Dünya Tarihi Belgeseli – Bölüm 8: 

Yeni bir paylaşım daha…

İşimden arda kalan zamanlarda Dijital Pazarlama ve Sosyal Medya ile ilgili edindiğim bilgi ve tecrübelerimi, yine sektörün profesyonelleriyle çeşitli eğitim ve seminerler vasıtasıyla paylaşıyorum. Yine böyle bir organizasyon vesilesiyle Bursa’daki iletişim  profesyonelleriyle bir arada bulunma fırsatını elde ettim. Bu buluşma, paylaşımların yanı sıra Hürriyet Bursa Günebakan ekibiyle bir söyleşiye de olanak tanıdı. Hürriyet Bursa Günebakan ekibi ve sayın Sibel Bağcı Uzun’a bu keyifli sohbet için bir kez daha teşekkür ederim.

Bu keyifli röportajı günlüğümün okuyucularıyla da paylaşmak istedim.

Gelecekte dünyayı ülkeler değil şirketler yönetecek!

Hakan Akben, gelecekte dünyayı ülkelerin değil, şirketlerin yöneteceğine dikkat çekiyor…

Hakan Akben, ‘yaratıcı insanların hayatına dokunan’ ve ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ sloganına sahip yazılım firması Adobe Systems’in Türkiye ve MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkeleri) Bölgesinden Sorumlu Pazarlama Müdürü olarak görev yapıyor. Gerçekleştirdiği pazarlama aktiviteleriyle şirket içerisinde de bölgesel birçok başarıya atmış birisi.

Kendisini bir yerden tanıyor gibiyseniz hemen açıklık getireyim; Aynı zamanda aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline gelen Silikon Vadisi Teknoloji platformunun da kurucularından. İşinden arda kalan zamanında ise yeni nesil pazarlama ve teknoloji girişimciliği konularında edindiği bilgi ve tecrübelerini yine bu konudaki merak sahibi profesyonellerle paylaşıyor.

Geçtiğimiz günlerde merak sahibi Uçurtma Kreatif ekibi olarak biz de, Türkiye’de eğitim danışmanlığına farklı bir yön katmayı başaran DB Positive aracılığıyla kapısını çaldık. Doğrusunu söylemek gerekirse genç yaşındaki bilgi birikiminin yanında mütevaziliğiyle de tüm ekibi şaşırttı.

Durum böyle olunca, Hakan Akben’i hem yakından tanımak hem de hayatımızı sarmalayan digital dünya üzerine sohbetimizi genişletilmiş haliyle paylaşmak istedim. Kendisine dost sıcaklığı için tekrar teşekkür ederim.

Google’da arama yaptığımızda karşımıza “Pazarlama profesyoneli, girişimci, teknoloji editörü, televizyon sunucusu ve koordinatörü” olarak çıkıyorsunuz. Bunların hepsini tek tek soracağım ama siz ne isterdiniz Google amcadan?

Google amca benim için çevresindekilere değer katan, iyi bir insandır dese pek şahane olur! (Gülüyor)

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Hangi kuşaksınız mesela?      

Asker bir aileden geliyorum. Babamın mesleği sebebiyle ilk ve orta öğrenimimin çoğunluğu Anadolu kasabalarında geçti. Daha sonra üniversite öğrenimim için Istanbul’a yerleştim. O gün bugündür İstanbulluyum. Asker eşi ve çocuğu olmak zordur ama insanın görgüsünü ve bilgisini çok arttırır. Güzel ülkemize farklı kültür ve sosyal sınıflardan gelen insanların gözünden bakma şansını verdiği için babama ve baba mesleğine ne kadar teşekkür etsem azdır. Bu yüzden kendimi çok ayrıcalıklı hissederim hep.

Kuşak meselesine gelince, 80’li yılların başında dünyaya geldiğime göre yarı dijital, yarı mekanik bir kuşak benimkisi. Y-Z karışımı olabilir belki!

Bursa bağlantın da var diye biliyorum?

Bursa benim için çok özel bir şehir. Annem Bursalı. Dayım ve ananem halen bu şehirde yaşıyor; tatillerde ve bayramlarda çok sık gelip gidiyorum. Yalnız Bursa demişken söylemeden geçemeyeceğim Tahinli Pide’nin yeri bambaşkadır benim için… Olsa da yesek (gülüyor).

Oyuncaklarımın içini açardım

Teknoloji ile buluştuğunuz ilk anları merak ettim. Cep telefonu, internet gibi?

Teknolojiye olan ilgim 80’lerin sonlarında çok moda olan atari özellikli kol saatiyle tanışmamla başlıyor.  Çok meraklı bir çocuktum, bana alınan bütün oyuncakları parçalayıp, içini açardım. Derken bir Commodore 64 furyası başladı. Benim hiç Commodore 64’üm olmadı ama, arkadaşlarım sağ olsun kurcalamama hiç ses etmediler. Internet ile 90’lı yılların ortasında tanıştım ve ilk ziyaret ettiğim site; www.metallica.com idi. Dün gibi hatırlıyorum, tarayıcıdaki adres çubuğunu zar zor bulmuştum (gülüyor).

Silikon Vadisi artık Amerika’da!

Teknoloji denince akla ilk gelen televizyon programı Silikon Vadisi’nin hikayesini ve mevcut durumunu öğrenmek isterim? 

Silikon Vadisi TV programı ve programın yaratıcısı Dinçer Karaca ile tanışmam kariyerimde bir dönüm noktası olmuştur. Dinçer’den çok şey öğrendim; ilk gerçek işim olan teknoloji editörlüğüne onunla başladım. Yıllar geçti aramızdaki usta-çırak ilişkisi yerini iş ortaklığına ve ağabey-kardeş ilişkisine bıraktı. Geçen yıl Silikon Vadisi Teknoloji platformunu yeniden tasarlayarak hayata geçirdik ve birlikte Skyturk360 kanalında bir teknoloji talk show programı sunduk. Şu an Silikon Vadisi Teknoloji portalı aylık 2 milyona yaklaşan kitlesiyle Türkiye’nin en büyük teknoloji sitelerinden biri haline geldi. Dinçer’de eşi ve çocuğuyla Amerika’ya, gerçek Silikon Vadisi’ne taşındı ve çalışmalarına oradan devam ediyor. Kısacası bizim Silikon Vadisi de artık Amerika’da!

Genç ve yaratıcıyız

Adobe Systems’deki göreviniz ve başarılarınızdan söz edersek?

Adobe; Photoshop, Indesign ve After Effects gibi yazılımlarıyla işi yaratıcılık olan herkesin hayallerini gerçeğe dönüştürmesine yardımcı olan, büyük vizyon sahibi bir teknoloji firması. Mottomuz; ‘’Dijital deneyimlerle dünyayı değiştirmek!’’ Böyle büyük bir vizyonun bir parçası olmak çok gurur verici. Türkiye, sahip olduğu genç ve yaratıcı nüfusuyla dünyanın en büyük inovasyon merkezlerinden biri olabilecek potansiyele sahip. Bizler de, Adobe Türkiye ekibinin çalışanları olarak, Adobe’nin sahip olduğu en ileri, yenilikçi ve gelişmiş teknolojileri Türk kreatif topluluğunun hizmetine sunmakla sorumluyuz. Başarı çok sübjektif bir olgu. Bu yüzden görevimdeki en büyük başarımın alanında uzman kişilerden oluşan büyük ve gelişen bir takımın oyuncusu olmak diyebilirim.

BOL BOL OKUYUN

Sosyal Medya/ Dijital Pazarlama uzmanı deyince ne anlamalıyız? Bu işin uzmanı olmak için ne gerekli?

Uzmanlık konusu çok tehlikeli! Amerika’lı yazar Malcolm Gladwell’in Outliers (Çizginin dışındakiler) kitabında yazdığına göre, bir konuda uzman olmak için tam 10 bin saate ihtiyacımız varmış. Teknoloji ve pazarlama dünyasında her gün yeni bir araç hayatımıza giriyor. Her birinin uzmanı olmak kolay iş değil. Hal böyle olunca uzmanlık kavramı da, en azından bu sektör için, şekil değiştirmiş oluyor. Verdiğim eğitim ve seminerlerde sosyal medya uzmanı olmadığımın altını hep çizerim. Bence iletişim ve pazarlamanın temellerini bilen ve hiç durmadan okuyan, kendisini geliştiren herkes uzman seviyesine gelebilir. Mühim olan o seviyede kalabilmektir ki bunun için çalışmalara devam etmek şart.

Sadece sosyal medya ya da dijital pazarlama alanında değil herhangi bir konuda uzman olmak isteyen herkese naçizane tavsiyem, bol bol okumaları olacaktır. Küçükken kitap okumaktan nefret ederdim, ama şimdilerde konumla ilgili haftada en az bir kitap okuyorum. Bunun yanında takip edilmesi gereken harika blog’lar var.  Bir de benim en sevdiğim, ne öğrendiyseniz pekiştirmek için paylaşmak. Bilgi paylaştıkça özümseniyor. Bunu sürekli yapın, bir bakmışsınız insanlar size uzman demeye başlamış.

YENİ FENOMENLER DOĞUYOR

Sosyal medya kendi kahramanlarını mı yaratıyor yoksa hepimiz superman ya da çok mu güzeliz o dünyada?

Sosyal medya patron ve hükümet güdümündeki geleneksel medyanın yukarıdan aşağı olan iletişim yönünü tersine çeviriyor. Bu, tüm dünyada böyle. Daha açık ifade etmek gerekirse; önümüzde üstüne istediğimizi yazıp çizebileceğimiz kocaman bir duvar var. Eskiden bu duvara sadece sahibi yazı yazabiliyordu. Şimdi herkes bir şeyler yazıp, çizebiliyor bu duvara. Her toplumda olduğu gibi bazı insanların yazı çizi kabiliyetleri daha yüksek olduğu için ortamdan yeni fenomenler doğuyor. Günlük hayatta normal bir insan olup, sosyal medya da Superman’e dönüşme konusu bence psikolog ve sosyologların ilgi alanına giren bir konu.

Artık işverenler işe alacakları kişileri öncesinde bu platformlardan elediklerini itiraf ediyorlar. Sizce ne kadar sağlıklı?

Bence bu pek sağlıklı bir yaklaşım değil. Kimi insanlar sosyal medyada dalga geçmek için varlar, kimileri de hiç olmadıkları insanlar gibi davranıyor. Kimin gerçek kimin sahte olduğunu tam idrak edemediğiniz platformlardan çalışan seçmek bence doğru bir yaklaşım değil. En azından bu çalışan seçerken tek kriter olmamalı.  Profesyonellere yönelik başarılı sosyal ağlar bulunuyor; bu platformlardan çalışan seçmekte bir sıkıntı yok elbette.

GEZİ OLAYLARI KULLNICI SAYISINI ARTIRDI

Toplumsal olaylar sosyal medya kullanımını ne kadar tetikliyor?

Gezi parkı olaylarından sonra etkilemediğini söylemek mümkün mü? Elbette etkiliyor. Gazeteci Serdar Kuzuloğlu kendi bloğu (mserdark.com) da Gezi Parkı direnişi ve o günlerde Twitter kullanım istatistikleriyle ilgili çok çarpıcı bir rapor yayınlamıştı. Raporda; 29 Mayıs tarihinde Türkiye’deki Twitter kullanıcısı 1,8 milyon iken, 30 Mayıs’ta 2,8 milyona, 31 Mayıs tarihinde ise 3,8 milyona yükselmiş. O gün atılan Tweet sayısı ise iki katına çıkarak 7 milyondan 15 milyona yükselmiş. Bu örnek toplumsal olayların sosyal medya kullanımını tetiklediği savını destekler nitelikte.

Satın alma kararını ne kadar etkiliyor?

Bence satın almak tamamen duygusal bir karardır. Bir ürünü satın alırken aslında verdiğimiz şey sadece para değil. O parayı kazanmak için harcadığımız emek, zaman ve duyguları da unutmamak gerek. Asgari ücretle çalışan bir kişinin iPhone alabilmesi için 2 ay katıksız çalışması gerekiyor. Bu çerçeveden bakınca söz konusu olan ödeme birimi bir anda harcanan emek ve zamana dönüyor. Yani konu sadece para değil, o paranın karşılığında hayatımızdan vazgeçtiğimiz şeyler. Hal böyle olunca bir ürün satın alırken bol bol araştırmak, sormak soruşturmak ihtiyacı doğuyor. Ürün satın alırken en önemli parametre tavsiye mekanizması. Sosyal medya tavsiye mekanizmasını destekleyen bir platform. İyi bir sosyal medya stratejisi olan markalar ve kurumlar sosyal medya tavsiye mekanizmasını tetikleyerek kullanıcının satın alma güdüsünü kuvvetlendirip, kendi ürününe dikkat çekebilir. Daha da ileri gitmek gerekirse aynı yaklaşım seçim stratejilerinde ve politikada da rahatlıkla uygulanabilir.

SUİSTİMALE AÇIK BİR ALAN

Yerel seçimler yaklaşıyor biliyorsunuz. Yeni medya seçmen taleplerini ne kadar değiştiriyor?

Bence yeni medya seçmen taleplerini değiştirmiyor. Zaten var olan ve şu ana kadar pek dikkate alınmayan seçmen taleplerinin daha yüksek sesle dile getirilmesini sağlıyor. Sosyal medya yapısı gereği dezenformasyona ve suiistimale oldukça açık bir platform. Bence bu dezenformasyonu, enformasyona nasıl dönüştürülebileceği üzerine ciddi çalışmalar yapılmalı, aksi halde bu güçlü iletişim harikasının önü alınamaz iletişim felaketlerine yol açması içten bile değil.

Hedefleriniz? Bu da bir gün mutlaka olacak dediğiniz öngörüleriniz?

Bence hepimiz ödememiz gereken büyük bir borçla bu dünyaya geliyoruz. Borcumuz da, elimizden geldiğince, dünyaya ve insanlığa hizmet etmek, faydalı olmak. Benim de en büyük idealim bunları yaparak mutlu olmak. Bir gün mutlaka olacak dediğim komplo teorilerinden en büyüğü şöyle; bence gelecekte okul, iş ve çalışma kavramları büsbütün değişecek ve dünyayı ülkeler değil, şirketler yönetecek.

YENİ ZENGİN

Günlük yaşamınızda neler yapıyorsunuz? Teknoloji ile ilgili kısıtlamalarınız var mı?

Motosikletimle gezmeyi, yaz çizi işlerini çok seviyorum. Hatta yeni bir blog açtım, merak edenler ziyaret edebilirler: www.yenizengin.com , bir de lise yıllarımdan beri amatör olarak müzikle ilgileniyorum. Evde, arkadaşlarla gitar çalıp minik kayıtlar yapıp eğleniyoruz. Yaşamımda teknoloji ile ilgili iki tane büyük kısıtlamam var; televizyon izlemiyorum ve cep telefonundan e-posta bakmıyorum.

Değerli bilgiler için teşekkür ederiz.

Vakit ayırdığınız için ben çok teşekkür ederim.