Dijitalleşme: Tünelin sonundaki ışığa yolculuk

Geçtiğimiz ay Henkel’in davetlisi olarak, Almanya’nın Düsseldorf şehrine gittim. Henkel’in dijital dönüşüm vizyonunu ve bu çerçevede attığı somut adımları yakından görme fırsatına sahip oldum. Kurumlarda dijitalleşmenin neye hizmet etmesi gerektiği, bu alandaki stratejik ve taktiksel bakış açılarını yeniden gözden geçirdiğim, bilgilerimi tazelediğim keyifli bir serüven oldu. Biriktirdiğim notlarla birleştirdiğim düşüncelerimi bu yazıda toparladım. Daha özet bir halini bu ay Digitalage dergisinde yazdım. Blog’umda karakter kısıtlaması olmadığından,  genişletilmiş versiyonunu da yayımlamak istedim. Keyifli okumalar…

Godot’yu bekler gibi dijitalleşmek
Dijitalleşme dillere pelesenk olmuş, memleket kurumlarının toplantı ve konferans salonlarının mezesi durumunda. Birçok CEO dijitalleşmenin öneminden dem vururken, çok azı bu uğurda somut adımlar atabiliyor. Kurumlar dijital dönüşümle, değişen rekabet şartlarına uyum sağlamak derdinde. Derdin büyük olduğu yerlerde fırsatlar da çok oluyor. Dijital değişim elçileri, dönüşüm danışmanları ve uzmanları her yerde. Herkes değişmeyen yandı diyor. Ancak çoğu lider, değişime nasıl ve nereden başlayacağı konusunda şüpheli. Nasıl dönüşeceklerini, kurumlarını dijital dönüşüme nasıl hazırlayacaklarını, bu dönüşüm oyununda nasıl yer alabileceklerini bilen çok az kurum, yönetici ve kişi var. Temel stratejilerden yoksun, taktik seviyede kotarılmaya çalışılan dijitalleşme hikayelerinin sonu hazinle bitiyor. Türkiye’de çoğu kurum, Samuel Beckett’in meşhur oyunu Godot’yu bekler gibi bekliyor dijitalleşmeyi ama, ne gelen var ne de giden…

Henkel’in merkezine yaptığımız yolculukta yalnız değildim. Soldan sağa ben, Fortune’dan Kerem Özdemir, Henkel Kurumsal İletişim Müdürü Öznur Çatı, Dünya gazetesinden Volkan Akı.

Dijitalleşme ve zenginlik devrimi ilişkisi
Alvin Toffler, meşhur kitabı ‘Zenginlik Devrimi’nde yeni dünyada zenginlik yaratımının üç temel dinamik üzerinde inşa edildiğini söylüyor: Uzay, bilgi ve zaman. Uzayda yeni yerler keşfetmeye çalışırken bir sürü problemle karşılaşıyoruz. Bunları çözerken ürettiğimiz teknolojiler birçok yeni endüstrinin doğmasına sebep oluyor. Bilgi, yeni ekonominin temel taşı ancak, zihinlerde oturmayan çok şey var. Bilgi nedir, anlamlı bilgi nasıl elde edilir, çağımızın veri karmaşası içinden işimize yarayacak anlamlı bilgiyi nasıl, nereden bulabiliriz? Zaman ise son derece göreceli; dünyanın hiçbir yerinde aynı hızla ilerlemiyor. Güneydoğu Afrika’da insanlar temiz su ve yiyecek bulmak gibi 200-300 sene öncesinin problemlerini çözmeye çalışırken, dünyanın bir başka köşesinde insanlar, Mars’a gitmeye çalışıyor. Alvin Toffler, zamanın bu göreceli akışına ‘zamanın desenkronizasyonu’ demiş. Zamanın coğrafi olarak görece farklı akması, zenginlik yaratımı ve transferinde bir kırılma yaratıyor. Bazı ülkeler, kurumlar ve insanlar sol şeritten saatte 260 km hızla zamanda yolculuk ederken, bir kısmı orta şeritte 100 km hızla ilerliyor, en sağ şeritteyse 70 km ile giden toplumlar, ülkeler ve kurumlar var. Hızlar arası bu farklılık zenginliğin yaratılması ve el değiştirmesi tarafında son derece belirleyici. İnovasyon yapma, teknoloji geliştirme hızı, yeni zenginlik devriminin altın anahtarı. Türk kurumları ve şirketleri konu dijitalleşme hızları olunca hangi şeritten kaç km hızla ilerliyor? Henkel’in şirkette yaratmaya çalıştığı dijitalleşme kültürünü kokladığım birkaç gün boyunca hep bunları düşündüm. Bu çerçeveden bakıldığında dijital dönüşüm alanında gerçekçi adımlar atarak, somut getiriler elde etmiş bir şirkete mercek tutmak faydalı olacaktır.

Henkel neler yapıyor?
Henkel, dünya genelinde 53 bin çalışanı, yıllık 20 milyar avro cirosu olan dev bir kurum. Gelirlerinin %40’ını da gelişen pazarlardan elde ediyor. Henkel, 3 temel kategoride değer üretiyor: Yapıştırıcılar, kişisel bakım ve ev temizlik ürünleri. Henkel ekibi, birlikte geçirdiğimiz 2 gün boyunca laboratuvarda ürün geliştirme sürecinden tedarik zinciri yönetimine, pazarlama içgörüsü oluşturmaktan lojistiğe kadar birçok farklı alanda, şirketi nasıl dijitalleştirdiklerini anlattı.

Şirketlerin temel görevi, müşterileri için anlamlı ürün/hizmet kategorileri oluşturmak ve bu değerleri kesintisiz olarak müşterileriyle buluşturmaktır.

Bir başka deyişle, kurumlar sürekli değer üretip, bunları kesintisiz bir şekilde müşterilerine ulaştırmakla yükümlü. Peki dijitalleşme işin neresinde? Kurumlar, hedefleriyle arasındaki engelleri kaldırmak için kaçınılmaz olarak, hızla, dijitalleşmeye çalışıyor. Dijital dönüşüm projeleri, teknolojiyi kullanarak; anlamlı bilgi ve bağlantılar oluşturacak platformlar inşa etmeyi amaçlıyor. Doğru ürün ve hizmet kategorileri oluşturmak ve bu ürünleri müşterilerle buluşturmak için bilginin gerçek gücünden faydalanabilmek gerek. Dijital dönüşüm projeleri de bunu gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Stratejileri ve taktikleri ayırın
Dijital dönüşüm tarafında stratejileri ve taktikleri birbirinden ayırmak son derece mühim. Büyük veri, IoT, AR/VR, yapay zeka gibi teknolojiler doğru bir dijitalleşme stratejisi olmadan anlamlı inovasyona hizmet edemiyor. Bir başka deyişle, taktiklerle maçı kazanabilirsiniz ama lig şampiyonu olmak için iyi bir stratejinizin olması lazım. Dijital dönüşüm projelerine yaklaşımı 3 temel adıma indirgemek isteseydim: Hedeflerle aramızdaki engelleri belirlemek, engelleri ortadan kaldıracak stratejik yaklaşımları oluşturmak, stratejileri uygulayacak taktikleri belirlemek şeklinde düşünürdüm.Henkel’in de geniş çerçevede projeleri böyle ele aldığını gözlemledim.

Kurumlarda dijital dönüşümde stratejiler, problemlerinizi çözebileceğiniz temel bakış açılarıyla ilgiliyken, taktikler bu bakış açılarını hangi teknolojilerle çözebileceğinizin cevabıdır. Örneğin: Müşterilerin ilgisini çekmek için iyi bir müşteri deneyimi sunmak güzel bir stratejiyken; müşteri deneyimini mobil uygulama ya da Chatbot’ları kullanarak sağlamak, stratejimize hizmet eden, tamamen taktik seviyede bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu sebeple kurumlar, dijital dönüşüm projelerinde danışmanlık alırken hem stratejik hem de taktik seviyede bir değerlendirme yapmalı.

Birçok alanda danışmanlar, stratejistler ve taktisyenler olarak ikiye ayrılır. Stratejistler hedeflerinize giden yolda önünüzdeki engelleri tanımlamanızı sağlarken, taktisyenlerse bu engelleri ortadan kaldırmanızı sağlayacak araçların nasıl kullanılabileceğini gösterir. Mesela, dijital dönüşüm stratejileriniz için SEO’culara ya da Sosyal Medyacılara bel bağlamayın. Ancak bu araçlarları taktik seviyede en iyi şekilde nasıl kullanılabileceği hakkında danışmanlık alabilirsiniz. Henkel’in özellikle bu tarafta oldukça başarılı olduğunu görüyorum. Başarıya giden yolda sorunları dijitalleşme ile çözerken, doğru iş ortaklıkları ve teknoloji ekosisteminin oluşturulması ve bunlarla verimli şekilde çalışmak için işlerin çerçevesi ve net şekilde çizilmiş.

Henkel’de dijitalleşme kültürü yaratmak
‘’Bir CDO’nun şirketteki ömrü 3 yıldır,’’ diyerek sözlerine başlayan Henkel CDO’su Dr.Rahmyn Kress; “Dijitalleşme, kurumda bir şeyleri düzeltmiyorsa bir işe yaramaz. Sadece dijital olmak için dijitalleşme yapılmamalı,” diyor. Kress, dijitalleşme eforlarını 3 ana noktada topladıklarını ifade ediyor: ”Eforların %70’i dijital teknolojilerin optimizasyonuna, %25’i anlamlı inovasyonu geliştirmeye, %5’i de aşırı yenilikçi çalışmalara ayrılmalı.” Henkel CDO’su konuştukça, asli görevinin şirket içinde bir dijitalleşme kültürü yaratmak olduğunu anlıyorum. Bu bağlamda HenkelX adında bir insiyatif başlatılmış. HenkelX’in başarılı olabilmesi için 3 konuda sürekli çaba sarf etmek gerektiğini söylüyor Dr.Kress:Dijital ekosistem oluşturmak, sürekli yeni şeyler denemek, yeni deneyimlere odaklanmak.

Dijitalleşme kültürü farklılıkları bir araya getirmeli
Henkel, çalışanların işleriyle ilgili uygun kişileri bulmasını sağlamak için Tindervari bir eşleşme uygulaması yapmışlar. Bunu günlük hayatta insanların kullandığı, aşina olduğu kullanım alışkanlıklarını işe yansıtmalarını sağlayacak bir bakış açısı olarak yorumlanabilir.

Toplantılarda mentorluk meselesinin dijitalleşme açısından son derece önemli olduğunun altı sıkça çizildi. Aynı problemleri yaşamış ve çözmüş kişilerden mentorluk almanın önemine sıkça değinildi. Henkel, ‘Beautiful Minds’ adında bir insiyatif başlatmış. ADHD(Yetişkinler için Dikkat Bozukluğu), disleksi gibi çeşitli rahatsızlıkları olan, toplumda farklı algılanan değerleri ve yetenekleri buluyorlar ve bu kişilerin fikirlerinden, düşüncelerinden faydalanıyorlar. Dr.Kress, inovasyonun yenilikçi ve farklı insanların omuzlarında yükseleceğine olan inancını, konuşmasında sıkça yeniledi. NASA’da çalışanların yarısının disleksi olduğunu hesaba katarsak, ne kadar haklı olduğunu anlayabiliriz.

Birlikte çalışma ve üretim, başarılı dijitalleşme projelerinin altın anahtarı. İyi bir iş ortağı ekosistemi oluşturmaksızın başarılı bir dönüşüm gerçekleştirmek neredeyse imkansız. Dijital ekosistem, son derece iyi tasarlanmış bir geri bildirim mekanizması üstüne inşa edilmeli. Geri bildirimler müşterilerden, çalışanlardan ve iş ortaklarından sürekli toplanmalı. Dijitalleştirme kültürü, dijital ekosistemin adeta yapıştırıcısı. Dijital projeler için birlikte çalışma prensipleri ve yöntemlerinin çerçevesini baştan çizebilmek ve buna sadık kalarak uygulayabilmek son derece kritik.

‘’İnsanlığın son 200 yılında yaptığımız en büyük keşif, bir araç ya da cihaz değil, bilimsel yöntemin kendisiydi,’’ diyor ünlü futurist Kevin Kelly. Olaylara bu pencereden baktığımızda, dijitalleşme için paradigmaları değiştirip, olaylara yeni ve geniş pencerelerden bakarak, doğru metodları bulup uygulamaktan başka şansımızın olmadığı net bir şekilde görünüyor. Bakalım zaman bizler için hangi hızda ilerleyecek.

Aranızda dijitalleşme uzmanı olanlar var mı? Siz ne diyorsunuz bu durumlara? Şirketinizde ne tür çalışmalar yapıyorsunuz yeni düzene ayak uydurmak adına. Yorum alanında ya da bana mail atarak düşüncelerinizi, yaptıklarınızı lütfen paylaşın. Merakla bekliyorum.

Motivasyon, hızlı öğrenmenin anahtarı

Eğitimime bugün de kaldığım yerden devam ediyorum. Yalan yok şimdi, okulu hiçbir zaman sevemedim. Ne zaman okullardan kurtuldum, öğrenmeye merakım daha da arttı.

Motivasyon, hızlı öğrenmenin anahtarı bence. Öğrenmek söz konusu olduğunda, motivasyonumu artıracak, kendime has, bazı yöntemler geliştirdim. Beni gaza getiren, harekete geçiren hedefler olmadan masaya oturmak, yeni bir kitaba başlamak, yazılar yazmaya çalışmak, hala pek keyifli değil. Hedef koyduğum şey, muğlak ve bulanık bir resimse eğer, iş çok zor. Bu yüzden hedeflerim mümkün olduğunca net olmalı. Eğer kendime ve etrafıma bir fayda sağlamak istiyorsam, hedeflerim sahip olduğum yeteneklerle ve pazarın ihtiyaçlarıyla aynı doğrultuda olmak zorunda… Bu üçünü hizalamaya çalışmak, elbette kolay değil. Tıpkı maraton koşar gibi, zamanı sabırla dilimleyerek, her gün sahaya çıkarak, fazla da zorlamadan, kararında çalışmalı, ama her gün çalışmalı…

Motivasyon denen şey, tıpkı bir lastik gibi; çektikçe uzuyor, bırakınca kısalıyor, fazla zorlanırsa elastikiyetini kaybediyor.

iPad Pro’da üretkenliğimi artıran uygulamaların listesi

Ben bir bilgi işçisiyim. Yaptığım iş bilgi edinmek, bunları çeşitli bağlamlarda kategorize edip arşivlemek ve müşterilerimin istediği formatlarda çıktıya dönüştürmek. Bu çıktı kurum içi bir eğitim, bir CEO’nun sunumu, yeni bir pazarlama kampanyası ya da bir blog yazısı olabiliyor. iPad, doğru iş akışları ve uygulamalarla standart bir bilgi çalışanının bir çok ihtiyacını kolaylıkla karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Yaşamını tek başına çalışarak kazanan biri olarak, üretkenlik sırlarımı yavaşça ifşa etmeye karar verdim. Bu yazıda iPad’i ana bilgisayarım olarak kullanmamı sağlayan, üretkenliğimi katlayan sistemlerden ve uygulamalardan bahsediyor olacağım. Umarım faydalı olur. Haydi başlayalım!

Kullandığım Cihazlar:
2016 model 13.3” MacBook Pro (Touch Bar versiyonu.)
2016 model 9,7” iPad Pro 128 GB (Sim kartlı model.)
iPhone 6s Plus 128 GB
Amazon Kindle Paperwhite (İlk Nesil. 5th Generation olarak geçiyor.)
Microsoft Foldable keyboard (Çok mutluyum. Geçen sene San Francisco’dan almıştım.)
Apple standard bluetooth klavye
Asus vx239 23” harici monitör (2 senedir bende ama hala alışamadım.)

Evde çalışırken iPad'i monitöre de bağlıyorum.

Evde çalışırken iPad’i monitöre de bağlıyorum.

Yaşayan bir sistem oluşturmak
Gördüğünüz üzere sıkı bir Apple kullanıcısıyım. Apple ürünlerine bir araba dolusu para harcadım. Harcamaya da devam ediyorum. Hayatımın ciddi bölümünü bu ekranlara bakarak geçiriyorum. Bu yüzden bütçem el verdiği sürece iyi cihazları kullanmaya çalışıyorum. Ancak  cihazlar ve uygulamalar doğru bağlamda çalışmazsa, kendinize has bir sistem geliştiremezseniz, elinizdeki teknoloji hiçbir işe yaramaz. İş akışı sistemi bir kere oluşturmakla da bitmiyor. Sisteminiz yaşayan bir organizma gibi olmalı. Çalışma yöntemlerinizle ilgili sürekli dertler keşfedip, yeni çözümler deneyip, başarılı olanları sisteme ekleyip işe yaramayanları da sisteminizden çıkartmalısınız. Bu döngü sürekli devam etmezse iş akışlarınız bir süre sonra geçerliğini yitirebilir. 

Her şeye rağmen ana makinem iPad Pro
Zamanımın büyük bölümünü iPad üzerinde geçiriyorum. Yeni aldığım Touch Bar’lı Macbook’a bile doğru dürüst el sürmedim. Bu makineyi genellikle video montaj için kullanıyorum. iPad’de de montaj yapmışlığım var. Ancak bu alandaki uygulamalar henüz ihtiyaçları tam karşılamıyor. Bu yazımda iPad’deki favori uygulamalarımdan bahsedeceğim. Ancak evvela neden iPad sorusuna da bir cevap vermek gerek.

Neden iPad?
Hafif, şarj ömrü uzun (yaklaşık 10 saat), sürekli internete bağlı, bilgiye erişmek, üretmek ve paylaşmak açısından kullanımı kolay ve hızlı.  Çalışmak için ofise ya da masaya mahkum etmiyor.  Bu konu benim için son derece önemli. Farklı mekanlarda, özellikle açık havada çalışmak motivasyonumu artırıyor.
Benim iPad sim kartlı model olduğundan, sürekli internete bağlı haldeyim. Tethering ile cepten de bağlanmak mümkün ancak, cepten internet paylaşmak telefonun piline zarar veriyor. Üstelik sürekli interneti açıp kapatmak can sıkıcı. Aralarda kopmalar da oluyor. Gittiğim toplantılarda ya da verdiğim seminerlerde internet şifresi sormak zorunda kalmıyorum. En güvenli internet kendi internetindir, düsturuyla verilerimin güvenliğini bir nebze de olsa sağlama almış oluyorum.
iPad’in multi-tasking özellikleri her geçen gün daha da gelişiyor olsa da bir bilgisayar kadar becerikli değil. Bu durum bence bir avantaj. Aynı anda onlarca sayfa ve uygulamayı açıp multi-tasking tuzağına düşüp iş bitiremezken, iPad ile odağımı toplayıp çalışabiliyorum. Yazı yazacağım zaman yazımı yazıyor, internette dolaşacağım zaman sadece geziniyorum. Ben multi-tasking adamı değilim. Üretkenliğimi de buna borçluyum.

iPad ile çalışırken yeni bir kafa yapısıyla ilerlemeli
iPad bir masaüstü bilgisayar değil. Yani standart bilgisayar kullanım alışkanlıklarınızı tatbik edebileceğiniz bir platform değil. iPad’i ne bilgisayar ne de bir cep telefonu olarak düşünmemelisiniz.  Tabletten tam anlamıyla verim alabilmek için çalışma mantığınızı ve yöntemlerinizi onun çizdiği çerçeveye uyarlamanız gerekiyor. Alışkanlıklarınızı değiştirmeniz şart. 

iPad’e bir mouse takmaya çalışmak ya da iPad’de Mac OS veya Windows işletim sistemini koşturmayı arzulamak, sistemin yeteneklerine ve gücüne karşı yapılan bir haksızlık. iPad sahip olduğu donanımı, işletim sistemi ve uygulama ekosistemiyle bir çok ihtiyacıma cevap veriyor.

Ben iPad’i genellikle Bluetooth bir klavye ile kullanıyorum. Bu konudaki tercihimi Microsoft Foldable Keyboard ve standart Apple klavyeden yana kullandım. iPad Pro’nun pahalı orijinal klavyesini de satın aldım. Ancak o klavyeye bir türlü alışamadım. iPad’i sadece yatay pozisyonda kullanmaya izin verdiği için pek memnun olamadım. Apple’ın bu tür dayatmalarına da anlam veremiyorum. Yazarken iPad’i dik konumda kullanmak, doğal bir sayfa akışı görünümü verdiğinden, daha çok hoşuma gidiyor. Ancak bunu iPad’in kendi klavyesiyle yapmak mümkün değil.

 

Microsoft hayatımda gördüğüm en güzel portable klavyeyi yapmış. Dayanamadım aldım.

A post shared by Hakan Akben (@hakanakben) on

iPad’de hangi uygulamaları kullanıyorum

Evernote:
Bu meşhur bir not tutma uygulaması. Eminim herkesin telefonunda vardır. Verim almak için ilgi isteyen uygulamaların başında geliyor. Evernote farklı kaynaklardan bilgi parçalarını topladığım, belli çerçevelerde ilişkilendirip arşivlediğim bir bilgi ambarı. (Eylül 2008’den bu yana kullanıyormuşum.) Mesaimin büyük bölümünü bu uygulamada geçirmeye özen gösteriyorum.  Toplanan veriler uygun çerçevelerde ilişkilendirilmediği sürece anlamlı bilgiye dönüşmüyor. Çerçeve, yani bağlam burada anahtar kelime. Bilgiyi doğru bağlama oturttuktan sonra projeleri hızla hayata geçirebiliyorsunuz.  Bu uygulama iş hayatımın bel kemiğini oluşturuyor. Burada üretkenliğimi artırmak için yıllar içinde kendime göre bir arşivleme tekniği de geliştirdim. Her projem için bir check-list ve şablon oluşturuyorum. Evernote’un kullanımıyla ilgili internette binlerce makale var. Belki kendi kullanım tekniklerimle ilgili bir yazı da ben yazarım.

Evernote uygulama linki: https://evernote.com

Evernote ilgi isteyen bir uygulama.Ben veriler inbox'ta toplayıp etiketlerle bağlama oturtup ilgili klasöre gönderiyorum.

Evernote ilgi isteyen bir uygulama. Ben verileri inbox’ta toplayıp etiketlerle bağlama oturttuktan sonra ilgili klasörlere gönderiyorum.

Scannable:
Evernote’un doküman tarama uygulaması. Çok başarılı. Faturaları ve evrakları bununla tarayıp arşivliyorum. Evernote’un OCR Scanner özelliği resimlerin içindeki yazıları bile arayabilmeyi sağlıyor. Herhangi bir yerde ilgimi çeken bir makale gördüğümde fotoğrafını çekip Evernote’a aktarıyorum. Fotoğraftaki yazılar notlarım içinde aranabilir hale geliyor. Büyük hizmet!

Scannable uygulama linki: https://evernote.com/products/scannable/

Copied:
iOS cihazların en önemli problemlerinden biri kopyala/yapıştır meselesidir. Copied bu soruna kökten çözüm getiriyor. iPad’de Copied’i split screen modunda açtığınızda yan ekranda kopyaladığınız her şeyi clipboard’a aktarıyor. Resim ve gif gibi rich medyalar da dahil. Kopyaladığınız her şeyi arayabilir, kategorize edebilir, birleştirebilir ve kolayca sosyal medya hesaplarınızla paylaşabilirsiniz. Uygulamanın Mac versiyonu da mevcut. Clipboard’unuzu Dropbox üzerinden otomatik olarak senkronize ediyor. Böylece kopyaladığınız her şeyi bilgisayar ve cep telefonlarınızdan erişebiliyorsunuz. Ben uygulamanın ücretli versiyonunu kullanıyorum. Ücretli sürümde clipboard’unuzun hafızasında 1000 parça saklayabiliyorsunuz. Ayhan Sicimoğlu’nun deyimiyle; “Hastasıyız!”

Uygulama linki: http://copiedapp.com

Solda web sayfası açık. Sağ tarafta da Copied uygulaması. Kopyaladığım her şeyi clipboard'a atıyor. Resimler de dahil.

Solda web sayfası açık. Sağ tarafta da Copied uygulaması. Kopyaladığım her şeyi clipboard’a atıyor. Resimler de dahil.

Workflow:
Bu uygulama benim gizli silahım. Birbirini tekrar eden işleri ve süreçleri bu uygulamadaki dijital reçetelerle otomatize ediyorum. Workflow IFTTT reçeteleriyle benzer mantıkta çalışıyor. Ancak büyük bir farkı var. IFTTT bulut servislerini birbiriyle çalıştırırken, Workflow internet servislerinin API’larıyla iPad’deki çekirdek uygulamaların görünmez bir şekilde, uyumla çalışmasını sağlıyor.
Bu uygulamanın tıpkı IFTTT’deki gibi bir reçete galerisi mevcut. Kendinize uygun reçeteleri seçip galerinize ekleyebiliyorsunuz. Benim galerimdeki reçetelerin bir kısmını aşağıdaki ekran resimde görebilirsiniz. Biraz da bu uygulamayla ne tür işleri otomatize ettiğimden bahsedeyim.
Youtube’da beğendiğim videoları tek tıkla iPad’ime indirebiliyorum. Videolarımı tek tıkla Gif’e döndürebiliyorum. Herhangi bir sayfada beğendiğim görsellerin tümünü iPad’ime indirebiliyorum. iPad’de dosyaları zip/unzip yapabiliyorum. Özellikle we transfer ile dosya alıp gönderirken çok işe yarıyor. Herhangi bir web sayfasını tek tıkla PDF’e dönüştürebiliyorum. Tek tıkla iPad’imdeki resimleri wordpress’e atabiliyorum. Özetle birkaç aşamada yapılabilen angarya işleri tek seferde halledebiliyorum. Uygulama iPhone’da da çalışıyor. Reçetelerim cihazlarım arasında otomatik olarak senkronize oluyor. Böylece aynı işlemleri çarşıda gezerken cep telefonumdan da halledebiliyorum.

Workflow uygulama linki: https://workflow.is
Workflow iş akışı reçeteleri kütüphanesi: https://workflow.directory

Sık kullandığım Workflow reçetelerim. Hepsini uygulamanın kütüphanesinden indirip, kendinize göre özelleştirerek kullanabilirsiniz.

Sık kullandığım Workflow reçetelerim. Hepsini uygulamanın kütüphanesinden indirip, kendinize göre özelleştirerek kullanabilirsiniz.

1Writer ve Editorial:
Bu iki uygulama Markdown editör olarak geçiyor. Markdown editör blog yazılarınızı kolayca HTML formatına çevirmenizi sağlıyor. iPad ve iPhone’da wordpress’e blog yazmak ciddi problem. Ben makaleleri burada Markdown olarak yazıyorum. Görselleri ve zengin medyaları yazının içine gömüyorum. 1Writer ve Editorial uygulamalarının da kendi içinde hazır iş akışı reçeteleri bulunuyor. Mesela Editorial’da yazdığınız bir makaleyi otomatik olarak HTML’e çevirebiliyorsunuz. Çıkan HTML kodu WordPress’e tek dokunuşla gönderebliyorsunuz. Yazıya eklediğiniz görselleri wordpress sunucunuza yüklemeksizin dropbox’a atıp oradan yazının içine gömebiliyorsunuz. Siz sadece makalenizi yazıyorsunuz. Formata oturtmak ve yüklemek tam otomatik. Güzel hizmet!

Uygulama linkleri:
1Writer App: http://1writerapp.com
1Writer App iş akışı reçeteleri: http://1writerapp.com/actiondir
Editorial App: https://itunes.apple.com/tr/app/editorial/id673907758?l=tr&mt=8
Editorial App iş akışı reçeteleri: http://www.editorial-workflows.com

Pixelmator:
Ben bir tasarımcı değilim. Proje yöneticisi, eğitmen ve pazarlamacıyım. İçerikçilik bu üçünün tam merkezinde. Bence günümüzde her girişimci/pazarlamacı temel seviyede tasarım yapabilecek yetkinlikte olmalı. Kurumsal pazarlama müdürü olduğum yıllarda minik revizelerimi telefonda vermek yerine görsel anotasyonlarla anlatır, eğer iş acilse tasarımları kendim düzeltirdim. Pazarlama danışmanlığını yaptığım kurumların bazı içeriklerini hızlıca kendim hazırlıyorum. Burada Pixelmator’ü kullanıyorum. Benim için Mac’deki Photoshop’un karşılığı iPad’de Pixelmator. Uygulama yıllar içinde kendini çok geliştirdi. Gerçekten çok hızlı, kolay ve becerikli.

Uygulama linki: http://www.pixelmator.com/ios/

Adobe Spark Post:
Uzun yıllar pazarlama müdürü olarak çalıştığım Adobe’nin bende yeri ayrıdır. 35 yıllık bir şirket olan Adobe’nin geleneksel bir yazılım şirketinden modern çağa ayak uydurmuş bir servis şirketine dönüşü destansı bir olaydır. Bu dönüşümü bizzat yaşamış, Doğru Avrupa ve Türkiye pazarındaki dönüşümüne önderlik etmiş biri olarak söylüyorum. Buradaki deneyimlerimi de başka bir yazımda paylaşmak istiyorum. Neyse, konuya geri dönelim. Adobe spark post bulut tabanlı bir sosyal medya post hazırlama uygulaması. Bence en önemli özelliği çok yüksek kalitede tasarlanmış hazır şablonları olması. Şablonlardan birini seçip istediğiniz kadar özelleştirebiliyorsunuz. Uygulama hem web servisi olarak, hem de iOS cihazlarda mobil uygulama olarak çalışıyor. Şablon kütüphanesine sürekli yeni tasarımlar da ekleniyor.

İçerik pazarlaması eğitimimde Adobe spark post ile telefonumdan iki dakikada şöyle bir tasarım yapmıştım.

İçerik pazarlaması eğitimimde Adobe spark post ile telefonumdan iki dakikada şöyle bir tasarım yapmıştım.

Uygulama linki:
https://spark.adobe.com/about/post

Adobe Spark Post'un profesyonellerce hazırlanmış, hazır şablonlarını kendinize göre özelleştirip kullanabiliyorsunuz.

Adobe Spark Post’un profesyonellerce hazırlanmış hazır şablonlarını kendinize göre özelleştirip kullanabiliyorsunuz.

Comfy read:
iPad’in arkadan aydınlatmalı ekranı bazen gözleri yorabiliyor. Akşam belli bir saatten sonra ışıklı ekranlardan uzaklaşmayınca uykusuzluk da baş gösteriyor. Ancak kindle’ın böyle bir sorunu yok. Bu yüzden sonra okumak için kenara ayırdığım web sayfalarını Comfy read ile tek tıkla e-book formatında kindle’a gönderiyorum. Arada platform değiştirmek zihnimi ve gözlerimi rahatlatıyor. Geceleri uyumadan ya da sabahları kalktıktan sonra ayırdığım makaleleri Kindle’dan okuyorum. En son Immanual Tolstoy (https://fularsizentellik.com)’un tüm blog yazılarını kindle’a gönderip boşta kaldığımda çevirip çevirip okumuştum. Uygulamayı da imTolstoy’u da tavsiye ederim.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/tr/app/comfy-read-send-web-articles-to-your-kindle/id955065497?l=tr&mt=8

Kindle'da okumak istediğim yazıları Comfy Read ile böyle paylaşıyorum.

Kindle’da okumak istediğim yazıları Comfy Read ile böyle paylaşıyorum.

1Password:
Şifreleri oluşturma ve saklama uygulaması. Hem bilgisayarım da hem de mobil cihazlarımda sorunsuz çalışıyor. Şifrelerinizi kriptolayarak kaydettiği için son derece güvenli. Yani uygulamayı hackleseler bile sadece kriptolu şifreleri ele geçirmiş olurlar. Hayatımı kolaylaştıran önemli uygulamaların başında geliyor. Touch ID ile biyo güvenlik katmanını da eklediler. Ücretli bir uygulama ama tavsiye ederim.

Uygulama linki:
https://1password.com

Anyfont:
Mobil cihazda tasarım yaparken özel font kullanmanızı sağlıyor. Bazı müşterilerim içeriklerinde ve tasarımlarında kurumsal fontlarını kullanmak konusunda hassas. Anyfont ile istediğiniz özel font’u cihazınızın sistem fontlarına ekleyebiliyorsunuz. Tasarımcıların iştahını kabartacak türden bir hizmet!

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/anyfont/id821560738?mt=8

Mailchimp:
Meşhur e-posta gönderme uygulaması. Cep telefonumdan hızlıca e-posta şablonları oluşturup, göndermemi sağlıyor. Stabil, hızlı ve güçlü bir uygulama.

Uygulama linki:
https://mailchimp.com

Keynote:
iPad ile ücretsiz gelen bir sunum yapma uygulaması. Ben keynote’u grafik oluşturma ve görsel tasarım yapma işlerimde de kullanıyorum. Mesela müşterilerimin sosyal medya postları için Keynote’ta özel şablonlar oluşturuyorum. Görselleri, mesajları değiştirerek saniyeler içinde sosyal medya içerikleri oluşturabiliyorum. Seminerlerim ve eğitimlerim hep keynote formatında. Şablonlarım hazır. Yarın benden teknolojinin kısa tarihi üzerine bir seminer vermemi isterseniz, Evernote bilgi ambarımdaki bilgileri hızlıca keynote şablonlarıma döküp yarın etkinliğinizde konuşabilecek hale gelebilirim.

Uygulama linki:
https://www.apple.com/tr/keynote/

iCab Mobile:
iOS üzerinde gördüğüm en gelişmiş web tarayıcısı. Tarayıcıya eklentiler yerleştirebilir. Aynı ekranda yan yana 3 web sayfası açabilirsiniz.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/icab-mobile-web-browser/id308111628?mt=8

Buffer:
Sosyal medyada içerik takvimi oluşturma ve paylaşma uygulaması. İçeriklerini oluşturduğum kurumların sosyal medya gönderilerini buradan yapıyorum. IFTTT ve google docs ile bağlayıp müşterilerimle içerik takvimini otomatik olarak paylaşabiliyor, otomatik sosyal medya raporları hazırlayıp, düzenli paylaşabiliyorum. Çoğu ajans için rapor göndermek bile saatler alan bir iş. Bu iş bende full-otomatik.

Uygulama linki: https://buffer.com

TextExpander:
Gizli silahlarımdan biri. 2011 yılından beri bilgisayarımda kullanıyordum. Yazısı da şurada. Yazılımcıların aynı kod öbeklerini tekrar tekrar yazması derdine cevap olmak için üretilmiş bir uygulama. Snippet denen hazır şablonlar oluşturuyorsunuz. Bu şablonları gerektiğinde çağırıp, değişiklikleri yaparak kullanıyorsunuz.
Ben bunu özellikle maillerimde aynı şeyleri tekrar tekrar yazmamak için kullanıyorum. Nasıl kullandığımla ilgili bir yazı da yazmıştım zamanında. Şuradan bir okuyun. Bu yazımda bahsettiğim şeyleri şimdi iPad’im de yapıyorum.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/textexpander-3-custom-keyboard/id917416298?mt=8

Buraya kadar okuduysanız siz de bu işe en az benim kadar meraklısınız demektir.
Bu yazıyı yazarken dijital farkındalık ve üretkenlikle ilgili özel bir eğitim yapmaya karar verdim.
Bu eğitime sınırlı sayıda bir katılım almayı düşünüyorum.
Eğer ilgilenirseniz aşağıdaki forma bilgilerinizi bırakın. Arkadaşlarım sizi arayıp detayları paylaşsın. Herkese faydalı olmasını dilerim.

Büyük veri siyaseti yendi!

Bu yazım Campaign Türkiye’nin Şubat 2017 sayısında ‘Büyük veri siyasetin de içinde’ başlığıyla yayımlanmıştır. İlgi çekici bir konu olduğunu düşündüğümden burada da paylaşmak istedim.

Büyük veri siyaseti yendi, dünyayı kurtarmak için aklıselim iletişimciler aranıyor

“Teknoloji insanları çalışma hayatının dışına iterken, para ve güç, algoritmaları elinde tutan bir grup elitin elinde toplanarak, daha önce hiç görülmemiş bir ekonomik ve siyasal eşitsizlik doğurabilir.” Bu sözler Sapiens kitabının yazarı, son dönemin popüler tarihçilerinden Yuval Noah Harari’ye ait.

Büyük veri ve psikometri biliminin birleşmesiyle, pazarlamacının silah setine eşi benzeri görülmemiş kuvvette bir bomba eklenmiş oldu. Öyle ki 1945 Pasifik Savaşında dünyanın başına patlayan atom bombası neyse, bu yeni silahın günümüz insanları üzerinde bırakacağı etki de en az bu kadar acılı ve travmatik olabilir. Bu büyük silahın ne olduğu ve nasıl çalıştığını anlatmadan evvel nöropazarlama alanındaki bilgilerimizi tazeleyelim.

 

Tüm kararlarımız duygusal

Müşterilerimizin fiziksel ve dijital dünyada bıraktığı ayak izlerini takip ederek onların beklentilerini anlamak, doğru yer ve zamanda, işe yarar bir mesajla karşılarında olmak sadece biz iletişimcilerin değil, siyasetçilerin de en önemli meselesi. Bir müşterinin ürünümüzü satın alması bizim için ne kadar değerliyse, bir seçmenin bir fikri benimsemesi de siyasetçi için o denli önemli. Her iki durumun özünde de bir satın alma eylemi söz konusu. Ne kadar aklı başında insanlar olursak olalım, karar verme denen hadisenin tamamen duygusal olduğu ve 70 bin yıllık amigdala denilen kök beynimiz tarafından gerçekleştiği, nöro-bilimcilerin hemfikir olduğu ender konulardan biri. Amigdala beynimizin duygusal hafıza ve tepkilerinden sorumlu başkanı. Amigdalanın iki tane önemli görevi var. Bunlardan ilki hayatta kalmak, diğeriyse neslin devamlılığını sağlamak. Yani bu arkadaş tüm hesaplarını bu ikisine hizmet edecek şekilde yapıyor. Ekonominin devamlılığı günümüz dünyasında hayatta kalmanın şartı olduğuna göre, amigdala sizi bu vaadi gerçekleştirecek partiye oy vermeye yönlendirebilir. Ya da neslin devamlılığını sağlamanıza yardımcı olmak için kadınların ilgisini çekebilecek kırmızı bir spor arabayı satın aldırabilir.

Amigdala’nın nasıl çalıştığını anlatan 2 dakikalık bir youtube videosu. İzlemenizi tavsiye ederim.

Beynin antik kısmı biz farkında olmadan karar verirken, gelişmiş beyin kabuğumuz da arkadaşının verdiği kararın ne kadar mantıklı olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. İş ve eş seçimlerimizden tutun da seyahat planlarımıza kadar her şey, bu ikisinin kontrolünde gerçekleşiyor. Siz de geçen sene dünya kadar para verip aldığınız iPhone’u satıp, yenisiyle değiştirmeyi istiyor musunuz? İçinizden bir ses bunun çift kamerası var, işlemcisi hızlı gibi manipülatif cümleler kuruyor mu? O zaman geçmiş olsun. Gitti paralar!

Duyguların efendisi kim?

Tüm kararlarımız duygusalsa, duygularımız nereden geliyor diye düşünebilirsiniz. Duygular, amigdalanın isteklerini gerçekleştirmek için yardım aldığı biyokimyasal algoritmalardır. Mesela yolda yürürken bir aslan gördüğünüzde amigdala hayatın devamlılığını sağlamak için beynin ilgili yerlerine uyarılar göndererek, adrenalin pompalanmasını sağlar. Vücuda verilen adrenalin kalp atış hızımızı artırır ve aslana yem olmamak için beklenmedik hızda koşmaya başlarız.

Veri tabanlı psikolojik karakter analizi

Psikometri veri odaklı psikoloji bilimi olarak tanımlanıyor. Bu bilim dalı, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın başarısının ardındaki gizli silahlardan biri olarak değerlendiriliyor. 1980’lerde, psikologlardan oluşan iki ekip, “Büyük Beş” adını verdikleri psikometrik bir model geliştirdi. Bu modelde insanları beş kişilik özelliğine dayanarak değerlendirmeyi başardılar. OCEAN adını verdikleri bu model “Büyük Beş”in baş harflerinden oluşuyor. Bunlar: Openness (yeni deneyimlere ne kadar açıksınız?), Conscientiousness (ne kadar mükemmeliyetçisiniz?), Extroversion (ne kadar sosyalsiniz?), Agreeableness (Ne kadar düşünceli ve işbirliğine açıksınız?) ve Neuroticism (Kolayca üzülür müsünüz?). Bu kriterler göz önünde bulundurulduğunda sizin nasıl bir insan olduğunuzu kestirmek kolaylıkla mümkün oluyor.

Bana Facebook profilini göster, sana kim olduğunu söyleyeyim

Psikometri bilimine gönül vermiş genç ilim insanı Michal Kosinski’nin bu konudaki açıklamaları çok çarpıcı. Kosinski, profilinizdeki 10 Facebook beğenisine bakarak hakkınızda iş arkadaşınız kadar, 70 beğeniyle de yakın arkadaşınızmışçasına bilgi sahibi olabileceğini söylüyor. Dahası eğer profilinizde 150 beğeni varsa sizi öz anneniz kadar tanıyabileceğini iddia ediyor. Bu konuya şüpheyle bakabilirsiniz lakin, Kosinski’nin bu açıklamalarından sonra Facebook’un kendisine hem dava açması, hem de bünyesine almak istemesi bir de profillerdeki beğenileri gizlemesi kafaları bulandırmıyor değil. Cambridge Üniversitesi psikometri merkezinin web sitesine (https://applymagicsauce.com) Facebook profilinizle bağlandığınızda, OCEAN modeline göre %90 başarı oranıyla karakterinizin en ince noktaları karşınıza çıkıyor. Daha da şaşırtıcı olan dini ve politik görüşleriniz, toplumsal duyarlılığınız, ne kadar zeki olduğunuz ve cinsel tercihlerinize kadar birçok konudaki özelliklerinizin yalın grafikler ve açıklamalarla karşınıza çıkması. Benzer ilgi alanları olan insanların benzer karakter yapısında ve zeka ölçüsünde olabileceği, bunların da olaylar karşısında ortak davranış kalıplarıyla hareket edeceği ön görülüyor.

Cambridge Üniversitesi Psikometri Laboratuvarı tarafından hazırlanan bu uygulama Facebook verilerinize bakarak sizin hakkınızda şaşırtıcı bilgiler veriyor.

Cambridge Üniversitesi Psikometri Laboratuvarı tarafından hazırlanan bu uygulama Facebook verilerinize bakarak sizin hakkınızda şaşırtıcı bilgiler veriyor. Biraz şaşırmak isterseniz Facebook profilinizle bağlanın.

Yeni dünyanın iç görü makinası

Kosinski’nin iddiaları bunlarla da sınırlı değil. Vice medyaya verdiği röportajda Trump’a seçimleri kazandıran sihirli tarifin büyük veri soslu psikometri çalışmaları olduğunu söylüyor. İngiliz Cambridge Analytica adlı bir şirketin Trump’ın tüm reklam çalışmaları ve söylemlerini psikometrik analiz süzgecinden geçen büyük verilerle oluşturulduğu ifade ediliyor. Peki bu nasıl yapılıyor? Politik seçimlerin kaderini kararsızlar belirler. Trump adına çalışan Cambridge Analytica, Acxiom ve Experian gibi küresel veri satıcılarından hedeflenen bireylerle ilgili yaş, cinsiyet ve kredi borcuna kadar aklınıza gelebilecek birçok bilgiyi temin ediyor. Bu verileri OCEAN modeli kullanılarak psikometrik analizden geçiriyor. İlk başta hiçbir anlam ifade etmeyen veri yığınları, anlamlı ve detaylı iç görülere dönüştürülüyor. Cambridge Analytica Amerikan nüfusunu 32 personaya indirgemiş ve sadece seçimin kaderini belirleyecek 17 eyalete odaklanmış. Daha sonra dijital ve sosyal ağlarda aşırı kişiselleştirilmiş hedefli reklamlarla söylemleri ilgililerle seçmenlerle paylaşmış. Trump başkanlık seçimleri süresince 107 milyon dolarlık bir reklam bütçesi kullanmış. Bunun 85 milyon doları dijital ve sosyal medya reklamlarına harcanmış olması sizi şaşırtmasın. Rakibi Hillary Clinton ile karşılaştırıldığında Trump, televizyon reklamlarına çok çok az yatırım yapmış. Obama için sosyal medya başkanı deniyordu, hiç şüphe yok ki bu performansıyla Trump büyük veri başkanı olmaya aday.

Mark Başkan başa geçince dertler derya olup bizler de sandala döner miyiz? #Evet mi, #Hayır mı? (Görsel: https://www.entrepreneur.com/slideshow/287855)

Mark Başkan başa geçince dertler derya olursa bizler de sandala döner miyiz? #Evet mi, #Hayır mı? (Görsel: https://www.entrepreneur.com/slideshow/287855)

Sırada ne var?

Hiç şüphe yok ki gelecekte sadece iki tür insan, kurum ve devlet olacak. Teknoloji zedeler ve teknoloji zâdeler. Kazanan tarafta olmak için elimizdeki verilerden anlamlı iç görüler çıkartabilecek ve doğru iletişim kurabilecek aklıselim iletişimcilere ihtiyacımız var. Yakın gelecekte dünyanın yarısının Facebook kullandığı bir çağda özgür iradeden bahsedebilmek ne kadar mümkün olacak, işte bu büyük bir soru işareti!

Yazarın ek notu: Bu arada bilmem farkında mısınız Mark Zuckerberg hiç boş durmuyor. Son bir yıldır Amerika’nın tüm eyaletlerini karış karış gezerek halkla kaynaşıyor. Zuckerberg’in sahip olduğu şirketlerin dünyada eriştiği kişi sayısını düşündüğümüzde Zuckerberg’in başkanlık meselesi hiç de olmayacakmış gibi görünmüyor. Şüpheniz varsa The Guardian’ın şu yazısına da bir göz atın derim.

► Youtube kanalıma buradan üye olun!
Hakan Akben yerel ve uluslararası kurumlar için stratejik pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması projeleri gerçekleştirmektedir. Teknoloji, inovasyon ve trendler hakkında konuşmalar yapmakta ve eğitimler vermektedir. Daha önce Adobe Systems ve Samsung Electronics gibi kurumlarda yerel ve uluslararası pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev almıştır. Digitalage, Campaign Türkiye, IT Business weekly gibi yayınlarda teknoloji, inovasyon, pazarlama ve girişimcilik üzerine makaleler ve köşe yazıları yazmaktadır.
Hakkımda daha fazla bilgi almak isterseniz: http://www.hakanakben.com/hakan-akben-kimdir
Teknoloji, pazarlama, inovasyon, girişimcilik ve trendlere meraklıysanız beni sosyal medyadan takip edin:

 

 

Fujitsu CTO’su Dr.Joseph Reger ile buluşmamdan notlar

Bu sene Avrupa’nın en büyük ve önemli bilgi teknolojileri etkinliklerinden biri olan Fujitsu Forum’a davet edildim. Almanya’nın Münih şehrinde 16 – 17 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen etkinliğin bu yılki teması ‘İnsan odaklı dijital dönüşüm’ idi. Dillere pelesenk olmuş ‘dijital dönüşüm’ meselesine, dünyanın en köklü bilişim şirketlerinden birinin penceresinden bakmak, mevcut durum ve teknolojilerin nereye doğru yöneldiğini anlayabilmem için büyük bir fırsattı. Bende bu şansı elimden geldiğince değerlendirmeye çalıştım.

Türkiye’de daha çok kamu ve kurumsal alanda faaliyet gösteren Fujitsu, özellikle Avrupa’da nihai tüketiciye yönelik ürünleriyle de gönüllerde taht kurmuş bir şirket. Japonya menşeli Fujitsu, dünyanın en eski bilişim şirketlerinden biri. Şirketin kökleri 1920’li yıllara kadar uzanıyor olsa da Fujitsu adıyla 1935 yılında kurulmuş. Alman devi Siemens ve Fujitsu’nun 1900’lü yılların başlarına kadar dayanan ortaklığı ve sinerjisi, bu iki devi teknoloji ekseninde birleştirmiş. Hem AR-GE hem de pazarlama faaliyetleri tarafında Japon ve Alman mühendisleri birlikte çalışıyor. Fujitsu’nun Japonya dışındaki tüm ülkeleri Münih’teki merkez ofisinden yönetiliyor. Şirketin Almanya’daki binası Münih’in modern zamanına ait en yüksek ve görkemli yapılarından biri.

img_0508

Fujitsu CTO’su Dr.Joseph Reger

Bu yıl Fujitsu Forum’da 300’den fazla konuşmacı, 50’nin üzerinde oturum gerçekleşti. İlgimi çeken oturumları elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. Bu seyahatimi en değerli kılan şey hiç şüphesiz Fujitsu’nun CTO’su Dr. Joseph Reger ile olan buluşmam idi. Kendisini uzunca bir süredir takip ediyordum. Fujitsu Türkiye Pazarlama Direktörü Meltem Hanım ve ekibi beni kırmadı ve beni Dr.Reger ile bir araya getirdi. Fujitsu’nun CTO’su Dr.Reger ile dijital dönüşüm ve özellikle AI (Yapay zekâ) üzerine zihin açıcı bir sohbet gerçekleştirdik. Tesadüf bu ya Dr.Reger’in bu seneki Fujitsu Keynote’unun ana teması da yapay zekâ üzerineymiş. Kendisiyle gerçekleştirdiğim mini sohbet ve Keynote’undan toparladığım notları değerli bulduğumdan, bloğumda da bulunsun istedim.

• Yapay zekâ kaçınılmaz bir şekilde geliyor. Bunun ekonomiye ve sosyal hayatımıza önemli etkileri olacak.
• Dr.Reger, AI (yapay zekâ)’yı kendiliğinden akıllı davranışlar geliştirebilen bilişim sistemleri olarak özetliyor.
• AI (yapay zekâ)’nın gelişebilmesi için onu destekleyecek diğer alt teknolojilerin de gelişmesi gerekiyor. Bu teknolojilerin başındaysa ‘Machine Learning’ (kısaltması: ML,
türkçesi: makine öğrenmesi) geliyor. Makine öğrenmesi; makinelerin insanlar tarafından programlanmadan, kendi kendilerine belli davranış döngülerini anlamalarını sağlayan bir konsept teknoloji.
• Yapay zekâ çalışmalarının temelleri 1950’li yıllara kadar uzanıyor. 1970’lerde bu alandaki akademik çalışmaların ticari bir karşılığı bulunmadığından biraz yavaşlamış. Ancak, 90’lardan itibaren AI çalışmaları yeniden hız kazanmış. Bugün hem akademik, hem de endüstriyel camiada AI konusunda önemli çalışmalar yapılıyor. Hükümetler ve kurumlar bu konseptin gelişmesi için ciddi yatırımlar yapıyor. Yapay zekâ dan beklenti büyük.
• Yapay zekâ her yerde; arama motorları, online alış-veriş sitelerindeki önermeler, akıllı telefonlarımızdaki sanal asistanlar, hatta finansal sistemlere kadar pek çok yerde yapay zekâ kırıntılarına rastlamak mümkün.

Yapay zekâ ile ilgili önemli konseptler.

Yapay zekâ ile ilgili önemli konseptler.

• Yapay zekâ dünyasında ‘öğrenme’ çok önemli bir anahtar kelime.
• Makinelerin başarılı bir şekilde ‘öğrenme’ işlemini sağlayabilmek için iki önemli konu var: 1) Sistemi eğitmek için yeter sayıda veriye olan ihtiyaç. 2) Makineler için gelişmiş öğrenme modellerinin oluşturulması. Veriler tarafında sıkıntımız yok, özellikle internette veriden bol birşey yok. Öte yandan IoT sensörlerinden elde edilen veriler de makinelerin öğrenme pratiği yapabilmesi için son derece önemli.
• Makinelere öğrenmeyi öğretebilmek için sahip olduğumuz en eski öğrenme cihazı olan beynimizi rol model olarak alıyoruz. İnsan beyni imgesel düşünüyor. Bir başka deyişle görsel olarak düşünüyoruz. Bir şeyleri anlamlandırabilmek için beynimizin görselleştirme becerisini kullanıyoruz. Aslında bu bizim 540 milyon yıllık evrimimizin bir sonucu. Yapılan araştırmalar insan beynin en çok görselleştirme yaparken enerji harcadığını söylüyor. Benzer mantıkla bizim makinelere öğrenmeyi öğretebilmemiz
için onlara evvela görmeyi öğretmemiz gerekiyor. (Stanford Üniversitesi’nin Yapay zekâ konusunun baş araştırmacısı Fei Feli Ling’in de bu konuda müthiş bir TED konuşması vardı. İlginizi çekebilir.)

• Fujitsu makinelere görmeyi öğretebilmek için görsel işleme teknolojisini geliştirmiş.
• Veriler belirlenen parametrelerle görselleştiriliyor, makineler de bu görselleri analiz ederek öğreniyor. (Gerçekten çok fantastik di mi! :))
• Fujitsu dünyasında verileri alıp makinelerin anlayacağı şekilde görselleştirme işlemini gerçekleştiren algoritmanın adı: Hammer Algoritması. Bu algoritma Fujitsu’nun Almanya’daki AR-GE laboratuvarında yazılmış. Bunu yazan kişi aslen Amerikalı olduğundan adını ‘Hammer’ koymuş. Verilerin görselleştirilmesi makine dilinin öğrenmesini kolaylaştırıyor.
• Sensörlerden toplanan veriler belli parametrelerle yorumlanarak ‘Hammer Algoritması’ sayesinde makinelerin anlayabileceği şekilde görselleştiriliyor. İşin en bomba kısmı bunun toplanan verilerle eş zamanlı çalışabiliyor olması.

img_0519

Kameraları yapay zekâ ile destekleyip evrensel sensörler olarak kullanmak mümkün.

• AI tabanlı akıllı şehir sistemleri yolda. Şu an test aşamasında ancak gerçek zamanlı kamera verileri kullanılarak, şehirdeki karar destek sistemleri otomatize edilebiliyor. Yani kameralar artık gördüğü nesneleri tanımlayabiliyor. Yoldan geçen insanların yetişkin mi yoksa çocuk mu olduğunu, ya da logoların hangi markalara ait olduğunu tanımlayabilecek. Bir başka deyişle ‘Person of Interest’ dizisi artık neredeyse gerçek oluyor.
• Siber savunma sistemleri günümüzdeki en önemli konulardan biri. AI (Yapay zekâ) siber savunma sistemlerinde de etkili bir şekilde kullanılmaya başlanmış.
• Dr.Reger, şu zamana kadar yapılmış sanayi devrimlerinin çalışan ekosisteminde piramidin hep alt tarafındaki insanları etkilediğini ancak, Endüstri 4.0’ın piramidin tamamını etki altına aldığını söylediğinde gerçekten çok etkilendim. Yani yeni endüstri devrimi sadece fabrika işçilerini ya da temel hizmetlerde çalışan insanları değil, şirketlerin genel müdürlerinden sanatçılara kadar bütün endüstrileri ve onların mensuplarını etkiliyecek. Hatta etkilemeye çoktan başladı bile.
• Dijital bozulma çağından sağsalim çıkabilmek için eğitim ve öğretimde yeni modeller geliştirilmeli. Yeni nesil ihtiyaçlara cevap olacak yeni işler keşfetmeliyiz gibi görünüyor.

Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi Twitter’dan ya da aşağıdaki yorum alanından benimle paylaşabilirsiniz.

Bu arada yapay zekâ meselesine merakınız varsa Dr.Reger’in Fujitsu Forum 2016’daki sunumunu izlemenizi öneririm. Videoyu aşağıda paylaşıyorum.

 

Bir şirket miyav dedi minik hacker kükredi

“Suçum merakımdan geliyor. Ben bir hacker’ım ve bu da benim manifestom. Beni engelleyebilirsiniz, ama hepimizi durduramazsınız…” Bu sözler Hacker’ların manifestosu. Yazarıysa dönemin efsane hacker’larından Loyd Blankenship (the Mentor). İnternetin yaramaz dâhi çocukları modern toplumun yarattığı mitleri zorluyor, sistemin açıklarını buluyor, hükümetlere ve dev şirketlere kök söktürerek, meşreplerince güce denge getiriyor. Bunu bazen bir ideolojiye, çoğu zamansa kendini gerçekleştirme çabasına hizmet etmek için yapıyor.

İnternetin üvey evlatları sistem açıklarının peşinde

70’lerde, son derece komik metodlarla uluslararası şebekelere sızarak beleş telefon görüşmeleri yapmaya başlayan hacker’lar, daha sonra elektronik mesaj pano sistemlerine sızmaya başladı. 1984’te ilk hacker dergileri çıkmaya başladı. İki yıl sonra ABD kongresi, kamu bilgisayarlarına sızma eylemlerinin artması üzerine, bilgisayarları hacklemeyi resmen suç olarak yasalaştırdı. Seneler 89 yılını gösterdiğindeyse, Batı Almanya’nın hacker’ları Amerikan hükümetinin sistemlerine sızarak, önemli bigileri Sovyet Rusya’sına satarken suçüstü yakalandı.

Atın beni internete yalan dünya size kalsın

1994 yılına geldiğimizde, Internet’in yeni tarayıcısı Netscape ile halka inmesiyle, hack programları ve ipuçlarına erişim kolaylaştı ve hacker’lar için yeni bir dönem başlamış oldu. 2000’li yıllardaysa DoS (Denial of Service) türü saldırıların popülerliği artmaya başladı. Yahoo’sundan, Amazon’una ve eBay’ine kadar pekçok şirket bu ataklardan kendine düşen payı aldı.

Evliler için çöpçatanlık sitesi olarak da bilinen Ashley Madison, 2015’te hacker saldırısına uğramış ve sitenin kullanıcıları internette fena halde ifşa olmuştu. Hacker saldırılarıyla adeta bir yasak aşk mezarına dönen randevu sitesi pek çok amerikalının yuvasına da ateş düşürmüştü.

Sony Pictures’ın kurumsal e-mail sunucularını darmadağan edip, üst düzey yöneticilerin yazışmalarını ve şirket gizli bilgilerini internette paylaşan Kuzey Koreli Hacker’lar, eğlence endüstrisinin devini büyük repütasyon kaybına uğratmış ve şirketin eş başkanlarından birini istifa etmek zorunda bırakmıştı.

Su uyur hacker uyumaz

Siber savaşlar, meydan savaşları gibi kanlı olmuyor. Kazananlarına dönümlerce arazi de bırakmıyor. Ancak stratejik önemi olan gizli evrakları çalabiliyor, pahalı ekipmanlara ve altyapılara büyük maddi kayıplar yaratabiliyor. Küresel siber saldırıları şu siteden (http://map.norsecorp.com/) canlı canlı izleyebilirsiniz.

Dünyanın ilk siber silahı olarak tarihteki yerini alan Belaruslu Stuxnet, Tahran’ın 300 kilometre güneyindeki nükleer tesise gün yüzü göstermedi ve bir yıl boyunca tesisi gizliden gizliye tahrip etmeye devam etti. İran’lı araştırmacılar, internet bağlantısı dahi olmayan bilgisayarlarda Stuxnet virüsüyle karşılaşana dek, virüsün ikinci versiyonu tesisin dijital beyinlerini çoktan sarhoş etmişti bile.

Hacker’lar geçtiğimiz yıl dünyadaki 100 bankadan toplam 1 milyar dolar kaçırmış. Hem de kimsenin haberi olmadan. Bankaların siber güvenlik şefleri ‘bağrımda bir ateş var, ey hacker’ şarkısını söylerken, Cayman adalarında ne partiler dönüyordur kim bilir. 

Su uyur hacker uyumaz

Su uyur, hacker uyumaz. Durmadan çalışır.

İyilik için hack’le

Facebook, Google ve Microsoft gibi cingöz firmalar “Bounties for bugs” ve “Battle Hack” gibi “iyilik için hack’le” temalı yarışmalar düzenleyip sistem açıklarını bulanlara yüzbinlerce dolar para dağıtıyor. CIA’nin siber güvenlik gurusu Dan Geer benzer yarışmaların hükümet için de organize edilebileceğini düşünüyor. Lakin bazı hacker’lar bu işe tamamen duygusal bakıyor! Amerikan içişleri bakanlığı sisteminde bug bulan bir hacker bunu 15-20 bin dolara CIA’ye satmaktansa, karaborsada yüzbinlerce dolara alıcı bulabiliyor.

Şimdi söz sizde siz bu hacking meseleleriyle ilgili ne diyorsunuz?

Twitter’dan @hakanakben yazarak benimle yorumlarınızı paylaşabilirsiniz.

 

Kurumların dijital dönüşümle imtihanı

Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Dijitalleşme, dijital dönüşüm ya da değişim, adı her neyse, devletler de dâhil, artık her türden kurum ve kuruluşun gündemine girmeyi başardı. Ülkemizde bu söylemleri en çok dillendiren kurumlar, yine daha çok internet kotası ve cep telefonu satmak isteyen markalar oldu. Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Asıl mesele, zaten konusunda yetkin olan iş gücünün, dijitalin de rüzgârını arkasına alarak üretkenliğini artıracak yeni yöntemler keşfetmesi. Bunun da amacı, ortaya çıkan işin kalitesini bozmadan, birim zamanda, çok daha kolay bir şekilde, daha fazla iş üretmek. Fakat daha da ötesi var…

Bu konuda CEO’lara gereğinden fazla yükleniliyor. Bunu gerçekleştirebilmek sadece şirket CEO’larının değil, bütün kurum çalışanlarının görevi olmalı. Çünkü sıra sizin şirketinize geldiğinde, eğer kurumunuz hazır değilse, işin ucu size de değebilir. Bunun için dijitalleşmeyle ilgili tüm yanlış paradigmaları yıkıp, elbirliğiyle yerine yenilerini inşa etmemiz gerekiyor. Dijital tüketim toplumundan, dijital üretim toplumuna geçemeyen devletler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Çok değil tüm bunlar beş on yıl içerisinde olmaya başlayacak.

Dijital hızla ‘yeni normal’e dönüşüyor

Gartner’ın gelişen teknolojiler yaşam döngüsü modeli (HypeCyle for Emerging Technologies) 2015 raporuna baktığımızda kurumların gelişmesi için baskı ve yatırım yaptığı teknolojiler, sadece yeni dijital endüstriyel devrimin gitmeye çalıştığı yerle ilgili değil, yeni dünya düzeniyle de ilgili oldukça çarpıcı fikirler veriyor. Yapay zekâ, otonom sistemler, 3D biyolojik yazıcı sistemler (geçenlerde 3D yazıcılarla biyolojik insan kalbi yapıldı!), akıllı danışmanlar, kural koyabilen analitik sistemler, doğal dilde soru cevaplama, makineler arası iletişim servisleri, kişisel asistanlar ve akıllı robotlar…

Ekonomi de dijitale döndü, savaşlar neden dönmesin?

Amerikan Siber Kuvvetler Direktörü Amiral Mike Rogers’ın aynen şöyle bir söylemi var: “Siber savaşlar bizleri kimyasal savaşlardan daha çok düşündürüyor. Kimin ne tür bir siber teknolojiye sahip olduğunu asla bilemezsiniz!”

Dijital âlemlerde herkesin en büyük korkusu yapay zekâ meselesi. Yapay zekâ teknolojisi beş on yıl içinde yeterli olgunluğa eriştiğinde, günümüzün atom bombası kadar yıkıcı bir inovasyon olacağı düşünülüyor. Kendi kendine yazılım yazan, inovasyon yaratan yazılımlar olduğunu bir düşünsenize. Maalesef, bu hiç de uzak bir gelecek değil.

İnternet ve bağlantı ekonomisini anlayanın sırtı yere gelmez

Toplumsal ya da kurumsal teknolojik dönüşümün önünde bir sürü engel var. Fakat bu engellerin en büyüğü; insan doğasındaki direnç ve reddetmeden kaynaklı. İnternet ve teknoloji tüketimini neredeyse hiç sorgulamadan, inanılmaz bir hızla gerçekleştiriyoruz.

Dijital, hızla ‘yeni normal’ e dönüşürken kafaları değiştirmek sadece kurumsal ölçekte değil, devlet eliyle de topyekün bir seferberlikle ele alınması gereken çok önemli bir konu. Toplumca dijital kalkınmak için zamanında atılan adımların çoğu başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü bu çalışmaların odağında insan değil, sadece teknoloji vardı. Oysa teknoloji durdurulamaz bir şekilde zaten gelişiyor. Buna hükmedebilecek nesiller ve kafalar geliştirmek, sadece bizim değil bütün devletlerin en büyük açmazı.

Facebook’un büyük, kârlı yalanı

Son birkaç yılda bazı konulardaki düşüncelerimde ciddi değişiklikler oldu. Özellikle teknoloji ve sosyal medyaya bakışım çok radikal bir şekilde değişmeye başladı. Önceleri bu ve benzer şirketleri, birkaç parlak gencin, dünyayı olduğundan çok daha iyi bir hale getirmek gibi naif düşüncelerle bezediği, özenilesi ve başarılı girişimler olarak görüyordum. Belki de işler gerçekten böyle başlıyordu. Lakin, işe haddinden fazla para ve servetine servet katmak isteyen aç gözlü zenginler dahil olunca “dünyayı değiştirmek” mottoları, insanları kandırmak için tasarlanmış romantik söylemlerin ötesine geçemiyor.

Kandırılmışız üstadım

Facebook’un patronu Mark Zuckerberg, tüm konuşmalarında hep aynı şeyi söylüyor: “We work to make the world more open and connected.” Meali; “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz.” Özellikle IPO’dan sonra (hisselerin borsaya açılmasının ardından), finansal kaygılar ve aç gözlü yatırımcıların baskısıyla, kantarın topuzu iyice kaçtı. Bence Facebook’un bu romantik misyonunun altı iyice boşaldı.

Şapka düştü kel göründü

Facebook başta olmak üzere, bütün sosyal medya platformları, ne sahip olduğu reklam algoritması, ne de geliştirdiği platform teknolojileri üzerinden direkt para kazanmıyor. Aslında kimsenin bunları umursadığı yok. Şirketler, Facebook’a reklam veriyor, çünkü Facebook’un istediği kişiye istediği şeyi gösterip, izletebildiği bir buçuk milyar kişilik kocaman bir topluluğu var. Facebook, oluşturduğu algoritamalarla bu bir buçuk milyar kişinin entelektüel çobanlığını yapıyor. Bizlere kendi menfaatine ne geliyorsa onu gösteriyor. Bu menfaat, şimdilik daha çok reklam satmak üzerine kurulmuş. Ancak ileride ne olur bilmem!

Özellikle seçim döneminde çok gördüm. Sosyal medyada hangi arkadaşımın paylaşımını beğendiysem ya da altına yorum yazıp, paylaştıysam; bana hep aynı ya da farklı insanların benzer paylaşımları görünmeye başladı. Bu zaten Facebook’un en bilinen özelliklerinden. Lakin, “Vay be! Benim gibi düşünenler de varmış ve sayıca hiç az değilmiş,” gibi bir sanrı da bu müthiş algoritmayla beraber gelmiş oldu. Aslında bu durum, kullanıcılar platformda sıkılmasın; burada onların ilgi duyduğu şeyleri peşpeşe gösterelim ve sabahtan akşama kadar bizim siteden çıkmasın mantığından geliyor. Ancak, bizimle farklı dünya görüşleri ve söylemleri olan insanlarla aramıza algoritmalardan duvarlar örerek “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek” pek mümkün olmuyor. Burada ister istemez gizli bir oto sansür oluşuyor. İşte tam bu noktada da Facebook’un o müthiş mottosu patlak veriyor. Muhakkak ‘ayarlar’ bölümünde bununla ilgili de bir ayar vardır. Ama maalesef kutu içeriğinden çıkan ürün bu!

Belki de Facebook’un gizli misyonu şudur: “Dünyadaki insanları gruplara ayırıp, onlara istediğimiz içerikleri uygun reklamlarla bezeyip gösteriyoruz,” Bu söylemin kötü hiçbir yanı yok. Çok iyi ve kârlı bir şirket vizyonu. Lakin “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz,” lafı kadar naif ve romantik değil.

Wired dergisinin kurucularından ve dünyanın en büyük teknolojistlerinden biri olarak gösterilen Kevin Kelly; “Er ya da geç teknoloji bir yerinizden ısıracak!” diyor. Evet, ısıracak ama bu ısırık ne kadar büyük olacak. Neyin karşılığında ne kadar ısıracak! Facebook’suz bir internet, en azından şu an için düşünülemez. Sonuçta Appstore’da bile ilk onda dört tane uygulaması olan bir şirketten bahsediyoruz. Ancak, hayatımıza aldığımız teknolojileri, arasıra da olsa, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirip, hayatımızı gizliden gizliye ele geçirmelerine engel olmak için çaba harcamak gerekiyor. Mesela ben Instagram ve Facebook uygulamalarını cep telefonumdan sildim ve son üç haftadır Facebook’u sadece web’den kullanıyorum. Şu ana kadar pek bir eksikliklerini hissetmedim. Size de tavsiye ederim.

Sonradan eklenen not: İşim gereği birkaç hafta sonra yeniden yüklemek zorunda kaldım. Tamamen kurtulma çabası gereksiz. Bilinci elden bırakmadan kullanmaya çalışmalı!

Her şey çözülmeyi bekleyen gerçek bir problemle başlar

Geçtiğimiz aylarda, sıra dışı projeleriyle küresel arenada dikkatleri üzerine çekmiş, sağlam bir Türk tasarımcıyla tanıştım. Uzun, yorucu ancak müthiş derecede keyifli bir sohbet oldu. O, tutkuyla projelerini ve hikâyesini anlatırken, bende çıkardım not defterimi başladım not tutmaya…

Tasarım ne ile başlar?

Böyle güzel insanlarla bir araya gelebilmek çok büyük şans. İnsanın ister istemez enerjisi artıyor. Merak, peşinizi bırakmıyor ve peş peşe sorular sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Muhabbet tüm hızıyla devam ederken yine dayanamadım ve sordum; “İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey nedir?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi: “İyi bir tasarımcının, ne mütiş bir çizim yeteneğine, ne de muazzam Photoshop becerilerine ihtiyacı yoktur. İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey; gerçekten çözülmeye değer, önemli bir problemdir,” dedi ve “İyi bir tasarım, gerçekten iyi bir problem bulmakla başlar,” diye cümlesini tamamladı.

Bu söylem beni bundan 3 sene önce Los Angeles’ta katıldığım Adobe MAX etkinliğine götürdü. Eski bir Adobe çalışanı olarak, o dönem şirketin yaratıcı ürünlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi ve web’deki user experience design’ın babası Jeffrey Veen ile ayaküstü sohbet etme fırsatını yakalayabilmiştim. Bu tarz insanlarla biraraya geldiğinizde çok fazla vaktiniz olmaz. Üç dört dakikalık ayaküstü sohbetinizde onları boğmadan, güzel bir soru sorup onların ışığından ya faydalanırsınız, ya da şansınızı başka bahara terk edersiniz. Jeffrey’e “Sence tasarım neyle başlar,” diye sorduğumda, bana Mehmet’in verdiği cevabın aynısını vermişti. Tasarım, iyi bir problemle başlar. Hayat dediğimiz şey de büyük bir problemle başlamıyor mu? Dünyaya geldiğimizde çıplak ve korunmasızız. Açlık, uykusuzluk ve tuvalet gibi dertlerimizi anlatabilmek için problemlerimizi çözecek tasarım öğesi olarak ağlamayı icad etmiştik!

Atatürk’ten başarı ipucu

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Amerikalı bir gazeteci Atatürk ile röportaj yapmış ve kendisine bunca başarıyı nasıl elde ettiniz diye sormuş. Atatürk hiç düşünmeden şöyle bir cevap vermiş: ”Ben başarıyı ya da başarısızlığı hiç düşünmem. Hedefime giden yolda önüme çıkabilecek engelleri düşünür, onları nasıl kaldırabileceğime bakarım. Engelleri tek tek ortadan kaldırınca başarı da gelir zaten.”

Yaratıcı çözümler için zihin egzersizi

Bugün ne iş yaparsanız yapın, bu bakış açısı hep işe yarar. İyi bir pazarlama kampanyası ya da iş fikri, çözülmeye değer iyi bir problem bulmakla başlar. Ben uzunca bir süredir hemen her gün hayatımla ya da işimle ilgili çözemediğim problemlerin bir listesini yapıyorum. Bu sorunlar listesinin yanına, aklıma gelen çözümleri yazıyorum. Genellikle bu çözümler çok komik, çok saçma ya da aptalca oluyor. Hiç önemli değil, ne kadar çok berbat fikir üretirsem işime yarar iyi fikirlere o kadar çabuk yaklaştığımı düşünüyorum. Bu egzersiz, çözüm üretme yeteneğimi ve hayal gücümü diri tutmama çok yardımcı oluyor. Sizlerin de benzer taktikleri varsa, lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.