Dijitalleşme: Tünelin sonundaki ışığa yolculuk

Geçtiğimiz ay Henkel’in davetlisi olarak, Almanya’nın Düsseldorf şehrine gittim. Henkel’in dijital dönüşüm vizyonunu ve bu çerçevede attığı somut adımları yakından görme fırsatına sahip oldum. Kurumlarda dijitalleşmenin neye hizmet etmesi gerektiği, bu alandaki stratejik ve taktiksel bakış açılarını yeniden gözden geçirdiğim, bilgilerimi tazelediğim keyifli bir serüven oldu. Biriktirdiğim notlarla birleştirdiğim düşüncelerimi bu yazıda toparladım. Daha özet bir halini bu ay Digitalage dergisinde yazdım. Blog’umda karakter kısıtlaması olmadığından,  genişletilmiş versiyonunu da yayımlamak istedim. Keyifli okumalar…

Godot’yu bekler gibi dijitalleşmek
Dijitalleşme dillere pelesenk olmuş, memleket kurumlarının toplantı ve konferans salonlarının mezesi durumunda. Birçok CEO dijitalleşmenin öneminden dem vururken, çok azı bu uğurda somut adımlar atabiliyor. Kurumlar dijital dönüşümle, değişen rekabet şartlarına uyum sağlamak derdinde. Derdin büyük olduğu yerlerde fırsatlar da çok oluyor. Dijital değişim elçileri, dönüşüm danışmanları ve uzmanları her yerde. Herkes değişmeyen yandı diyor. Ancak çoğu lider, değişime nasıl ve nereden başlayacağı konusunda şüpheli. Nasıl dönüşeceklerini, kurumlarını dijital dönüşüme nasıl hazırlayacaklarını, bu dönüşüm oyununda nasıl yer alabileceklerini bilen çok az kurum, yönetici ve kişi var. Temel stratejilerden yoksun, taktik seviyede kotarılmaya çalışılan dijitalleşme hikayelerinin sonu hazinle bitiyor. Türkiye’de çoğu kurum, Samuel Beckett’in meşhur oyunu Godot’yu bekler gibi bekliyor dijitalleşmeyi ama, ne gelen var ne de giden…

Henkel’in merkezine yaptığımız yolculukta yalnız değildim. Soldan sağa ben, Fortune’dan Kerem Özdemir, Henkel Kurumsal İletişim Müdürü Öznur Çatı, Dünya gazetesinden Volkan Akı.

Dijitalleşme ve zenginlik devrimi ilişkisi
Alvin Toffler, meşhur kitabı ‘Zenginlik Devrimi’nde yeni dünyada zenginlik yaratımının üç temel dinamik üzerinde inşa edildiğini söylüyor: Uzay, bilgi ve zaman. Uzayda yeni yerler keşfetmeye çalışırken bir sürü problemle karşılaşıyoruz. Bunları çözerken ürettiğimiz teknolojiler birçok yeni endüstrinin doğmasına sebep oluyor. Bilgi, yeni ekonominin temel taşı ancak, zihinlerde oturmayan çok şey var. Bilgi nedir, anlamlı bilgi nasıl elde edilir, çağımızın veri karmaşası içinden işimize yarayacak anlamlı bilgiyi nasıl, nereden bulabiliriz? Zaman ise son derece göreceli; dünyanın hiçbir yerinde aynı hızla ilerlemiyor. Güneydoğu Afrika’da insanlar temiz su ve yiyecek bulmak gibi 200-300 sene öncesinin problemlerini çözmeye çalışırken, dünyanın bir başka köşesinde insanlar, Mars’a gitmeye çalışıyor. Alvin Toffler, zamanın bu göreceli akışına ‘zamanın desenkronizasyonu’ demiş. Zamanın coğrafi olarak görece farklı akması, zenginlik yaratımı ve transferinde bir kırılma yaratıyor. Bazı ülkeler, kurumlar ve insanlar sol şeritten saatte 260 km hızla zamanda yolculuk ederken, bir kısmı orta şeritte 100 km hızla ilerliyor, en sağ şeritteyse 70 km ile giden toplumlar, ülkeler ve kurumlar var. Hızlar arası bu farklılık zenginliğin yaratılması ve el değiştirmesi tarafında son derece belirleyici. İnovasyon yapma, teknoloji geliştirme hızı, yeni zenginlik devriminin altın anahtarı. Türk kurumları ve şirketleri konu dijitalleşme hızları olunca hangi şeritten kaç km hızla ilerliyor? Henkel’in şirkette yaratmaya çalıştığı dijitalleşme kültürünü kokladığım birkaç gün boyunca hep bunları düşündüm. Bu çerçeveden bakıldığında dijital dönüşüm alanında gerçekçi adımlar atarak, somut getiriler elde etmiş bir şirkete mercek tutmak faydalı olacaktır.

Henkel neler yapıyor?
Henkel, dünya genelinde 53 bin çalışanı, yıllık 20 milyar avro cirosu olan dev bir kurum. Gelirlerinin %40’ını da gelişen pazarlardan elde ediyor. Henkel, 3 temel kategoride değer üretiyor: Yapıştırıcılar, kişisel bakım ve ev temizlik ürünleri. Henkel ekibi, birlikte geçirdiğimiz 2 gün boyunca laboratuvarda ürün geliştirme sürecinden tedarik zinciri yönetimine, pazarlama içgörüsü oluşturmaktan lojistiğe kadar birçok farklı alanda, şirketi nasıl dijitalleştirdiklerini anlattı.

Şirketlerin temel görevi, müşterileri için anlamlı ürün/hizmet kategorileri oluşturmak ve bu değerleri kesintisiz olarak müşterileriyle buluşturmaktır.

Bir başka deyişle, kurumlar sürekli değer üretip, bunları kesintisiz bir şekilde müşterilerine ulaştırmakla yükümlü. Peki dijitalleşme işin neresinde? Kurumlar, hedefleriyle arasındaki engelleri kaldırmak için kaçınılmaz olarak, hızla, dijitalleşmeye çalışıyor. Dijital dönüşüm projeleri, teknolojiyi kullanarak; anlamlı bilgi ve bağlantılar oluşturacak platformlar inşa etmeyi amaçlıyor. Doğru ürün ve hizmet kategorileri oluşturmak ve bu ürünleri müşterilerle buluşturmak için bilginin gerçek gücünden faydalanabilmek gerek. Dijital dönüşüm projeleri de bunu gerçekleştirmeyi hedefliyor.

Stratejileri ve taktikleri ayırın
Dijital dönüşüm tarafında stratejileri ve taktikleri birbirinden ayırmak son derece mühim. Büyük veri, IoT, AR/VR, yapay zeka gibi teknolojiler doğru bir dijitalleşme stratejisi olmadan anlamlı inovasyona hizmet edemiyor. Bir başka deyişle, taktiklerle maçı kazanabilirsiniz ama lig şampiyonu olmak için iyi bir stratejinizin olması lazım. Dijital dönüşüm projelerine yaklaşımı 3 temel adıma indirgemek isteseydim: Hedeflerle aramızdaki engelleri belirlemek, engelleri ortadan kaldıracak stratejik yaklaşımları oluşturmak, stratejileri uygulayacak taktikleri belirlemek şeklinde düşünürdüm.Henkel’in de geniş çerçevede projeleri böyle ele aldığını gözlemledim.

Kurumlarda dijital dönüşümde stratejiler, problemlerinizi çözebileceğiniz temel bakış açılarıyla ilgiliyken, taktikler bu bakış açılarını hangi teknolojilerle çözebileceğinizin cevabıdır. Örneğin: Müşterilerin ilgisini çekmek için iyi bir müşteri deneyimi sunmak güzel bir stratejiyken; müşteri deneyimini mobil uygulama ya da Chatbot’ları kullanarak sağlamak, stratejimize hizmet eden, tamamen taktik seviyede bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Bu sebeple kurumlar, dijital dönüşüm projelerinde danışmanlık alırken hem stratejik hem de taktik seviyede bir değerlendirme yapmalı.

Birçok alanda danışmanlar, stratejistler ve taktisyenler olarak ikiye ayrılır. Stratejistler hedeflerinize giden yolda önünüzdeki engelleri tanımlamanızı sağlarken, taktisyenlerse bu engelleri ortadan kaldırmanızı sağlayacak araçların nasıl kullanılabileceğini gösterir. Mesela, dijital dönüşüm stratejileriniz için SEO’culara ya da Sosyal Medyacılara bel bağlamayın. Ancak bu araçlarları taktik seviyede en iyi şekilde nasıl kullanılabileceği hakkında danışmanlık alabilirsiniz. Henkel’in özellikle bu tarafta oldukça başarılı olduğunu görüyorum. Başarıya giden yolda sorunları dijitalleşme ile çözerken, doğru iş ortaklıkları ve teknoloji ekosisteminin oluşturulması ve bunlarla verimli şekilde çalışmak için işlerin çerçevesi ve net şekilde çizilmiş.

Henkel’de dijitalleşme kültürü yaratmak
‘’Bir CDO’nun şirketteki ömrü 3 yıldır,’’ diyerek sözlerine başlayan Henkel CDO’su Dr.Rahmyn Kress; “Dijitalleşme, kurumda bir şeyleri düzeltmiyorsa bir işe yaramaz. Sadece dijital olmak için dijitalleşme yapılmamalı,” diyor. Kress, dijitalleşme eforlarını 3 ana noktada topladıklarını ifade ediyor: ”Eforların %70’i dijital teknolojilerin optimizasyonuna, %25’i anlamlı inovasyonu geliştirmeye, %5’i de aşırı yenilikçi çalışmalara ayrılmalı.” Henkel CDO’su konuştukça, asli görevinin şirket içinde bir dijitalleşme kültürü yaratmak olduğunu anlıyorum. Bu bağlamda HenkelX adında bir insiyatif başlatılmış. HenkelX’in başarılı olabilmesi için 3 konuda sürekli çaba sarf etmek gerektiğini söylüyor Dr.Kress:Dijital ekosistem oluşturmak, sürekli yeni şeyler denemek, yeni deneyimlere odaklanmak.

Dijitalleşme kültürü farklılıkları bir araya getirmeli
Henkel, çalışanların işleriyle ilgili uygun kişileri bulmasını sağlamak için Tindervari bir eşleşme uygulaması yapmışlar. Bunu günlük hayatta insanların kullandığı, aşina olduğu kullanım alışkanlıklarını işe yansıtmalarını sağlayacak bir bakış açısı olarak yorumlanabilir.

Toplantılarda mentorluk meselesinin dijitalleşme açısından son derece önemli olduğunun altı sıkça çizildi. Aynı problemleri yaşamış ve çözmüş kişilerden mentorluk almanın önemine sıkça değinildi. Henkel, ‘Beautiful Minds’ adında bir insiyatif başlatmış. ADHD(Yetişkinler için Dikkat Bozukluğu), disleksi gibi çeşitli rahatsızlıkları olan, toplumda farklı algılanan değerleri ve yetenekleri buluyorlar ve bu kişilerin fikirlerinden, düşüncelerinden faydalanıyorlar. Dr.Kress, inovasyonun yenilikçi ve farklı insanların omuzlarında yükseleceğine olan inancını, konuşmasında sıkça yeniledi. NASA’da çalışanların yarısının disleksi olduğunu hesaba katarsak, ne kadar haklı olduğunu anlayabiliriz.

Birlikte çalışma ve üretim, başarılı dijitalleşme projelerinin altın anahtarı. İyi bir iş ortağı ekosistemi oluşturmaksızın başarılı bir dönüşüm gerçekleştirmek neredeyse imkansız. Dijital ekosistem, son derece iyi tasarlanmış bir geri bildirim mekanizması üstüne inşa edilmeli. Geri bildirimler müşterilerden, çalışanlardan ve iş ortaklarından sürekli toplanmalı. Dijitalleştirme kültürü, dijital ekosistemin adeta yapıştırıcısı. Dijital projeler için birlikte çalışma prensipleri ve yöntemlerinin çerçevesini baştan çizebilmek ve buna sadık kalarak uygulayabilmek son derece kritik.

‘’İnsanlığın son 200 yılında yaptığımız en büyük keşif, bir araç ya da cihaz değil, bilimsel yöntemin kendisiydi,’’ diyor ünlü futurist Kevin Kelly. Olaylara bu pencereden baktığımızda, dijitalleşme için paradigmaları değiştirip, olaylara yeni ve geniş pencerelerden bakarak, doğru metodları bulup uygulamaktan başka şansımızın olmadığı net bir şekilde görünüyor. Bakalım zaman bizler için hangi hızda ilerleyecek.

Aranızda dijitalleşme uzmanı olanlar var mı? Siz ne diyorsunuz bu durumlara? Şirketinizde ne tür çalışmalar yapıyorsunuz yeni düzene ayak uydurmak adına. Yorum alanında ya da bana mail atarak düşüncelerinizi, yaptıklarınızı lütfen paylaşın. Merakla bekliyorum.

Motivasyon, hızlı öğrenmenin anahtarı

Eğitimime bugün de kaldığım yerden devam ediyorum. Yalan yok şimdi, okulu hiçbir zaman sevemedim. Ne zaman okullardan kurtuldum, öğrenmeye merakım daha da arttı.

Motivasyon, hızlı öğrenmenin anahtarı bence. Öğrenmek söz konusu olduğunda, motivasyonumu artıracak, kendime has, bazı yöntemler geliştirdim. Beni gaza getiren, harekete geçiren hedefler olmadan masaya oturmak, yeni bir kitaba başlamak, yazılar yazmaya çalışmak, hala pek keyifli değil. Hedef koyduğum şey, muğlak ve bulanık bir resimse eğer, iş çok zor. Bu yüzden hedeflerim mümkün olduğunca net olmalı. Eğer kendime ve etrafıma bir fayda sağlamak istiyorsam, hedeflerim sahip olduğum yeteneklerle ve pazarın ihtiyaçlarıyla aynı doğrultuda olmak zorunda… Bu üçünü hizalamaya çalışmak, elbette kolay değil. Tıpkı maraton koşar gibi, zamanı sabırla dilimleyerek, her gün sahaya çıkarak, fazla da zorlamadan, kararında çalışmalı, ama her gün çalışmalı…

Motivasyon denen şey, tıpkı bir lastik gibi; çektikçe uzuyor, bırakınca kısalıyor, fazla zorlanırsa elastikiyetini kaybediyor.

iPad Pro’da üretkenliğimi artıran uygulamaların listesi

Ben bir bilgi işçisiyim. Yaptığım iş bilgi edinmek, bunları çeşitli bağlamlarda kategorize edip arşivlemek ve müşterilerimin istediği formatlarda çıktıya dönüştürmek. Bu çıktı kurum içi bir eğitim, bir CEO’nun sunumu, yeni bir pazarlama kampanyası ya da bir blog yazısı olabiliyor. iPad, doğru iş akışları ve uygulamalarla standart bir bilgi çalışanının bir çok ihtiyacını kolaylıkla karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Yaşamını tek başına çalışarak kazanan biri olarak, üretkenlik sırlarımı yavaşça ifşa etmeye karar verdim. Bu yazıda iPad’i ana bilgisayarım olarak kullanmamı sağlayan, üretkenliğimi katlayan sistemlerden ve uygulamalardan bahsediyor olacağım. Umarım faydalı olur. Haydi başlayalım!

Kullandığım Cihazlar:
2016 model 13.3” MacBook Pro (Touch Bar versiyonu.)
2016 model 9,7” iPad Pro 128 GB (Sim kartlı model.)
iPhone 6s Plus 128 GB
Amazon Kindle Paperwhite (İlk Nesil. 5th Generation olarak geçiyor.)
Microsoft Foldable keyboard (Çok mutluyum. Geçen sene San Francisco’dan almıştım.)
Apple standard bluetooth klavye
Asus vx239 23” harici monitör (2 senedir bende ama hala alışamadım.)

Evde çalışırken iPad'i monitöre de bağlıyorum.

Evde çalışırken iPad’i monitöre de bağlıyorum.

Yaşayan bir sistem oluşturmak
Gördüğünüz üzere sıkı bir Apple kullanıcısıyım. Apple ürünlerine bir araba dolusu para harcadım. Harcamaya da devam ediyorum. Hayatımın ciddi bölümünü bu ekranlara bakarak geçiriyorum. Bu yüzden bütçem el verdiği sürece iyi cihazları kullanmaya çalışıyorum. Ancak  cihazlar ve uygulamalar doğru bağlamda çalışmazsa, kendinize has bir sistem geliştiremezseniz, elinizdeki teknoloji hiçbir işe yaramaz. İş akışı sistemi bir kere oluşturmakla da bitmiyor. Sisteminiz yaşayan bir organizma gibi olmalı. Çalışma yöntemlerinizle ilgili sürekli dertler keşfedip, yeni çözümler deneyip, başarılı olanları sisteme ekleyip işe yaramayanları da sisteminizden çıkartmalısınız. Bu döngü sürekli devam etmezse iş akışlarınız bir süre sonra geçerliğini yitirebilir. 

Her şeye rağmen ana makinem iPad Pro
Zamanımın büyük bölümünü iPad üzerinde geçiriyorum. Yeni aldığım Touch Bar’lı Macbook’a bile doğru dürüst el sürmedim. Bu makineyi genellikle video montaj için kullanıyorum. iPad’de de montaj yapmışlığım var. Ancak bu alandaki uygulamalar henüz ihtiyaçları tam karşılamıyor. Bu yazımda iPad’deki favori uygulamalarımdan bahsedeceğim. Ancak evvela neden iPad sorusuna da bir cevap vermek gerek.

Neden iPad?
Hafif, şarj ömrü uzun (yaklaşık 10 saat), sürekli internete bağlı, bilgiye erişmek, üretmek ve paylaşmak açısından kullanımı kolay ve hızlı.  Çalışmak için ofise ya da masaya mahkum etmiyor.  Bu konu benim için son derece önemli. Farklı mekanlarda, özellikle açık havada çalışmak motivasyonumu artırıyor.
Benim iPad sim kartlı model olduğundan, sürekli internete bağlı haldeyim. Tethering ile cepten de bağlanmak mümkün ancak, cepten internet paylaşmak telefonun piline zarar veriyor. Üstelik sürekli interneti açıp kapatmak can sıkıcı. Aralarda kopmalar da oluyor. Gittiğim toplantılarda ya da verdiğim seminerlerde internet şifresi sormak zorunda kalmıyorum. En güvenli internet kendi internetindir, düsturuyla verilerimin güvenliğini bir nebze de olsa sağlama almış oluyorum.
iPad’in multi-tasking özellikleri her geçen gün daha da gelişiyor olsa da bir bilgisayar kadar becerikli değil. Bu durum bence bir avantaj. Aynı anda onlarca sayfa ve uygulamayı açıp multi-tasking tuzağına düşüp iş bitiremezken, iPad ile odağımı toplayıp çalışabiliyorum. Yazı yazacağım zaman yazımı yazıyor, internette dolaşacağım zaman sadece geziniyorum. Ben multi-tasking adamı değilim. Üretkenliğimi de buna borçluyum.

iPad ile çalışırken yeni bir kafa yapısıyla ilerlemeli
iPad bir masaüstü bilgisayar değil. Yani standart bilgisayar kullanım alışkanlıklarınızı tatbik edebileceğiniz bir platform değil. iPad’i ne bilgisayar ne de bir cep telefonu olarak düşünmemelisiniz.  Tabletten tam anlamıyla verim alabilmek için çalışma mantığınızı ve yöntemlerinizi onun çizdiği çerçeveye uyarlamanız gerekiyor. Alışkanlıklarınızı değiştirmeniz şart. 

iPad’e bir mouse takmaya çalışmak ya da iPad’de Mac OS veya Windows işletim sistemini koşturmayı arzulamak, sistemin yeteneklerine ve gücüne karşı yapılan bir haksızlık. iPad sahip olduğu donanımı, işletim sistemi ve uygulama ekosistemiyle bir çok ihtiyacıma cevap veriyor.

Ben iPad’i genellikle Bluetooth bir klavye ile kullanıyorum. Bu konudaki tercihimi Microsoft Foldable Keyboard ve standart Apple klavyeden yana kullandım. iPad Pro’nun pahalı orijinal klavyesini de satın aldım. Ancak o klavyeye bir türlü alışamadım. iPad’i sadece yatay pozisyonda kullanmaya izin verdiği için pek memnun olamadım. Apple’ın bu tür dayatmalarına da anlam veremiyorum. Yazarken iPad’i dik konumda kullanmak, doğal bir sayfa akışı görünümü verdiğinden, daha çok hoşuma gidiyor. Ancak bunu iPad’in kendi klavyesiyle yapmak mümkün değil.

 

Microsoft hayatımda gördüğüm en güzel portable klavyeyi yapmış. Dayanamadım aldım.

A post shared by Hakan Akben (@hakanakben) on

iPad’de hangi uygulamaları kullanıyorum

Evernote:
Bu meşhur bir not tutma uygulaması. Eminim herkesin telefonunda vardır. Verim almak için ilgi isteyen uygulamaların başında geliyor. Evernote farklı kaynaklardan bilgi parçalarını topladığım, belli çerçevelerde ilişkilendirip arşivlediğim bir bilgi ambarı. (Eylül 2008’den bu yana kullanıyormuşum.) Mesaimin büyük bölümünü bu uygulamada geçirmeye özen gösteriyorum.  Toplanan veriler uygun çerçevelerde ilişkilendirilmediği sürece anlamlı bilgiye dönüşmüyor. Çerçeve, yani bağlam burada anahtar kelime. Bilgiyi doğru bağlama oturttuktan sonra projeleri hızla hayata geçirebiliyorsunuz.  Bu uygulama iş hayatımın bel kemiğini oluşturuyor. Burada üretkenliğimi artırmak için yıllar içinde kendime göre bir arşivleme tekniği de geliştirdim. Her projem için bir check-list ve şablon oluşturuyorum. Evernote’un kullanımıyla ilgili internette binlerce makale var. Belki kendi kullanım tekniklerimle ilgili bir yazı da ben yazarım.

Evernote uygulama linki: https://evernote.com

Evernote ilgi isteyen bir uygulama.Ben veriler inbox'ta toplayıp etiketlerle bağlama oturtup ilgili klasöre gönderiyorum.

Evernote ilgi isteyen bir uygulama. Ben verileri inbox’ta toplayıp etiketlerle bağlama oturttuktan sonra ilgili klasörlere gönderiyorum.

Scannable:
Evernote’un doküman tarama uygulaması. Çok başarılı. Faturaları ve evrakları bununla tarayıp arşivliyorum. Evernote’un OCR Scanner özelliği resimlerin içindeki yazıları bile arayabilmeyi sağlıyor. Herhangi bir yerde ilgimi çeken bir makale gördüğümde fotoğrafını çekip Evernote’a aktarıyorum. Fotoğraftaki yazılar notlarım içinde aranabilir hale geliyor. Büyük hizmet!

Scannable uygulama linki: https://evernote.com/products/scannable/

Copied:
iOS cihazların en önemli problemlerinden biri kopyala/yapıştır meselesidir. Copied bu soruna kökten çözüm getiriyor. iPad’de Copied’i split screen modunda açtığınızda yan ekranda kopyaladığınız her şeyi clipboard’a aktarıyor. Resim ve gif gibi rich medyalar da dahil. Kopyaladığınız her şeyi arayabilir, kategorize edebilir, birleştirebilir ve kolayca sosyal medya hesaplarınızla paylaşabilirsiniz. Uygulamanın Mac versiyonu da mevcut. Clipboard’unuzu Dropbox üzerinden otomatik olarak senkronize ediyor. Böylece kopyaladığınız her şeyi bilgisayar ve cep telefonlarınızdan erişebiliyorsunuz. Ben uygulamanın ücretli versiyonunu kullanıyorum. Ücretli sürümde clipboard’unuzun hafızasında 1000 parça saklayabiliyorsunuz. Ayhan Sicimoğlu’nun deyimiyle; “Hastasıyız!”

Uygulama linki: http://copiedapp.com

Solda web sayfası açık. Sağ tarafta da Copied uygulaması. Kopyaladığım her şeyi clipboard'a atıyor. Resimler de dahil.

Solda web sayfası açık. Sağ tarafta da Copied uygulaması. Kopyaladığım her şeyi clipboard’a atıyor. Resimler de dahil.

Workflow:
Bu uygulama benim gizli silahım. Birbirini tekrar eden işleri ve süreçleri bu uygulamadaki dijital reçetelerle otomatize ediyorum. Workflow IFTTT reçeteleriyle benzer mantıkta çalışıyor. Ancak büyük bir farkı var. IFTTT bulut servislerini birbiriyle çalıştırırken, Workflow internet servislerinin API’larıyla iPad’deki çekirdek uygulamaların görünmez bir şekilde, uyumla çalışmasını sağlıyor.
Bu uygulamanın tıpkı IFTTT’deki gibi bir reçete galerisi mevcut. Kendinize uygun reçeteleri seçip galerinize ekleyebiliyorsunuz. Benim galerimdeki reçetelerin bir kısmını aşağıdaki ekran resimde görebilirsiniz. Biraz da bu uygulamayla ne tür işleri otomatize ettiğimden bahsedeyim.
Youtube’da beğendiğim videoları tek tıkla iPad’ime indirebiliyorum. Videolarımı tek tıkla Gif’e döndürebiliyorum. Herhangi bir sayfada beğendiğim görsellerin tümünü iPad’ime indirebiliyorum. iPad’de dosyaları zip/unzip yapabiliyorum. Özellikle we transfer ile dosya alıp gönderirken çok işe yarıyor. Herhangi bir web sayfasını tek tıkla PDF’e dönüştürebiliyorum. Tek tıkla iPad’imdeki resimleri wordpress’e atabiliyorum. Özetle birkaç aşamada yapılabilen angarya işleri tek seferde halledebiliyorum. Uygulama iPhone’da da çalışıyor. Reçetelerim cihazlarım arasında otomatik olarak senkronize oluyor. Böylece aynı işlemleri çarşıda gezerken cep telefonumdan da halledebiliyorum.

Workflow uygulama linki: https://workflow.is
Workflow iş akışı reçeteleri kütüphanesi: https://workflow.directory

Sık kullandığım Workflow reçetelerim. Hepsini uygulamanın kütüphanesinden indirip, kendinize göre özelleştirerek kullanabilirsiniz.

Sık kullandığım Workflow reçetelerim. Hepsini uygulamanın kütüphanesinden indirip, kendinize göre özelleştirerek kullanabilirsiniz.

1Writer ve Editorial:
Bu iki uygulama Markdown editör olarak geçiyor. Markdown editör blog yazılarınızı kolayca HTML formatına çevirmenizi sağlıyor. iPad ve iPhone’da wordpress’e blog yazmak ciddi problem. Ben makaleleri burada Markdown olarak yazıyorum. Görselleri ve zengin medyaları yazının içine gömüyorum. 1Writer ve Editorial uygulamalarının da kendi içinde hazır iş akışı reçeteleri bulunuyor. Mesela Editorial’da yazdığınız bir makaleyi otomatik olarak HTML’e çevirebiliyorsunuz. Çıkan HTML kodu WordPress’e tek dokunuşla gönderebliyorsunuz. Yazıya eklediğiniz görselleri wordpress sunucunuza yüklemeksizin dropbox’a atıp oradan yazının içine gömebiliyorsunuz. Siz sadece makalenizi yazıyorsunuz. Formata oturtmak ve yüklemek tam otomatik. Güzel hizmet!

Uygulama linkleri:
1Writer App: http://1writerapp.com
1Writer App iş akışı reçeteleri: http://1writerapp.com/actiondir
Editorial App: https://itunes.apple.com/tr/app/editorial/id673907758?l=tr&mt=8
Editorial App iş akışı reçeteleri: http://www.editorial-workflows.com

Pixelmator:
Ben bir tasarımcı değilim. Proje yöneticisi, eğitmen ve pazarlamacıyım. İçerikçilik bu üçünün tam merkezinde. Bence günümüzde her girişimci/pazarlamacı temel seviyede tasarım yapabilecek yetkinlikte olmalı. Kurumsal pazarlama müdürü olduğum yıllarda minik revizelerimi telefonda vermek yerine görsel anotasyonlarla anlatır, eğer iş acilse tasarımları kendim düzeltirdim. Pazarlama danışmanlığını yaptığım kurumların bazı içeriklerini hızlıca kendim hazırlıyorum. Burada Pixelmator’ü kullanıyorum. Benim için Mac’deki Photoshop’un karşılığı iPad’de Pixelmator. Uygulama yıllar içinde kendini çok geliştirdi. Gerçekten çok hızlı, kolay ve becerikli.

Uygulama linki: http://www.pixelmator.com/ios/

Adobe Spark Post:
Uzun yıllar pazarlama müdürü olarak çalıştığım Adobe’nin bende yeri ayrıdır. 35 yıllık bir şirket olan Adobe’nin geleneksel bir yazılım şirketinden modern çağa ayak uydurmuş bir servis şirketine dönüşü destansı bir olaydır. Bu dönüşümü bizzat yaşamış, Doğru Avrupa ve Türkiye pazarındaki dönüşümüne önderlik etmiş biri olarak söylüyorum. Buradaki deneyimlerimi de başka bir yazımda paylaşmak istiyorum. Neyse, konuya geri dönelim. Adobe spark post bulut tabanlı bir sosyal medya post hazırlama uygulaması. Bence en önemli özelliği çok yüksek kalitede tasarlanmış hazır şablonları olması. Şablonlardan birini seçip istediğiniz kadar özelleştirebiliyorsunuz. Uygulama hem web servisi olarak, hem de iOS cihazlarda mobil uygulama olarak çalışıyor. Şablon kütüphanesine sürekli yeni tasarımlar da ekleniyor.

İçerik pazarlaması eğitimimde Adobe spark post ile telefonumdan iki dakikada şöyle bir tasarım yapmıştım.

İçerik pazarlaması eğitimimde Adobe spark post ile telefonumdan iki dakikada şöyle bir tasarım yapmıştım.

Uygulama linki:
https://spark.adobe.com/about/post

Adobe Spark Post'un profesyonellerce hazırlanmış, hazır şablonlarını kendinize göre özelleştirip kullanabiliyorsunuz.

Adobe Spark Post’un profesyonellerce hazırlanmış hazır şablonlarını kendinize göre özelleştirip kullanabiliyorsunuz.

Comfy read:
iPad’in arkadan aydınlatmalı ekranı bazen gözleri yorabiliyor. Akşam belli bir saatten sonra ışıklı ekranlardan uzaklaşmayınca uykusuzluk da baş gösteriyor. Ancak kindle’ın böyle bir sorunu yok. Bu yüzden sonra okumak için kenara ayırdığım web sayfalarını Comfy read ile tek tıkla e-book formatında kindle’a gönderiyorum. Arada platform değiştirmek zihnimi ve gözlerimi rahatlatıyor. Geceleri uyumadan ya da sabahları kalktıktan sonra ayırdığım makaleleri Kindle’dan okuyorum. En son Immanual Tolstoy (https://fularsizentellik.com)’un tüm blog yazılarını kindle’a gönderip boşta kaldığımda çevirip çevirip okumuştum. Uygulamayı da imTolstoy’u da tavsiye ederim.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/tr/app/comfy-read-send-web-articles-to-your-kindle/id955065497?l=tr&mt=8

Kindle'da okumak istediğim yazıları Comfy Read ile böyle paylaşıyorum.

Kindle’da okumak istediğim yazıları Comfy Read ile böyle paylaşıyorum.

1Password:
Şifreleri oluşturma ve saklama uygulaması. Hem bilgisayarım da hem de mobil cihazlarımda sorunsuz çalışıyor. Şifrelerinizi kriptolayarak kaydettiği için son derece güvenli. Yani uygulamayı hackleseler bile sadece kriptolu şifreleri ele geçirmiş olurlar. Hayatımı kolaylaştıran önemli uygulamaların başında geliyor. Touch ID ile biyo güvenlik katmanını da eklediler. Ücretli bir uygulama ama tavsiye ederim.

Uygulama linki:
https://1password.com

Anyfont:
Mobil cihazda tasarım yaparken özel font kullanmanızı sağlıyor. Bazı müşterilerim içeriklerinde ve tasarımlarında kurumsal fontlarını kullanmak konusunda hassas. Anyfont ile istediğiniz özel font’u cihazınızın sistem fontlarına ekleyebiliyorsunuz. Tasarımcıların iştahını kabartacak türden bir hizmet!

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/anyfont/id821560738?mt=8

Mailchimp:
Meşhur e-posta gönderme uygulaması. Cep telefonumdan hızlıca e-posta şablonları oluşturup, göndermemi sağlıyor. Stabil, hızlı ve güçlü bir uygulama.

Uygulama linki:
https://mailchimp.com

Keynote:
iPad ile ücretsiz gelen bir sunum yapma uygulaması. Ben keynote’u grafik oluşturma ve görsel tasarım yapma işlerimde de kullanıyorum. Mesela müşterilerimin sosyal medya postları için Keynote’ta özel şablonlar oluşturuyorum. Görselleri, mesajları değiştirerek saniyeler içinde sosyal medya içerikleri oluşturabiliyorum. Seminerlerim ve eğitimlerim hep keynote formatında. Şablonlarım hazır. Yarın benden teknolojinin kısa tarihi üzerine bir seminer vermemi isterseniz, Evernote bilgi ambarımdaki bilgileri hızlıca keynote şablonlarıma döküp yarın etkinliğinizde konuşabilecek hale gelebilirim.

Uygulama linki:
https://www.apple.com/tr/keynote/

iCab Mobile:
iOS üzerinde gördüğüm en gelişmiş web tarayıcısı. Tarayıcıya eklentiler yerleştirebilir. Aynı ekranda yan yana 3 web sayfası açabilirsiniz.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/icab-mobile-web-browser/id308111628?mt=8

Buffer:
Sosyal medyada içerik takvimi oluşturma ve paylaşma uygulaması. İçeriklerini oluşturduğum kurumların sosyal medya gönderilerini buradan yapıyorum. IFTTT ve google docs ile bağlayıp müşterilerimle içerik takvimini otomatik olarak paylaşabiliyor, otomatik sosyal medya raporları hazırlayıp, düzenli paylaşabiliyorum. Çoğu ajans için rapor göndermek bile saatler alan bir iş. Bu iş bende full-otomatik.

Uygulama linki: https://buffer.com

TextExpander:
Gizli silahlarımdan biri. 2011 yılından beri bilgisayarımda kullanıyordum. Yazısı da şurada. Yazılımcıların aynı kod öbeklerini tekrar tekrar yazması derdine cevap olmak için üretilmiş bir uygulama. Snippet denen hazır şablonlar oluşturuyorsunuz. Bu şablonları gerektiğinde çağırıp, değişiklikleri yaparak kullanıyorsunuz.
Ben bunu özellikle maillerimde aynı şeyleri tekrar tekrar yazmamak için kullanıyorum. Nasıl kullandığımla ilgili bir yazı da yazmıştım zamanında. Şuradan bir okuyun. Bu yazımda bahsettiğim şeyleri şimdi iPad’im de yapıyorum.

Uygulama linki:
https://itunes.apple.com/us/app/textexpander-3-custom-keyboard/id917416298?mt=8

Buraya kadar okuduysanız siz de bu işe en az benim kadar meraklısınız demektir.
Bu yazıyı yazarken dijital farkındalık ve üretkenlikle ilgili özel bir eğitim yapmaya karar verdim.
Bu eğitime sınırlı sayıda bir katılım almayı düşünüyorum.
Eğer ilgilenirseniz aşağıdaki forma bilgilerinizi bırakın. Arkadaşlarım sizi arayıp detayları paylaşsın. Herkese faydalı olmasını dilerim.

Büyük veri siyaseti yendi!

Bu yazım Campaign Türkiye’nin Şubat 2017 sayısında ‘Büyük veri siyasetin de içinde’ başlığıyla yayımlanmıştır. İlgi çekici bir konu olduğunu düşündüğümden burada da paylaşmak istedim.

Büyük veri siyaseti yendi, dünyayı kurtarmak için aklıselim iletişimciler aranıyor

“Teknoloji insanları çalışma hayatının dışına iterken, para ve güç, algoritmaları elinde tutan bir grup elitin elinde toplanarak, daha önce hiç görülmemiş bir ekonomik ve siyasal eşitsizlik doğurabilir.” Bu sözler Sapiens kitabının yazarı, son dönemin popüler tarihçilerinden Yuval Noah Harari’ye ait.

Büyük veri ve psikometri biliminin birleşmesiyle, pazarlamacının silah setine eşi benzeri görülmemiş kuvvette bir bomba eklenmiş oldu. Öyle ki 1945 Pasifik Savaşında dünyanın başına patlayan atom bombası neyse, bu yeni silahın günümüz insanları üzerinde bırakacağı etki de en az bu kadar acılı ve travmatik olabilir. Bu büyük silahın ne olduğu ve nasıl çalıştığını anlatmadan evvel nöropazarlama alanındaki bilgilerimizi tazeleyelim.

 

Tüm kararlarımız duygusal

Müşterilerimizin fiziksel ve dijital dünyada bıraktığı ayak izlerini takip ederek onların beklentilerini anlamak, doğru yer ve zamanda, işe yarar bir mesajla karşılarında olmak sadece biz iletişimcilerin değil, siyasetçilerin de en önemli meselesi. Bir müşterinin ürünümüzü satın alması bizim için ne kadar değerliyse, bir seçmenin bir fikri benimsemesi de siyasetçi için o denli önemli. Her iki durumun özünde de bir satın alma eylemi söz konusu. Ne kadar aklı başında insanlar olursak olalım, karar verme denen hadisenin tamamen duygusal olduğu ve 70 bin yıllık amigdala denilen kök beynimiz tarafından gerçekleştiği, nöro-bilimcilerin hemfikir olduğu ender konulardan biri. Amigdala beynimizin duygusal hafıza ve tepkilerinden sorumlu başkanı. Amigdalanın iki tane önemli görevi var. Bunlardan ilki hayatta kalmak, diğeriyse neslin devamlılığını sağlamak. Yani bu arkadaş tüm hesaplarını bu ikisine hizmet edecek şekilde yapıyor. Ekonominin devamlılığı günümüz dünyasında hayatta kalmanın şartı olduğuna göre, amigdala sizi bu vaadi gerçekleştirecek partiye oy vermeye yönlendirebilir. Ya da neslin devamlılığını sağlamanıza yardımcı olmak için kadınların ilgisini çekebilecek kırmızı bir spor arabayı satın aldırabilir.

Amigdala’nın nasıl çalıştığını anlatan 2 dakikalık bir youtube videosu. İzlemenizi tavsiye ederim.

Beynin antik kısmı biz farkında olmadan karar verirken, gelişmiş beyin kabuğumuz da arkadaşının verdiği kararın ne kadar mantıklı olduğunu bize anlatmaya çalışıyor. İş ve eş seçimlerimizden tutun da seyahat planlarımıza kadar her şey, bu ikisinin kontrolünde gerçekleşiyor. Siz de geçen sene dünya kadar para verip aldığınız iPhone’u satıp, yenisiyle değiştirmeyi istiyor musunuz? İçinizden bir ses bunun çift kamerası var, işlemcisi hızlı gibi manipülatif cümleler kuruyor mu? O zaman geçmiş olsun. Gitti paralar!

Duyguların efendisi kim?

Tüm kararlarımız duygusalsa, duygularımız nereden geliyor diye düşünebilirsiniz. Duygular, amigdalanın isteklerini gerçekleştirmek için yardım aldığı biyokimyasal algoritmalardır. Mesela yolda yürürken bir aslan gördüğünüzde amigdala hayatın devamlılığını sağlamak için beynin ilgili yerlerine uyarılar göndererek, adrenalin pompalanmasını sağlar. Vücuda verilen adrenalin kalp atış hızımızı artırır ve aslana yem olmamak için beklenmedik hızda koşmaya başlarız.

Veri tabanlı psikolojik karakter analizi

Psikometri veri odaklı psikoloji bilimi olarak tanımlanıyor. Bu bilim dalı, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın başarısının ardındaki gizli silahlardan biri olarak değerlendiriliyor. 1980’lerde, psikologlardan oluşan iki ekip, “Büyük Beş” adını verdikleri psikometrik bir model geliştirdi. Bu modelde insanları beş kişilik özelliğine dayanarak değerlendirmeyi başardılar. OCEAN adını verdikleri bu model “Büyük Beş”in baş harflerinden oluşuyor. Bunlar: Openness (yeni deneyimlere ne kadar açıksınız?), Conscientiousness (ne kadar mükemmeliyetçisiniz?), Extroversion (ne kadar sosyalsiniz?), Agreeableness (Ne kadar düşünceli ve işbirliğine açıksınız?) ve Neuroticism (Kolayca üzülür müsünüz?). Bu kriterler göz önünde bulundurulduğunda sizin nasıl bir insan olduğunuzu kestirmek kolaylıkla mümkün oluyor.

Bana Facebook profilini göster, sana kim olduğunu söyleyeyim

Psikometri bilimine gönül vermiş genç ilim insanı Michal Kosinski’nin bu konudaki açıklamaları çok çarpıcı. Kosinski, profilinizdeki 10 Facebook beğenisine bakarak hakkınızda iş arkadaşınız kadar, 70 beğeniyle de yakın arkadaşınızmışçasına bilgi sahibi olabileceğini söylüyor. Dahası eğer profilinizde 150 beğeni varsa sizi öz anneniz kadar tanıyabileceğini iddia ediyor. Bu konuya şüpheyle bakabilirsiniz lakin, Kosinski’nin bu açıklamalarından sonra Facebook’un kendisine hem dava açması, hem de bünyesine almak istemesi bir de profillerdeki beğenileri gizlemesi kafaları bulandırmıyor değil. Cambridge Üniversitesi psikometri merkezinin web sitesine (https://applymagicsauce.com) Facebook profilinizle bağlandığınızda, OCEAN modeline göre %90 başarı oranıyla karakterinizin en ince noktaları karşınıza çıkıyor. Daha da şaşırtıcı olan dini ve politik görüşleriniz, toplumsal duyarlılığınız, ne kadar zeki olduğunuz ve cinsel tercihlerinize kadar birçok konudaki özelliklerinizin yalın grafikler ve açıklamalarla karşınıza çıkması. Benzer ilgi alanları olan insanların benzer karakter yapısında ve zeka ölçüsünde olabileceği, bunların da olaylar karşısında ortak davranış kalıplarıyla hareket edeceği ön görülüyor.

Cambridge Üniversitesi Psikometri Laboratuvarı tarafından hazırlanan bu uygulama Facebook verilerinize bakarak sizin hakkınızda şaşırtıcı bilgiler veriyor.

Cambridge Üniversitesi Psikometri Laboratuvarı tarafından hazırlanan bu uygulama Facebook verilerinize bakarak sizin hakkınızda şaşırtıcı bilgiler veriyor. Biraz şaşırmak isterseniz Facebook profilinizle bağlanın.

Yeni dünyanın iç görü makinası

Kosinski’nin iddiaları bunlarla da sınırlı değil. Vice medyaya verdiği röportajda Trump’a seçimleri kazandıran sihirli tarifin büyük veri soslu psikometri çalışmaları olduğunu söylüyor. İngiliz Cambridge Analytica adlı bir şirketin Trump’ın tüm reklam çalışmaları ve söylemlerini psikometrik analiz süzgecinden geçen büyük verilerle oluşturulduğu ifade ediliyor. Peki bu nasıl yapılıyor? Politik seçimlerin kaderini kararsızlar belirler. Trump adına çalışan Cambridge Analytica, Acxiom ve Experian gibi küresel veri satıcılarından hedeflenen bireylerle ilgili yaş, cinsiyet ve kredi borcuna kadar aklınıza gelebilecek birçok bilgiyi temin ediyor. Bu verileri OCEAN modeli kullanılarak psikometrik analizden geçiriyor. İlk başta hiçbir anlam ifade etmeyen veri yığınları, anlamlı ve detaylı iç görülere dönüştürülüyor. Cambridge Analytica Amerikan nüfusunu 32 personaya indirgemiş ve sadece seçimin kaderini belirleyecek 17 eyalete odaklanmış. Daha sonra dijital ve sosyal ağlarda aşırı kişiselleştirilmiş hedefli reklamlarla söylemleri ilgililerle seçmenlerle paylaşmış. Trump başkanlık seçimleri süresince 107 milyon dolarlık bir reklam bütçesi kullanmış. Bunun 85 milyon doları dijital ve sosyal medya reklamlarına harcanmış olması sizi şaşırtmasın. Rakibi Hillary Clinton ile karşılaştırıldığında Trump, televizyon reklamlarına çok çok az yatırım yapmış. Obama için sosyal medya başkanı deniyordu, hiç şüphe yok ki bu performansıyla Trump büyük veri başkanı olmaya aday.

Mark Başkan başa geçince dertler derya olup bizler de sandala döner miyiz? #Evet mi, #Hayır mı? (Görsel: https://www.entrepreneur.com/slideshow/287855)

Mark Başkan başa geçince dertler derya olursa bizler de sandala döner miyiz? #Evet mi, #Hayır mı? (Görsel: https://www.entrepreneur.com/slideshow/287855)

Sırada ne var?

Hiç şüphe yok ki gelecekte sadece iki tür insan, kurum ve devlet olacak. Teknoloji zedeler ve teknoloji zâdeler. Kazanan tarafta olmak için elimizdeki verilerden anlamlı iç görüler çıkartabilecek ve doğru iletişim kurabilecek aklıselim iletişimcilere ihtiyacımız var. Yakın gelecekte dünyanın yarısının Facebook kullandığı bir çağda özgür iradeden bahsedebilmek ne kadar mümkün olacak, işte bu büyük bir soru işareti!

Yazarın ek notu: Bu arada bilmem farkında mısınız Mark Zuckerberg hiç boş durmuyor. Son bir yıldır Amerika’nın tüm eyaletlerini karış karış gezerek halkla kaynaşıyor. Zuckerberg’in sahip olduğu şirketlerin dünyada eriştiği kişi sayısını düşündüğümüzde Zuckerberg’in başkanlık meselesi hiç de olmayacakmış gibi görünmüyor. Şüpheniz varsa The Guardian’ın şu yazısına da bir göz atın derim.

► Youtube kanalıma buradan üye olun!
Hakan Akben yerel ve uluslararası kurumlar için stratejik pazarlama, sosyal medya ve içerik pazarlaması projeleri gerçekleştirmektedir. Teknoloji, inovasyon ve trendler hakkında konuşmalar yapmakta ve eğitimler vermektedir. Daha önce Adobe Systems ve Samsung Electronics gibi kurumlarda yerel ve uluslararası pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev almıştır. Digitalage, Campaign Türkiye, IT Business weekly gibi yayınlarda teknoloji, inovasyon, pazarlama ve girişimcilik üzerine makaleler ve köşe yazıları yazmaktadır.
Hakkımda daha fazla bilgi almak isterseniz: http://www.hakanakben.com/hakan-akben-kimdir
Teknoloji, pazarlama, inovasyon, girişimcilik ve trendlere meraklıysanız beni sosyal medyadan takip edin:

 

 

Fujitsu CTO’su Dr.Joseph Reger ile buluşmamdan notlar

Bu sene Avrupa’nın en büyük ve önemli bilgi teknolojileri etkinliklerinden biri olan Fujitsu Forum’a davet edildim. Almanya’nın Münih şehrinde 16 – 17 Kasım tarihlerinde gerçekleştirilen etkinliğin bu yılki teması ‘İnsan odaklı dijital dönüşüm’ idi. Dillere pelesenk olmuş ‘dijital dönüşüm’ meselesine, dünyanın en köklü bilişim şirketlerinden birinin penceresinden bakmak, mevcut durum ve teknolojilerin nereye doğru yöneldiğini anlayabilmem için büyük bir fırsattı. Bende bu şansı elimden geldiğince değerlendirmeye çalıştım.

Türkiye’de daha çok kamu ve kurumsal alanda faaliyet gösteren Fujitsu, özellikle Avrupa’da nihai tüketiciye yönelik ürünleriyle de gönüllerde taht kurmuş bir şirket. Japonya menşeli Fujitsu, dünyanın en eski bilişim şirketlerinden biri. Şirketin kökleri 1920’li yıllara kadar uzanıyor olsa da Fujitsu adıyla 1935 yılında kurulmuş. Alman devi Siemens ve Fujitsu’nun 1900’lü yılların başlarına kadar dayanan ortaklığı ve sinerjisi, bu iki devi teknoloji ekseninde birleştirmiş. Hem AR-GE hem de pazarlama faaliyetleri tarafında Japon ve Alman mühendisleri birlikte çalışıyor. Fujitsu’nun Japonya dışındaki tüm ülkeleri Münih’teki merkez ofisinden yönetiliyor. Şirketin Almanya’daki binası Münih’in modern zamanına ait en yüksek ve görkemli yapılarından biri.

img_0508

Fujitsu CTO’su Dr.Joseph Reger

Bu yıl Fujitsu Forum’da 300’den fazla konuşmacı, 50’nin üzerinde oturum gerçekleşti. İlgimi çeken oturumları elimden geldiğince takip etmeye çalıştım. Bu seyahatimi en değerli kılan şey hiç şüphesiz Fujitsu’nun CTO’su Dr. Joseph Reger ile olan buluşmam idi. Kendisini uzunca bir süredir takip ediyordum. Fujitsu Türkiye Pazarlama Direktörü Meltem Hanım ve ekibi beni kırmadı ve beni Dr.Reger ile bir araya getirdi. Fujitsu’nun CTO’su Dr.Reger ile dijital dönüşüm ve özellikle AI (Yapay zekâ) üzerine zihin açıcı bir sohbet gerçekleştirdik. Tesadüf bu ya Dr.Reger’in bu seneki Fujitsu Keynote’unun ana teması da yapay zekâ üzerineymiş. Kendisiyle gerçekleştirdiğim mini sohbet ve Keynote’undan toparladığım notları değerli bulduğumdan, bloğumda da bulunsun istedim.

• Yapay zekâ kaçınılmaz bir şekilde geliyor. Bunun ekonomiye ve sosyal hayatımıza önemli etkileri olacak.
• Dr.Reger, AI (yapay zekâ)’yı kendiliğinden akıllı davranışlar geliştirebilen bilişim sistemleri olarak özetliyor.
• AI (yapay zekâ)’nın gelişebilmesi için onu destekleyecek diğer alt teknolojilerin de gelişmesi gerekiyor. Bu teknolojilerin başındaysa ‘Machine Learning’ (kısaltması: ML,
türkçesi: makine öğrenmesi) geliyor. Makine öğrenmesi; makinelerin insanlar tarafından programlanmadan, kendi kendilerine belli davranış döngülerini anlamalarını sağlayan bir konsept teknoloji.
• Yapay zekâ çalışmalarının temelleri 1950’li yıllara kadar uzanıyor. 1970’lerde bu alandaki akademik çalışmaların ticari bir karşılığı bulunmadığından biraz yavaşlamış. Ancak, 90’lardan itibaren AI çalışmaları yeniden hız kazanmış. Bugün hem akademik, hem de endüstriyel camiada AI konusunda önemli çalışmalar yapılıyor. Hükümetler ve kurumlar bu konseptin gelişmesi için ciddi yatırımlar yapıyor. Yapay zekâ dan beklenti büyük.
• Yapay zekâ her yerde; arama motorları, online alış-veriş sitelerindeki önermeler, akıllı telefonlarımızdaki sanal asistanlar, hatta finansal sistemlere kadar pek çok yerde yapay zekâ kırıntılarına rastlamak mümkün.

Yapay zekâ ile ilgili önemli konseptler.

Yapay zekâ ile ilgili önemli konseptler.

• Yapay zekâ dünyasında ‘öğrenme’ çok önemli bir anahtar kelime.
• Makinelerin başarılı bir şekilde ‘öğrenme’ işlemini sağlayabilmek için iki önemli konu var: 1) Sistemi eğitmek için yeter sayıda veriye olan ihtiyaç. 2) Makineler için gelişmiş öğrenme modellerinin oluşturulması. Veriler tarafında sıkıntımız yok, özellikle internette veriden bol birşey yok. Öte yandan IoT sensörlerinden elde edilen veriler de makinelerin öğrenme pratiği yapabilmesi için son derece önemli.
• Makinelere öğrenmeyi öğretebilmek için sahip olduğumuz en eski öğrenme cihazı olan beynimizi rol model olarak alıyoruz. İnsan beyni imgesel düşünüyor. Bir başka deyişle görsel olarak düşünüyoruz. Bir şeyleri anlamlandırabilmek için beynimizin görselleştirme becerisini kullanıyoruz. Aslında bu bizim 540 milyon yıllık evrimimizin bir sonucu. Yapılan araştırmalar insan beynin en çok görselleştirme yaparken enerji harcadığını söylüyor. Benzer mantıkla bizim makinelere öğrenmeyi öğretebilmemiz
için onlara evvela görmeyi öğretmemiz gerekiyor. (Stanford Üniversitesi’nin Yapay zekâ konusunun baş araştırmacısı Fei Feli Ling’in de bu konuda müthiş bir TED konuşması vardı. İlginizi çekebilir.)

• Fujitsu makinelere görmeyi öğretebilmek için görsel işleme teknolojisini geliştirmiş.
• Veriler belirlenen parametrelerle görselleştiriliyor, makineler de bu görselleri analiz ederek öğreniyor. (Gerçekten çok fantastik di mi! :))
• Fujitsu dünyasında verileri alıp makinelerin anlayacağı şekilde görselleştirme işlemini gerçekleştiren algoritmanın adı: Hammer Algoritması. Bu algoritma Fujitsu’nun Almanya’daki AR-GE laboratuvarında yazılmış. Bunu yazan kişi aslen Amerikalı olduğundan adını ‘Hammer’ koymuş. Verilerin görselleştirilmesi makine dilinin öğrenmesini kolaylaştırıyor.
• Sensörlerden toplanan veriler belli parametrelerle yorumlanarak ‘Hammer Algoritması’ sayesinde makinelerin anlayabileceği şekilde görselleştiriliyor. İşin en bomba kısmı bunun toplanan verilerle eş zamanlı çalışabiliyor olması.

img_0519

Kameraları yapay zekâ ile destekleyip evrensel sensörler olarak kullanmak mümkün.

• AI tabanlı akıllı şehir sistemleri yolda. Şu an test aşamasında ancak gerçek zamanlı kamera verileri kullanılarak, şehirdeki karar destek sistemleri otomatize edilebiliyor. Yani kameralar artık gördüğü nesneleri tanımlayabiliyor. Yoldan geçen insanların yetişkin mi yoksa çocuk mu olduğunu, ya da logoların hangi markalara ait olduğunu tanımlayabilecek. Bir başka deyişle ‘Person of Interest’ dizisi artık neredeyse gerçek oluyor.
• Siber savunma sistemleri günümüzdeki en önemli konulardan biri. AI (Yapay zekâ) siber savunma sistemlerinde de etkili bir şekilde kullanılmaya başlanmış.
• Dr.Reger, şu zamana kadar yapılmış sanayi devrimlerinin çalışan ekosisteminde piramidin hep alt tarafındaki insanları etkilediğini ancak, Endüstri 4.0’ın piramidin tamamını etki altına aldığını söylediğinde gerçekten çok etkilendim. Yani yeni endüstri devrimi sadece fabrika işçilerini ya da temel hizmetlerde çalışan insanları değil, şirketlerin genel müdürlerinden sanatçılara kadar bütün endüstrileri ve onların mensuplarını etkiliyecek. Hatta etkilemeye çoktan başladı bile.
• Dijital bozulma çağından sağsalim çıkabilmek için eğitim ve öğretimde yeni modeller geliştirilmeli. Yeni nesil ihtiyaçlara cevap olacak yeni işler keşfetmeliyiz gibi görünüyor.

Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz? Düşüncelerinizi Twitter’dan ya da aşağıdaki yorum alanından benimle paylaşabilirsiniz.

Bu arada yapay zekâ meselesine merakınız varsa Dr.Reger’in Fujitsu Forum 2016’daki sunumunu izlemenizi öneririm. Videoyu aşağıda paylaşıyorum.

 

Bir şirket miyav dedi minik hacker kükredi

“Suçum merakımdan geliyor. Ben bir hacker’ım ve bu da benim manifestom. Beni engelleyebilirsiniz, ama hepimizi durduramazsınız…” Bu sözler Hacker’ların manifestosu. Yazarıysa dönemin efsane hacker’larından Loyd Blankenship (the Mentor). İnternetin yaramaz dâhi çocukları modern toplumun yarattığı mitleri zorluyor, sistemin açıklarını buluyor, hükümetlere ve dev şirketlere kök söktürerek, meşreplerince güce denge getiriyor. Bunu bazen bir ideolojiye, çoğu zamansa kendini gerçekleştirme çabasına hizmet etmek için yapıyor.

İnternetin üvey evlatları sistem açıklarının peşinde

70’lerde, son derece komik metodlarla uluslararası şebekelere sızarak beleş telefon görüşmeleri yapmaya başlayan hacker’lar, daha sonra elektronik mesaj pano sistemlerine sızmaya başladı. 1984’te ilk hacker dergileri çıkmaya başladı. İki yıl sonra ABD kongresi, kamu bilgisayarlarına sızma eylemlerinin artması üzerine, bilgisayarları hacklemeyi resmen suç olarak yasalaştırdı. Seneler 89 yılını gösterdiğindeyse, Batı Almanya’nın hacker’ları Amerikan hükümetinin sistemlerine sızarak, önemli bigileri Sovyet Rusya’sına satarken suçüstü yakalandı.

Atın beni internete yalan dünya size kalsın

1994 yılına geldiğimizde, Internet’in yeni tarayıcısı Netscape ile halka inmesiyle, hack programları ve ipuçlarına erişim kolaylaştı ve hacker’lar için yeni bir dönem başlamış oldu. 2000’li yıllardaysa DoS (Denial of Service) türü saldırıların popülerliği artmaya başladı. Yahoo’sundan, Amazon’una ve eBay’ine kadar pekçok şirket bu ataklardan kendine düşen payı aldı.

Evliler için çöpçatanlık sitesi olarak da bilinen Ashley Madison, 2015’te hacker saldırısına uğramış ve sitenin kullanıcıları internette fena halde ifşa olmuştu. Hacker saldırılarıyla adeta bir yasak aşk mezarına dönen randevu sitesi pek çok amerikalının yuvasına da ateş düşürmüştü.

Sony Pictures’ın kurumsal e-mail sunucularını darmadağan edip, üst düzey yöneticilerin yazışmalarını ve şirket gizli bilgilerini internette paylaşan Kuzey Koreli Hacker’lar, eğlence endüstrisinin devini büyük repütasyon kaybına uğratmış ve şirketin eş başkanlarından birini istifa etmek zorunda bırakmıştı.

Su uyur hacker uyumaz

Siber savaşlar, meydan savaşları gibi kanlı olmuyor. Kazananlarına dönümlerce arazi de bırakmıyor. Ancak stratejik önemi olan gizli evrakları çalabiliyor, pahalı ekipmanlara ve altyapılara büyük maddi kayıplar yaratabiliyor. Küresel siber saldırıları şu siteden (http://map.norsecorp.com/) canlı canlı izleyebilirsiniz.

Dünyanın ilk siber silahı olarak tarihteki yerini alan Belaruslu Stuxnet, Tahran’ın 300 kilometre güneyindeki nükleer tesise gün yüzü göstermedi ve bir yıl boyunca tesisi gizliden gizliye tahrip etmeye devam etti. İran’lı araştırmacılar, internet bağlantısı dahi olmayan bilgisayarlarda Stuxnet virüsüyle karşılaşana dek, virüsün ikinci versiyonu tesisin dijital beyinlerini çoktan sarhoş etmişti bile.

Hacker’lar geçtiğimiz yıl dünyadaki 100 bankadan toplam 1 milyar dolar kaçırmış. Hem de kimsenin haberi olmadan. Bankaların siber güvenlik şefleri ‘bağrımda bir ateş var, ey hacker’ şarkısını söylerken, Cayman adalarında ne partiler dönüyordur kim bilir. 

Su uyur hacker uyumaz

Su uyur, hacker uyumaz. Durmadan çalışır.

İyilik için hack’le

Facebook, Google ve Microsoft gibi cingöz firmalar “Bounties for bugs” ve “Battle Hack” gibi “iyilik için hack’le” temalı yarışmalar düzenleyip sistem açıklarını bulanlara yüzbinlerce dolar para dağıtıyor. CIA’nin siber güvenlik gurusu Dan Geer benzer yarışmaların hükümet için de organize edilebileceğini düşünüyor. Lakin bazı hacker’lar bu işe tamamen duygusal bakıyor! Amerikan içişleri bakanlığı sisteminde bug bulan bir hacker bunu 15-20 bin dolara CIA’ye satmaktansa, karaborsada yüzbinlerce dolara alıcı bulabiliyor.

Şimdi söz sizde siz bu hacking meseleleriyle ilgili ne diyorsunuz?

Twitter’dan @hakanakben yazarak benimle yorumlarınızı paylaşabilirsiniz.

 

Kurumların dijital dönüşümle imtihanı

Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum.

Dijitalleşme, dijital dönüşüm ya da değişim, adı her neyse, devletler de dâhil, artık her türden kurum ve kuruluşun gündemine girmeyi başardı. Ülkemizde bu söylemleri en çok dillendiren kurumlar, yine daha çok internet kotası ve cep telefonu satmak isteyen markalar oldu. Kurumsal dijitalleşmenin daha fazla ciro getirecek bir satış argümanı olarak konumlandırılması, bu kavramın da içini hızla boşaltıyor. Dijital dönüşümün ne daha hızlı internetle ne de bütün dosyaları buluta taşımakla ilgili olduğunu düşünüyorum. Asıl mesele, zaten konusunda yetkin olan iş gücünün, dijitalin de rüzgârını arkasına alarak üretkenliğini artıracak yeni yöntemler keşfetmesi. Bunun da amacı, ortaya çıkan işin kalitesini bozmadan, birim zamanda, çok daha kolay bir şekilde, daha fazla iş üretmek. Fakat daha da ötesi var…

Bu konuda CEO’lara gereğinden fazla yükleniliyor. Bunu gerçekleştirebilmek sadece şirket CEO’larının değil, bütün kurum çalışanlarının görevi olmalı. Çünkü sıra sizin şirketinize geldiğinde, eğer kurumunuz hazır değilse, işin ucu size de değebilir. Bunun için dijitalleşmeyle ilgili tüm yanlış paradigmaları yıkıp, elbirliğiyle yerine yenilerini inşa etmemiz gerekiyor. Dijital tüketim toplumundan, dijital üretim toplumuna geçemeyen devletler, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Çok değil tüm bunlar beş on yıl içerisinde olmaya başlayacak.

Dijital hızla ‘yeni normal’e dönüşüyor

Gartner’ın gelişen teknolojiler yaşam döngüsü modeli (HypeCyle for Emerging Technologies) 2015 raporuna baktığımızda kurumların gelişmesi için baskı ve yatırım yaptığı teknolojiler, sadece yeni dijital endüstriyel devrimin gitmeye çalıştığı yerle ilgili değil, yeni dünya düzeniyle de ilgili oldukça çarpıcı fikirler veriyor. Yapay zekâ, otonom sistemler, 3D biyolojik yazıcı sistemler (geçenlerde 3D yazıcılarla biyolojik insan kalbi yapıldı!), akıllı danışmanlar, kural koyabilen analitik sistemler, doğal dilde soru cevaplama, makineler arası iletişim servisleri, kişisel asistanlar ve akıllı robotlar…

Ekonomi de dijitale döndü, savaşlar neden dönmesin?

Amerikan Siber Kuvvetler Direktörü Amiral Mike Rogers’ın aynen şöyle bir söylemi var: “Siber savaşlar bizleri kimyasal savaşlardan daha çok düşündürüyor. Kimin ne tür bir siber teknolojiye sahip olduğunu asla bilemezsiniz!”

Dijital âlemlerde herkesin en büyük korkusu yapay zekâ meselesi. Yapay zekâ teknolojisi beş on yıl içinde yeterli olgunluğa eriştiğinde, günümüzün atom bombası kadar yıkıcı bir inovasyon olacağı düşünülüyor. Kendi kendine yazılım yazan, inovasyon yaratan yazılımlar olduğunu bir düşünsenize. Maalesef, bu hiç de uzak bir gelecek değil.

İnternet ve bağlantı ekonomisini anlayanın sırtı yere gelmez

Toplumsal ya da kurumsal teknolojik dönüşümün önünde bir sürü engel var. Fakat bu engellerin en büyüğü; insan doğasındaki direnç ve reddetmeden kaynaklı. İnternet ve teknoloji tüketimini neredeyse hiç sorgulamadan, inanılmaz bir hızla gerçekleştiriyoruz.

Dijital, hızla ‘yeni normal’ e dönüşürken kafaları değiştirmek sadece kurumsal ölçekte değil, devlet eliyle de topyekün bir seferberlikle ele alınması gereken çok önemli bir konu. Toplumca dijital kalkınmak için zamanında atılan adımların çoğu başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü bu çalışmaların odağında insan değil, sadece teknoloji vardı. Oysa teknoloji durdurulamaz bir şekilde zaten gelişiyor. Buna hükmedebilecek nesiller ve kafalar geliştirmek, sadece bizim değil bütün devletlerin en büyük açmazı.

Facebook’un büyük, kârlı yalanı

Son birkaç yılda bazı konulardaki düşüncelerimde ciddi değişiklikler oldu. Özellikle teknoloji ve sosyal medyaya bakışım çok radikal bir şekilde değişmeye başladı. Önceleri bu ve benzer şirketleri, birkaç parlak gencin, dünyayı olduğundan çok daha iyi bir hale getirmek gibi naif düşüncelerle bezediği, özenilesi ve başarılı girişimler olarak görüyordum. Belki de işler gerçekten böyle başlıyordu. Lakin, işe haddinden fazla para ve servetine servet katmak isteyen aç gözlü zenginler dahil olunca “dünyayı değiştirmek” mottoları, insanları kandırmak için tasarlanmış romantik söylemlerin ötesine geçemiyor.

Kandırılmışız üstadım

Facebook’un patronu Mark Zuckerberg, tüm konuşmalarında hep aynı şeyi söylüyor: “We work to make the world more open and connected.” Meali; “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz.” Özellikle IPO’dan sonra (hisselerin borsaya açılmasının ardından), finansal kaygılar ve aç gözlü yatırımcıların baskısıyla, kantarın topuzu iyice kaçtı. Bence Facebook’un bu romantik misyonunun altı iyice boşaldı.

Şapka düştü kel göründü

Facebook başta olmak üzere, bütün sosyal medya platformları, ne sahip olduğu reklam algoritması, ne de geliştirdiği platform teknolojileri üzerinden direkt para kazanmıyor. Aslında kimsenin bunları umursadığı yok. Şirketler, Facebook’a reklam veriyor, çünkü Facebook’un istediği kişiye istediği şeyi gösterip, izletebildiği bir buçuk milyar kişilik kocaman bir topluluğu var. Facebook, oluşturduğu algoritamalarla bu bir buçuk milyar kişinin entelektüel çobanlığını yapıyor. Bizlere kendi menfaatine ne geliyorsa onu gösteriyor. Bu menfaat, şimdilik daha çok reklam satmak üzerine kurulmuş. Ancak ileride ne olur bilmem!

Özellikle seçim döneminde çok gördüm. Sosyal medyada hangi arkadaşımın paylaşımını beğendiysem ya da altına yorum yazıp, paylaştıysam; bana hep aynı ya da farklı insanların benzer paylaşımları görünmeye başladı. Bu zaten Facebook’un en bilinen özelliklerinden. Lakin, “Vay be! Benim gibi düşünenler de varmış ve sayıca hiç az değilmiş,” gibi bir sanrı da bu müthiş algoritmayla beraber gelmiş oldu. Aslında bu durum, kullanıcılar platformda sıkılmasın; burada onların ilgi duyduğu şeyleri peşpeşe gösterelim ve sabahtan akşama kadar bizim siteden çıkmasın mantığından geliyor. Ancak, bizimle farklı dünya görüşleri ve söylemleri olan insanlarla aramıza algoritmalardan duvarlar örerek “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek” pek mümkün olmuyor. Burada ister istemez gizli bir oto sansür oluşuyor. İşte tam bu noktada da Facebook’un o müthiş mottosu patlak veriyor. Muhakkak ‘ayarlar’ bölümünde bununla ilgili de bir ayar vardır. Ama maalesef kutu içeriğinden çıkan ürün bu!

Belki de Facebook’un gizli misyonu şudur: “Dünyadaki insanları gruplara ayırıp, onlara istediğimiz içerikleri uygun reklamlarla bezeyip gösteriyoruz,” Bu söylemin kötü hiçbir yanı yok. Çok iyi ve kârlı bir şirket vizyonu. Lakin “Dünyayı daha açık ve bağlantılı hale getirmek için çalışıyoruz,” lafı kadar naif ve romantik değil.

Wired dergisinin kurucularından ve dünyanın en büyük teknolojistlerinden biri olarak gösterilen Kevin Kelly; “Er ya da geç teknoloji bir yerinizden ısıracak!” diyor. Evet, ısıracak ama bu ısırık ne kadar büyük olacak. Neyin karşılığında ne kadar ısıracak! Facebook’suz bir internet, en azından şu an için düşünülemez. Sonuçta Appstore’da bile ilk onda dört tane uygulaması olan bir şirketten bahsediyoruz. Ancak, hayatımıza aldığımız teknolojileri, arasıra da olsa, eleştirel bir bakışla yeniden değerlendirip, hayatımızı gizliden gizliye ele geçirmelerine engel olmak için çaba harcamak gerekiyor. Mesela ben Instagram ve Facebook uygulamalarını cep telefonumdan sildim ve son üç haftadır Facebook’u sadece web’den kullanıyorum. Şu ana kadar pek bir eksikliklerini hissetmedim. Size de tavsiye ederim.

Sonradan eklenen not: İşim gereği birkaç hafta sonra yeniden yüklemek zorunda kaldım. Tamamen kurtulma çabası gereksiz. Bilinci elden bırakmadan kullanmaya çalışmalı!

Her şey çözülmeyi bekleyen gerçek bir problemle başlar

Geçtiğimiz aylarda, sıra dışı projeleriyle küresel arenada dikkatleri üzerine çekmiş, sağlam bir Türk tasarımcıyla tanıştım. Uzun, yorucu ancak müthiş derecede keyifli bir sohbet oldu. O, tutkuyla projelerini ve hikâyesini anlatırken, bende çıkardım not defterimi başladım not tutmaya…

Tasarım ne ile başlar?

Böyle güzel insanlarla bir araya gelebilmek çok büyük şans. İnsanın ister istemez enerjisi artıyor. Merak, peşinizi bırakmıyor ve peş peşe sorular sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Muhabbet tüm hızıyla devam ederken yine dayanamadım ve sordum; “İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey nedir?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi: “İyi bir tasarımcının, ne mütiş bir çizim yeteneğine, ne de muazzam Photoshop becerilerine ihtiyacı yoktur. İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey; gerçekten çözülmeye değer, önemli bir problemdir,” dedi ve “İyi bir tasarım, gerçekten iyi bir problem bulmakla başlar,” diye cümlesini tamamladı.

Bu söylem beni bundan 3 sene önce Los Angeles’ta katıldığım Adobe MAX etkinliğine götürdü. Eski bir Adobe çalışanı olarak, o dönem şirketin yaratıcı ürünlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi ve web’deki user experience design’ın babası Jeffrey Veen ile ayaküstü sohbet etme fırsatını yakalayabilmiştim. Bu tarz insanlarla biraraya geldiğinizde çok fazla vaktiniz olmaz. Üç dört dakikalık ayaküstü sohbetinizde onları boğmadan, güzel bir soru sorup onların ışığından ya faydalanırsınız, ya da şansınızı başka bahara terk edersiniz. Jeffrey’e “Sence tasarım neyle başlar,” diye sorduğumda, bana Mehmet’in verdiği cevabın aynısını vermişti. Tasarım, iyi bir problemle başlar. Hayat dediğimiz şey de büyük bir problemle başlamıyor mu? Dünyaya geldiğimizde çıplak ve korunmasızız. Açlık, uykusuzluk ve tuvalet gibi dertlerimizi anlatabilmek için problemlerimizi çözecek tasarım öğesi olarak ağlamayı icad etmiştik!

Atatürk’ten başarı ipucu

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Amerikalı bir gazeteci Atatürk ile röportaj yapmış ve kendisine bunca başarıyı nasıl elde ettiniz diye sormuş. Atatürk hiç düşünmeden şöyle bir cevap vermiş: ”Ben başarıyı ya da başarısızlığı hiç düşünmem. Hedefime giden yolda önüme çıkabilecek engelleri düşünür, onları nasıl kaldırabileceğime bakarım. Engelleri tek tek ortadan kaldırınca başarı da gelir zaten.”

Yaratıcı çözümler için zihin egzersizi

Bugün ne iş yaparsanız yapın, bu bakış açısı hep işe yarar. İyi bir pazarlama kampanyası ya da iş fikri, çözülmeye değer iyi bir problem bulmakla başlar. Ben uzunca bir süredir hemen her gün hayatımla ya da işimle ilgili çözemediğim problemlerin bir listesini yapıyorum. Bu sorunlar listesinin yanına, aklıma gelen çözümleri yazıyorum. Genellikle bu çözümler çok komik, çok saçma ya da aptalca oluyor. Hiç önemli değil, ne kadar çok berbat fikir üretirsem işime yarar iyi fikirlere o kadar çabuk yaklaştığımı düşünüyorum. Bu egzersiz, çözüm üretme yeteneğimi ve hayal gücümü diri tutmama çok yardımcı oluyor. Sizlerin de benzer taktikleri varsa, lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.

2016’nın en büyük bombası sanal gerçeklik olabilir

 

Sanal gerçeklik teknolojilerinin pazar potansiyeli çok büyük. Öyle ki, donanım geliştiren öncü firmalar ve bu teknolojilerin üzerinde koşacak servis ve uygulamalar üzerine çalışan kurumlar, yatırım üstüne yatırım almaya devam ediyor.

Statista araştırma şirketinin verilerine göre; bu alanda donanım ve yazılım yapan firmalar 2015 yılında toplamda yaklaşık 2,3 milyar dolarlık bir pazar oluşturmuş. Büyümeyi daha iyi anlamak için bu rakamın 2014 yılında 90 milyon dolar civarında olduğunu ifade edelim. Yine aynı araştırma şirketinin verilerine göre, 2018 yılına kadar sanal gerçeklik ürünlerinin toplamda 5,2 milyar dolarlık bir pazara ulaşacağı ön görülüyor.

Facebook, 2014 yılında Oculust Rift’i 2 milyar dolara satın almıştı. Facebook’un Oculus Rift’i, HTC’nin Vive’ı ve Playstation’ın VR’ının 2016’nın ilk yarısında pazarda olması bekleniyor. Herkes nefesini tutmuş beklerken, Microsoft Hololens ile heyecanı doruklara taşıyor. Google ise VR deneyimini herkesin yaşayabileceği cuzu Cardboard’larıyla pazarın nabzını tutuyor. Samsung’un Amerika’da 99 dolar’dan pazara sürdüğü Samsung Gear VR’lar ise Amazon’a gelir gelmez tükenmişti bile. Samsung konuyla ilgili yaptığı açıklamada 25 Aralık tarihine kadar başka ürün göndermeyeceğini ifade etmişti.

Sanal gerçeklik üzerine çalışan geliştiriciler, bu teknolojinin en büyük belası olan motion sickness (hareket hastalığı)’na karşı kolları sıvamış ve çözüm arayışlarına başlamış durumda. Juniper araştırma firmasının verilerine göre ön görüler, adet bazında, 2016 yılının sonunda pazarda 12 milyon kadar VR headset cihazı olacağı yönünde. Orta vadeli projeksiyondaysa, 2020 yılına kadar, küresel pazarda 30 milyon kadar VR cihazın pazarda olacağı tahmin ediliyor.

Sanal gerçeklik pazarlama bütçelerinde de yerini aldı

Gartner’ın Hype Cycle for Emerging technologies 2015 raporuna baktığımızdaysa, sanal gerçekliğin önümüzdeki 5 ile 10 yıl içerisinde platoya ulaşması bekleniyor. Bu da önümüzdeki yıllarda bu teknolojinin pazarda tüm kullanıcıları hedefleyebilecek nitelekite bir potansiyel taşıdığına işaret ediyor. Şimdiden yazıcıoğlunda gezerken Samsung’un Gear VR’larını görmeye başladık. Önümüzdeki 5 yıl içerisinde süpermarketlerde ve zincir mağazalarda da görmeye başlayabiliriz.

2ba657a6-49ed-4270-9b36-3f652fb66bf3

Sanal gerçeklik teknolojilerinin özellikle oyun ve eğlence endüstrisi müptelaları tarafından sabırsızlıkla beklendiğini düşünebilirsiniz. Ancak farklı sektörlerde de potansiyeli çok büyük. Özellikle eğitimden, seyahate, medikal sektörden iletişime kadar birçok alanda yoğun şekilde kullanım potansiyeli bulunuyor. Müşterilerine inovatif kanallardan yepyeni deneyimler sunarak iletişimde bulunmak isteyen öncü markalar, pazarlama bütçelerinden Sanal Gerçelik kalemine şimdiden para ayırmış durumda. General Electrics’ten, Nike’a ve hatta en son Disney’in Star Wars filmine kadar birçok marka, bu teknolojileri kullanmaya başladı. Yayıncılık tarafındaysa The New York Times, öncü bir hareket yaparak, geçtiğimiz Kasım ayında 3 boyutlu görüntüleyicisini lanse etmişti.

Küçük ölçekte firmalara da ekmek var

Söz konusu olan sanal gerçeklik olduğunda, bu alanda sadece milyonlarca dolarlık yatırım yapan dev firmalar için potansiyel olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak durum hiç de sanıldığı gibi değil. Roberts Space Industries adlı minik bir şirket Star Citizen adlı oyununa kitlesel fonlamayla (crowd funding) 100 milyon dolarlık yatırım aldı.

Gelecek vaadeden her yeni platform beraberinde yeni fırsatları da getirir. Araştırmalar ve ön görüler, sanal gerçeklik pazarının büyüyeceği yönünde. Burada donanım tarafında dev oyuncular kendi platformlarını oluşturacak ve rekabet çok büyük olacak gibi görünüyor. Lakin bu çetin savaştan kimin galip geleceği sunulan teknolojiler ve platformların yanında, bu platformların üzerinde çalışacak yeni servisler ve içeriklerin gücünde saklı. Bu yeni platformun yeni yıldızları, içerikçileri, hikaye anlatıcıları ve oyuncuları olacak. Kişisel kanaatim, orta ve yerel ölçekteki kurumlar ve bireyler için, bu alanda çok fazla fırsat olacağı yönünde. Bu fırsatlar rüzgarını da 2016’da çokça hissediyor olacağız. 2016’nın hepimiz için aydınlık bir yıl olmasını dilerim!

 

Mutluluğun sırrı üretkenlikte saklı

İnsan üretebildiği ölçüde yaşar ve mutlu olur. Bu yüzdendir ki, üretkenliği artırabilmek ümidiyle yazılmış sayısız makale, online ve offline eğitim içeriği parmaklarımızın ucunda. Otuz küsür yıllık ömrümün son birkaç senesini üretkenlik meselesini anlayıp, uygulayabileceğim strateji ve taktiklerin peşinden koşarak geçirdim. Bu konuya o kadar takılmıştım ki, tanıştığım hemen herkese sabah ofiste ilk iş ne yaptığını, akşamları kaçta yatıp, sabahları kaçta kalktığını sorarken buluyordum kendimi…

Bu soruların cevaplarında belki kendi üretkenliğime ve mutluluğuma dair ipuçları bulabileceğimi düşündüğümden, toparladığım cevaplardan ve makalelerden, zaman içinde, kocaman bir defter oluşturdum. Dönüp dönüp bakıyorum ve anlıyorum ki; üretkenlik meselesi çok kişisel bir hadise. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Kimileri sabahın erken saatlerinde işe koyulmayı sever, kimileri gece daha iyi çalışır. Birileri size bu konuda tek bir formül olduğunu söylerse hemen kaçın oradan. Üretkenlik hakkında toparladığım notlardan oluşan Evernote klasörümün kapağında aynen şu yazıyor: “Hakan beyciğim, sakın ha başkalarının formüllerini kendi üretkenlik denklemlerini çözmek için, olduğu gibi, kullanmayasın!”

Üretkenliğin anahtarı motivasyon

Sabit, düzenli bir işimin olmadığı şu günlerde, her gün gidecek 30 km’lik bir yol, ucuca bağlanmış toplantılar ya da ofis içi dedikodular gibi insanı iş yapmak için itekleyen bir sürü beyaz yaka ritüeli de olmadığından, insan her an boşlukta bulabiliyor kendini. Eğer sizi inanılmaz derecede motive eden projeyi ya da işi henüz bulamadıysanız; “Oh ne güzel, bu gün de işe gitmiyorum,” ile başlayan özgür günleriniz, zamanda ileri ve geri zihin yolculukları yaparak tetiklediğiniz sahte kaygılardan beslenip, kendini bunalımlı günlere bırakabiliyor. Bu boş günlerde kendinizi, en son model macbook pro’unuzla Caddebostan Cafe Nero’da, Facebook’ta naralar atıp ülkeyi kurtarırken bulmanız işten bile değil!

Üretkenliği ölçmek

Görece yoğun geçen iş dünyasından bireysel dünyama yaptığım kariyer yolculuğumda zihnimi rahatlatmak ve kendimi biraz olsun güvende hissetmek için, gün boyu yaptığım aktivitelerin minik bir seceresini tutuyorum. Hasan’dan öğrendiğim, mutluluk excel’ini son iki aydır ben de uyguluyorum. Bu neydi diye merak edenleriniz varsa, hemen kısaca açıklayayım: Her gün için sabah, öğle ve akşam nasıl hissettiğime 1’den 10’a kadar bir not veriyorum. Eğer fena hissediyorsam ya da hastaysam, o sabaha 5 gibi bir not veriyorum. Eğer kendimi iyi hissediyorsam ki; genelde hava güzelse, iyi bir müzik dinliyorsam, etrafımdaki güzelliklerin farkındaysam, şükürbaz modumdaysam ya da işe yarar bir şeyler yaparak zamanımı geçirdiğimi düşünüyorsam, puanlar 7’den 9’a kadar çıkabiliyor. Henüz kendime 10 verdiğim bir gün olmadı!

Hasan’ın excel’inden farklı olarak bende ek birkaç mini kolon daha var. Bunlar, benim için önemli olan sabah kaçta kalktım, akşam kaçta yattım, bugün spora gittim mi kolonları…

Bu excel dosyasına her baktığımda kendimle ilgili gerçekler apaçık önümde duruyor. Mesela net bir şekilde sabah insanı olmadığım görünüyor. Sabahları not ortalamam oldukça düşük. Öğle saatleri yükselmeye başlıyor, akşamlarıysa doruk noktasına çıkıyor. Eğer sabah spora gittiysem, günün geri kalanında kendime verdiğim not 1-2 puan yukarıda oluyor. Bu pozitif ilerleme muhtemelen spor yaptıkça salgıladığım endorfinle ilgilidir. Eğer evde yemeğimi kendim yaptıysam, yine kendimi biraz mutlu hissediyorum. Bu da muhtemelen dışarda sağlıksız yemeklere abuk subuk paralar harcamadığımdan olsa gerek…

Fark ettiğim ve günümün mutlu ve üretken geçmesini sağlayan bir başka önemli etkense, ertesi gün yapacaklarımın kafamda çok net olmasıyla alakalı. Geceden uzun uzun yarın yapılacaklar listesi oluşturmaktan bahsetmiyorum. Bu, tam tersine daha gün başlamadan beni demotive ediyor. Up uzun bir yapılacaklar listesi, ertesi gün yanına bir sürü check atmış olsam bile, beni daha üretken yapmıyor. Asıl olan, gerçekten bir süredir çözülememiş önemli sorunları fark etmek ve bunları ertelemeden üstüne üstüne gitmek. Bu bizi korkutan şeylerin üzerine sallanmadan, koşa koşa gitmek ve onları halletmekle ilgili bir konu. Birşeyleri bitirmek, teslim etmek yine beni üretken ve mutlu hissettiren başka bir konu. Eğer bir günde bitmeyecek türden büyük bir proje üzerinde çalışıyorsam, projeyi anlamlı parçalara bölüp, o gün bitirmek istediğim kısmını halletmek mutluluğumu pekiştiriyor.

Sanıldığının aksine üretkenlik ne kadar çok şey yaptığınızla ilgili değil; bu daha çok önemli sorunları fark etmek ve bunları çözmeye odaklanmakla ilgili bir konu. Eminim çoğumuzun yıllardır birgün mutlaka yapılacak şeyler listesinde olan ve bir türlü başlayamayıp ertelediği bazı projeleri vardır. Henüz aciliyeti olmayan kişisel proejeler, hatta hiç yapmasak bile olur ancak, yaparsak belki hayatımızı değiştirecek türden işlerden bahsediyorum. Benim de 2009 yılından beri bekleyen bu tür projelerim mevcut. Çok iyi biliyorum ki, bu projelerin üstüne yürürsem kendimi çok daha mutlu ve başarılı hissedeceğim ama, maalesef yeterli düzeyde motive olamıyorum. O halde belkide benim odaklanmam gereken asıl konu, bu projelere başlamak için motivasyonumu artıracak şeyler bulmak ve kendimi ikna etmeye çalışmak olmalı…

Gelişim raporunda doğru metrikleri ölçmek

Ben, gündelik ruh hallerimi ve yaptıklarımın minik bir seceresini tutarken kendimle ilgili büyük resmi görmeye çalışıyorum ve maalesef, gün boyu yaptığım irili ufaklı işlerin asıl çizmek istediğim büyük resimle pek alakalı olmadığını apaçık görüyorum. Seth Godin’in bu konuyla ilgili harika bir blog yazısı var.

Mini bir özet geçmek gerekirse:

Her gün yaptığımız şeyleri ölçmek, gerçekten gelişimimizi ölçmek anlamına gelmeyebilir. Bu yüzden, bize orta ve uzun vadede fayda sağlayacak projelerde ne alemde olduğumuzu gösteren metriklere de biraz odaklanmak gerek. Nedir bu metrikler, diye merak ederseniz:

  1. Cevaplanamamış zor sorular,
  2. İlerleme kaydedemediğinizi düşündüğünüz uzun vadeli hedefler,
  3. Daha önce işe yaramış, riskli cömert atılımlar,
  4. Daha da önemlisi henüz listenize girmemiş ancak, listenizde olması gereken konular,

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, üretkenlik meselesi çok kişisel bir durum. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Bu yüzden başkalarının formüllerini kendi denklemlerimizi çözmek için olduğu gibi alıp kullanamayız. Başkalarının bulduğu formüllerden yola çıkarak bizim gerçekliğimizle örtüşen kendi özel denklemlerimizi oluşturmaya kafa yormalıyız. Üretkenlik, önemli sorunları çözebilmekle ilgili bir şey. Evvela çözülecek önemli sorunları bulup, bunları halletmeye odaklanmalı. İşte o zaman gerçekten üretken oluyor insan; kafalar rahatlıyor ve çok daha uzun süren peşi sıra mutluluklar yakanızı bırakmıyor!

En son ne zaman bir banner reklamına tıklamıştınız?

Banner reklamlarının küresel tıklanma oranı yüzde 1’in altında (Display Benchmarks tool). Banner reklamlamlarını gizleyen Ad blocker yazılımlarının kullanım oranı geçtiğimiz yıl içinde yüzde 41 artmış ve şu an dünyada neredeyse 200 milyon kişi ad blocker kullanıyor (PageFair). Yapılan araştırmalar, mobilde reklama tıklamaların neredeyse yarısının kazara olduğunu söylüyor (Goldspot Media). Kullanıcıların yüzde 54’ü banner reklalamlarına güvenmediği için tıklamıyor (BannerSnack). Internet kullanıcılarının yüzde 33’ü banner reklamlarının katlanılmaz olduğunu düşünüyor (Adobe). Bu çarpıcı rakamları ben değil, maalesef dijital pazarlama ve reklamcılık konusunda uzman şirketler ve araştırma kurumları söylüyor.

Geleneksel basılı yayıncılığın popüler olduğu dönemde yayıncılar, aralara reklamlar yerleştirerek hazırladıkları gazeteler ve dergilerden elde ettikleri gelirler ile hayatta kalıyordu. Zaman içinde basılı yayıncılığın dijital platformlara kaymasıyla, insanların internette okudukları haberlerin yanlarındaki bannerları tıklamaktan kaçınması, dijitalden ekmek yemeye çabalayan yayıncıların işini bir hayli zorlaştırıyor. Kullanıcıların asabını bozan alakasız ve sıkıcı banner reklamların markaları tatmin etmemesi, yayınların hayatta kalabilmek için yeni fırsatlar ve modellerin peşinden koşmasını zorunlu kılıyor.

Internet reklamcılığında yükselen değer; doğal reklamlar

Son birkaç yılda reklam ve editöryel içerik arasındaki çizgi daha da bulanıklaşmaya başladı. Özellikle dijital dünyada, yeni bir reklam çeşidi olarak sıkça karşılaşmaya başladığımız doğal reklamlar, markalar ve yayıncılar tarafında popülerliğini sürdürmeye devam ediyor.

BI Intelligence’ın raporuna göre Amerika’da 2013 yılında doğal reklamlar toplam dijital reklamlar pastasından 4,7 milyar dolarlık pay almış. 2015 yılında bu rakamın 7,9 milyar dolara çıkması bekleniyor. Daha da ilginç olan ise, 2018 yılında doğal reklamların şaşırtıcı bir biçimde 21 milyar dolarlık bir pazar olacağı yönündeki tahminler… Tüm bu rakamlar ve kullanıcı beklentileri markalar ve yayıncı platformların önümüzdeki yıllarda doğal reklam standartlarını daha da geliştirip, çok daha yaratıcı içeriklerle kullanıcılarına erişeceği yönündeki ön görüleri kuvvetlendiriyor.

Doğal reklamın başarısı içerik ve bağlam ilişkisinde saklı

Sponsorlu içerikleri asıl reklamların kamuflaja bulanmış hali gibi düşünebilirsiniz.
Doğal reklam içeriklerinde doğrudan markadan bahsedilmiyor ancak, dijital yayın platformunun temel konseptine uygun olacak şekilde markayı anımsatacak öğeler ve mesajlar doğru bağlamda çerçevelenip, kullanıcıların beğenisine sunuluyor.

Banner reklamlardan farklı olarak reklamsı içeriğin doğru çerçeveye oturtularak doğal bir şekilde yerleştirildiği bu reklamlar, görüntü ve hissiyat olarak web sayfanızdaki içeriklerden ya da sosyal medya paylaşımlarınızdan pek de farklı görünmüyor.

Küresel arenada Buzzfeed, Türkiye’de ise Onedio ve Listelist gibi yeni nesil dijital yayıncılar bu konuda başı çeken platformlar olarak değerlendiriliyor.

Sponsorlu içeriklerin sıkıntıları

Yazılan içeriğin sponsorlu bir içerik olduğunu belirtmeye gerek olup olmadığı, bu konuda en çok merak edilen soruların başında geliyor. IAB’nin geçen yıl yayımladığı bir rapora göre kullanıcıların yarısından fazlası okudukları içeriğin doğal reklam mı, yoksa standart içerik mi olduğunu anlamıyormuş. Etik kurallar çerçevesinde kullanıcılara karşı açık ve dürüst olup içeriğin bir kenarına bunun sponsorlu bir içerik olduğunu ifade etmek gerektiği sıkça vurgulanıyor.

Popüler sosyal medya platformu Twitter’ın geçtiğimiz yıl Namo Media adlı mobil doğal reklam girişimini bünyesine katması pekçok firmayı bu alanda yatırım yapmak için iştahlandırmıştı. Yapılan araştırmalar ve endüstrinin beklentileri doğal reklamların geleneksel banner reklamlarından farklı olarak, markaların müşterileriyle doğal ve samimi bir şekilde iletişime geçmesini sağlayan fırsatları barındırdığı fikrini destekliyor. Bakalım neler olacak…

Görsel: Fotoğraftaki kişi Magnus Walker. Dünya tarihindeki en büyük Porsche otomobil hayranı… Yaptıklarını ilham verici bulduğum için fotoğrafını öne çıkan görsel yaptım 🙂

Bağımsız çalışanlar küresel ekonomide yeni bir çığır açıyor

Şu an internette yayın hayatına devam eden 1 milyar internet sitesi var. Bunların neredeyse 70 milyonu tek bir platform üzerine inşa edilmiş durumda. Bu platform için hazırlanmış 29 binden fazla eklenti yaklaşık 300 milyon kere indirilmiş ve hâlâ devam ediyor. Sanırım çoğunuz hemen daha yazının başında WordPress’ten bahsettiğimi anladınız. Her gün 20 bin kişinin ekmeğini çıkardığı bu platformda, birine sitenizi yaptırmak ya da özel bir eklenti geliştirmek isterseniz saat başı ortalama 60 doları gözden çıkarmanız gerekiyor.

Bağımsız çalışanların ayak sesleri

Bağımsız çalışanlar, küresel iş gücü içinde en hızlı büyüyen endüstri olarak dikkatleri çekiyor. Elance-Odesk sponsorluğunda Edelman Berland’in ABD’de gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçları çarpıcı. Araştırmaya göre, 53 milyon ABD’li bir şekilde freelance iş yapıyor ve ABD ekonomisine 715 milyar dolarlık bir katkı sağlıyor. Şu an için Amerika’daki toplam çalışan nüfusunun neredeyse üçte birine tekabül eden bu kitlenin 2020’ye kadar yarısına çıkması bekleniyor. Bu rakamların sadece dijital işler yapan bağımsız çalışanları değil, geleneksel işler yapanları da kapsadığını hemen belirteyim. Yine aynı araştırmanın sonuçlarına göre ABD’li kurumsal çalışanların yüzde 80’i yarı zamanlı iş yaparak gelirini artırma arzusunda. Kurumsal çalışanların freelance dünyasında iş yapmak istemesinin ardındaki büyük motivasyonlar, hepinizin de tahmin edeceği gibi özgürlük, esnek çalışma arzusu ve ek gelir beklentisi.

Dijital göçebelerin yükselişi

Paylaşım ekonomisinin gelişmesi ve küresel dijital meritokrasinin yükselişiyle fütursuzca dünyayı gezerken, bağımsız şekilde dışarıdan iş yapmaya çalışan bir kitle de doğmuş oldu. Dijital göçebeler (digital nomads) olarak bilinen bu grubu yeni cesur dünyanın evrensel vatandaşları olarak düşünebilirsiniz. Pazarda talep olunca her türlü ihtiyaca cevap verecek ürünler ve servisler de hemen türeyiveriyor. Nomadlist.com’un ana sayfasında internet bağlantı hızları ve hava sıcaklıklarına göre sıralanmış şehirlerin listesi göçebelerin beğenisine sunulmuş durumda. Remoteok.io’da ise hem dijital hem de analog kafadaki gezginler dünya şehirlerindeki proje bazlı işlere göz atabiliyor. İş ilanları çarpıcı; 30 gün için bir start-up’ın pazarlama müdürü ya da 2 gün için stand hostesi olabilirsiniz. Bulunduğunuz şehirde iş yapacaksınız ama elinizde legal bir sözleşme örneği mi yok? Docracy.com hemen imdadınıza yetişiyor. Hukukçular tarafından hazırlanmış sayısız sözleşme hemen elinizin altında. Üstelik dünyanın neresinde olursanız olun.

Bağımsız çalışan göçebelerde grafik tasarım, internet ve mobil yazılım geliştiriciliği dijital tarafta en çok rağbet gören işler olarak karşımıza çıkarken; fotoğrafçılık, metin yazarlığı ve pazarlama odaklı işler de konvansiyonel alanda en çok tercih edilen işler olarak görülüyor.

Kurumlar iş gücü stratejilerini yeniden değerlendirmeli

Bağımsız çalışanlar endüstrisinin yeni küresel ekonomideki artan payı ve mevcut kurumsal çalışanların bu örneklerden feyz alarak esnek çalışma arayışına girmeye başlaması, kurumlarda iş gücü stratejilerinin yeniden yapılandırılması baskısını da beraberinde getiriyor. Birçok öncü küresel kurum şimdiden FMS (Freelancer Management Systems) gibi yeni nesil çalışma ve yönetim sistemlerine yatırım yapmaya ve kurum içindeki çalışma kültürünü yeni ekonominin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemeye başladı.

*Görsel: http://www.chiangmaibuddy.com/

Önemli işler, acil işlere karşı!

Yorucu bir haftanın sonunda, nihayet beklenen Cuma günü gelmişti. Saatine baktı. Mesaiyi sonladırıp haftasonu tatiline yelken açmasına sadece 1 saat 42 dakika kalmıştı. Zaman geçmek bilmiyordu. Binbir rica ve minnet ile karısından kopardığı iznini cebine koyup, Taksim’de lise arkadaşlarıyla atacağı iki teki düşündü ve keyiflendi bir an. “Sık dişini oğlum Orhan, şunun şurasında geriye sadece 1 saat 39 dakika kaldı,” dedi kendi kendine.

Yapacak pek bir işi de yoktu aslında. Ya da en azından o öyle olduğunu düşünüyordu. Biraz erken çıkabilirdi ama göze batmak istemiyordu. Az daha oyalanmak için, ağır adımlarla, mutfağa doğru ilerledi ve kendine şöyle demli bir çay koydu. Masasına oturdu. Şirket bilgisayarı Facebook ve Twitter’a girmesine izin vermiyordu ancak, o ve arkadaşları bunun da bir çaresini bulmuşlardı. Ne de olsa şu günlerde yasaklı sitelere girebilmek pek bir marifet değildi. Biraz Facebook, biraz da Twitter derken bir saat güzelce oyalandı. Çok darlanmıştı Orhan, mesai sonu trafiğine yakalanacaktı. Maslak’tan Taksim’e geçerken o sıkış tepiş metro vagonunda kimbilir ne acılar çekecekti.

Orhan, masasında çalışır gibi oturup bunları düşünürken, telefonu acı acı titredi ve bilgisayar ekranının sağ köşesinde o sevimsiz Outlook bildirim kutusu beliriverdi. Gözünün ucuyla telefonuna baktı ve o ölümcül e-posta başlığını gördü: ”ACİİİİLLL!!!!”. Mesaj, şirketin İngiltere’deki merkezle değerlendirme toplantısına giden patronundan geliyordu. Toplantıya girmeden önce hazırlanması gereken evraklardan birinde eksik vardı. Kahramanımız, geçen hafta bu eksiği görmüş ama, nasıl olsa daha bir hafta var diyerek kısa vadedeki en acil işi olan e-posta eritmeye ve müşteri toplantılarına adamıştı kendini.

Canısı, sabahları işe gelir gelmez e-postalarına cevap yazıp arşiv kutusuna gönderirken, bir şeyleri bitirmiş olmanın verdiği o sahte rahatlıkla günlerini geçirmiş ve daha önemli fakat henüz aciliyeti olmayan bu işi hep ötelemişti. Mesai bitti. Bizim ki, büyük bir stresle 3 saat kadar fazla mesai yapmak zorunda kaldı. Ara ara işi bırakıp, fazla mesai süresince ürettiği sayısız yaratıcı küfürü tek bir kitapta toplamayı ve çok satanlar listesine girmeyi hayal ettiyse de, çocuğun okul taksidi, hanımın çantası derken son bir gayretle raporunu yetiştiriverdi. Akşam ki buluşma, tahmin edeceğiniz üzere, yalan oldu. Paşazademiz, haftasonuna yelken açıp süzülmeyi planlarken, son gayretiyle güç bela kendini yatağa atıp, Cumartesi gününe merhaba dedi…

Güne en zor işle başla!

Eminim hepimizin benzer hikayeleri vardır. Kimi zaman önemli, çoğu zaman önemsiz olan acil işlerin esiri olup, gerçekten önem arz eden işleri öteleyip patlattığımız olmuştur. Ben de çok patlattım. Hatta zamanında o kadar çok patlattım ki, bu huyumdan kurtulabilmem için baş mentorum olan babamın zihnime köhne duvarlarına şu sözleri kazıması gerekti: “Oğlum, işe gittiğinde en çok neyi yapmak istemiyorsan, güne o işle başla!”

Asker emeklisi babamın çatık kaşlarıyla, emir verirmiş gibi, şu cümleyi kurduğunu hayal ederken güne en çok istemediğim işle başlamak, tahmin edeceğiniz üzere, pek de kolay olmadı. Bu tek cümlelik düşünce biçimini uygulamak için uzun yıllar emek sarfettim.

Herkesin kendine göre yöntemleri var

En çok parası olan insanlar listesinde uzun yıllar başı çeken Warren Buffett’ın da ilginç ve basit bir yöntemi var. Gün boyunca yapman gereken ne varsa bunları bir kağıda yaz. Listenin en başından işleri tamamlamaya başla. Hiçbir işi bitirmeden diğerine geçme. Sadece o işe konsantre ol. Bitirdiğin işlerin üstünü çiz ve sıradaki diğer işe başla. Warren Buffett, bir röportajında gününün yüzde 80’inini şirket analizlerini okuyarak geçirdiğini ve geri kalan yüzde 20’sindeyse, telefonla konuştuğunu söylemiş. Herhalde telefonu sadece “Şu hisseyi al, bu hisseyi sat,” diye talimat vermek için kullanıyordu. Tanıdığımız, bildiğimiz pek çok yönetici ve CEO’nun aksine ucuca bağlanmış toplantılardan hiç hazetmediğini de çekinmeden ifade etmiş.

Dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett şöyle bir amca.

Dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett şöyle bir amca.

Buffett’ın çalışma odasında bilgisayar, tablet gibi ilgi dağıtacak hiçbir teknolojik araç yok. Sadece eski, tüplü bir televizyon var. Onun da sesi kısık, öylece orada duruyor. Gün içinde sıkılıp, hemen başka bir işe de göz atmak isteyen, o sırada e-posta cevaplayıp, araya iki de toplantı sıkıştırmaya alışkın bir kültürde, şu amcanın nasıl bu kadar çok para kazandığını anlamak pek zor olmasa gerek. Adamcağız odaklanarak çalışmayı prensip edinmiş.

Warren Buffett’ın çalışma odası.

Bu arada Warren Buffet’ın 65 milyar doları olduğunu ve parasının yüzde 99’unu hayır işlerine ayırmış bir hayırsever olduğunu da not edelim. İşi borsada hisse senedi alıp satmak olan bir adamın özel hayatında parayla pek işinin olmaması ne kadar ironik, değil mi!

Eisenhower zaman yönetimi matrisi

Eski Amerikan başkanlarından Dwight D. Eisenhower ’ın da zaman içinde oldukça popülerleşen bir yöntemi mevcut. Eisenhower, gün içinde en acil sonuç bekleyen işlerin pek nadir önemli olduğunu savunuyor. Bu cümleye karşı çıkmadan önce Eisenhower’ın gelmiş geçmiş en büyük zaman yönetimi ustadı olarak kabul edildiğini aklımızda tutalım.

Gelin şimdi Eisenhower’ın bizlere bıraktığı şu matrise hep beraber bir göz atalım. Eisenhower üstad, bir iş size doğru geldiğinde içgüdülerinizle harekete geçmeden önce, o işin niteliğini anlamak için mini bir analiz yapın.

Eisenhower matrisi

Eisenhower’ın zaman yönetimi matrisi.

Acil ve önemli işleri ertelemeden hemen yapın

Evvela bu işin ne kadar önemli olduğunu anlamaya çalışın.

Eğer önemliyse acil mi, değil mi bir de buna bakın. Bu analizi de yaptıktan sonra iş acil ve önemliyse ertelemeden hemen yapın.

Önemli ama acil değilse takvime not alın

Eğer gelen iş önemli fakat acil değilse, o işle şimdi uğraşmayın ama ne zaman yapacağınızı takviminize not edin.

Önemsiz ve acil işleri delege edin

Gelen iş önemsiz fakat acilse, birine delege edin. (Sanırım en keyiflisi bu!) Sonrasında doğru yapılmış mı diye bir kontrol edin.

Önemsiz ve acil değilse erteleyin

Gelen iş ne önemli ne de acil değilse, başka bir zaman yapın. Mesela e-posta göndermek, önemsiz toplantılar ayarlamak vs…

Anlamlı mücadelelerin yarattığı pozitif stresin hayatımızdaki katkılarını bir kenara koyarsak, iş yerinde negatif ve öldürücü stresin baş mimarlarından olan acil ve önemliyi hayatımızdan çıkartmak için boş zamanlarımızda önemli işleri planlamaya öncelik vermek gerekiyor.

iPad'de kendim çizittiğim acil ve önemli işlerle mücadele diyagramı. Eisenhower matrix'inin Türkçe yorumu gibi düşünebilirsiniz.

iPad’de kendim çizittiğim acil ve önemli işlerle mücadele diyagramı. Eisenhower matrix’inin Türkçe yorumu gibi düşünebilirsiniz.

Önemli ve acil işleri hayatınızdan çıkartmak için sizler ne gibi yöntemler kullanıyorsunuz?

Nasıl sıfır kodlamayla mobil uygulama yaptım

Mobil uygulamaları üç sebepten ötürü çok seviyorum:

  • Herhangi bir app fikrinizi prototip şeklinde dahi olsa minicik bir maliyetle hızlıca pazara sunabiliyorsunuz,
  • Dijital/mobil deneyimler (eğer kitlesini bulursa) pazarda çok hızlı şekilde yolunu bulabiliyor,
  • Bu alanda başarılı olmuş örnekler ve hikayeler insanın ümitlerini yeşertiyor.

Bundan birkaç ay önce eskilerden çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum. Konu hobilerden açılınca bana boş zamanlarında geliştirdiği mobil uygulamalarından bahsetti. Gösterdiği uygulamalar Appstore’da yüzlercesini bulabileceğiniz türden sıradan şeylerdi ancak, belli ki kitlesini bulmuş ve birilerinin ihtiyacına cevap olabilmişti. Nasıl uygulamalardı bunlar diye merak ederseniz hemen söyleyeyim; Youtube video downloader, Dropbox’ta rehber-sms yedekleme ve Youtube katalog uygulamaları türünden basit şeyler. Çevremde pek çok arkadaşım benzer mikro girişimlere zaman ayırıyor. Çoğu başladığı işi bitiremiyor ama, bir kısmı da milyon dolar kazanamasa da aylık ev kirasını ödeyebilecek kadar gelir elde edebiliyor. Hemen söyleyeyim; gelir meselesi işin kreması, asıl olan çabalamak ve uğraşmak. Çünkü kafayı birşeye takınca güzelleşiveriyor insan; hayata bakışı değişiyor, fırsatları görebiliyor.

E o zaman bir uygulama da ben patlatayım dedim

İşim gereği bazı pazarlama kampanyalarının mobil projelerini yönetme şansım oldu. Yani proje yönetiminden biraz anladığımı söyleyebilirim. Bunun haricinde kişisel birkaç app işinden Maya hanımın (kardeşimin tatlı köpeğinin) mama parasını çıkarmışlığım da vardır. “Benim neyim eksik. Ben de bir çizgi film uygulaması patlatayım,” dedim. Yazılım kökenli olmamama rağmen, yıllar içinde orta düzeyde bir kod okur yazarlığı becerisi edinmişliğimin haklı gururunu hep yaşadım. Yalnız sınırlı vaktim olduğundan bu sefer işi uzmanına bırakıp hızlıca sonuca gitmek istedim. Bu mini projede edindiğim tecrübeleri, uygulamanın kendisi ve kaynak kodlarıyla birlikte kısaca sizlerle paylaşacağım. Hadi bakalım, başlıyoruz.

Annemin kamerasından ben ve maya hanım.

Hakan Akben (@hakanakben) tarafından paylaşılan bir fotoğraf ()

Çerçeveyi çizebilmek işin paretosu

80’e 20 kuralı yani Pareto ilkesini eminim hepiniz duymuşsunuzdur. Özetlemek gerekirse; herhangi bir işin yüzde 80’inini o işi yapanların sadece yüzde 20’si gerçekleştirir. Yani her işin yüzde 80’lik çıktısı yüzde 20’lik bir girdiden gelir. Ama hangi yüzde 20’sidir, bu konu genellikle biraz muallakta kalır. Benim projemin paretosu yapmak istediğim App’in çerçevesini çizebilmek ve uygun iş gücünü bulabilmek idi. Olabildiğince yalın ve temiz bir şekilde işi bitirmek istiyordum.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

O kod mu yoksa bu kod mu diye bakınırken çekilmiş bir kare.

15 dolar’a hazır kod satın aldım

Uygulamaları sıfırdan yazdırmak genelde maliyetli olur. Zaten çoğu yazılımcı da kod kütüphanelerinden hazır kodlar kullanarak işe başlar. Talep olunca pazarda her türlü ihtiyaca yönelik çözümler bulmak da kolaylaşıyor. Internette hazır mobil uygulama kodları satın alabileceğiniz bir sürü pazar yeri var. Bu kodların bazıları da açık kaynak uygulamalarından. Uygulamaların özelliklerine bakıp, demosunu telefonunuza indirip, arayüzü ve  kullanım kolaylığı hakkında fikir edinebiliyorsunuz. Öte yandan daha önce satın alanların yorumlarını okuyup hangi kodun işinizi görebileceğine dair bilgi de edinebiliyor, ihtiyacınıza en uygun kod öbeklerini kolayca satın alabiliyorsunuz. Ben http://codecanyon.net/ üzerinden Fortin Video Channel App diye bir uygulamayı 15 dolar’a satın aldım. (Uygulamaya şimdi baktım da pazardan kaldırmışlar).

Yazılımcımı buldum ve işe başladık

Programcılar tarafında projenin kapsamına göre birçok seçenek var. Upwork.com (Eski Odesk) ve Freelancer.com gibi siteler üzerinden küresel yazılımcılarla da çalışabiliyorsunuz. Dünyanın farklı yerlerinden yazılımcılarla çalışmak bazı durumlarda maliyet avantajı sağlasa da dil bariyeri, -mış gibi yapmalar ve yalan dolan işin içine girince paranızı çöpe atmak işten bile olmuyor. Hintliler bu piyasayı neredeyse ele geçirmiş durumda. Bireysel yazılımcılar olduğu gibi, bu tür platformlar üzerinden proje desteği veren kurumsal yazılım firmaları da mevcut. Yazılım firmaları ile çalışmak, bireysellerle çalışmak yerine daha çok tercih edilebilir. Çünkü bu şekilde güven unsurunu bir nebze de olsa sağlama alabiliyorsunuz. Allah korusun yazılımıcınızın amcası filan ölür de projeyi yarım bırakırsa bir başka yazılımcı hemen projeyi devralabilir (Bazı Hintlilerin beyninizi yakacak türden yalanlar söyleyebildiğine şahit oldum!). Anlayacağınız yazılım firmaları proje yönetimi tarafında yine bireylere göre daha iyi hizmet veriyor. Ama her güzel şeyin bir bedeli olduğunu da unutmamak gerek.

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Yazılımcılarımla tanışma ve brief maili

Ben projenin çok basit olması ve zaman kaybettirici işe alım süreçleriyle uğraşmamak adına minik bir bütçeyle  yakın çevremdeki yazılım firmalarındaki canavar stajyerlerle çalışmayı tercih ettim. (Yazarın notu: Gerçek şu ki stajyer arkadaş müşteri yönetimi deneyimini artırmak için kodları gönüllü olarak editlemek istemişti. Ne olursa olsun her emeğin bir karşılığı olmalı. Bu yüzden harçlık niteliğinde çok cüzzi bir ödeme yaptım. Ödeme yaptığım rakamı sadece fikir vermesi için burada paylaşıyorum. 150 TL kadar.)

Genç insanlarla çalışmaktan çoğu zaman keyif alıyorum. Enerjileri ve yaratıcılıkları beni çok motive ediyor. Lakin, deneyimsiz mühendislerle çalışırken çok dikkatli olmak gerekiyor. Ne istediğinizi çok net bir şekilde ifade etmelisiniz. Deneyimsiz yazılımcılar proje içinde küçük detaylarda takılmaya ve problemlerle boğuşup projeye karşı motivasyonlarını kaybetmeye meyillidir. Bu açmazı çözebilmek için bence en güzel taktik, projeyi anlamlı parçalara ayırarak adım adım ilerlemektir. Bunu yapabilmek için her şeyin kafanızda çok net olması gerekiyor. Olmasa da olur bir sürü cici özellik ekleyip projeyi yavaşlatmak yerine MVP (minimum viable product) mantığında çalışmak gerekiyor. Bu arada Kaan Akın‘ın bu konuda çok güzel yazıları var. Yalın girişim ile ilgili şu yazısına mutlaka göz atın derim.

Birkaç yazışmadan sonra uygulama bitince şöyle birşey oldu.

custom_gallery
images not found

Uygulamayı bitirdik ama Playstore reddetti

Uygulamayı hızlıca bitirdik ve Playstore’a gönderdik fakat, içerik ile ilgili yönetmeliklerde güncelleme olduğu için uygulamamız reddedildi. Google sanırım Youtube API V3 ile gelen update ile içerik yönetmeliğini de güncellemiş  ve uygulamaları içerik lisanlarını sorgulamadan mağazaya koymuyor. İşin ilginç tarafı Playstore’da çok sayıda uygulama içerik lisanlarını resmen katlediyor. Sanırım Google ilk zamanalarda Playstore’daki uygulama sayısının artmasını istediği için bu kadar sert yönetmelikler yürürlükte değildi. Playstore’da neredeyse 1,5 milyon uygulama olduğu için artık işi sıkı tutuyorlar. Neyse bende Google ile cenkleşmek istemediğimden app’imi geri çektim.

Eğer kullanmak isterseniz debug edilmiş versiyonunu şuradan Android’li telefonlarınıza indirip, kullanabilirsiniz.

Evet, bundan sonra söz sizde. Düşüncelerinizi aşağıdaki yorum alanına yazmaktan veya bu yazıyı kendi sosyal ağınızda paylaşmaktan çekinmeyin lütfen. Umarım bu yazı hobi amaçlı dahi olsa mobil uygulama geliştirmek isteyen kişiler için faydalı olmuştur.

Görüşmek üzere…

*Kapak Görseli: Tommaso Nervegna/ CC

E-postaların efendisi olmak için 5 öneri

Sizin de gününüzün yüzde 80’i e-posta okumak ve yanıtlamakla mı geçiyor! Durumu kontrol altına almak aslında mümkün.

Ne zaman Gelen Kutusunda bir ışık yansa, zihin ister istemez eşelemeye başlıyor bazı düşünceleri; ‘’hmm… patrondan mail gelmiş, bakalım bu sefer benden ne istiyorlar, istediğim revize gelmiş mi, yine mi toplantı isteği, arrgg… ne çok mail gelmiş, yapacak çok işim var, önce mail kutumu toparlamalıyım…‘’ bu senaryolar size de tanıdık geliyor mu? Kısa bir süre öncesine kadar ben de her gün benzer psikolojik durumlarla mücadele ediyordum…

E-posta yönetimi, verimlilik ve zaman yönetimi konularında onlarca kitap okumuş, farklı sektörlerden profesyonellerin yöntemlerini incelemiş ve bir çıkış bulurum ümidiyle hayata geçirmeye çalışmış biri olarak, birkaç basit araç ve yöntemle e-postalarımızın bizleri yönetmesine engel olabileceğimizi sonunda anlamış bulunuyorum. Gelin isterseniz bu müjdeli haberi birlikte kutlayalım ve e-postaların efendisi olabileceğimiz basit yöntemlere hızlıca bir göz atalım.

1. Cep telefonundan e-posta okumayın ve uyarı mesajlarını kapatın

İlk bakışta öyle gibi görünmese de, gün içinde verimliliğimizi düşüren en büyük düşman aslında hep yanı başımızda! İşimde gücümde daha verimli olurum, her yerden çalışabilirim gazıyla binlerce lirayı düşünmeden uğruna harcadığımız o parlak cihazlardan bahsediyorum. Evet, akıllı telefonlar! Eğer biz onları kontrol altına almazsak, biz bir anda farkına varmadan, onlar hayatımızın kontrolünü ele geçiriyor. Bu söylediğimde çok ciddiyim!

Bize düşen çoğu e-posta aslında almamız gereken bir aksiyonu işaret ediyor; okumak, cevap yazmak, bilgi sahibi olmak, v.b… Evde oturup dizi izlerken, otobüs beklerken, takside, arkadaşlarla sohbette, hatta belki konserde elimizde hep cep telefonu var. Önce Facebook ve Twitter’a biraz bakayım derken, kendimizi e-posta uygulamasında buluveriyoruz. Gelen kutumuza düşen onlarca e-postaya cep telefonundan göz atıp, cevaplamayıp, yarın nasıl olsa işe gidince bakarım diye düşünüp, kendimizi erteleme hastalığının yan etkisi olan huzursuzluk semptomunun kollarına atıveriyoruz.

”Beynimiz cevap verilmeyen ve yarım bırakılan her e-postayı zihnimizin köşesine not alıyor ve bu küçük notlar psikolojimizde kaşıntıya sebep oluyor. Üstelik yarın o e-postayı cevaplamak için yine okumamız gerekecek, tamamen zaman israfı!”

Bazı istisnai durumlar haricinde cepten ya da mobil cihazdan e-posta okumayı bırakın. Bunun yanında e-posta uyarı mesajlarını (push notification)’ı da tamamen kapatmanızı öneriyorum. Bir iş ile ilgilenirken durmadan Ayşe Hanım size mesaj gönderdi, Ahmet Bey size toplantı daveti attı gibi ekranda beliren mesajlar konsantrasyonu dağıtır, verimliği düşürür. Bazılarınızın aklında hemen şu soru belirebilir: ‘’Peki, ya önemli ve acil bir konuyla ilgili e-posta gelmişse ve ben bunu kaçırırsam ne olur?’’ Hiçbir şey olmaz! İş dünyasında size e-posta göndermiş birine 24 saat içerisinde geri dönebilirsiniz. Mail gönderen herkesin işi kendine göre acildir ancak, bir iş hem acil hem de önemliyse zaten sizi telefonla ararlar. Son bir yıldır bu şekilde çalışıyorum ve henüz bir sorunla karşılaşmadım.

2. Batching processing (Yığın işleme) ve e-posta için uygun zamanı ayırmak

İnsanoğlu hakkındaki en acımasız gerçeklerden biri de içimizden sadece çok az sayıda kişinin aynı anda birden fazla işi eşit verimlilikle yapabileceğidir. İnsan beyni multi-tasking, aynı anda birden fazla işi yapabilme, niteliğine sahip  değildir. Elbette yürürken konuşabilir, yemek yerken kitap okuyabiliriz ancak, birbirinden bağımsız iki projeyi eş zamanlı düşünüp çalışamayız. Aynı anda iki ya da daha fazla işi yapabildiğini söyleyen insanlar, farklı işlere sık aralıklarla dönerek çalışan kişilerdir. Örneğin; 5 dakika sunum için çalışıp, hemen ardından e-postalarına bakıp, sonra yeniden sunumuna döner v.b..

Bu yaklaşım çoğu insanda ciddi konsantrasyon, emek ve zaman kaybına yol açar ve kişi elindeki hiçbir işi kısa sürede bitiremediğinden, minik zafer duyguları da yaşayamaz, bunalıma eğilimi artar.

İş yerinde verimli olabilmek için benzer nitelikteki işleri biriktirip, gün içerisinde onlara bir zaman ayırıp aradan çıkartmak bu durumda yapılabilecek en mantıklı iştir. Yabancılar bu yönteme Batching processing (yığın işleme) diyor. Örneğin e-posta kontrolü; siz planlama yaparken, ya da toplantıdayken beş dakikada bir mail kontrol etmek yerine. Gün içinde belli saatleri katıksız olarak e-posta okuma ve cevaplama işine ayırırsanız çok daha verimli olur. Ben duruma göre günde dört ya da beş kere e-postalarımı kontrol ediyorum. Sabah saat 11:00, öğlen 13:00, 15:00 ve 17:00. Çoğu zaman sabah ve öğleden sonra kontrol etmem yeterli oluyor. E-postalarımla ilgilenirken başka hiçbir işe bakmıyorum.

3. E-posta klasör yönetimine yalın yaklaşım

Herkesin kendine göre bir e-posta yönetme anlayışı bulunuyor. Kimileri isme göre klasörler oluşturur, kimileri projelere göre klasör oluşturur, bazılarıysa  koşullu otomatik aksiyonlar ayarlar, gelen her postanın türüne göre renkli renkli etiketler uygular v.b.

Ben, verimli olmak adına yalın bir e-posta klasör yönetme anlayışını benimsedim ve herkese de tavsiye ederim. Outlook uygulamamda inbox’ın altında, ToDo, Reference ve Archive adlı üç ana klasör bulunur. Acil ve önemli olan mesajlar inbox’ımda beni bekleyen önemli ve acil işler olarak değerlendiririm ve onları hemen aradan çıkarırım.  ToDo klasörümde ise önemli ancak, acil geri dönüş beklemeyen mesajlar bulunur. Reference klasöründe ise, referans niteliğinde dönemsel olarak önemli olan mesajları bulundururum. Bunun haricinde dönemsel ve önemli projelerim için geçici proje klasörleri oluşturup, proje bittikten sonra Archive klasörüme kaldırırım. Bu yaklaşım bence oldukça etkin çünkü, her proje için ya da kişi için bir klasör açarsam zamanımın büyük çoğunluğu gelen e-postaları klasörler arasında paylaştırmakla ya da etiketlemekle geçer. Zaten Windows’un Outlook’u bile e-postalar arasında detaylı bir arama yapmayı olanaklı kılıyorken, isme göre ya da her minik projeye göre klasörleme ya da etiketleme yapmak zaman kaybından başka bir şey olmuyor.

4. Ekli dosyalar için plug-in kullanın

Büyük ekli dosyalar alıp gönderirken Outlook gibi e-posta uygulamalarının kasılıp kaldığı ya da postayı göndermediği zamanlar çok olur. Bu, riskli ve stresli bir durumdur. Özellikle benim gibi pazarlama departmanında çalışanlar PSD, AI, PDF gibi yüklü dosyaları çok sık alıp gönderdiği için genelde WeTrasnfer gibi ücretsiz uygulamalar ile, ilgili dosyayı sunucuya yükleyip ve linkleyerek alıcıya gönderir. Bu, günün sonunda işe yarar bir yöntem olsa da pek pratik olduğunu söyleyemem.

Ben WeTransfer yerine Dropbox ya da Adobe SendNow uygulamalarını kullanıyorum. Çünkü bu uygulamalar ile gönderilecek dosyanızı herhangi bir yere upload etmek için beklemeniz gerekmiyor. Özellikle Dropbox, Evernote gibi Cloud (Bulut) uygulamalarının hayatımızı inanılmaz derecede kolaylaştırdığı bir gerçek. Başka bir yazımda bu uygulamaları hem iş, hem de kişisel hayatıma nasıl entegre ettiğimi uzun uzun yazacağım.

5. E-postalarda Snippet kullanın, etkinliğinizi artırın

En sevdiğim yöntemlerden birini sona sakladım! Snippet, yazılım dünyasından gelenlerin aşina olduğu bir kavramdır. Kodcular benzer kod öbeklerini yeniden yazmak yerine belirledikleri kod öbeklerine bir sözcük ya da onu çağrıştıracak kısa bir sözcük atarlar. Bu şekilde yüzlerce satır kod yazmak yerine tek bir sözcük öbeği ile o kodu çağırır, gelen kodda gerekli değişiklikleri yapar ve yollarına devam ederler.

Ben aynı mantığı e-posta yazarken de kullanıyorum ve inanın e-postalarıma ayırdığım zamandan ciddi oranda tasarruf ediyorum. Aslında e-postalarda snippet kullanımı kendi başına bir blog yazısı olabilecek kadar uzun, o yüzden bu yazıda fazla detaya girmeyeceğim ve başka bir yazıda daha detaylı anlatacağım.

Snippet tarafında kullanabileceğiniz onlarca ücretsiz yazılım var. Ben Mac için TextExpander uygulamasını kullanıyorum. Windows için Phrase Expander diye bir uygulama da mevcut.

E-postalarınızın içeriklerine şöyle bir baktığınızda her e-postada yer alan standart bazı cümleler olduğunu görebilirsiniz. Örneğin; Merhaba, Teşekkürler, İyi çalışmalar ve e-posta altındaki imzalar gibi… Ben bu cümleleri çağıracak küçük snippet’ler hazırladım. Merhaba yerine ‘;mb’, Teşekkürler yerine ‘;tş’ gibi..

Hatta daha da ileri gittim ve farklı senaryolara göre e-posta şablonları oluşturdum; ajans revizeleri için birkaç tane, toplu e-posta gönderileri için birkaç tane, pazarlama raporlarım için, bayram ve tebrik mailleri için, hatta şirketin logo ve kurumsal tanıtım bülteninin ekte olduğu bir versiyon bile hazırladım. Aşağıda hazırladığım bazı snippest’ların ekran görüntülerine göz atabilirsiniz.

 

e-posta snippet kullanımı -1

 

e-posta snippet kullanımı -2

e-posta snippet kullanımı -3

e-posta snippet kullanımı -4

Snippet’ler e-posta yazarken hayatımı inanılmaz derecede kolaylaştırıyor ve verimliliğimi ciddi oranda arttırıyor. TextExpander ve PhraseExpander gibi Snippet araçları verimliliğinizi ölçmeniz için günlük ve haftalık kullanım raporları da sunuyor. Bu araçları kullanarak zamandan ne kadar tasarruf yaptığınıza inanamayacaksınız!

Faydalı olması dileğiyle,

Hakan Akben

Robotlar şimdi de plaza insanlarının işine göz dikti!

Bizler evde Game of Thrones’un son bölümünü izlerken ya da ayaklı tatil fotoğrafı için doğru açıyı bulmaya çalışırken dünyada robot iş gücü ve nitelikli işçiler arasındaki makas hızla kapanmaya devam ediyor. Fabrikada üretim hattında mavi yakalıların işini yapan robotik kolları görmeye aşinayız. Lakin çalıştığınız plazada teşrik-i mesai yaptığınız bir yönetici asistanı robot çalışan ya da bademcik ameliyatınızı yapmaya niyet etmiş tıpçı bir robot görseniz nasıl hissederdiniz?

Gartner’ın geçtiğimiz ay yayımladığı 2015’in gelişen teknolojiler endeksinde (Hype Cycle for Emerging Technologies, 2015) “otonom araçlar” teknolojisinin hızlı yükselişi yeni bir dönemin başladığına işaret ediyor. Bu haber kurumlarda insanı taklit eden ve insan emeğini karşılayabilecek teknolojilere kurumlar tarafında önemli bir talep olduğu anlamına da geliyor. Kurumlar fabrikalarda bilişsel yeteneklere ihtiyaç duymayan iş gücünü makinelerle çoktan değiştirmeye başlamıştı. Şimdiyse bilişsel yeteneklerle iş yapan beyaz yakalıların iş tanımınlarının değiştirilmesi planlanıyor. Otonom teknolojiler, biyoakustik algılama, biyoçipler, zihin-bilgisayar arayüzü, makina dili, nöro-iş, kuantum bilişim, akıllı danışmanlar, akıllı robotlar, sanal kişisel asistanlar, sanal gerçeklik ve holografik görüntüleme teknolojileri kurumların bir an önce gelişmesi için sabırsızlandığı teknolojiler tarafında başı çekiyor.

emerging-tech-hc

(Hype Cycle for Emerging Technologies – Gartner, Ağustos 2015)

Google’ın insansız araç testleri, Amazon’un depolarında çalıştırdığı hamal robotları ve dronepaket servisleri derken, AI (Yapay zekâ) tarafındaki akıl almaz gelişmeler sayesinde artık robotlar, MRI çıktılarından tanı koyabiliyor, futbol maçını veya hisse senedi pazar verilerini analiz edip sizin için makale bile yazabiliyor. Önce mavi yakalıları işinden eden robotlar şimdi beyaz yakalıların koltuğuna göz dikmiş durumda. Neyse ki, gelişen teknoloji ve değişen şartlar hiç tanımadığımız yeni iş alanlarına da kapı aralıyor.

Mevzu insan ve robot nesli arasındaki yarış değil

2013 yılında Oxford Üniversitesi’nden iki akademisyen; Carl Frey ve Michael Osborne, gelişen teknolojiyle önümüzdeki 10 ile 20 yıl arasında yok olma riskine giren iş kolları üzerine bir araştırma yapmış. ABD’deki 702 farklı iş kolu üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları çok çarpıcı. Elde edilen verilere göre; mevcuttaki işlerin yüzde 47’si yüksek risk teşkil ederken,yüzde 19’u da gelişen teknolojiye karşı orta düzeyde kaybolma riski taşıyor. Yani mevcut işlerimizin yüzde 66’sı önümüzdeki on yıl içinde tarih olabilir.

Herhangi bir insan iletişimi ya da özel yetenek gerektirmeyen, sürekli tekrar eden, değişim ve sürekli öğrenme gerektirmeyen, insan iletişiminin alt düzeyde olduğu rutin işlerin kolayca robotlar tarafından sahiplenebileceğine dikkat çekilen araştırmada temizlik servislerinden, paketlemeye, üretimden inşaata birçok iş kolunun yavaş yavaş robotların tekeline geçeceğine vurgu yapılmış. Maalesef aynı tehlike, yaratıcılığını kullanmayan, sadece e-posta’ları forwardlayan veya veri girişi yapan beyaz yakalılar için de geçerli.

Biz insanlar otomasyon teknolojileri olmadan tek bir bilgisayar çipi bile üretemeyiz. Robotları işimizi elimizden alacak bir düşman olarak görmek ve onlarla mücadele etmektense onlarla nasıl birlikte çalışabileceğimize odaklanmamız en doğru hareket olacaktır. Çünkü robotlar şu an bile sahip oldukları inanılmaz yeteneklerle birçok konuda bizden öndeler. Endüstrileşme ve otomasyon sadece ömrümüzü uzatmadı, insanın asıl değer yarattığı sanat ve bilim gibi kariyerlerin gelişmesine de kapı aralmış oldu. Robot teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bizler ve onlar arasındaki iş tanımları ilerleyen yıllarda iyice karışacak gibi görünüyor olsa da robotların bizlerin yapmaktan keyif almadığı işlerin yükünü omuzlarımızdan alacağı da bir gerçek. Robotlar bizim sıkıcı ofis işlerimizle uğraşırken bizler de kendimize ve onlara yapılacak yeni işleri keşfetmek için mesai yapacağız.

Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada sen elindekileri paylaşmaya ne kadar hazırsın?

Digitalage Dergisi Haziran – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

300 milyar dolar potansiyeli olan bir pazar; paylaşım ekonomisi

Geçtiğimiz aylarda 19 Mayıs Atatürk’ü anma gençlik ve spor bayramı Salı gününe denk geldiği için Pazartesi gününü de izine katıp uzun bir haftasonu tatili yapayım istedim.

Elimde koskoca 4 gün vardı. Kurumsal çalışanlar bilirler; yoğun iş temposunda haftasonuna bağlanan tatil gibisi yoktur.

yess-rock

Tatili görünce hemen havaya girerim

Schengen vizemin süresi dolduğundan şansımı Amerika’dan yana kullanmak gibi bir çılgınlık yapmak istedim. Skyscanner’dan hemen yarın New York’a giden en ucuz bileti buldum. Italya aktarmalı en ucuz gidiş-dönüş New York biletini 1,000 TL’ye buldum. Amacım sadece bir sırt çantasıyla New York’ta 3 gün geçirmekti. Kalacak yer için AirBnB üzerinden Manhattan’daki en keyifli odalardan birini buldum. Sanırım bu standartlarda bir otel odası için geceliğine 750 dolar gibi bir para ödemem gerekirdi. Oysa benim bulduğum oda 3 gece için sadece 600 dolar idi. New York’ta araba kiralamanın tam bir çılgınlık olacağını bildiğimden, tercihimi bisikletten yana kullanmak istedim. Evde yatan bisikletini benim gibi yabancılara kiralayarak değerlendirmek isteyen insanlar için yapılmış spinlister.com sitesinden günlüğü 20 dolardan müthiş bir bisiklet buldum. Üstelik bisikleti teslim alacağım yer kalcağım evden sadece 2 blok ötedeydi.

splinster

(www.splinster.com) Bisikletini paylaşmak isteyen dünyalıların sanal buluşma mekanı.

Sofraya bir tabakta benim için koyun

Başka kültürlere yaptığım yolculuklarda, eğer bu bir iş seyahati değilse, kesinlikle yerel insanlarla tanışmak, sanki oranın yerlisiymiş gibi şehirde vakit geçirmekten çok keyif alıyorum. San Francisco’ya yaptığım seyahatlerden birinde sırf bu yüzden Couchsurfing ile Golden Gate parkının dibinde harika bir evde kalmıştım. Ev sahibim sonradan bana Couchsurfing’in Küresel Operasyonlar Direktörü olduğunu itiraf etmişti ve silikon vadisi eşrafından bir sürü güzel insanla tanışmama vesile olmuştu. Bu deneyimi hangi para satın alabilir ki! Bu sefer yemeğini paylaşmak isteyen insanların bir araya toplandığı eatwith.com sitesiyle yeni tadlar ve dostluklar keşfedip, NYC’deki çevremi geliştirmeyi planladım.

Profesyonel aşçılar amatör gurmelerle buluşuyor.

(www.eatwith.com) Profesyonel aşçılar amatör gurmelerle buluşuyor.

Seyahatimle ilgili her şeyi en ince detayına kadar düşünsem de kız arkadaşım arıza yapınca evdeki hesap çarşıya uymadı ve tüm bunları bir sonraki uzun haftasonu tatiline ötelemek durumunda kaldım. Tabii sevgiliyi de hesaba katmak suretiyle…

Giriş izni reddedildi

Hatunu hesaba katmayınca seyahat yalan oldu! 🙁

Paylaşım ekonomisi konseptine kısa bir bakış:

Rakamlarla paylaşım ekonomisi 

Paylaşım ekonomisi terimiyle ikibinli yılların ortasında tanıştık. Paylaşım ekonomisini atıl kapasiteye ulaşmış ürün ve hizmetlerin ihtiyaç sahipleriyle bedelli ya da bedelsiz olarak paylaşılmasıyla yeniden ekonomiye kazandırılması olarak özetleyebiliriz. eBay, Craigslist, Uber ve Spotify’ın yanı sıra Kickstarter gibi kitlesel fonlama hizmetlerini de paylaşım ekonomisi uzayının içine alabiliriz. Küresel paylaşım ekonomisinin 15 milyar dolarlık bir pazar olduğu ve 2025 yılına kadar 300 milyar dolarlık bir hacme sahip olacağı ön görülüyor. Virgin Enterprenuer’un raporuna göre İngiltere hükümeti 2013 yılında paylaşım ekonomisiyle 4,6 Milyar pound tasarruf sağlamış. Bir karşılaştırma yapmak isterseniz 2013 yılı verilerine göre Türkiye’nin ekonomisinin toplam değeri 820 milyar dolar’dır. Amerikan ve İngiliz hükümetleri paylaşım ekonomisinin önemine haiz olacaklar ki; şimdiden bu işin vergilendirilmesi ve paylaşıma açılan ürün ve servislerin sigorta ve hukuksal kullanımına yönelik çalışmalara hız vermiş.

Paylaşılan nesnelerin interneti

Paylaşılan nesnelerin interneti

Bilgi teknolojileri, sosyal medya ve güven unsurları paylaşım ekonomisinin arkasındaki itici güçlerin başında geliyor. Dünya nüfusundaki hızlı artış (mevcut popülasyon 7,2 milyar) karbon emisyonundaki artışı ve doğal kaynakların artan bir hızda tükenmesinin önünü açtığı için ileri görüşlü ülkeler ve organizasyonlar paylaşım ekonomisine sarılmış durumda. Trendwatching’in yayımladığı 2015’in yükselen trendleri raporunda yükselişte olan trendlerden birinin ‘paylaşılan nesnelerin interneti’ olduğu hemen dikkat çekiyor. Yağmur yağdığında mobil uygulamanızla şemsiyesini paylaşıma açmış kişileri bulmaktan tutun da, sokakta park halindeki bisikletin kilidini açıp gideceğiniz yere kadar gidip bir başka istasyona kitleyip başkalarının kullanımına açabiliyorsunuz. Hepimizin kiracı olduğu şu dünyada siz elinizdekileri paylaşmaya ne kadar hazırsınız?

Yöneticinizle iyi geçinmek için tavsiyeler -1

Başarılı bir iş hayatı için öneriler sıralayabilecek müthiş bir kurumsal kariyerim yok. Zaten başarı denen şeyin bize anlatıldığı standart versiyonuna da inanmıyorum. Öte yandan başarılı adamların hikayelerini dinlemekten de çok sıkıldım. Hep aynı şeyler değil mi allahaşkına! “Fikrim vardı, hayata geçirdim, bu kadar sattık, şu kadar büyüdük, çok para kazandık ama fazlasıyla da acılar çektik. İşin hakkını verdik orası ayrı…” Bir kere o hikayelerin çoğu cepteki iki lirayla başlamıyor. Birileri birilerinin elinden tutuyor, paralar kazanılıyor ya da batılıyor. Sonra hikayeleştirilip, paketlenip seminerlerde yeniden satılıyor. Lakin bu müthiş zihinler kendini parlatmakla uğraşırken dünyanın çözüm bekleyen çok daha büyük sorunları oracıkta beklemeye devam ediyor.

Gariptir ki kariyer ve başarı gibi kelimelerin içinde insanı baskı altına alan ve zorlayan çağrışımlar olduğunu düşünüyorum. “Başarılı mısın, ne kadar başarılısın, başarmalısın, neden başaramadın, kariyerin var mı, müdür müsün, kaçıncı dereceden memursun?” Kariyer ve başarının, absürd referans noktalarıyla sistemin işine geldiği gibi yazıldığı, sopa ve havuç olarak kullanıldığı her çeşidine karşıyım ben.

Nerede o eski insanlar?

Bana kalırsa kanaatkar olabilmek şu günlerdeki en çetin başarı. Biri bana açıklayabilir mi; kim, kime göre ve neye göre daha başarılı veya başarısız! Tek başarı kriterimiz kazandığımız para mı olmalı? Böyle düşündüğümüz için artık kimse zanaatkar olmak istemiyor. Tarım bitti, madencelik tarihimiz facialar ile dolu, etin kilosu da 50 lira olmuş bu arada. Dünyanın insan egosundan daha büyük dertleri yok mu?

Kimim ben?

Bence sen kimsin sorusunun cevabı da 9.Dereceden devlet memuruyum ya da kasabım, müdürüm vs.. olmamalı. Yaptığımız iş her koşulda kişiliğimizin aynası olamaz. Hele Türkiye gibi mesleklerin popülerlik indeksine göre seçildiği ya da seçilemediği bir yerde… Kendimizi kandırmayalım. Şu ana kadar elde ettiğimiz pek az başarının veya kariyerin gerçek kimliğimize faydası oldu. 

Hayal kırıklığına uğrayanlar, endişe eden, korkanlar veya tutkularının esiri olanlar ruhlarını özgür kılamazlar.Konfüçyüs

Kariyeri salladık, peki ya iş?

İnsan kariyer odaklı olmasa bile elindeki işi en iyi şekilde yapmakla yükümlüdür. Zaten çalışmak mutluluğun olmazsa olmaz koşuludur. Severek yapılan iş, insanı sıkılmaktan, kötü alışkanlıklardan ve açlıktan korur.

Kurumsal insanlar olarak çok değerli hayatlarımızın büyük bir bölümünü iş yerinde geçiriyoruz. Ortalama bir Türk beyaz yakalı işçi suni olarak iklimlendirilmiş yaşam alanı olan ofisinde, haftaiçi her gün sabah 09:00’dan akşam 18:00’e kadar mesai yapar ve hayatta kalması için gerekli olan maaş gününü bekleyerek  yıllarını geçirir. Bu süre zarfında gün boyu bir sürü şakalar, eğlenceler, hayal kırıklıları ve sıkıntılara göğüs gererek, aldığı eğitim ve sosyal çevresinin beklentilerine karşı kendini ispat edip, tüneldeki ışığı görmek ve özgürlüğüne kavuşmak için çabalar durur.

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke...

Kübik dediğimiz şöyle birşey olsa keşke…

Mutluğunun sırrı müdüründe saklı

Kurumsal hayata dair bir kariyer hedefiniz olsun  ya da olmasın başınız ağrımadan keyifle üretmek ve çalışmanın en önemli şartlardan biri müdürünüzle iyi geçiniyor olmaktır. Siz müdürünüzün halinden anlarsanız, o da sizi anlayacaktır ve işinizi rahat bir şekilde yerine getirmeniz için elinden geleni yapacaktır. Sonuçta sizin başarınız müdürünüzün de başarısıdır. Akıllı yöneticiler bunu çok iyi bilir ve çalışanının mutlulukla ürettiği faydadan sonuna kadar faydalanmak ister.

Pekiyi, kurumsal dünyada yöneticinizle iyi geçinmek için nelere dikkat etmelisiniz. Konuyu daha fazla uzatmadan kendimce  önemli olduğunu düşündüğüm 5 maddeyi paylaşıyorum:

1. Saygı görmek için önce sen saygı göster

2. Ne söylediğine değil, nasıl söylediğine dikkat et

3. Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış

4. Halden anla; unutma müdürün de bir müdürü var

5. Egoları büyük olan yönetilmeye mahkumdur

 

 

 

Düğmesiz internet dönemi web’i nasıl değiştirecek?

Digitalage Dergisi Şubat – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Gerek insanoğlunun hiç bitmeyen ihtiyaçlarından, gerekse dijital ekonominin yeni gelir kaynağı arayışlarından teknoloji yeni formlar ve uygulamalarla hayatımızdaki yerini sağlamlaştırmaya devam ediyor.

2014 yılının parlayan başlıklarından biri hiç şüphesiz nesnelerin interneti ve M2M idi. Bu kavramları önümüzdeki yılda da sıkça duymaya devam edeceğiz. Nesnelerin interneti kısaca, görünmez bir şekilde internet üzerinden birbiriyle iletişim kuran akıllı objeler dünyası olarak tanımlanabilir. Bu kavramın genellikle M2M (Machine to Machine) ile karıştırıldığına şahit oluyorum. Yeri gelmişken aradaki minik farkı da hemen ifade edeyim: Nesnelerin interneti konseptinde akıllı nesneler internet üzerinden birbiryle iletişim kurarken, M2M tarafındaysa herhangi bir internet bağlantısı olmaksızın iki nesne birbiriyle Bluetooth, Wi-Fi ya da herhangi başka bir iletişim protokolü üzerinden konuşuyor. Bluetooth ile cep telefonuna bağlanan akıllı saatleri M2M konseptine örnek gösterebiliriz. Nesnelerin interneti tarafındaysa, buzdolabınızdaki yiyecekler azaldığında internete bağlanarak size e-posta gönderen dolap çekmecesini örnek verebiliriz.

2020’de 26 milyar nesne internete bağlanacak

İnterneti oluşturan birinci nesil cihazlar hiç şüphesiz masaüstü ve dizüstü bilgisayarlar idi. İkinci nesil cihazlar ise elbette akıllı telefonlar. Devam eden süreçte saat, gözlük, ev eşyaları, kıyafet ve hatta vücuda yapılan dövmeler de bu ekosisteme dâhil olmaya başladı. Gartner’ın yaptığı araştırmalar 2020 yılına kadar yaklaşık 26 milyar ürünün bir şekilde internete bağlı olacağını gözler önüne seriyor.

Yeni ürünler yeni deneyimler demek

İnternetin farklı formlarını akıllı telefonlar ve cep telefonu uygulamalarıyla deneyimledik. Koskoca bilgisayar ekranlarından minicik telefon ekranlarına yaptığımız yolculukta, internet site ve hizmetlerini mini cep telefonu uygulamalarına ve tarayıcılarına uyarladık. Şimdiyse internete bağlanan çoğu nesnenin üstünde ekran ya da bir düğme bile yok. Grafik arayüzler ile sunulan kullanıcı deneyimlerinin yerini lokasyon bazlı, duygusal ve anlık hayatın içinden aksiyonlarla tetiklenen doğal, biyolojik ve çok çeşitli görünmez düğmeler var.

Örneğin, kanınızdaki insülin direncini düzenli ölçen ve kritik noktaya gelmeden önce size kurye ile ile bulunduğunuz yere ilacınızı gönderen akıllı dövme. İşte, buradaki buton kanınızdaki insülin direnciniz. Ya da ecza dolabınızda ilacınız bittiğinde internetten sipariş veren akıllı raf, satın almayı istediğiniz kitap indirime girdiğinde Amazon’dan sipariş veren akıllı kütüphane v.b. örnekler çoğaltılabilir.

Kazanan yine deneyim ekonomisi olacak

Bundan birkaç yıl önce okuduğum, Google’ın üst düzey yöneticilerinden biriyle yapılan, röportajda aklıma kazınmış bir cümle var; “Siz daha arama ekranında ‘ara’ butonuna basmadan istediğiniz sonuçları karşınıza getirecek bir teknoloji üzerinde çalışıyoruz”. Söylenen oldu, çoğumuz farkında olmasak bile Google’ın Now hizmeti kusursuz ve görünmez bir şekilde hayatımıza nüfuz etti. Bu servis gönderdiğimiz e-posta içeriklerinden, bulunduğumuz lokasyonlarda geçirdiğimiz zamanlar ve internet aramalarından elde edilen verileri harmanlayıp, davranışlarımızı analiz ediyor ve bizden birkaç adım önce istenenleri karşımıza çıkartıyor. İşte yeni, butonsuz internetin en basit ve yaygın örneği.

Nesnelerin interneti de hiç şüphesiz gelişen deneyim ekonomisine yeni milyonerler kazandıracak. Daha sonra dev firmalar, koca bütçelerle pazarı satın alıp, suyunu sıkacak ve bir bakmışız, nesnelerin interneti gitmiş, yepyeni bir kavram daha çıkmış. Bu alanda güzel çalışmalar yapan birkaç Türk girişimi de var. Umarım başarıya ulaşır ve gelecek nesillerin girişim tohumlarına bereketli topraklar olurlar.

2015 yılına damgasını vuracak teknolojik trendler

Dijital ve analog yaşamların daha da bütünleştiği önemli bir yıla hepbirlikte ‘merhaba’ diyoruz.

Digitalage Dergisi Ocak – 2015 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Teknoloji ve pazarlama dünyasında birçok yeniliğe şahit olduğumuz heyecan verici bir yılı daha geride bırakıyoruz. Teknolojik evrimimiz artan bir hızda ilerlemeye devam ederken, dijital ve analog dünyaların da büyük bir hızla birbirine yaklaştığını görüyoruz.

Küresel araştırma şirketi Gartner, Ekim ayında Orlando’da ITxpo bünyesinde düzenlediği sempozyumda 2015 yılında stratejik öneme sahip olacak gelişen teknolojiler hakkında bir rapor yayınladı. Raporda 2015 yılındaki teknolojik trendler üç ana başlık altında toplanmış; bütünleşen gerçek ve sanal dünyalar, ortam bağımsız zekanın gelişi ve dijital iş dönüşümünde teknoloji etkisi. Gelin 2015’te başı çekecek birkaç trende birlikte göz atalım.

Gartner’ın 2014’te yayınladığı teknoloji HypeCycle modeli şöyle bir şey. Kara kaplı defterime bu konuyla ilgili de bir blog yazısı yazmayı not ediyorum! 🙂

Gartner Technology Hypecycle Modeli

Gartner Technology Hypecycle Modeli – 2014

Giyilebilir teknolojiler ve nesnelerin interneti

Akıllı telefon pazarındaki büyük gelişmeler ve edinilen tecrübeler yeni akıllı cihaz segmentlerinin doğuşuna ön ayak oluyor. Araştırmalar saat ve gözlükle başlayan trendin, akıllı kontak lens ve kıyafetlere kadar sıçrayacağı yönünde. Samsung, Google ve Apple gibi teknoloji devlerinin giyilebilir teknolojiler pazarına yönelmesi bu alanda bizleri bekleyen çarpıcı yeniliklerin habercisi gibi.

Nesnelerin interneti tarafına baktığımızdaysa, her yerden akan sayısal verilerin doğru servislerle kombinlemesiyle her şeyin dijitalleştirilmesi trendinin beraberinde dört temel kullanım modelini getireceği söyleniyor; “yönet, paraya dönüştür, işlet ve genişlet”. Bu dört model sadece internet dünyasında değil, finansal servislerden, hastane ve eğitim sektörüne kadar aklınıza gelebilecek her türlü endüstrinin dijital otomasyonunu bir üst seviyeye taşınması anlamına geliyor.

3 Boyutlu yazılıcılar

Gartner’ın raporuna göre 3 boyutlu yazıcılar tarafındaki ucuz alternatiflerin artmasıyla bu segmentte önümüzdeki iki yıl boyunca pazarda her yıl yüzyüde oranında bir büyümeyle karşılaşacağız. 3 Boyutlu yazıcılar ile Maker kültürünün tabana daha da çok yayılacağı ve bireysel endüstrileşmenin kurumsal yapılara yön vereceği bir gerçek. Fikirlerin yeni petrol olarak nitelendirildiği bir çağda, doğru fikirler doğru enstrümanlarla buluştuğunda devrimsel nitelikte gelişmelerin olacağı kaçınılmaz. Umarım devrimlerle evrime çıkılan u yolculukta sıkıntı olmaz.

Büyük veri ve Analytics

İnsanoğlu günde iki buçuk kentrilyon baytlık veri üretiyor. Doğru sorular sorup, arzu edilen cevaplara erişilmediği müddetçe toplanan büyük verinin hiçbir anlamı yok. Ucu bucağı olmayan bu veriyi anlamlaştırmak ve yönetebilmek için analytics tarafındaki çalışmalar altın değerinde. Nesnelerin interneti, sosyal medya, giyilebilir cihazlar derken bu platform ve cihazlardan üretilen verilerin analiz edilebilmesi için tüm bu platform ve cihazların içinde görünmez analytics araçlarının olması gündemde. Kullandığımız her akıllı cihaz ve platform üzerinde ürettiğimiz verilerin arka planda cihazların içinde gömülü olarak çalışan analiz araçları tarafından yorumlanıp daha sonra merkeze iletilmesi yaklaşımı, hayata dokunan her minik uygulamanın artık birer veri cambazı olması gerektiğini düşündürüyor.

Bulut Bilişim

Bulut ve mobil bilişim dünyalarının birbirine yakınsaması önümüzdeki yıl da devam edecek. Mobil genişbant internetin ucuzlaması ve gelişmesiyle buluta bağlı cihazlar ve servisler tarafında da bazı değişikliklerin olacağı düşünülüyor. Bulut bilişimin gelişmesiyle cebimizdeki cihazların işlemci ve depolama kapasitelerinin önemi de her geçen gün daha da azalacak gibi… Cihazların kaldırmayacağı karmaşıklıktaki işlemler, çeşitli bulut servisleri üzerinden birbirine bağlı daha güçlü cihazlar tarafından işleme alınıp, çözümlenip cihazınıza gönderilecek. Bulut bilişim servisleri ile birbirine bağlı farklı formattaki cihazlar sayesinde oyun, televizyon ve eğlence endüstrilerinde de yeni deneyimler bizleri bekliyor olacak.

Gartner’ın geliştirdiği Technology Hype Cycle model analiz raporlarına da göz atmanızı şiddetle tavsiye ederim. Bu modellere bakarak teknoloji ve dijital pazarlama dünyasında  yeni doğan, gelişen ve pazarda platoya ulaşmış trendler hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir yıl olması dileğiyle.

 

Singularity teknolojik kıyamet mi, yoksa insanlık için yeni bir başlangıç mı?

Digitalage dergisi Aralık 2014 sayısında yayınlanan köşe yazım. Burada da bulunsun.

Teknoloji insanın ayrılmaz bir parçası, organik düşüncelerinin sentetik birer meyvesi ve insanın kendi kadar gerçek. Ne var ki, teknoloji ve bilim dünyasındaki gelişmeler, uygarlığın gelişimiyle paralel hızda ilerlemiyor. Uygarlık teknoloji ile gelişiyor ancak, teknoloji toplumsal bilinçten çok daha hızlı ilerliyor. Bundan elli yıl önce Ay’a insan gönderen süper bilgisayarlardan çok daha güçlü cihazlar artık hepimizin cebinde. Lakin bizler bu gücün sorumluluğunun ne kadar bilincindeyiz, tartışılır.

Teknoloji, bilinen insanlık tarihi kadar eski. Paleotik çağa ait bulgular, bilimsel çalışmaların bundan 2 milyon yıl önce, Afrika’da yaşayan atalarımız tarafından kullanıldığını doğrular nitelikte. Elbette o dönemler cep telefonu ya da internet yoktu. İnsan, teknolojiyi doğaya karşı verdiği yaşam mücadelesinde, hayatta kalmak için bir araç olarak kullanıyordu.

Singularity; uzay çağının ötesi

Bilim felsefecileri ve fütüristler bilim dünyasındaki inanılmaz gelişmelerin uygarlığımızı yepyeni, eşsiz ve garip bir çağa doğru sürüklediğini düşünüyor. Bin yıldan daha az sürede dünyada yepyeni ve çok farklı bir dönemin başlayacağına dair tartışmalar yükselirken, bazıları buna “Singularity” diyor.

‘Singularity’ tuhaflık, eşsizlik ve görülmemişlik anlamları taşıyan bir kavram; bir başka deyişle ‘gariplik’ çağı. Uygarlığın ön alınmaz bir biçimde değiştiği, sahip olunan teknoloji ve kuralların tarihteki herhangi bir dönemle karşılaştırılamayacak kadar değişik olacağı yepyeni bir dönem. Çoğu düşünür, Singularity’nin teknolojik ve bilimsel değişikliklerin akıl almaz hızda hayatımıza girmesiyle, kaotik bir biçimde başlayacağını öne sürüyor. Bilim düşünürleri ‘gariplik’ çağını toplumsal normlardan ekonomiye, devlet kültüründen aile yaşamına, hatta insan vücuduna kadar uygarlığı oluşturan her parçanın yeniden kodlanacağı çılgın bir dönem olarak tanımlıyor.

Gariplik çağını tetikleyecek bilimsel gelişmeler

Çoğu bilim adamı ve düşünür singularity dönemini tetikleyecek teknolojilerin başında yapay zekânın geldiğini belirtiyor. Yeni akıllı bir yaşam formunun insanın kendine olan bakış açısını tamamen değiştireceği ve kendi türünü daha iyi anlamasına da fayda sağlayacağı düşünülüyor. Yapay zekanın bir başka önemi de daha önce hiç olmadığı kadar hızlı yeni teknolojiler geliştirmemize olanak sağlayacak olması.

Gariplik çağına kapı aralayacağı düşünülen bir başka teknoloji ise kendi kendine çoğalabilen moleküler makineler. Bunlara “otonom nanobotlar” da deniyor. Eğer atomik seviyede maddeleri manipüle edebilecek nano makineler inşa edilebilirse, dünyamızı oluşturan en küçük parçalara kadar kontrol edebileceğimiz iddia ediliyor.

Sentetik biyoloji ve genetik bilimindeki ilerlemeler ise gariplik çağını tetikleyecek bilimsel gelişmelerin başında geliyor. İnsanın kendi DNA’sını kontrol edebilmesi, bizleri yaşlandıran etkileri minimuma indirmemizi sağlayacak ve bu dönemin insanları yüzlerce yıl yaşayabilecek. Genetik bilimi üzerindeki kontrolün artmasıyla yeni sentetik yaşam formlarını da aramıza katıyor olacak.

İnsanoğlunun teknoloji ile olan organik bağının temelinde yatan hayatta kalma dürtüsünün ‘singularity’ dönemindeki yansıması tam olarak bilinmese de, önemli bir gerçek de İngiliz yazar Samuel Butler’ın 1863′te yazdığı ‘Darwin among the machines’ kitabında ifade edilmiş: “Mekanik bilincin gelişimi karşısında yapabileceğimiz hiçbir şey yok, şimdi bile makineler bir yumuşakçalardan daha çok bilince sahip.”

Satışları artırmak için 3 Temel Growth Hacking Stratejisi

Growth Hacking, online iş dünyasında büyüyen bir trend. Online’da gelirinizi artırmak için işinize yarayabilecek 3 temel Growth Hacking Stratejisine bir göz atın. 

Growth Hacking teknikleri

Growth Hacking meselesi şu günlerde çok popüler. Ne işe yarar, dijital pazarlamadan farkı nedir, acaba girişimlerin can simidi olabilir mi, vb. gibi… zihinlerde bir sürü soru var. İçinde “hacking” olan her terimin dayanılmaz çekiciliğini de eklersek, Growth Hacking’in önümüzdeki yıl dijital camiada dillere pelesenk bir terim olacağı ve tıpkı bir dönem sosyal medya uzmanında olduğu gibi memleketimizde yüzlerce “Growth Hacker” türeyeceği kesin. Bu yüzden işletme sahiplerinin ve girişimcilerin gözlerini dört açmasında ve bu trendler hakkında bilgi sahibi olmasında yarar var.

Girişimler, kısa sürede müşteri edinebilme becerileri sayesinde hayatta kalır ya da yok olur. Ürününüzün eli yüzü istediğiniz kadar düzgün olsun; pazardaki arz talep dengesini tutturamaz ve satış yapamazsanız dükkanı kapatırsınız. Çoğu girişim, büyük kaynak sıkıntıları ve nefes tutma egzersizleriyle hayata tutunma çabasındayken; milyonlarca dolarlık pazarlama bütçeleriyle iletişim kirliliği yaratan dev kurumların gürültüsünden sıyrılıp, müşterilere sesinizi duyurmak gerçekten zor zanaat.

Neyse ki, dijital deneyimler çok hızlı şekilde yayılıyor ve dev bütçeli firmaların çoğu,  dijital kanalları yine aynı geleneksel bakış açılarıyla kontrol etme çabası içinde. Haliyle bu durum doğru dijital stratejiler belirleyip, uygulayabilen girişimlerin kısa zamanda büyümesine ve fark yaratmasına yardımcı oluyor. Bu yazımda Growth Hacking’in ne olduğundan ziyade, Growth Hacking’in 3 temel stratejisine değineceğim. Yine de “Growth Hacking nedir, Growth Hacker kimdir” diye merak edip, bilgilerini tazelemek isteyenler şu yazıma bir göz atabilir.

Her şey satışları artırmak ve sürdürülebilir büyüme için

Bir Growth Hacker’ın dijital girişimlerde büyümeyi tetikleyen üç temel stratejisi vardır. Bu stratejiler, doğru kaynak kullanımıyla girişimin sürdürülebilir büyümesine hizmet eder. Büyüme dediğimiz hadise, sunduğunuz hizmeti satın alan kullanıcı sayısının, ölçeklenebilir şekilde, kısa sürede artırılması ve devamlılığının sağlanmasıyla mümkün olur. Tabii ki bu deneyim, zaman ve para isteyen bir süreçtir.

Gelin şimdi Growth Hacking’in temel stratejilerine hep birlikte kısaca bir göz atalım.

Growth Hacking’in #1’nci temel stratejisi: Bedava trafiği artırmak [Tweet]

Dijital dünyada her şey sitenize yapılan ziyaretle başlar. Çok paranız varsa, parası olan çoğu büyük firmanın yaptığı gibi; dijital reklamlara hatırı sayılır bir bütçe gömersiniz, büyük kitleler reklamlarınıza tıklar ve sitenize gelir. Lakin bu yöntem ile trafik yaratmak sürdürülebilir olmamakla birlikte, ciddi anlamda maliyetlidir. Maalesef, çoğu girişim kaynak sıkıntısı yaşadığından trafik için yaratıcı ve sürdürülebilir çözümler bulmak zorundadır. Bu stratejiye hizmet eden işe yarar birçok popüler taktik var. Önde gelen taktikler elbette SEO (Arama motoru optimizasyonu), Sosyal medya trafiği, E-mail pazarlaması ve diğer ilgili popüler ürünlerle yapılabilecek olan API (Application Programming Interface) entegrasyonları olarak karşımıza çıkıyor.

Growth Hacking’in #2’nci temel stratejisi: Gelen trafiği paraya dönüştürmek (CRO – Conversion Rate Optimization)  [Tweet]

Sitenize trafiği çektiniz, her gün binlerce kullanıcı geliyor ama kimse ürününüzü satın almıyor ya da sisteminize üye olmuyor olabilir. Bu durumda sitenizin içeriklerini ve gelen kullanıcıların sitenizdeki davranışlarını analiz etmek gerekir. Burada Google Analytics’ten tutun Kissmetrics ve Crazy Egg’e kadar bir dizi farklı analiz aracını kullanarak kullanıcı ve içerik analizleri yapılır. Belirlediğiniz KPI’lara göre ki bu KPI’lar; sitenize gelen ziyaretçilerin e-postasını almak, ürününüz hakkında yorum yapması ya da sosyal medyada paylaşmasından tutunda ürününüzü satın almaya kadar çok çeşitli olabilir. Verilen bu görevleri yerine getiren ziyaretçi convert edilmiş (yani dönüştürülmüş) olarak kabul edilir. Dönüşüm oranını artırmak için ziyaretçiler için içeriğin ve site içindeki deneyimin yeniden tasarlanması gerekebilir. Conversion rate optimization’ı doğru şekilde yapabilmek için sitenizdeki yorumları tek tek incelemeli, arkadaşlarınızdan ya da ziyaretçilerinizden site ile ilgili geri bildirim almalısınız. Growth Hacking terimini literatüre kazandıran Sean Ellis’in Qualaroo insights eklentisine bir göz atmanızda fayda var. Bu eklenti, sitenize gelen ziyaretçilere canlı anket yapıyor ve sitede ne tür içerikler görmek istediğinize deyin, sunduğunuz ürün veya servisin en beğendikleri ya da beğenmedikleri özelliklere kadar farklı sorular sorarak kullanıcıdan anlık geri bildirim topluyor. Bu geri bildirimler sitede dönüşüm oranını artırmak için uygulayacağınız taktiklere yön veriyor.

Growth Hacking’in #3’üncü temel stratejisi: Sürdürülebilir olmak [Tweet]

Sürdürülebilir olmayan hiçbir iş modeli başarılı olamaz. Yukarıda değindiğimiz stratejileri çeşitli taktiklerle desteklemek gerekir. Lakin,  taktiklerin dijital dünyada çok dönemsel ve anlık olacağını da unutmamak gerek. Growth Hacking ile sürdürülebilir büyümeyi yakalayabilmek için birçok taktiği seri şekilde deneyip, ölçümleyip, işinize en çok etki edeni bulup, durmadan iterasyonlar yapıp doğru sonuçları alana kadar çalışmanız gerekir.

Growth Hacking’i geleneksel pazarlama yöntemlerinden ayıran en büyük fark; iç görülere göre karar vermektense durmadan ölçümleme yapıp, yeni taktikler geliştirmektir.

Siz Growth Hacking meselesi ve yukarıdaki stratejilerle ilgili ne düşünüyorsunuz? Aşağıda yorumlarınızı bekliyorum 🙂

Komplo teorisi: İnternet Neoteric icadı mı?

Theodore Sturgeon’un 1941 yılında yayınladığı ‘Microcosmic God‘ adlı kısa romanını bilir misiniz? Kitap, James Kidder isimli çılgın bilimadamının gizlice yarattığı 10 cm’lik ‘Neoteric’ isimli laboratuvar ırkının maceralarını konu alıyor. Neoteric’ler hızlı metabolizmaları ve gelişen zekalarıyla, haftada bir nesil atlıyor ve bir yıldan kısa bir sürede insanoğluna eşdeğer bir toplum haline geliyor.

Durun daha bitmedi! Çılgın bilim adamı, Neoteric’leri kendi aralarında gruplara ayırarak onların davranışlarını inceliyor, kendi aralarında yarıştırıyor ve onlara çeşitli engeller çıkartarak zorlukların üstesinden nasıl geldiklerini inceliyor. Neoteric’ler sözde tanrının yarattığı yapay zorlukları geliştirdikleri Neoteric teknolojileriyle her seferinde aşıp çözüme ulaşıyorlar. Neoteric’lerin yaratılan her yapay problemi yeni bir teknolojiyi keşfederek aştıklarını gören ‘Sözde Tanrı’, bu teknolojilerden gerçek dünyada ticari başarılar elde etmekten de geri durmuyor. Günün sonunda Neoteric bilimi ve toplumsal zekası öyle bir seviyeye geliyor ki ne onları yaratan ‘Sözde tanrı’ ne de insan ırkı bu toplumun gelişimine ön alamıyor.

Türk insanı şu günlerde Neoteric kafasında…

Daha düne kadar akıllı telefonlarımızdan e-posta bile bakamazken bugün VPN ve DNS ayarlarını değiştirerek yasaklı sitelere bile girer olduk. Bilgiye erişimde önümüze çıkan tüm engelleri, eş dost akrabadan öğrendiğimiz yöntemlerle bertaraf ediyor ve bir Hacker edasıyla dost muhabbetlerinde caka satıyoruz.

Hulusi abi şimdi google dükkanına giriyorsun; bilmemne yazılımını indiriyosun, gerisine karışımıyorsun… konu bende…

microcosmic god bookİnsanın en temel ihtiyaçlarından biri olan iletişimden doğan internet ve sosyal medya teknolojileri tabir-i caizse aba altından sopa gösterilerek engellenemez, kontrol altına alınamaz ya da kurumsal/devlet güdümünde topyekün yeniden tasarlanıp, yapılandırılamaz (bakınız; barbra streisand sendromu).  insanlar yine bir şekilde ne yapar ne eder, istediği içeriğe ulaşmanın bir yolunu bulur. Zaten bugün kullandığımız çoğu teknoloji, gündelik sıkıntılara çözüm ararken keşfedilmiştir. Bugün binlerce lira verdiğimiz tüm o janjanlı telefonlarda kullanılan çoğu yazılım ve teknoloji bundan yıllar önce “Black Hat” teknolojileri olarak, Hacker tayfalar tarafından keşfedilmişti ve ücretsiz olarak kullanılıyordu. Teknoloji şirketleri bu tür underground pazarlarda işe yarar teknolojileri araştırıp, lisanslıyor ve paketleyerek önümüze atıveriyor. Tıpkı Theodore Sturgeon’un kitabındaki çılgın bilim adamı gibi “Sözde Tanrı”lar, küçük dünyalarında ne kadar zorluk çıkartırsa çıkartsın, her bir zorluk bir sonraki müthiş teknolojinin evrimine hız katıyor olacak. Kim bilir belki bu ‘neoteric’ kafası sayesinde dünyaya hizmet edecek büyük teknolojilere de ev sahipliği yapmaya başlarız…

Teknolojinin buyur ettiği toplumsal travmaya büyük veri tokadı

Büyük veri meseli hayatımızın içine öyle bir girdi ki, artık büyük biraderler bizi izlemenin ötesinde bir sonraki adımımızı tahmin ediyor, hatta ne yöne adım atacağımıza bile karar veriyor.

Toplantı odasında soğuk bir sessizlik hakimdi… ‘’Şöyle güzel bir dizi film yapsak içinde çokça politika ve entrika olsa, başrollerinde de Alec Baldwin ya da Kevin Spacey’i oynatsak; kalıbımı basarım ki Başkan Obama’yı bile takipçisi yapar, üstüne küresel izlenme rekorları kırar ve deli gibi para kazanırız,’’ dedi, şirketin üst düzey yöneticilerinden biri. CEO yöneticisine döndü ve sordu; ‘’Yapma yahu, nerden çıktı şimdi?’’ Yönetici hemen cevabı yapıştırdı; ‘’Efendim bunu ben değil, müşterilerimiz söylüyor!’’

Netflix bir Türk şirketi olsaydı ‘’House of Cards’’ dizisinin doğduğu toplantıda üç aşağı beş yukarı böyle bir diyalog olurdu herhalde… Netflix’in 44 milyon kullanıcısından toplamış olduğu yığın verileri (büyük veri) işleyerek ‘’House of Cards’’ için  sihirli bir reçete oluşturduğu büyük bir gerçek. Peki ürün tasarımından politik söylemlere, eğlenceden eğitime kadar bize ışık tutan büyük veri hikayesi toplumsal travmalara cevap olabilir mi?

Büyük veri meselesini hepimiz az çok biliyoruz. İnsanoğlu dünyada her gün iki buçuk kentrilyon (Onsekiz sıfırlı bir sayı.) baytlık veri üretiyor. Bu veriler sosyal medya hesaplarımızdan tutun da, cep telefonu GPS sinyalleri ve kredi kartı ile gerçekleştirdiğimiz alış verişlere değin her ortamda bir şekilde istemli ya da istem dışı üretimine katkıda bulunduğumuz bilgi yığınları olarak karşımızda  duruyor.

[Tweet “İnsanoğlu dünyada her gün iki buçuk kentrilyon baytlık veri üretiyor. “]

Dinlemeyi bilmek ve büyük veriyi kullanmak

İletişimde en zor ama en faydalı aksiyon dinlemektir. Gerçek şu ki çoğumuz diyalog halindeyken dinleme sürecini karşımızdakini anlamaya çalışarak değil de, bir sonraki cümlemizi düşünmekle geçiririz. Durmadan konuşuruz, söz keseriz, geriliriz, hatta kavga falan ederiz. Oysaki dinlemek düşünsel bir faaliyettir; karşımızdaki konuşurken, söylenenleri zihin süzgecinden geçirip, geçmiş deneyim ve bilgilerimizle karşılaştırıp, anlatılmak isteneni zihinde somutlaştırmamız gerekir. Bireysele indirgenmiş bu diyalogların ölçeğini firmalar bazına çektiğinizde aynı sıkıntıları görebilirsiniz… Çoğu firma ürün ve kampanyalarını olabilecek en yüksek sesle suratımıza haykırmak için milyonlarca dolar para harcıyor; billboardlar, reklamlar ve ardı arkası kesilmeyen sinir bozucu tele satış aktiviteleri… Veri üretmekte pek sıkıntı yok, en nihayetinde herkes konuşuyor, konuştukça veri küpü doluyor lakin, elde edilen verilerden doğru anlamlar çıkartıp, işe yarar bir yol haritası elde edebilmek büyük mesele… Bu ihtiyaca cevap olabilmek için dünya artan bir trendle veri madencisi üretiyor.

Büyük veriyle gelen yeni nesil politika ve eğlence anlayışı

Politikacıların kitleleri peşlerinden sürükleyebilmek adına mevcut pazarlama ve iletişim kanallarını köküne kadar kullanarak çeşitli algı yönetimi çalışmaları yaptığı bilinen bir gerçek. Büyük veriyi kitleleri dinlemek ve politik algı yönetimi stratejilerinin oluşturulmasındaki en iyi örneğini 2012 yılındaki ABD başkanlık seçimlerinden hatırlıyoruz. Amerikan Başkanı Obama’ya ‘’Büyük veri başkanı’’ ünvanı veren bu çalışmalar bugün hala politikada büyük veri kullanımında referans niteliği taşıyor.

Sorgulamaksızın hayatımıza buyur ettiğimiz teknolojiler yüzünden, toplumda yepyeni travmalar oluşmaya başladı. Teknoloji, hayatı o kadar hızlandırdı ki; biyolojik saat, dış dünyaya ayak uyduramadığından ve dijital ayak izimizin sonsuz büyüklüğü nedeniyle bunalıma eğilimli ve diken üstünde yaşayıveriyoruz hayatı… Aslında burada sorun teknolojinin kendisi de değil; insanoğlunun onu gerçekten anlamak için çaba sarf etmemesinden kaynaklı. Büyük verinin potansiyeline baktığımızda toplumsal dönüşümler ve travmaların gidişatına bile yön verebilecek bir güç olduğu aşikar. Dua edelim de bu, kötü niyetli ellerde sosyolojik bir silaha dönüşmesin, yoksa etkisi atom bombasından büyük olur.

House of Cards dizisini bilmeyenleriniz aşağıdaki tanıtım videosuna göz atabilir. Özellikle politika ve kurumsal hayata ilgisi olanların göz atmasını ısrarla tavsiye ederim.

Eğer bu yazı hoşunuza gittiyse veriye dayalı dijital pazarlamacıları (Growth Hacker) anlattığım şu yazıma da göz atmanızı tavsiye ederim. “Pazarlama dünyasının yeni yıldızları; Growth Hacker’lar hakkında merak edilen gerçekler

[otw_shortcode_info_box border_style=”bordered” background_color_class=”otw-orange”]Not: Bu yazı Digital Age Dergisi’nin Haziran, 2014 sayısındaki köşemde yayınlanmıştır.[/otw_shortcode_info_box]

 

Etkili insanların 7 alışkanlığı; yeni hayata yeni ilkelerle başlayın

Hayatımın kontrolünün avuçlarımın arasından kayıp gittiğini hissettiğim anlar gözümün önüne geliyor… Herkes gibi kendimi yetersiz, işe yaramaz, mutsuz hatta zavallı gibi hissettiğim dönemlerden bahsediyorum… Özellikle okul ve profesyonel hayatımın ilk yıllarında mutluluk ve mutsuzluk duygusu birbirine yapışmış, her gün bana duygusal ve zihinsel işkence yapardı. O dönemlerde içimden bir ses, bu günlerin hayatımın sadece demo versiyonu olduğunu, her şeyin yavaş ve sakin bir şekilde rayına oturacağını söylerdi. Nitekim doğru da oldu! Lakin hayatın demo versiyonundan gerçek sürümüne geçiş sürecine karşı hazırlıklar yapılmalıydı. Bu işe paradigmalardan, yani sahip olduğum değerler dizimin yeniden kodlanmasıyla başlanabilirdi.

Paradigmaların yeniden yapılandırılması

Aile, iş, para, ilişkiler gibi dış etmenler bizleri zorladığında eğer sahip olduğumuz içsel değerler tam oturmamışsa, psikolojimiz zayıflamaya başlar ve hayatla ilgili sorgulama ve yeni arayışlar zirve yapar; geceleri uyuyamaz, sabahları geç ya da uykusuz kalkar, etrafımıza saçtığımız negatif enerji ile dostlarımızın duygularını bir vampir gibi sömürmeye başlarız. Bunalımımız bir çığ gibi büyürken, geçmişle bitmeyen hesaplaşmalar, pişmanlıklar ve kızgınlıklar yakamızı bırakmaz.  Zihin rahat durmaz, spekülasyonu çok sever, en sevdiği şey ise zamanda ileri ve geri yolculuk yapmaktır. Maalesef bu zaman yolculuğu zihni ve bedeni çok yorar. Bir çıkış yolu ararız, ertesi gün ya da önümüzdeki Pazartesi, yeni hayatımıza merhaba demek için planlar yapmaya başlar, bu konuda büyük beklentiler içine gireriz. Dönüşümümüzün bir anda, kesin ve net bir şekilde gerçekleşmesini bekleriz, fakat gerçek şu ki; dönüşüm hiçbir zaman bir anda olmaz çünkü, değişimin kesin ve net olmasını istiyorsak işe kemikleşmiş yanlış değer dizimizin yeniden yapılandırılmasıyla, yani paradigmalarımız ile başlamamız gerekir. Dini kitaplar, kişisel gelişim metinleri, yaşam koçları bu konuda sadece birer yol göstericidir. Bu kaynakları özümseyip, kendi zihin ve duygu süzgecimizden geçirip kendimize has yeni değer yargıları oluşturmalı ya da var olan değer yargılarımızı sağlamlaştırmamız icap eder. Bu da yıllar sürecek uzun bir pratik ve çalışma gerektirir.

Bu uzun ve hiç bitmeyecek gibi görünen yolculukta yeni değerler diziliminizi oluştururken bazı kaynaklara ihtiyaç duyacaksınız. Dini kitaplar, felsefe kitapları, dahilerin biyografileri, dost sohbetleri ve bazı kişisel gelişim kitapları (ki bence büyük çoğunluğu hiçbir işe yaramıyor!) bu yolda ilerlerken sahip olacağınız önemli kaynaklar olacak… Bu kitaplar içerisinde rahmetli Stephen R.Covey’nin ‘Etkili insanların 7 Alışkanlığı’ ve ‘8. Alışkanlık’ kitaplarının yeri çok ayrı bir yerdedir. Mutluluk ve başarıya giden yolda doğru ilkelere (değer yargılarına) sahip olmanın önemi tartışılmaz. Gelin Stephen R.Covey’nin kitaplarında sunduğu değerlere, yani etkili insanların 7 alışkanlığı ve 8. alışkanlığa kısaca bir göz atalım.

  • Proaktif ol,
  • Sonunu düşünerek işe başla,
  • Önemli işlere öncelik ver,
  • Kazan/Kazan diye düşün,
  • Sinerji Yarat,
  • Önce anlamaya çalış… sonra anlaşılmaya,
  • Baltayı bile,
  • Sesini bul ve insanlara seslerini bulmaları için ilham ver.

Peki siz bunalımlarınızı bertaraf ve hayatınızı dengede tutmak için hangi yöntemlere ve kitaplara sığınıyorsunuz? Aşağıdaki yorum bölümünden düşüncelerinizi paylaşıp, sesinizi duyurabilirsiniz!

Dijital yayıncılığın 2013 karnesi

Digital Age Dergisi’ nin Ocak 2014 sayısında yayımlanan dijital yayıncılık sektörünün 2013 trendleri ve 2014 beklentileri üzerine yazdığım makaleyi kendi bloğumun okurlarıyla da paylaşmak isterim. Faydalı olması dileğiyle!

Adobe Türkiye ve MENA Bölgesi Pazarlama ve Halkla İlişkiler Müdürü Hakan Akben, Digital Age 2013 Almanak sayısında dijital yayıncılığın 2013 karnesini çıkardı.

Forrester Araştırma şirketinin 2013 ortasında yayımladığı rapora göre; şu an dünya genelinde 1 milyar kadar Android ve 700 milyon civarında da iOS tabanlı cihaz bulunuyor. Eticaret devi eBay’in 2013 mobil ciro hedefinin de 20 milyar dolar olduğunu bir kenara koyarsak, 2013’ün mobilin yükselişine devam ettiği bir sene olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Mobildeki bu yükseliş, elbette dijital yayıncılığın gelişimine de kapı aralamış oldu. Elektronik mürekkep teknolojilerindeki gelişmeler, ekitap okuyucularındaki artan çeşitlilik, dijital yayın hakları yönetimi (DRM) tarafında devam eden çalışmalar ve dijital dağıtım kanallarındaki çeşitliliğin artması bu sektörün gelişimine yön verse de, gerek bu niş pazarın doygunluğa ulaşması, gerekse korsan dijital yayınların pazarı sabote etmesi nedeniyle ekitap sektörünün resmi büyümesi 2013 yılında beklentilerin altında büyüme gösterdi.

Apple ve Amazon arasındaki çekişmenin galibi kim?

Bowker pazar araştırma şirketinin sunduğu verilere bakılırsa e-kitap pazarı 2012 yılının ilk 6 aylık periyodunda toplam kitap pazarının yüzde 12’si iken, 2013’te bu oran yüzde 13 civarında seyir ediyor. Rüdiger Wischenbart’ın Ekim ayında güncellemiş olduğu küresel ekitap raporuna göre ise ekitap pazarı ABD ve İngiltere dışındaki pazarlarda oldukça yavaş büyüyor. ABD’nin önde gelen yayınevlerinin yayımladığı rapora göre, 2013 yılında ekitapların bazı kategorilerde yüzde 30’luk pay sahibi olduğu görülüyor. Aynı oran İngiltere’de yüzde 20 civarında seyrediyor.

Hiç şüphesiz 2013 yılının en çok konuşulan e-kitap okuyucusu Amazon Kindle Paperwhite oldu ancak Amazon, EPUB formatını desteklemediği için pazar payını ciddi oranda Kobo ve Barnes&Noble NOOK gibi ürünlerle paylaşmak zorunda kaldı. iOS ve Android tabanlı tabletler her ne kadar salt ekitap okuyucusu kategorisinde değerlendirilmese de, Apple’ın ve Google’ın dijital kitap ve dergicilik tarafında da belirgin şekilde yükselişe geçtiğine şahit oluyoruz.

Dijital dergiler gelecek vadediyor

Adobe, geçtiğimiz günlerde dijital yayıncılık ile ilgili çarpıcı bir rapor paylaştı. Tablet dergiciliğinin küresel taraftaki amiral gemisi konumundaki Adobe DPS (Digital Publishing Suite) ile 2013 yılında toplam 125 milyon kadar yayın dağıtılmış ve bu rakamın sadece yüzde 3’ü Android cihazlar üzerinden geçmiş, geri kalan yüzde 97’si iOS tabanlı cihazlar üzerinden kullanıcılara ulaştırılmış.

Adobe, paylaştığı raporda iOS Newsstand’de yayıncısına en çok para kazandıran dergilerin yüzde 80’inin Adobe DPS ile hazırlandığına da dikkat çekiyor. Tablet cihazların kullanıcılara sunduğu interaktif dergi okuma deneyimi kullanıcıların bu platformlarda daha çok vakit geçirmesine sebep oluyor. Medya ve eğlence sitelerinde herhangi bir kişi tek seferde ortalama 9 dakika vakit geçirirken, üye olunmuş bir dijital dergide bu süre ayda ortalama 45 dakikaya çıkıyor.

2013’teki verilerden 2014’deki dijital yayıncılık pazarına bir tahmin yapacak olursak; DRM teknolojilerindeki yenilikler, bağımsız dijital yayınevlerindeki artış, gelişen alternatif dağıtım kanalları, e-mürekkep teknolojilerindeki gelişmeler ve dijital yayıncılıktaki gelişen yaratıcı reklamcılık uygulamalarının bu sektörün gelişimine yön verecek unsurlar olduğunu söyleyebiliriz.

Yeni bir yetenek kazanmak için ihtiyacımız olan sadece 20 saat!

The first 20 hoursYeni birşeyler öğrenirken bizi zorlayan tek engel ön yargılarımızdır.

Amazon’un e-kitap okuyucusu Kindle Paperwhite hayatıma girdiğinden bu yana kitap okuma tutkum daha da arttı. Bu güzel teknoloji sayesinde okumak istediğim kitapların dijital versiyonları, salondaki koltuğumdan kalkmadan, saniyeler içinde hayatıma girmiş oluyor. Geçtiğimiz haftasonu yine her zamanki gibi koltuğa yayılmış Amazon’un dijital kütüphanesinde dolaşırken, Amerika’lı yazar Josh Kaufman’ın The First 20 Hours adlı kitabına denk geldim. Kitap, edinmek istediğimiz herhangi yeni bir yetenek için 20 saatlik bir çalışmanın yeterli olduğunu savunduğundan, hemen  ilgimi çekti ve indirip okumaya başladım. Kitapta anlatılanlara göre kişi, yeni bir yetenek kazanırken ilk 20 saatlik öğrenme sürecinde çok hızlı bir ilerleme kaydediyor. 20 saatin sonunda öğrenme hızı yavaş yavaş azalıyor ve ilk etapta üstel (exponential) olan öğrenme eğrisi zaman içerisinde neredeyse düz bir çizgiye dönüşüyor.

Malcolm Gladwell’in 10 bin saati, Josh Kaufman’ın 20 saatine karşı

Malcolm Gladwell, Outliers (Çizginin Dışındakiler) kitabında bir konuda uzman seviyesine gelebilmek için tam 10 bin saatlik özverili bir çalışma gerektiğini  savunuyor. Kitabında da Bill Gates’ten, ünlü buz hokeyi oyuncularından falan bahsediyor. Verdiği örnekler, sıradan insanlardan ziyade, daha çok konusunda dünya standartlarında bir noktaya gelebilmiş kişilerden oluşuyor. Josh Kaufman’ın hedefi ve anlatmak istedikleri ise biraz farklı; herhangi bir insanın 20 saat içinde yeni bir yetenek kazanabileceğini savunuyor. Bahsi geçen yetenekler gitar çalmak, şarkı söylemek, yeni bir programla dili öğrenmek ve yemek pişirmek tadında çoğumuzun ‘’ah keşke bende biraz yapabilseydim’’ diyeceği türden şeyler…

Kaufman’a göre yeni bir beceri edinmek için dikkat etmemiz gereken dört minik adım bulunuyor:

1.Öğrenilecek beceriyi anlamlı parçalara ayırmak

Kaufman’a göre yeni bir beceri kazanırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey öğrenilecek yeteneği bölümlere ayırmak ve en temel (gerekli) parçalara öncelik vererek öğrenmeye başlamak. Örneğin gitar çalmayı öğrenecekseniz ilk etapta birkaç akor öğrenmeniz yeterli. Zaten popüler şarkıların çoğu hep aynı birkaç akorun farklı dizilimlerinden oluşuyor. Eğer yeni bir dil öğrenmek istiyorsanız, o dilde en çok kullanılan 5 yüz kelimeyi öğrenerek işe başlayabilirsiniz.

2.Doğrulama yapmak

Kendi kendinizde öğrenme sürecinde referans dokümanları kullanarak, öğrendiklerinizi yine kendi kendinize doğrulamanız gerekiyor. Örneğin gitar çalmayı öğrenirken öğrenmek istediğiniz akorlara internetten bakmak ya da  öğrendiklerinizi doğrulayacağınız referans bir metod kitabı kullanmak gibi.

3.Öğrenmeyi engelleyen bariyerleri kaldırmak

Siz yeni bir yetenek edinmeye çalışırken buna engel olmak için hazır bekleyen birçok bariyer olduğuna eminim. Yeni birşey öğrenirken bizi zorlayan en büyük engel öğrenme yetimize karşı oluşturduğumuz ön yargılarımızdır. Öncelikle bu ön yargılardan kurtulmak gerekiyor. Bunun yanında yeni yeteneğiniz üzerine çalışırken bir süre de olsa cep telefonunu ve sosyal medyayı bir kenara bırakmak verimliliğinizi artıracaktır.

4.En az 20 saat çalışmak

Josh Kaufman’ın kitabında da ifade ettiği üzere yeni bir yetenek için ilk 20 saat çok önemli. Kim günde sadece bir saatini ayırarak 20 günün sonunda gitarıyla minik bir resital verebilmeyi istemez ki!

Josh Kaufman’ın The first 20 hours kitabını okumadan önce, kitabın alternatifi olabilecek kadar başarılı olan aşağıdaki TED videosunu da izlemenizde fayda var. Kaufman, video’da kitabının 20 dakikalık eğlenceli bir özetini anlatmış. Keyifli seyirler.

Ofiste verimli bir gün için tavsiyeler

İster altında yüzlerce çalışanı olan bir CEO olun, ister koskoca departmanı tek başına sırtlayan savaşçı ruhlu bir beyaz yakalı. Hepimizin derdi aynı; zamansızlık!

[Tweet “İster bir CEO ol, ister savaşçı ruhlu bir beyaz yakalı. Hepimizin derdi aynı; zamansızlık!”]

Zihnimizi biraz zorlayalım ve bundan 10 – 15 sene geriye küçük bir yolculuk yapalım. Ortaokul, lise ve üniversite yıllarımızı düşünelim. Durun bir dakika! Zamansızlık o yıllarda da baş sorunlardan biriydi; yetişmeyen ödevler, projeler, sınavlar… Zamansızlık, yıllar geçtikçe bünyemize eklenen yeni sorumluluklardan ve gereksiz alışkanlıklarımızdan beslenen kocaman bir çığa dönüşmüş ve sorunlardan kaçıp sığındığımız hayat dağımızın eteklerindeki küçük, keyifli köylerin canını okumaya hazır, pusu kurmuş bizleri bekliyor.

Pareto’nun mirası ve verimliliğin anahtarı [Tweet]

Keşke aynı dönemde yaşasaydık da kendisine bir yemek ısmarlayabilseydim dediğim adamların başında ünlü İtalyan ekonomist ve sosyolog Vilfredo Pareto gelir. Yaşamından geriye bıraktığı meşhur 80-20 kuralı iş yerinde ve özel hayatımızdaki verimliliğimizi nasıl artırabileceğimizi, adeta altın tepside bizlere sunuyor.

‘’Kabaca 80-20 kuralı der ki; çoğu olay için, bir işin sonucunun % 80’i, o işi yapanların % 20’sinden kaynaklanır.’’

[Tweet “80-20 kuralı; bir işin % 80’ini, o işte uğraşanların ancak % 20’si yapar.”]

Bu durumda Vilfredo Pareto’ya göre bir mesai gününde yaptığımız işlerin yüzde 80’i çar-çöp, işe yaramaz, hatta yapmasak da olur türden… Geri kalan yüzde 20’si ise gerçekten işimize katkısı olan, anlamlı aktiviteler. Gelin isterseniz verimliliğimizi artıracak tavsiyelere birlikte göz atalım.

1. Başımızın tatlı belası e-postalarla mesafeyi koruyalım

Çoğu ofis çalışanının şirkete geldiğinde ilk yaptığı iş, e-posta kontrolüdür. Gariptir ki sabah uyandıktan sonra da yaptığımız ilk işlerden biri cep telefonundan e-posta okumaktır. İş yerinde verimli olmanın ilk kuralı güne e-posta ile başlamamak! Bedenin ve zihnin en berrak olduğu sabah saatlerini rutine bağlı bu iş ile heba etmek yerine, daha çok yaratıcılık isteyen planlama odaklı işlere ayırmak sanırım en doğrusu.  Bu arada bazı istisnai durumlar haricinde cepten e-posta okumaya tamamen karşı olduğum da kayıtlara geçsin. Cepten büyük bir merakla okuyup, ‘’Amaaan, yarın işe gidince bilgisayardan cevaplarım.’’ kafasına girdiğimizde yarın o e-postayı yeniden okuyup, zaman kaybedeceğimizi unutmayalım.

Son bir yıldır günde sadece dört defa e-postalarımı kontrol ediyorum; sabah 11:00, öğlen 13:00, 15:00 ve akşamüstü 17:00. Bu arada e-posta uyarı mesajlarını da tamamen kapattım. Bu şekilde önemli işlerle uğraşırken e-postaların aklımı çelmesine engel oluyorum. ‘’Aman, olur mu öyle şey, ben bunu yapamam benim bütün işim e-postalar üzerine dönüyor.’’ diyenler olacaktır elbet. Bu yöntem sayesinde inanın artık iş hayatımı e-postalarım değil, ben yönetiyorum. Şunu da aklınızın bir kenarına yazın; bir iş çok önemli ve acilse zaten sizi ararlar.

2. Sabah saatlerini yaratıcı işlere ayıralım

Her ne kadar Türk iş dünyasının çalışma kültürünün merkezinde kervanı yolda gütme felsefesi olsa da, ehil yöneticiler bu lafa pek kulak asmaz ve sabahın erken saatlerini orta ve uzun vadeli işleri planlamaya ayırır. Kafa ve beden olarak en dinç olduğumuz sabah saatleri bu iş için biçilmiş kaftandır. Unutmayın,  planlamaya daha çok zaman ayırırsanız ivedi ve önemsiz işlerin sizi ve işinizi yönetmesine o kadar engel olursunuz. Haliyle bu durum sinir ve stres katsayımızı da düşürür; hayattan daha çok keyif almamıza yardımcı olur.

3. Ne yapacağımızdan emin değilsek bilgisayarın başına oturmayalım

Teknoloji çok iyi bir hizmetkar ancak, berbat bir efendidir. Eğer elinizde yapılacaklar listesi türünden bir şey yoksa bilgisayar karşısına oturduğunuz anda sizi etkisi altına alır; kendinizin e-posta’lardan sosyal medya sitelerine, haber sitelerinden alış-veriş sitelerine pervasızca savrulup, heba oluşunuza şahit olabilir, hatta tüm günü hiçbir iş yapmadan hayal kırıklığı ve mutsuzlukla geçirebilirsiniz.

4. Dış kaynak kullanımı ve delegasyonun sihirbazı olalım

Babam, ‘’İyi yönetici eli cebinde gezen adamdır.’’ der. Yıllar geçtikçe babamın ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. İşin kölesi olmaktansa, efendisi olmak için planlamaya daha çok vakit ayırmak; projelerin en ince detaylarıyla göğüs göğse mücadele etmektense onları küçük parçalara bölüp, düzenli geri bildirim almak şartıyla ehil kişilere paslamak, sürecin yöneten ve yön veren tarafında olmaya odaklanmak iyi bir yöneticinin en önemli sırrıdır.

5. Karışık ve büyük projeleri küçük parçalara bölüp, çözümleyelim

İş yerindeki proje ya da problem ne kadar büyük ve karışık olursa olsun, bir adım geri atıp resme uzaktan bakmak, projeyi küçük, anlamlı parçalara bölmek ve sırayla bu küçük parçaları teker teker çözerek işi tamamlamak, ehil kişi yaklaşımıdır. İnsanın doğası gereği büyük ve sıkıcı görünen projeler ertelenmeye mahkumdur. Biz bu projeleri erteledikçe onlar zihnimizde devleşir ve projeyle aramızda içinden çıkılmaz psikolojik bir savaş başlar. Bunu çözebilmenin en iyi yolu, projede bebek adımlarıyla da olsa ilerleme kaydettiğimizi görmemizdir. Bu yüzden projeyi küçük anlamlı parçalara bölüp, adım adım her bir parçasını bitirdikçe projeye karşı olan savaşımızda psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş oluruz.

6. ‘’Hayır’’ deme seçeneğine şans verelim

Herkesi memnun etmeye çalıştığınızda kendinizi bir anda oyunun dışında bulabiliyorsunuz. Bu konuda çok ciddiyim. Maalesef hiçbirimizin iş tanımında herkesi memnun etmelisin diye bir madde bulunmuyor. Verimli olmak adına bazı durumlarda çalışma arkadaşlarınıza ya da patronunuza ‘hayır’ demeniz gerekebilir. Burada önemli olan bu konudaki samimiyetinizin gerçek ve üslubunuzun da yumuşak olmasıdır.

7. Ofis içi dedikodulara geçit vermeyelim

İş dünyasının vazgeçilmezleri listesinin en üst sıralarında bulunan şirket ve sektör dedikoduları meselesi işte verimliliği ve çalışan psikolojisini etkileyen baş düşmanlardan biridir.  Dedikodusuz hayat mümkün demiyorum ancak, dedikodu ve duygusal vampirlik yapan iş arkadaşlarıyla mesafeli bir ilişki içinde olmak, işte verimliliğin anahtar kurallarından biridir.

Faydalı olması dileğiyle,

Hakan Akben