Her şey çözülmeyi bekleyen gerçek bir problemle başlar

Geçtiğimiz aylarda, sıra dışı projeleriyle küresel arenada dikkatleri üzerine çekmiş, sağlam bir Türk tasarımcıyla tanıştım. Uzun, yorucu ancak müthiş derecede keyifli bir sohbet oldu. O, tutkuyla projelerini ve hikâyesini anlatırken, bende çıkardım not defterimi başladım not tutmaya…

Tasarım ne ile başlar?

Böyle güzel insanlarla bir araya gelebilmek çok büyük şans. İnsanın ister istemez enerjisi artıyor. Merak, peşinizi bırakmıyor ve peş peşe sorular sormaktan kendinizi alıkoyamıyorsunuz. Muhabbet tüm hızıyla devam ederken yine dayanamadım ve sordum; “İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey nedir?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı verdi: “İyi bir tasarımcının, ne mütiş bir çizim yeteneğine, ne de muazzam Photoshop becerilerine ihtiyacı yoktur. İyi bir tasarımcının sahip olması gereken en önemli şey; gerçekten çözülmeye değer, önemli bir problemdir,” dedi ve “İyi bir tasarım, gerçekten iyi bir problem bulmakla başlar,” diye cümlesini tamamladı.

Bu söylem beni bundan 3 sene önce Los Angeles’ta katıldığım Adobe MAX etkinliğine götürdü. Eski bir Adobe çalışanı olarak, o dönem şirketin yaratıcı ürünlerinden sorumlu en üst düzey yöneticisi ve web’deki user experience design’ın babası Jeffrey Veen ile ayaküstü sohbet etme fırsatını yakalayabilmiştim. Bu tarz insanlarla biraraya geldiğinizde çok fazla vaktiniz olmaz. Üç dört dakikalık ayaküstü sohbetinizde onları boğmadan, güzel bir soru sorup onların ışığından ya faydalanırsınız, ya da şansınızı başka bahara terk edersiniz. Jeffrey’e “Sence tasarım neyle başlar,” diye sorduğumda, bana Mehmet’in verdiği cevabın aynısını vermişti. Tasarım, iyi bir problemle başlar. Hayat dediğimiz şey de büyük bir problemle başlamıyor mu? Dünyaya geldiğimizde çıplak ve korunmasızız. Açlık, uykusuzluk ve tuvalet gibi dertlerimizi anlatabilmek için problemlerimizi çözecek tasarım öğesi olarak ağlamayı icad etmiştik!

Atatürk’ten başarı ipucu

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında Amerikalı bir gazeteci Atatürk ile röportaj yapmış ve kendisine bunca başarıyı nasıl elde ettiniz diye sormuş. Atatürk hiç düşünmeden şöyle bir cevap vermiş: ”Ben başarıyı ya da başarısızlığı hiç düşünmem. Hedefime giden yolda önüme çıkabilecek engelleri düşünür, onları nasıl kaldırabileceğime bakarım. Engelleri tek tek ortadan kaldırınca başarı da gelir zaten.”

Yaratıcı çözümler için zihin egzersizi

Bugün ne iş yaparsanız yapın, bu bakış açısı hep işe yarar. İyi bir pazarlama kampanyası ya da iş fikri, çözülmeye değer iyi bir problem bulmakla başlar. Ben uzunca bir süredir hemen her gün hayatımla ya da işimle ilgili çözemediğim problemlerin bir listesini yapıyorum. Bu sorunlar listesinin yanına, aklıma gelen çözümleri yazıyorum. Genellikle bu çözümler çok komik, çok saçma ya da aptalca oluyor. Hiç önemli değil, ne kadar çok berbat fikir üretirsem işime yarar iyi fikirlere o kadar çabuk yaklaştığımı düşünüyorum. Bu egzersiz, çözüm üretme yeteneğimi ve hayal gücümü diri tutmama çok yardımcı oluyor. Sizlerin de benzer taktikleri varsa, lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.

Mutluluğun sırrı üretkenlikte saklı

İnsan üretebildiği ölçüde yaşar ve mutlu olur. Bu yüzdendir ki, üretkenliği artırabilmek ümidiyle yazılmış sayısız makale, online ve offline eğitim içeriği parmaklarımızın ucunda. Otuz küsür yıllık ömrümün son birkaç senesini üretkenlik meselesini anlayıp, uygulayabileceğim strateji ve taktiklerin peşinden koşarak geçirdim. Bu konuya o kadar takılmıştım ki, tanıştığım hemen herkese sabah ofiste ilk iş ne yaptığını, akşamları kaçta yatıp, sabahları kaçta kalktığını sorarken buluyordum kendimi…

Bu soruların cevaplarında belki kendi üretkenliğime ve mutluluğuma dair ipuçları bulabileceğimi düşündüğümden, toparladığım cevaplardan ve makalelerden, zaman içinde, kocaman bir defter oluşturdum. Dönüp dönüp bakıyorum ve anlıyorum ki; üretkenlik meselesi çok kişisel bir hadise. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Kimileri sabahın erken saatlerinde işe koyulmayı sever, kimileri gece daha iyi çalışır. Birileri size bu konuda tek bir formül olduğunu söylerse hemen kaçın oradan. Üretkenlik hakkında toparladığım notlardan oluşan Evernote klasörümün kapağında aynen şu yazıyor: “Hakan beyciğim, sakın ha başkalarının formüllerini kendi üretkenlik denklemlerini çözmek için, olduğu gibi, kullanmayasın!”

Üretkenliğin anahtarı motivasyon

Sabit, düzenli bir işimin olmadığı şu günlerde, her gün gidecek 30 km’lik bir yol, ucuca bağlanmış toplantılar ya da ofis içi dedikodular gibi insanı iş yapmak için itekleyen bir sürü beyaz yaka ritüeli de olmadığından, insan her an boşlukta bulabiliyor kendini. Eğer sizi inanılmaz derecede motive eden projeyi ya da işi henüz bulamadıysanız; “Oh ne güzel, bu gün de işe gitmiyorum,” ile başlayan özgür günleriniz, zamanda ileri ve geri zihin yolculukları yaparak tetiklediğiniz sahte kaygılardan beslenip, kendini bunalımlı günlere bırakabiliyor. Bu boş günlerde kendinizi, en son model macbook pro’unuzla Caddebostan Cafe Nero’da, Facebook’ta naralar atıp ülkeyi kurtarırken bulmanız işten bile değil!

Üretkenliği ölçmek

Görece yoğun geçen iş dünyasından bireysel dünyama yaptığım kariyer yolculuğumda zihnimi rahatlatmak ve kendimi biraz olsun güvende hissetmek için, gün boyu yaptığım aktivitelerin minik bir seceresini tutuyorum. Hasan’dan öğrendiğim, mutluluk excel’ini son iki aydır ben de uyguluyorum. Bu neydi diye merak edenleriniz varsa, hemen kısaca açıklayayım: Her gün için sabah, öğle ve akşam nasıl hissettiğime 1’den 10’a kadar bir not veriyorum. Eğer fena hissediyorsam ya da hastaysam, o sabaha 5 gibi bir not veriyorum. Eğer kendimi iyi hissediyorsam ki; genelde hava güzelse, iyi bir müzik dinliyorsam, etrafımdaki güzelliklerin farkındaysam, şükürbaz modumdaysam ya da işe yarar bir şeyler yaparak zamanımı geçirdiğimi düşünüyorsam, puanlar 7’den 9’a kadar çıkabiliyor. Henüz kendime 10 verdiğim bir gün olmadı!

Hasan’ın excel’inden farklı olarak bende ek birkaç mini kolon daha var. Bunlar, benim için önemli olan sabah kaçta kalktım, akşam kaçta yattım, bugün spora gittim mi kolonları…

Bu excel dosyasına her baktığımda kendimle ilgili gerçekler apaçık önümde duruyor. Mesela net bir şekilde sabah insanı olmadığım görünüyor. Sabahları not ortalamam oldukça düşük. Öğle saatleri yükselmeye başlıyor, akşamlarıysa doruk noktasına çıkıyor. Eğer sabah spora gittiysem, günün geri kalanında kendime verdiğim not 1-2 puan yukarıda oluyor. Bu pozitif ilerleme muhtemelen spor yaptıkça salgıladığım endorfinle ilgilidir. Eğer evde yemeğimi kendim yaptıysam, yine kendimi biraz mutlu hissediyorum. Bu da muhtemelen dışarda sağlıksız yemeklere abuk subuk paralar harcamadığımdan olsa gerek…

Fark ettiğim ve günümün mutlu ve üretken geçmesini sağlayan bir başka önemli etkense, ertesi gün yapacaklarımın kafamda çok net olmasıyla alakalı. Geceden uzun uzun yarın yapılacaklar listesi oluşturmaktan bahsetmiyorum. Bu, tam tersine daha gün başlamadan beni demotive ediyor. Up uzun bir yapılacaklar listesi, ertesi gün yanına bir sürü check atmış olsam bile, beni daha üretken yapmıyor. Asıl olan, gerçekten bir süredir çözülememiş önemli sorunları fark etmek ve bunları ertelemeden üstüne üstüne gitmek. Bu bizi korkutan şeylerin üzerine sallanmadan, koşa koşa gitmek ve onları halletmekle ilgili bir konu. Birşeyleri bitirmek, teslim etmek yine beni üretken ve mutlu hissettiren başka bir konu. Eğer bir günde bitmeyecek türden büyük bir proje üzerinde çalışıyorsam, projeyi anlamlı parçalara bölüp, o gün bitirmek istediğim kısmını halletmek mutluluğumu pekiştiriyor.

Sanıldığının aksine üretkenlik ne kadar çok şey yaptığınızla ilgili değil; bu daha çok önemli sorunları fark etmek ve bunları çözmeye odaklanmakla ilgili bir konu. Eminim çoğumuzun yıllardır birgün mutlaka yapılacak şeyler listesinde olan ve bir türlü başlayamayıp ertelediği bazı projeleri vardır. Henüz aciliyeti olmayan kişisel proejeler, hatta hiç yapmasak bile olur ancak, yaparsak belki hayatımızı değiştirecek türden işlerden bahsediyorum. Benim de 2009 yılından beri bekleyen bu tür projelerim mevcut. Çok iyi biliyorum ki, bu projelerin üstüne yürürsem kendimi çok daha mutlu ve başarılı hissedeceğim ama, maalesef yeterli düzeyde motive olamıyorum. O halde belkide benim odaklanmam gereken asıl konu, bu projelere başlamak için motivasyonumu artıracak şeyler bulmak ve kendimi ikna etmeye çalışmak olmalı…

Gelişim raporunda doğru metrikleri ölçmek

Ben, gündelik ruh hallerimi ve yaptıklarımın minik bir seceresini tutarken kendimle ilgili büyük resmi görmeye çalışıyorum ve maalesef, gün boyu yaptığım irili ufaklı işlerin asıl çizmek istediğim büyük resimle pek alakalı olmadığını apaçık görüyorum. Seth Godin’in bu konuyla ilgili harika bir blog yazısı var.

Mini bir özet geçmek gerekirse:

Her gün yaptığımız şeyleri ölçmek, gerçekten gelişimimizi ölçmek anlamına gelmeyebilir. Bu yüzden, bize orta ve uzun vadede fayda sağlayacak projelerde ne alemde olduğumuzu gösteren metriklere de biraz odaklanmak gerek. Nedir bu metrikler, diye merak ederseniz:

  1. Cevaplanamamış zor sorular,
  2. İlerleme kaydedemediğinizi düşündüğünüz uzun vadeli hedefler,
  3. Daha önce işe yaramış, riskli cömert atılımlar,
  4. Daha da önemlisi henüz listenize girmemiş ancak, listenizde olması gereken konular,

Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, üretkenlik meselesi çok kişisel bir durum. Maalesef, hepimizi kurtaracak tek bir formül yok. Bu yüzden başkalarının formüllerini kendi denklemlerimizi çözmek için olduğu gibi alıp kullanamayız. Başkalarının bulduğu formüllerden yola çıkarak bizim gerçekliğimizle örtüşen kendi özel denklemlerimizi oluşturmaya kafa yormalıyız. Üretkenlik, önemli sorunları çözebilmekle ilgili bir şey. Evvela çözülecek önemli sorunları bulup, bunları halletmeye odaklanmalı. İşte o zaman gerçekten üretken oluyor insan; kafalar rahatlıyor ve çok daha uzun süren peşi sıra mutluluklar yakanızı bırakmıyor!

Para, üretkenlik ve mutluluk üçgeninde hayatın anlamını arayan yeni dijital insan modeli

Hayatlarımıza kayıtsız şartsız kabul ettiğimiz teknolojilerin kontrolünü ele aldığımız noktada daha verimli ve zengin bir yaşam mümkün.

Bilmiyorum farkında mısınız ama  Alttan gelen yeni nesil ise çok sabırsız ve sıkılgan; eğer bir sene içinde müdür vesaire olamayacağını sezerse başka bir şirkete zıplamak için fırsat kolluyor. Para, pul, teknoloji bir sürü şeyimiz var ama neden hâlâ kendimizi yaşamın zenginliklerinden yoksun hissediyoruz!

Teknoloji ve depresyon ilişkisi

Çoğu zaman hiç sorgulamaksızın hayatımıza aldığımız teknolojilere resmen eti senin kemiği benim misali yaşamlarımızı emanet ediyoruz. Bilgiye erişimdeki kolaylık ve hız verimliliğimizi artıracakken, önemli bir rapor hazırlarken birkaç dakika içinde kendimizi Facebook’ta haberlere ve güzeller galerisine tıklarken buluveriyoruz. Konsantrasyon seviyemiz ve odağımız yerlerde. Ofisteki günümüzün çoğu reaktif düzende e-posta cevaplamakla, uzun ve verimsiz toplantılarla geçiyor. Verimlilik ümidiyle satın aldığımız akıllı cihazların efendisi olacağımıza görünmez zincirlerle bağlı birer köle konumunda Angry Birds oynayarak ziyan ediyoruz hayatları.

Daha bundan elli sene önce aya hesap makinesiyle giden insanlığın cebine Asimov’un romanlarındaki teknolojilerin girmesiyle toplumda gizli bir travma oluştuğu bir gerçek. İş işten geçmeden hayatımızdaki teknolojilerin kontrolünü ele almamız gerekiyor. İş dünyası hızla kurumsal düzenden bireysel düzene geçerken sahip olduğumuz teknolojilerin bizleri eğlendirmenin yanında, yaşamlarımızı daha verimli ve anlamlı kılmak gibi görevleri olduğunu unutuyoruz.

Yeni endüstrilerin yükselen değerleri bireyler

İletişim ve otomasyon teknolojilerinin tabana yayılmasıyla kurumlar ve bireyler arasındaki iş gücü kapasite farkının giderek azalmaya başladığı bir gerçek. Dünya hızla tek kişilik şirketler dönemine giriş yaptı. Farkında mısınız bilmiyorum ama kurumsalı bırakıp, freelance dünyasına giriş yapan ya da girişimciliği denemek isteyen çok fazla insan var.

İnsanların özgürleşme içgüdüsü endüstride bireyselleşmenin önünü açıyor. Bu durum tabana yayılan iletişim ve otomasyon teknolojilerinin de desteğiyle toplumda yeni bir sınıfın tanımlanmasını şart koşuyor. 4 Hour Work Week (4 Saatlik Hafta – İnkılap Yayınları) kitabının yazarı Tim Ferriss kitabında bu topluluğa yeni (dijital) zengin adını vermiş. Bu yeni zengin kabilesi kendi işini kurup milyar dolarlar kazanan girişimci patronlardan farklı; ister kurumsal bir çalışan olsun, işini bırakmış bir freenlancer, iletişim ve otomasyon teknolojilerinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanarak iş yerinde verimliliğini artıran, kısa zamanda daha fazla iş yapıp, geri kalan zamanında da hayatı doya doya yaşayan insanlardan bahsediyorum.

Teknoloji, verimlilik ve mutluluk üçgeninde daha anlamlı ve keyifli bir yaşam mümkün. Bende bu davada üzerime düşen görevi yerine getirmek adına kurumsal dünyay a bir süre ara verip hem Digital Age bünyesindeki köşemden, hem de blog’um yenizengin.com üzerinden uygulanabilir yeni dijital iş modellerini ve kurumsal çalışanların iş yerinde verimlilik ve mutluluk katsayısını artıracak teknikler ve teknolojiler üzerine yaptığım araştırmaları paylaşıyor olacağım. Konuya ilgisi olan kişilerle tanışmak ve görüşmeyi çok isterim. Daha mutlu ve verimli bir yaşam dileğiyle…

Kredi: Bu yazım Digital Age dergisinin Nisan 2014 sayısındaki köşemde yer almıştır.

Photo Credit: Philip J.Briggs